NAMAZ-3-NAMAZIN VAKTİ VE ZAMAN ANLAYIŞI

NAMAZ-3-NAMAZIN VAKTİ VE ZAMAN ANLAYIŞI

Zaman, İslam’ın; varlık, insan ve hayat bahislerinin kesişme noktasıdır. Veya zaman; varlık, insan ve hayat bahislerinin tayin edici amilidir. Zamanın hakikatine vukufiyet derecesi ne ise, varlık, insan ve hayat bahislerini idrak o kadar mümkündür.

Namazın farziyyetindeki dikkat çekici hususlardan birisi, zaman ile irtibat yoğunluğudur. Mesela namaz, günlük olarak tayin edilmemiş, yirmi rekat farz ve vacip namaz kılınması emredilerek bırakılmamıştır. Yani “günde yirmi rekat kılın, her ne zaman kılırsanız kılın” denmemiştir. Günde beş “vakit” tayin edilmiş, vaktin aralığı (başı ve sonu) tespit edilmiş, o zaman diliminde o vaktin namazının kılınması emredilmiştir. Her vakte tahsis edilmiş farklı miktar (sünnetlerle beraber) namaz vardır.

Zamanın sırrına nüfuz edebilmeyi mümkün kılan en mühim bahislerden birisi namazdır. Namazın vaktinin tayin edilmesi, her vakit için belli miktar namaz tahsis edilmesi, belki de bunlardan daha mühim olan, bazı zaman dilimlerinin “kerahet vakti” olarak tespit edilmesidir. Bir günlük zaman yekunu içinde, namaz kılınamayacak vakitlerin olması, hem namaz ile hem de zaman ile ilgili ipuçları verir. Kerahet vaktinde namaz kılınamaması veya namaz kılınamayacak vakitlerin olması, aklın ötesinde ve zaman sırrına ait bir bahistir.

Namaz o kadar mühim bir ibadettir ki, kılınmamasını mümkün kılan bir sebep (mazeret) yoktur. Kadınların hususi halleri dışında, hiçbir sebep namazı kılmaya mani değildir, kılmamayı mazur göstermez. Neredeyse imana bitişik halde duran, bu kadar büyük bir kıymeti olan namaza, bazı zaman dilimleri kapatılmıştır.

Namaz o kadar mühimdir ki, mesela tüm yeryüzü mescid kılınmıştır. Mekan tahdidi olmayan namaz için zaman tahdidinin olması manidardır, mühimdir, girifttir. Yeryüzünün, hiçbir mekan tahdidi olmaksızın mescid kılınması, namazda mazeret ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Üstelik mekanda hareket mümkün, zamanda hareket (seyahat) imkansız olmasına rağmen, mekan tahdidi değil, zaman tahdidi mevcuttur. Mekan tahdidi olsa, men edilen mekandan başka bir mekana seyahat mümkündür, böylece mekan tahdidi namaz için mazeret haline gelmez. Oysa zamanda seyahat mümkün değildir ve kerahet vakti girdiğinde namaz kılmak kabil olmaz.

(Zamanda seyahat tabii ki mümkündür ama bu bahis girift ve irtifaı yüksek bir meseledir. Burada bahsi edilen “imkan”, her insanın kuvvet ufku ve yapabilecekleriyle ilgilidir.)

*
Namaz, yalnız başına İslam’ı ifade edecek çapta bir ibadet ve fiildir. Namazın, İslam’ın dünya görüşüdür, muhtevası bu kadar zengindir. Bu manada, herhangi bir bahsi namazın muhtevası içinde anlamıyor ve çözemiyorsak, işimiz fevkalade zordur. Zaman bahsi de bunlardan biridir. Zaman bahsini, namaz mevzuunda ve muhtevasında anlayamazsak, başka şekilde ve başka mevzuda anlaşılmayacak kadar girifttir.

Namazın vaktinin tayin edilmesi, her vakit için farklı miktarlarda namaz tahsis edilmesi, zamanın, insanın tasarrufu altında olmadığını, aksine insanın zamana tabi olduğunu gösterir. Zaman sadece namazın vakit tayininde karşımıza çıkmaz, farz ibadetlerin kahir ekseriyetinin vaktinin tayin edilmiş olmasının, vakti tayin edilmemiş ibadetler için de “şartlar manzumesine” atıf yapılması ve bu yolla bir “zamanlama” tertibine gidilmiş olması, iman ehli için zamanın bambaşka bir hususiyet arzettiğini gösterir.

Hangi zaman dilimi içinde ne yapılacağının (hangi ibadetin ne miktar eda edileceğinin) tayin edilmiş olması, mümini, “ibnül-vakt” yapar. Müminin bir gözü işte (hayatta) bir gözü ise vakittedir. Mümin, vakit avcısıdır ve vaktin vacibini (gereğini) yapan şahsiyettir.

*
Vakit tayini, ihtimal ki, Allah Azze ve Celle ile mümin kulun fiillerinin hemzaman olması içindir. Allah Azze ve Celle’nin yaratma fiili ile mümin kulun ibadet fiilinin hemzaman olması, müminin hal ve hareketinin, Allah Azze ve Celle’nin rızası ile mütenasip olmasıdır.

Mümin neden “ibnül-vakt” vasfına maliktir? Çünkü zamanın esrarı (sırları) Allah Azze ve Celle’dedir ve onun sırlarını ancak razı olduğu kullarına vermektedir. Bu sebeple olsa gerek, mümin, tayin edilen vakitte, tayin edilen işi (ibadeti) yapmalıdır. Çünkü Allah Azze ve Celle’nin rızası, o vakitte o iş üzerindedir.

*
Muhakkak ki zaman da “ol” emrinin neticelerindendir ve yaratılmıştır. Lakin zaman, “ol” emrinin yüksek irtifadaki (ilk tecelli mertebelerindeki) neticesidir, “ol” emrinin tecellileri aşağılara doğru indiğinde ise zaman, hem netice hem de sebeptir. Bu manada zaman, dünya seviyesine (tecellinin en alt seviyesine-gölge varlığa) inildiğinde “oluş amili”dir. Sanki “ol” emri dünyaya, zaman ile zarflanmış bir mana halinde inmektedir. (Doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir). “Ol” emrinin tecellisi böyleyse, zaman, yeryüzünde gerçekleşecek varlık ve vakıaların genetik deposudur.

Zaman, varlık ve vakıaların “oluş amili” ise, hangi vakitte ne olacağı zamanın muhtevasında mahfuzdur. Hal böyleyse, yeryüzüne zamanın muhtevasından saçılan manalara muvafık bir hal ve hareket, cehd ve ibadet içinde olmak lazımdır. Yeryüzü kesret (çokluk) alemi olduğuna göre, zamanın muhtevasındaki mana (nur ve zulmet), çeşit çeşit saçılır. Hangi mananın hangi vakitte yeryüzüne saçılacağı Cenab-ı Allah Azze ve Celle tarafından tespit ve tertip edildiğine göre, O’nun tayin ettiği vakitte, O’nun tayin ettiği emri (ibadeti) yerine getirmeliyiz. Zamanın muhtevasındaki mana, O’nun emriyle yeryüzüne saçıldığı için, mümin kul, o vakit, O’nun emrini yerine getirmekle, “oluş sürecine” en münasip şekilde dahil olur.

Allah Azze ve Celle’nin emriyle yeryüzüne saçılan mana, tayin edilmiş vakitte, O’nun emri üzere olanlara “nur”, emri üzere olmayanlara da “zulmet” boyutuyla isabet eder. (Doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) Allah Azze ve Celle’nin rızası “nur” olarak tecelli eder, tayin edilen vakitte, emredilen hal üzere olanlar buna muhatap olur.

Öyleyse zaman, “ol” emrinin tecelli ritmidir. (Doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) Zaman böyleyse, vakit, “ol” emrinin mekan ile vuslat anı ve varlığın “oluş” demidir. (Doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) Zaman ve vakte dair yapılan tarifler hakikatin beyanı cümlesinden kabul edilirse, “ibnül-vakt” olabilmek, çok yükseklerde tesis edilmiş bir makamdır.

*
“Namaz müminin miracı” olduğuna göre, Allah Azze ve Celle ile mümin arasındaki mesafenin en aza indiği haldir. Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, miraçta “huzur”a çıkmasındaki münhasır imtiyaz mahfuz kalmak üzere, namaz, müminin bir çeşit “huzura” çıkmasıdır. Namaz huzura çıkmanın kendisiyse, vakit, huzura kabul edilmenin münasip zamanıdır. “Vaktin” sırrı odur ki, vuslat o demde mümkündür. Cenab-ı Allah Azze ve Celle, mümin kulunu “huzuruna” alma vaktini tayin ve tebliğ etmiş, emrini bu şekilde sübuta erdirmiştir. Mümin odur ki, “vakitsiz” kapı çalmaz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir