MUSTAFA YILDIZ İLE “ZAMAN-MEKAN-İDRAK” KONULU MÜLAKAT

MUSTAFA YILDIZ İLE MÜLAKAT

Mülakatın takdimi

Türkiye’de efkar-ı umumiyeyi tarassut altına alıp, ilim ve tefekkür derinliği olan kıymetleri keşfedecek ve onlara itimat ve itibar nişanları verecek bir müessese yok. Herhangi bir maden (mesela petrol) araştırması için yüzlerce milyon dolarlık bütçeler ayıran devlet, insanın altın madeni olan tefekkür ehlini bulmak ve demir madenine gösterdiği kadar itibar göstermek hassasiyetine sahip değil. Böyle bir hassasiyetin müessesesi de kurulmadığı için, itimat ve itibar merci ve merkezleri, medyanın şovmenleri tarafından hoyratça işgal edildi. Bu hususta tek teklif sahibi olan Necip Fazıl’ı rahmetle yad etmek ve “Başyücelik Akademyası”nı hatırlamak manevi mesuliyetimiz gereğidir.

Terkip ve İnşa dergisi, tüm ülke sathını takip ve tetkik edecek kaynaklara ve imkanlara sahip değil, bununla birlikte manevi mesuliyetini yerine getirmek için, sadece ilim ve tefekkürdeki teçhizat ve maharetini esas alarak “altın madenlerini”, acizane tespit etmek gayretindedir. Kıymet bilmeyenin Allah Azze ve Celle nezdinde de kıymetinin olmayacağı hikmetince, tespit edebildiğince ehl-i ilim ve ehl-i tefekkürü nazara vermek gayretindedir.

Hakiki ilim ve tefekkür ehlinin, “ben varım, buradayım” diye avazı çıktığı kadar bağırmadığını, böyle bir edayı edebe mugayir bulduğunu biliriz. Ülkedeki medyanın da, kıymetli insanları keşfetmek için bir kuruşluk mali kaynak ve bir saniyelik mesai tahsis etmediği de malum. Bu hal, ülkenin fikir ve ilim hayatının neden inkişaf etmediğinin de hulasası olsa gerek.

***

MUSTAFA YILDIZ: “GEMİNİN SAĞLAM OLMASI FIRTINAYI DİNDİRMEZ”

 

Her varlık varlığını O’na borçludur

 

Metin ACIPAYAM: Zaman “oluş amili” ise, kader ile arasındaki münasebet nedir? Zaman, kaderin sırlarından biri midir? Kader aslında “Kün” emrinin muhtevasında mahfuz sırlar toplamı mıdır?

 

Mustafa YILDIZ: Zamanı konuşabilmemiz için öncelikle varlığı konuşmamız gerekir. Varlık farklı açılardan farklı kategorilere ayrılabilirse de, bizi ilgilendiren kısmıyla iki tür varlıktan söz edebiliriz. Bunun birisi mutlak varlık, yani Zat-ı İlahidir ki, onun varlığı kendindendir. Yani O Vacibu’l-Vücud’dur. Varlığını kimseye borçlu değildir. Onun varlığı zaman ve mekân ile ilintili değildir. Diğeri ise mümkün varlıktır. Tüm mevcudatın varlığı Vacibu’l-Vücud olan Rabbul Alemin’in varlığı karşısında izafidir. Her varlık varlığını O’na borçludur. O’nun dışındaki her varlık zaman ve mekân ile ilintilidir.

Varlık esmâullahın ve sıfât-ı ilahinin tecellisidir. Zat-ı İlahi bilkuvve sahip olduğu yaratma sıfatını “Kün” emri ile bilfiil hale dönüştürmüştür. “Yekûn” fiili bu yaratmanın kesintisiz bir şekilde süregeldiğini işaret etmektedir. Allah anbean yaratıp yok etmektedir. Zaman, ilm-i ilahide mevcut olan varlığın âlem-i gaybdan âlem-i şahadete çıkış anındaki süreklilik halidir. Varlık kesintisiz bir yaratış ve yok ediş eylemine muhatap olduğu için alem-i gaybdan alem-i şahadete çıkış ve tekrar alem-i gayba gidiş anındaki süreklilik varlığa bir zaman boyutu eklemektedir. Varoluş eylemi zamanın içerisinde gerçekleşmiyor, bilakis zaman varlığın yaratılışındaki sürekliliğin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla zamanın yaratılıştan bağımsız, harici bir varlığı yoktur. Bundandır ki zaman ne var eder ne yok eder. Var eden de yok eden de Rabbu’l-Alemin’dir. Zaman, kaderin kazaya dönüş anıdır. Kader ilm-i ilahi, kaza ise fi’l-i ilahidir. İlm-i ilahi zamana tabi değildir. Zamanla ilişkili olarak gerçekleşmez. İlm-i ilahi zamanı da mekânı da kuşatır. Bu yüzden Zât-ı İlahi için “bilmek” zaman içerisinde gerçekleşen, zamanla kayıtlı, zamana tabi bir eylem değildir. Zamanın değişmesi ile Onun bilgisinde bir değişiklik olmaz.

 

Metin ACIPAYAM: Mekân, varlığın vücut bulması için imkân alanı, zaman ise varlığın vücut bulması için gereken muharrik kuvvet veya oluş amili midir?

 

Mutafa YILDIZ: Varlığın zaman ve mekân olmak üzere iki boyutu vardır. Varlığın âlem-i gaybdan âlem-i şahadete çıkışı ancak zaman ve mekân boyutu ile mümkün olur. Evet, mekân, izafi varlığın vücut bulması için bir imkân alanı ve bir vasattır. Bu vasatın maddi âlem yahut manevi [ruhani]  âlem olması arasında bir fark yoktur. Çünkü sonuçta mümkün varlığın vücudu [var oluşu] bir mekân içerisinde gerçekleşir. Ancak zamanın, varlığın vücut bulması için bir muharrik kuvvet olduğunu söylemek, kendilerini zamanın meydana getirip zamanın yok ettiğini düşünen Dehriyyun’un elini güçlendirecek yanlış anlamalara yol açabilir. Bu yüzdendir ki, zamanın, “kün” emriyle muharrek olmuş [harekete geçmiş] bir kuvvet olduğunu söylemek daha doğru olur.

 

Metin ACIPAYAM: Zaman mefhumunun hakikatini arayacağımız yer, varlık-yokluk deveranı mıdır? Ruhun zaman üstü varlık olduğu da hatırlanırsa, zaman, ruhun dışında akan bir oluş amili midir?

 

Mustafa YILDIZ: İlk sorudan başlarsak: Evet, zaman mefhumunun hakikatini arayacağımız yer işte tam orası, yani varlığın ilm-i ilahiden fi’l-i ilahiye dönüşerek âlem-i şahadete çıkıp sonra tekrar âlem-i gayba gidişindeki o varlık yokluk deveranıdır. Aksi takdirde zamanın hakikatini anlayamayız. Ruhun zaman üstü varlık olduğu meselesine gelince… Vacibu’l-Vücudun dışında zamanla ilintili olmayan hiçbir varlık yoktur. Buna ruh da dâhildir. Her izafi varlık bir zaman ve bir mekân içerisinde varlık bulur ve cevelan eder. Hepsinin varlık alanına çıktığı bir an vardır. Ancak ruh gibi cevherlerin yahut melekler, cinler vb. bazı latif varlık türlerinin zaman ve mekânla ilişkisi maddi [fiziki] varlık türlerinden farklıdır. İlişkileri farklı düzeylerdedir. Kesif varlıkların zaman ve mekân bağımlılığı daha fazla iken, latif varlıkların zaman ve mekân bağımlılığı daha azdır. Bu da bizi, latif varlıkları zaman üstü [fevka’z-zaman], zaman dışı [harici’z-zaman] ve zamanla kayıtlı olmayan varlıklar gibi algılamaya sevk etmektedir. Oysa ruhun zaman ve mekânla ilişkisi ne kadar naif olursa olsun nihayetinde ruh da bir zaman ve mekân içerisinde varlık buluyor ve cevelan ediyor.

 

Hayret duygumuzu yitirdik

 

Metin ACIPAYAM: Ruh, varlığın, “yokluk deminde” yaşamaya başladığında, varlık-yokluk deveranına şahit olabiliyor mu? Şahit olabiliyorsa, bu durum aynı zamanda “yaratma fiiline” de şahit olduğu manasına geliyor mu? Böyleyse “kün” emrini duyuyor mu? O irtifa “kün” emrini duyacak yükseklik midir?

 

Mustafa YILDIZ: Ruhaniyetini yitirmiş ve bütünüyle dünyevileşmiş olan gözlerle bakanlar varlıklar âlemindeki kudret-i ilahinin ve sanat-ı ilahinin tecellisindeki sürekliliği fark edemezler.  Ancak hakikat nazarıyla bakan her göz âlemdeki bu varlık yokluk deveranına şahit olur. Bu aynı zamanda kudret-i ilahiye ve sanat-ı ilahiye şahit olmaktır. Ne yazık ki insanın en büyük düşmanı alışmak ve kanıksamaktır. Hayret duygumuzu yitirdik. Âlemde olup biten kudret-i ilahinin ve sanat-ı ilahinin tecellisi olan bunca şey bizi şaşkınlığa sevk etmiyor. Öyle ki, anbean hayatımızın her zerresine müdahil olan, anbean yeni bir yaratma eylemi içerisinde olan bir Kadir-i Mutlak’ın, bir Sâni-i Zülcelâl’in var olduğunu unutuyor; etrafımızdaki her şeyin, hatta bazen kendimizin bile varlığı kendinden bir vücud-u sabitesinin olduğunu zannetmeye başlıyoruz. Yoksa bir baharın gelişi bile tek başına insanın “kün” emrini duymaya ve onda tecelli eden kudret-i ilahiyi, halk-ı ilahiyi ve sanat-ı ilahiyi görmeye kâfidir. Aslında Efendimiz as.’ın “Rabbim hayretimi artır!” şeklinde dua etmesinin anlamını idrak edebilsek sorun hallolacak.

 

 

Latif olan kesif olandan daha güçlü ve daha kalıcıdır

 

Metin ACIPAYAM: Tayyi mekân, ruhun, “yokluk deminde” yaptığı seyahat midir, böyle mi mümkün oluyor? Yokluk deminde yaşamaya başlayan ruhun, “varlık deminde” tecessüm etmesi, mümkün olan işlerden midir?

 

Mustafa YILDIZ: Ruh’un mekânla ilişkisi Madde’nin mekânla ilişkisi gibi değildir. Ruhla beden arasında varlığı ve yokluğu idrak açısından bir zıtlık söz konusudur. Şöyle ki: Ruh, Vacibu’l-Vücud karşısında letafeti ile yokluğa yakın durduğu için varlıkla ilişkisi daha kavi iken; tam tersine beden maddi formu itibarıyla varlığa daha yakın durduğu için varlıkla ilişkisi daha zayıftır. Diğer bir ifade ile ruh, latif haliyle yokluk demine yakın gibi dururken aslında daha kalıcı iken; beden, kesif haliyle varlık demine yakın gibi dururken aslında daha geçicidir. Bu yüzdendir ki, beden dünyevi olanı, diğer bir ifade ile geçici olanı simgelerken, ruh uhrevi [manevi] olanı, diğer bir ifade ile kalıcı olanı simgeler. Tayy-i mekân ruhun tabî halinin tezahürüdür. Ruh tabiatı gereği tayy-i mekân yapabilecek niteliğe haiz yaratılmıştır. Nitekim rüya ruhun tayy-i mekân yapabildiğinin göstergelerinden biridir. Ruhun, maddi âlemle bağı azaldıkça tayy-i mekân kabiliyeti artar. Aynı şekilde maddi âlemle bağı arttıkça da tayy-i mekân kabiliyeti azalır. Nasıl ki bedenin dünya ile bağı azaldıkça letafet kesp ediyor, tıpkı isra ve miraç hadisesinde olduğu gibi seyr-ü sülükte ruha eşlik ediyorsa, aynı şekilde ruhun da dünya ile bağı arttıkça kesafete duçar olur[tecessüm eder] ve maddeye bağımlı hale gelir.

 

 “Aşk latif varlığın hâssasıdır

 

Metin ACIPAYAM: Aşkın kaynağı, biz farkına varmasak da, varlığın “yokluk deminde” ruhun, Allah Azze ve Celle’ye yaklaşabilme imkanına rağmen, insanın diğer tüm unsurlarıyla, hakikati “adem” olan varlık deminde yaşıyor olması mıdır? “Yokluk deminde” mutlak varlığa ulaşma imkânı olan, bunu da her an yaşayan ruh, varlık deminde gurbete düşüyor da vuslat hasreti buradan mı çağıldıyor?

 

Mustafa YILDIZ: Aşk, latif varlığın hâssasıdır. Yani bedenin değil ruhun eylemidir. Beden sadece ruhun geçici olarak kullandığı bir ikametgâhtır. Her ruh kendini yaratana müştak bir halde yaratılmıştır. Ruhun beka arzusu Bâki olana aşkının ve iştiyakının bir tezahürüdür. Yani aslında her insan doğuştan, çocukluğunda aşk halindedir. Aşk insana doğuştan, akıl ise sonradan bahşedilen bir hâssadır. Fıkhın da kabul ettiği gibi insanın âkil – baliğ olma hali belli bir zamanın geçmesini gerektirir. Ve insan büyüdükçe beden ruha, akıl aşka galebe çalar. Âşık maşukun varlığı karşısında kendi varlığını yok mesabesinde görür. Aksi takdirde maşuk karşısında varlık iddia eden birinin âşıklık iddia etmesi muhaldir. Aşk insanın yok oluş halidir. Ruh için dar anlamda beden, geniş anlamda ise dünya bir gurbet halidir. O, maşukta yokluğa erip vuslata erme arzusuyla yanıp tutuşur. Ruh, bedenle ve dünya ile ilişkisini ne kadar azaltırsa o kadar vuslata yaklaşır. Ama bu dünyada mutlak bir vuslat söz konusu olmayacağı için – tıpkı deniz suyunu içtikçe daha susaması gibi   –   vuslata yaklaştıkça gurbet hissi daha da artar. Gurbet; dünyevileşen, bedenini ve yaşadığı dünyayı mekânı-ı aslisi gibi görmeye başlayan ruhun hissedeceği bir şey değildir.  Bilakis ruh, bedenle ve dünya ile bağını azalttıkça ve vatan-ı aslide [cennette] maşuka kavuşma arzusuyla yanıp tutuştukça gurbet hissi artar. Çünkü varlığının bilincinde olmak ruhun gurbet hissini derinleştirir. Bu yüzden gurbet hissinden kurtulmak için kendi varlığını unutacağı bir sekr haline yönelir. O artık bedenen vatan-ı ikamette [bu dünyada] yaşasa da ruhen kendisini vatan-ı aslide [cennette] hissetmeye başlar. Bunun bir adım ötesi de, hemen vuslata erme umuduyla çareyi kendi varlığını maşukun varlığında yok etmekte bulmaktır. Diğer bir ifade ile fena fillah’dır.

 

Geminin sağlam olması fırtınayı dindirmez

 

Metin ACIPAYAM: Aşktaki vuslat, varlık-yokluk ritmindeki “yokluk deminde” baş başa kalmak mıdır?

 

Mustafa YILDIZ: Her âşık vuslatın vatan-ı aslide [cennette] gerçekleşeceğini bilir. Ama bilmek yaşamanın yerini tutmaz. Geminin sağlam olması fırtınayı dindirmez. Aklen bilmek ruhunu dinginleştirmez. Âşık vuslatı arzular… Özler… Ve bunu ancak kendi varlığını maşukun varlığında yok etmekle mümkün olduğunu; gurbetin aslında “O” ve “Ben” diye iki ayrı varlığın olmasından mütevellit olduğunu; “Ben” ortadan kalkarsa iki ayrı varlık olmayacağı için arada bir mesafe de olmayacağını ve dolayısıyla vuslatın gerçekleşeceğini düşünür. Böylece “O”nunla vuslata ermek için kendi varlığını yokluk denizine atar.

 

Metin ACIPAYAM: Tasavvufta sürekli bahsi edilen “yokluk”, varlığın “yokluk anı” mıdır? “Varlıktan geçmek” ifadesinin müntehası, varlık-yokluk deveranındaki varlık safhasından çıkıp, yokluk deminde yaşamayı mı kastediyor?

 

Mustafa YILDIZ: Tasavvufta sürekli bahsedilen “yokluk”, öncelikli olarak Vacibu’l- Vücud karşısında benliğin yok kılınmasıdır. Daha sonra ise tüm mümkün varlıkların varlığını Vacibu’l-Vücud karşısında izafi hale getirmektir. Zira benlik kendi varlığını “mevcûd bi nefsihi” [kendi kendine var] olarak görmeye başladığı an nefis firavunlaşmaya başlar.  “Varlıktan geçmek”, hem benliği hem de eşyayı Vacibu’l -Vücûd karşısında yok mesabesine indirmektir. Yani Vacibu’l-Vücûd dışındaki tüm varlıkların varlığını izafileştirmektir.

 

Metin ACIPAYAM: “Yokluk deminde” bir tecelli mevcut ise, bu tecelliyi mümin ve kâfir insanların hepsinin ruhu müşahede edebilir mi? Tüm ruhlar, “Âlem-i Ervah”ta iman ettiği için, kâfirlerin ruhunu da mümin olarak kabul etmek mümkün müdür, mümkünse onların ruhları da tecelliyi seyredebilmekte midir?

 

Mustafa YILDIZ: İnsan her dem, varlık deminde de yokluk deminde de tecelliyat-ı esma ve sıfâta maruzdur. Ama bunu ancak ervah-ı tayyibe idrak edebilir. Zaten ervahın cümlesi bu tecelliyatı idrak edebilseydi, imanda da sebat ediyor olurlardı. Oysa bazı ervah hakikatin tecelliyatını görme yetisini kaybetmiştir. Gözleri vardır, ama görmezler…

 

Metin ACIPAYAM: Varlığın yokluk deminde, Allah Azze ve Celle’den başka bir varlık kalmadığına göre, isim ve sıfatlarının tecellisi mi yoksa zatının tecellisi mi mevcuttur, yoksa hiçbir tecelliden bahsetmeyeceğimiz bir hali mi konuşuyoruz?

 

Mustafa YILDIZ: Allah’ın zatının tecellisinin olmadığı bir andan söz etmek muhaldir. İsim ve sıfatlarının tecellileri ile ilgili genelleme yapmak ise yanıltıcı olur. Allah’ın isim ve sıfatlarının bazılarının tecellisi kesintisizdir. Bazılarının tecellisi ise hale ve duruma göredir. Yani, bu isim ve sıfatların tecelliyatı bilkuvve vardır, ama bazı hal ve duruma göre bilfiile dönüşür.

 

Mutlak yokluk yoktur

 

Metin ACIPAYAM: Varlık her an yeniden yaratılmaktadır, bu sebeple bir an var, bir an yoktur. Varlık-yokluk deveranının (ritminin) hızı yüksek olduğu ve gözümüz de bedeni (maddi) göz olduğu için varlığı daimi zannediyor, sadece varlığı görüyor, yokluğu farketmiyor, hissetmiyoruz. Ruhun ebediliği, varlığın her an yeniden yaratılma kaidesinin istisnası ise, ruh, yokluğu farkediyor olmalı. Böyleyse, nefis terbiyesinin müntehasına ulaşıldığında, ruh (kalp) gözü açılıyor, ruh vasıtasız görmeye başlıyor. Bu noktada ruh yokluğu yaşamaya başladığında, Allah ile halvet olma imkânı mı buluyor? Yokluk görülemeyeceği için, “yokluk deminde” Mutlak Varlık olan Allah’ı mı görüyor? Yani, varlığın yokluk deminde, Allah ile ruh baş başa mı kalıyor, böyle bir imkân mı buluyor? Yokluk deminde Allah ile ruh arasındaki mesafe sıfıra mı iniyor? Nasıl oluyor?

***

DEVAMI, Terkip ve İnşa dergisi 7. sayısında

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir