MÜSLÜMANLARIN LİBERALİZASYONU

MÜSLÜMANLARIN LİBERALİZASYONU
Liberal-demokratik siyasi rejimin “iyi” olduğu istikametindeki yaygın ve hakim görüş, Türkiye’de siyasi ve fikri piyasayı işgal etti. Liberalizasyon, her nasıl olduysa çok hızlı şekilde yayıldı ve kabul gördü. Ülkedeki siyasi rejimin (Kemalist siyasi rejimin) gayriinsani özellikleri ve buna karşı mücadele etme lüzumu, felsefi ve siyasi malzemelere ihtiyaç hasıl etti. Totaliter siyasi rejime karşı mücadele edebilmek için kullanılacak en tesirli malzeme hürriyetti. Fakat hürriyetin bir tefekkür havzasından üretilmesi gerekiyordu. Orta malı bir hürriyet, insani değil hayvani bir özellik taşır ve insanların dünyasına da anarşizm olarak intikal eder.
Hazır şablonlar var. Liberalizm, hürriyet demektir ya… Herhangi Bir tefekkür faaliyetine ihtiyaç duymaksızın liberalizme savruldu ülke. Hiçbir ülkede liberalizm, Türkiye’nin son on yılında olduğu kadar hızlı, ucuz ve yaygın şekilde kendine hayat alanı bulamamıştır. Kemalist siyasi rejim ve onun milyonluk ordusuna karşı mücadele saflarında mevzilenen her düşünceden insan, liberalizm ve demokrasiyi, siyasi hayatın “çatı düşüncesi” olarak kabul etti. İnsanlar liberal olacaksa olsun, her ne olacaksa olsun… Bizim derdimiz, “ucuz” olmaması ile ilgili. Tefekkürsüz olmasına canımız sıkılıyor, ruhsuz olmasına üzülüyoruz. Neden Kemalist olduğunu bilmeyenlerle, neden liberal olduğunu bilmeyenler arasında, ucuzluk bakımından fark yok. Tamam, Kemalist olmasındansa liberal olmasını tercih ederim insanların. Fakat aynı ucuzlukla liberal olması halinde ortaya çıkacak neticeler, Kemalist olmakla ortaya çıkan neticelerden çok da farklı olmaz. Çünkü ucuz elde edilen şeyin ne kadar hoyratça kullanıldığını biliyoruz.
İnsanların ne olacakları tabii ki kendilerini ilgilendirir. Fakat Müslümanların ne olacağı, nasıl olacağı, ümmetin her ferdini ilgilendirir. Bu çerçevede, Müslümanların liberalizasyonu konusunu tartışmak gerekir, çünkü bu hal, ciddi bir fikri sapmadır.
Ülkedeki Kemalist siyasi rejimin tasfiyesi için, liberal-demokratlığı, geçiş süreci olarak kabul etmek doğru olur mu? Kemalizm’in yuvalandığı ve sayısız tortusunu bıraktığı devlet cihazını, başka bir felsefi düşünce ile değiştirmek, stratejik ihtiyaç olarak kabul edilebilir mi? Liberalizm ile demokrasinin dünyada kabul görmesinden hareketle, umumi itirazları bertaraf ettiği düşüncesi, pratikte yanlış görünmüyor. Fakat pratiğin ihtiyaçları ile nazari (fikri) ihtiyaçlarımız arasındaki muvazenenin kurulması şart. Pratiğin stratejik ihtiyaçları, dünya görüşümüzün muhtevasına sirayet etmeye başladığında, elde edilen kar ile uğranılan zarar arasındaki fark, mukayese kabul etmeyecek cinsten olur. Özellikle de, nazari çerçeve ile tatbiki şartlar arasındaki hususiyet farklarını bilmeyen, düşündüğü gibi yaşama kudretine sahip olmadığı için yaşadığı gibi düşünmeye başlayan insan kalabalıklarının yaşadığı bir ülkede, pratiğin ihtiyaçları ile nazari çerçevenin ihlal edilmesi, zehirlenmesi, yanlış anlayışların oluşması mümkün. Bu nokta kafi derecede önemli sayılmamalı mı? Hiç değilse stratejik gereklilik olduğu bilinmeli, sürekli hatırlatılmalı, nazari çerçeveye sirayeti önlenmelidir.
*
Fakat esas mesele daha derinde… Kemalizm, siyasi rejim, devlet düzeni gibi hadiselerden çok daha derinde… Siyasi süreçlerin pratik ihtiyaçlarından kaynaklanmayan başka bir problem var. İslam’ın anlaşılmasında, Kur’an-ı Kerim’e muhatap olunmasında yaşanan temel bir problem. Her Müslüman’ın, İslam’ı (ve dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’i) istediği gibi anlayabileceği vehmi… Kemalist siyasi rejimin okullarındaki laik-ateist eğitim sisteminden geçen, akıl formunu, ladini bilgi malzemesi ile inşa eden, bunun da farkına varmayan, birkaç kitap okuyunca Kur’an-ı Kerim’i de anlayacağını zannedenlerin oluşturduğu liberalizasyon süreci…
Liberalizmin ne olduğunu hatırlayın. Herkes istediği gibi düşünebilir ve yaşayabilir diye özetlenebilecek bir düşünce kalıbı. Müslümanlara yansımış haliyle, herkes İslam’ı ve Kur’an-ı Kerim’i istediği gibi anlayabilir… Böyle olur mu? İslam’a, herkesin kendi akıl formu ve seviyesiyle muhatap olması halinde, kelle sayısınca İslam anlayışının ortaya çıkması kaçınılmaz değil mi? İslam’ın özü olan tevhid ile ümmetin özü olan vahdet, buna mani değil mi? Doğru veya yanlış anlama ihtimallerini bir tarafa bırakarak düşünelim, kelle sayısınca İslam anlayışının olması, İslam’ın neresine uygun? Ve bu durumda ortaya ümmet nasıl çıkar? Ümmet, kendi aklının ve nefsinin peşinden giden (tam liberaller gibi) ferdlerin oluşturduğu “insan kalabalığı” mıdır?
Usul ve çerçeve meselesi atlandığında, vahdetin inşası, tevhidin idraki nasıl mümkün olabilir? Böyle dendiğinde de usul tartışmalarının başladığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Usulde bile ittifak edilememesi, ümmet denilen mefhumu, lügatlerden başka yerde aramaya mani olmuyor mu? Bu ümmet, usulde bile ittifak edemeyecek kadar zihni zafiyete, akıl noksanlığına, ruh hamlığına nasıl düştü?
İslam tarihinin bidayetinden beri inşa edilen “usul” ilimleri, bir çırpıda çöpe atıldı. Bu nasıl bir cüret… On dört asırlık müktesebat, yirmi-otuz yaşındaki insanlar tarafından tepeleniyor. Okumaya başladığı yaşı hesaplasanız ve muhal-farz yirmi dört saat okuduğunu kabul etseniz, İslam ile ilgili günümüzde yazılan eserleri bile okumuş olması mümkün olmayan bir yaşta, on dört asırlık müktesebatın üzerini çizme tavrı, klinik incelemeye tabii tutulsa mutlaka psikiyatrik hastalık teşhisi konulur. Ama herkes kolay yolunu buluyor. Mesela, Ehl-i Sünneti tenkit etmek için, kadınların çaput bağlaması misalinden hareket edenler bile var. Cahil bir kadının yaptığı yanlış üzerinden İmam-ı Azam hazretlerini tenkit etmek, psikiyatrik hastalıkla açıklanamazsa eğer, batının beşinci kol faaliyeti ile ancak izah edilebilir.
Yeni bir şeyler söylemek lüzumunu anlıyorum. Yeni fikirler üretmek lazım zaten. Fakat yeni fikir üretmenin hiçbir sınırı olmayacağını düşünmek, dinde reform noktasına kadar gitmiyor mu? Usul sahibi olmayanlar, sıhhatli ölçülere malik olmadıkları için, yaptıkları işin, dinde reform olduğunu da fark etmiyorlar. Adama “dinde reform yapıyorsun” dediğinde, yerinden zıplıyor. Niyet olarak gerçekten de dinde reform yapma çabasında değil. Fakat vardığı netice, dinde reformun ta kendisi. İşin kötü tarafı adam o noktaya vardığını düşünmüyor. İlacı olmayan bir hastalık…
Her Müslüman’ın İslam’ı kendi istediği gibi anlaması, bunun doğru olduğunu düşünmesi, dinde reformdan daha kötü neticeler veriyor. Çünkü ortada din kalmıyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir