MUSTAFA İSLAMOĞLU-4-MÜHİM MESELELERDE TÖKEZLEYEN ADAM

MUSTAFA İSLAMOĞLU-4- MÜHİM MESELELERDE TÖKEZLEYEN ADAM
Neden İslamoğlu neden ile ilgileniyoruz? Dikkatimizin bu adamda toplanması ve yoğunlaşması neden? Başka tenkit edecek adam yok mu? Var tabii ki ve onlarla da ilgileniyoruz, sırası geldikçe yayınlayacağız. İslamoğlu’na olan ilgimizin yoğunluğu, bu adamın akıl terkibinin “doğru anlayış” üretmesinin mümkün olmamasıdır. Öyle bir akıl formu var ki, “doğru” fikre ulaşamıyor bir türlü. Bu husus, ülkede yaygın bir durumdur sadece İslamoğlu ile sınırlı değil fakat İslamoğlu bu durumun prototipini oluşturacak çapta birisi. Zannediyorsanız ki İslamoğlu’nu tenkit ediyoruz, yanılıyorsunuz. Yapmaya çalıştığımız iş, bir akıl formunu tenkit etmek… Bahsini edeceğimiz akıl formunu en liyakatli şekilde temsil eden İslamoğlu’dur. O kadar çok misal veriyor ki o akıl formu ile ilgili… Bol malzemeyi İslamoğlu’nda bulunca, mecburen onula ilgili fazla yazı yazıyoruz.
İslamoğlu, malzemeleri temel meselelerle ilgili olarak veriyor. Aklının hacmi ve ufkunun ne olduğu ile ilgilenmeksizin (bunu hiç dert etmeksizin) temel meselelerde fikir beyan ediyor. İnsan kendini tanımadan, hacmini bilmeden, ufkunu ölçmeden, aklını anlamadan, temel meselelerde görüş beyan etmeye başladığında, çok vahim neticeler meydana geliyor. Bu gün üzerinde duracağımız yazı, Kurani Hayat dergisinin (Mayıs 7 2010) tarihli nüshasında yayınlanan yazısı, başlığı ise “peygamber tasavvurumuz”… Dergi yazısı olduğu için uzun, dolayısıyla iktibas etmemiz mümkün değil. Okuyucuların derginin internet sitesinde bu yazıyı bulmaları mümkün.
İslamoğlu, Müslümanların İki Cihan Serveri’ni (SAV) övmesini dert ediniyor. Düşünebiliyor musunuz, Müslümanların, peygamberlerini övmesini tenkit ediyor. Bunu yaparken de, hayasızca bir fikri manevra yapmaya çalışıyor. “Aşırı övme” halinin yanlışlığını merkeze alıyor. Okuyanlar da bu gerekçeyi normal zannediyor.
Öncelikle Hz. Resulullah’ı (SAV) övmekte ölçü, O’na uluhiyet atfetmemektir. Uluhiyet sınırında durulduğu, bu sınır muhafaza edildiği sürece, övme fiili asla aşırıya kaçmış olmaz. Bu ölçü sağlam bir anlayış örgüsüdür. Ümmet ise tarihin hiçbir döneminde Hz Resulullah (SAV) Efendimize “ilah” dememiştir. Bu ümmet, böyle bir cürüm işlememiştir. Öyleyse ümmetin, peygamberini övme ve sevmesi ile bir insanın nasıl bir derdi olabilir? İngilizlerin İslam’ı imha için oluşturdukları birimlerde hazırlanan, Müslümanları kitaplarından ve peygamberlerinden koparmak ile ilgili projeksiyonların bu tür şeyler yapılmasını istemesi anlaşılabilir bir durumdur. Anlaşılmayan, bir Müslüman’ın (İslamoğlu’nun), Müslümanların, peygamberleriyle ayrışmalarına sebep olacak bu tür beyanlarında bulunmasıdır.
İslamoğlu uzun bir izahtan sonra birkaç soru soruyor. Bunlar soru değil aslında, hüküm ifadeleri… Açıklamalarını hulasa eden hükümler.
“Bütün bir yaklaşıma cevap sadedinde şu sorular sorulmalıdır:
1. Allah Teâlâ elçisi Muhammed aleyhisselamı bize örnek göstermektedir. Ben bu anlatılanlardan hangisini, nasıl örnek alabilirim? Bana bunların ne yararı dokunur?
2. Allah’ın “âlemlere rahmet”, “muhteşem ahlâka sahip”, “güzel bir örnek” olarak tanıttığı zaten yüce olan Rasulullah’ın yüceltilmeye ihtiyacı var mıdır? Bunlar olmasa nesi eksilir? Onun bizim övgümüze ihtiyacı yok, fakat bizim onu anlamaya ihtiyacımız var. Zira onu Allah övmüştür.
3. Bu tür bir yaklaşım, hangi açığı ne ile kapatmaktadır? Kimin kesesinden kime ne vermektedir? Dahası, yerine getirmediğimiz hangi sorumluluğun üzerini sıvamaktadır.”.

İslamoğlu’nun akıl çapına dikkat edin. Birinci sorusunda, sadece “örneklik” üzerinde duruyor. Sorudan anlaşılacağı üzere, örnek alınamayan vakıa ve özellikler için “bana ne faydası dokunur” diyor. Risaleti, sadece “örneklik” ve “fayda” üzerinden değerlendirmek, onu imha etmektir. Örnek olması asli hususiyetlerindendir mutlaka fakat sadece o cihetle ele alındığında Risaleti ortadan kaldırmaya kadar varan bir imha süreci başlar. Çünkü Risaletinin delillerinin ciddi bir kısmı, mucizedir. Müslümanlar hangi mucizeyi örnek alabilir? Onlar Risalet delilleri değil mi? Onları örnek alamadığımız ve (İslamoğlu’nun ifadesiyle) bize faydası olmadığı için yok sayarsak, Risaletini izahta ne duruma düşeriz? Mesela miraç hadisesini hangi mümin örnek alabilir? Miraç hadisesi, “sidret’ül müntehayı” geçen tek varlık olması bakımından en büyük övgü değil midir? İnsanlığın ve Risaletin ufku değil mi miraç hadisesi? İslamoğlu gerçekten ne dediğini bilmeyen birisi. Kendinin verdiği misaller farklı, onu teslim edelim. Fakat “örnek alınamayacak ve faydalı olamayacak bahisleri terk etmek” şeklinde formüle etmesi, tam bir akıl ve idrak fukaralığı… Bir şey yapayım derken, o kadar çok ölçüyü ihlal ve imha ediyor ki…
İkinci sorudaki “sıcak çelişki” ise dillere destan. “Sıcak çelişki” ile kastımız, aynı paragraf veya cümlede çelişkiye düşmektir. Bu kadar yakın ifadeler arasında çelişkiye düşmek, çocukların (çocuk aklının) işidir. “O’nun bizim övgümüze ihtiyacı yok…. Zira O’nu Allah övmüştür” ifadesine bakın. Bir mümin için Allah’ın övdüğünü övmek kadar tabii ne olabilir ki? Zaten Allah övdüğü için övüyoruz be adam. Müslümanlara, Allah’ın övdüğünü övmeyi mi yasaklamaya çalışıyorsun. Bir insan, hele de bir Müslüman, bu kadar açık çelişkiye nasıl düşebilir? Hangi akıl formu, aynı paragraf içinde bu denli dehşetengiz bir çelişkiyi üretebilir? İslamoğlu’nun aklı, “doğru” anlamayı, “doğru” fikir üretmeyi, “doğru” anlatmayı imkansız kılan bir forma sahiptir. Müminler Allah’ın övdüğünü övmesinler de, Allah’ın övmediğini (mesela seni) mi övsünler? Bu adam kendi kendisiyle nasıl yaşıyor, kendisine nasıl tahammül ediyor? İnsanlar bu adamı nasıl dinliyor, sözlerine nasıl tahammül ediyor?
Bu kadar açık çelişki karşısında ne düşünmemiz gerekiyor? Bu kadar açık çelişki, ancak iki ihtimalden birisi ile açıklanabilir. Ya İslamoğlu’nun akıl yaşı sekiz-on civarında veya bu adam bir misyon sahibi… İslam’ın temel örgüsünü imha etmek gibi bir misyon… Bizim reyimiz, iyi niyet kuralına uyarak, birinci ihtimal cihetindedir.
Yazı uzun, söyleyecek çok şey var. Adam bir konuyu ele aldığında, işine gelen Ayet-i Kerimeleri alıyor diğerlerini görmezden geliyor. Kafasına göre bir sentezlemeye gidiyor. Bütünü görecek bir akıl çapı olmadığı için her şeyi darmadağın ediyor. Yazının hüküm kısmını ele almak kafi diye düşündük. Çünkü yazar, söyleyeceğini hüküm kısmında hulasa etmiş durumda. Hüküm kısmında hata yapanın, gerekçe kısmında ne dediği önemsizleşiyor. Kaldı ki gerekçe kısmında da tenkit malzemesi bol. Fakat hüküm kısmı o kadar açık hezeyanlar ihtiva ediyor ki, yazımızın gerekçede boğulmasını istemedik.
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir