MÜSLÜMANLARA BİÇİLEN YENİ ROL

MÜSLÜMANLARA BİÇİLEN YENİ ROL
On dokuzuncu yüzyıl batının dünyaya ve İslam’a karşı galip gelmesinin tescil asrı oldu. Asrın sonlarına doğru ve yirminci asrın başlarında batının dünyadaki hakimiyetine itiraz edecek dünyada bir güç merkezi ve kültürel havza kalmadı. Yirminci asır boyunca batı, hakimiyetini bir taraftan silah ve teknoloji ile diğer taraftan düşünce ve kültür formlarıyla tüm dünyaya yaydı. Dünyanın birçok bölgesinde yirminci asra kadar devam eden fakat mütemadiyen zayıflayan güç ve düşünce merkezleri, yirminci asrın başlarında mağlubiyeti kabul etti.
Yirminci asır, dünyadaki tüm medeniyet, kültür ve düşünce merkezlerinin batı tarafından nihai işgal ve imha asrı oldu. Dünyanın neredeyse yüzde doksanı fiili (askeri) işgale uğradı. Fakat bu kadar büyük coğrafyalardaki askeri işgalin sürdürülmesi kabil değildi. Sürdürülebilir işgal yolları arandı ve bulundu. Zihinlerin ve ruhların işgal edilmesi gerekiyordu. “Kültür emperyalizmi” olarak isimlendirilen de aslında zihinlerin işgaliydi. Zihinlerin işgaline paralel olarak başlayan ruhların işgali, zihinlerin işgalinin tamamlandığı yirminci asrın ortalarından sonra, ağırlaşarak ve derinleşerek devam etti.
Zihinlerin ve akılların işgali, batıdan (batı medeniyetinden) başka hiçbir kültür havzasının oluşmayacağı veya tefekkür faaliyetinde bulunamayacağı kanaatinin yaygınlaştırılmasıydı. Tefekkür faaliyetinin münhasıran batıya ait olduğu, dünyanın başka bir bölgesinde başka insanlar tarafından bu faaliyetin gerçekleştirilemeyeceği kanaati, “kesin inanç” olarak yerleşti. İlla birileri tefekkür faaliyetinde bulunacaksa, batının tefekkür formları ile yapmalıydı. Yani dünyanın başka coğrafyalarında fikir adamları yetişebilirdi ama batının tefekkür mecralarında yol almalıydı. Böylece batı tefekkürünün (yani felsefenin) tek tefekkür mecrası olduğu, “iman konusu” haline geldi.
Ruhların işgali ise daha derindi. Zihni işgalin “duygu” haline getirilmesiydi. Zihni işgal formlarının hissi altyapısının oluşturulması, “batıya karşı direnmenin asla mümkün olmadığına ve aslında ise direnmek yerine ona teslim olmanın şart olduğuna inanmaktı”. Batı, herkesi görür, ne yaptığını ve ne konuştuğunu bilir, adım adım izler ve mütemadiyen ensesinde gözetim altında tutardı. Bu tarifler bir çeşit “yeryüzü tanrısı” oluşturulduğunu gösteriyor. Seksenli ve doksanlı yıllarda bu “yeryüzü tanrısının” ne kadar yaygın olduğu hatırlandığında, ruhların işgalinin hangi seviyelere ulaştığı anlaşılır.
Bu noktaya kadar Müslümanlara layık görülen “hayat alanı”, Türkiye’de net bir şekilde hatırlanacağı gibi, hizmetçilik, işçilik, kölelik vesaireydi. Hani başörtülü olarak ancak çaycılık, temizlikçilik ve hizmetçilik yapılmasına müsaade edildiği yılları hatırlayın.
*
Bu gün geldiğimiz noktada durum garipleşti ve ezberlerle yol alınamaz oldu. Batının her alanda hakim olduğu dönem sona erdi ve dünyanın batı dışındaki coğrafyalarda iktisadi ve askeri güç merkezleri oluşmaya başladı. Batı ise bir müddetten beri sürekli gerileyen, krizlerle meşgul olan dünyanın “hasta medeniyeti” haline geldi. Artık dünya, batının mutlak hakim olmadığı ve bundan sonra da olamayacağı konusunda zihni mesafeler kat etti hem de fersahlarca… Batı, kendi içinde, dünya hakimiyetini sürdürebileceğine dair hiçbir psikolojik mesnet bulamaz hale geldi. Mesele halloldu mu? Hayır… Daha önceki dönemlerde cephe gerisinde kalan bir mevzie kadar geriledi ve orada tutunmaya çalışıyor. Medeniyet, kültür ve tefekkür formlarında… Yani şu; “ben iktisadi alanda zayıflayabilirim ama medeniyet, kültür ve düşünce formlarım hala dünyanın en ilerisi ve en gelişmişi, hiç kimse veya coğrafya bunlardan daha üstün değerler üretemez”… Popüler dille ifade etmek gerekirse, insan hakları, demokrasi, liberalizm filan…
Bu mevzide direnmeye çalışan batının anlamadığı ise içine düştüğü ağır ve kötü durumun sebebi iktisadi krizler değil, felsefe krizidir. Batı felsefi krize yirminci asrın başında yakalanmıştı ve Bergson’dan sonra filozof gelmedi. Düşünce krizi, en derin krizdir ve neticelerinin zuhuru uzun sürer. Bu günkü krizlerin kaynağı felsefi krizdir ve felsefi krizin siyasi ve iktisadi alanda patlaması yeni gerçekleşmiştir.
*
Batının kendi kazdığı çukurda debelenmesi dünya için elbette memnuniyet vericidir. Fakat dünyadaki batılılaşmış kafalar, kendi ülkelerinde ve bölgelerinde, batı değerlerini muhafaza etmek için “gönüllü” bir gayret içindeler. Star gazetesi yazarlarından Mustafa Akyol, 28.09.2011 tarihli “İslamcıların ‘sistem’ tutkusu” başlıklı yazısında tam olarak bunun misalini veriyor.
Öyle bir ruh hali ve zihni organizasyon içinde yazılmış ki yazı, insan neresini tenkit edeceğini şaşırıyor. İlahi sistem-beşeri sistem tasnifine “bilgiç ve ukala” tavrıyla bodoslama dalıyor. Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de “devlet yapısı” ve “ekonomik sistem” bulunmadığını, sadece ilkeler olduğunu, Müslümanların bu kaynaklardan sistem olarak ürettiklerinin “beşeri sistem” olduğunu fakat Müslümanların kendi ürettikleri sistemleri kutsadıklarını ileri sürerek, ilahi sistem-beşeri sistem tasnifine karşı çıkıyor. Doğru noktadan çıkıp, yanlış noktaya varmanın harikulade misali… Öncelikle Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de “esasların” mevcut olduğu doğru. Fakat esasların muhtevasında mahfuz bir nizam olmadığını veya o esaslardan bir nizam inşa edilemeyeceğini sarih veya zımnen ifade eden yazar, Aristo’nun düşüncelerinden sistem üretmenin mümkün olduğunu fakat vahiyden sistem üretmenin imkansız olduğunu söylemiş oluyor. Daha vahim olan nokta, batılı düşünürlerin herhangi bir kaynaktan sistem üretebileceğini fakat Müslümanların vahiyden bile sistem üretemeyeceğini söylemiş oluyor. Bu nasıl bir hakarettir böyle… Diğer taraftan, Müslümanların Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye dışındaki kaynaklara kutsallık atfedilmediğini de bilmiyor. Müslümanların tarihte yaşamış ve hala yaşayan “alimlerine”, “ariflerine” ve bunların tefekkür faaliyetlerine hürmet etmeyi, kutsallık zannediyor. Hiçbir hususiyeti olmayan adamların “kanun” yapmasını mümkün gören yazar, İmam-ı Azam hazretlerinin içtihatlarına Müslümanların hürmet etmeleri ve onları hayatlarında tatbik etmelerini “kutsallık” olarak tavsif ediyor. İslam ilim ve irfan geleneğinden haberi olmadığı anlaşılan yazar, kendi kafasında yanlış ve eksik bilgilerle oluşturduğu vehimlerle Müslümanları tenkit ediyor. Ne var ki, aslında kendi vehimlerini, dolayısıyla kendini tenkit ettiğini fark etmiyor.
Yakın zamana kadar Müslümanları hizmetçi, işçi gibi konumlarda istihdam eden ve tabiatıyla onları tahkir eden içtimai ve siyasi düzen iktidar gücüyle ortadan kalkınca, Müslümanlara biçilen rol, tefekkür faaliyetinden uzak durmak… Zımnında, Müslümanların tefekkür faaliyetini gerçekleştirme maharet ve kemaline sahip olmadığı manasını taşıyan bu iddia, ya batının “hususi misyonu” ile savunulabilir veya küçük akılların sığ idraklerinde mayalanabilir.
Yazar yazısının ilerleyen bölümlerinde bu yaklaşımını pekiştiriyor ve yüksek perdeden akıl veriyor. “Mesela, son 20-30 yılda “İslam ekonomisi”nin nasıl olacağına dair binlerce sayfa teori üretilmiştir. Ama “serbest ekonomi içinde Müslüman bireyin para kazanma ve kullanma ahlâkı” üzerine çok az kafa yorulmuştur.”
Müslümanların sistem üretmelerini değil, mevcut sistem içinde yaşamalarını mümkün kılacak “düşünce kırıntıları” ile meşgul olmaları gereğinden bahsediyor. Yazar aslında ne dediğinin farkında değil. İnsani hususiyet olan tefekkürün ufku, “sistem çapında” düşünmektir. Sistem çapında düşünme ameliyesinden mahrum etmek, insani oluş sürecini eksik bırakmaktır. Müslümanların sistem çapında düşünmelerine razı olmayan yazar, onları “konu mankeni” veya “dolgu malzemesi” derekesine düşürdüğünün farkına varmıyor. Daha doğrusu düşüncelerinin bu noktaya vardığının farkında olmadığını düşünmemiz, akılsızca da olsa kötü niyetli olmadığını kabule meylettiğimizi göstermek içindir. Vahiy gibi bir kaynağa sahip olan Müslümanların, sistem çapında düşünmemeleri gerektiğini veya zımnen de olsa bu çapta düşünme maharetlerinin olmadığını iddia etmek, Müslümanlara yapılacak en büyük hakarettir. Çünkü tefekkür faaliyeti insan olmanın şartı, sistem çapında düşünebilmek veya tefekkür faaliyeti ile nizam inşa edebilmek ise insan olmanın yüksek seviyesidir. Müslümanların bundan mahrum olduğunu veya bundan mahrum kılınması gerektiğini ifade eden düşünceler, temelde Müslümanların “insanlığına” hakarettir.
Zihinleri ve ruhları işgal edilen kişiler, batının değerlerini “sabit ve mutlak değerler” olarak kabul etmekte buna mukabil Müslümanları, tefekkür maharetinden mahrum hakir, zelil noktada zapt altına alarak onları mevcut dünya sistemini muhafaza edecek ahlaklı kişiler olmaya sevkediyor.
Anlaşılan o ki, Batı çatır çatır çökerken son manevrasını yapmaya çalışıyor. Siyasi, iktisadi ve askeri alanda çökerken, “değerlerini” muhafaza etmeye çalışıyor. Ki, tekrar o değerler üzerinden dirilme imkanı bulsun… Yazarın, batının bu manevrasını fark ettiğini ve onu bu ülkede gerçekleştirmek için gayret ettiğini de zannetmiyoruz. Fakat idraki sığ insanların kendiliklerinden ve farkında olmadan bu tür işleri yaptığı tarih laboratuarında birçok misale sahip. Kendisi “sistem çapında” düşünemediği için, sistem çapında düşünme temrinleri yapanları aşağılıyor. Malik olamadığının kıymetsiz olduğunu söylemek, sığ idrakin alameti farikasıdır.
Bu vakanın ülkeye yansıyan tarafı da şu; dünyanın bir tarafı çöker diğer tarafı dirilirken, tam orta yerde olan Türkiye’nin “teorik üretimlerle” ilgilenmesine mani olmaktadır. Türkiye’nin fikir, ilim, sanat alanlarında sistem çapında üretimlerine mani olmak ve “düşünce kırıntılarıyla” meşgul olmasını sağlamak… Başka bir ifadeyle her şeyin batıda en mütekamil haliyle mevcut olduğunu, Türkiye’nin ise “parça fikirlerle” batı sisteminin bütünlüğünü ve varlığını beslemesi gerektiğini işaret ediyor. Türkiye’nin, kendi kendini, gömüldüğü tarihin çöplüğünden hiç çıkarmamak üzere kodlamasıdır bu durum… Ekonomik gelişmeyle tarih mi yazılır? Tarih hangi zenginliği yazmıştır? Tarih, medeniyet, fikir ve kültür arşividir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir