NİYE SEVDİK UZUN ADAMI?

NİYE SEVDİK UZUN ADAMI?

Niye sevdik bu adamı? Tanışıyor muyuz, hususi bir münasebetimiz mi var, yoksa bir menfaatimiz mi var? Hayır. Akparti üyesi bile değiliz, hükümetle herhangi bir ihale pazarlığımız yok, hiçbir menfaat bağımız (hamdolsun) bulunmuyor. Kendi maişetimizi kazanıyoruz, makarna ve kömür ihtiyacımız da olmuyor çok şükür. Öyleyse niye sevdik?

İşin sırrı bu soruda… Bu ülkede, menfaati olmayanların Erdoğan’ı sevmeyeceğini düşünenler, menfaatlerinden başka hiçbir şeyi sevmeyenlerdir. Menfaati olmayan birine selam bile vermeyenler, herkesi kendileri gibi gördükleri için, Erdoğan sevgisini muhakkak bir menfaat ile açıklamak hafifmeşrepliğine yakalandılar.

Erdoğan’ı gerçekten menfaati için sevenlerin de olduğu malumumuz. Ama birilerinin, menfaatinden dolayı seviyor olması, bizim menfaatlerimizi gözetmeden sevmemize mani değil. Karşılıksız ve menfaatsiz sevmemiz, idrak gözümüzü kör edecek bir “kara sevdaya” yakalandığımız anlamına gelmez. Biz Erdoğan’ı sevdiğimiz için yaptıklarını kabulleniyor da değiliz, yaptıklarına bakıp doğru olanları çok olduğu için sevenleriz. Yani her yaptığı iş gözümüze “hoş” görünen bir maşuk değil o, sürekli doğru yapmak zorunda olan birisi. Doğru yaptığı için sevdiğimiz, doğru yapmaya devam etme ihtimalini sevdiğimiz birinden bahsediyoruz.

Doğru işler yaptığı, doğru tavırlar koyduğu, doğru istikamete yöneldiği için seviyor olmamız, onun hata yapmayacağına inanmamızı gerektirmez. Evet, yer yer yanlış da yapıyor, onu yanlışlarına rağmen seviyor olmamız, insan denen varlık cinsinin zaten yanlış yapacağını bilmemizdendir. Bu sebepledir ki yanlışlarına “doğru” demiyoruz, bu sebepledir ki yanlış yapması onu desteklememek için bir gerekçe oluşturmuyor. Her yanlış yapanla yollarımız ayırsaydık, şimdi dul bir erkek olarak yaşıyorduk, çocuklarımızı evimizden kovmuştuk, tüm arkadaşlarımızla küsmüştük. Ve zaten ilk yanlışında bir insanı terketmek kural olsaydı, bizi de herkes terketmişti. Mesele anlaşılabilir yanlışlar yapmasıdır, mesele kabul edilebilir yanlışlar yapmasıdır, mesele hata payının içinde kalan yanlışlar yapmasıdır. Eğer temel yanlışlar yaparsa, her insan için sözkonusu olan hata payını aşarsa, istikametini değiştirecek yanlışlar yaparsa, biz doğru istikametimizde devam ederiz, onu yanlış istikametinde yalnız bırakırız. Hele de ihanet ederse, sevgimiz ona karşı mücadele etmemize mani olmaz.

*
Niye sevdik uzun adamı? Çünkü bizim bir kalbimiz var, çünkü bizim bir hissiyatımız var, çünkü bizim bir vicdanımız var. Birkaç polis, birkaç savcı, birkaç hakimle uzun adama olan sevgimizi yok edeceklerini zannettiler. Lağım akan ağızlarını açtıklarında haramdan bahsedenler, kırk yıldır gözümüzün önünde yemedikleri haltı bırakmayanlar, İsrail’in canlı yayında binlerce Gazzeliyi katletmesine rağmen bir cümle kınama açıklaması yapmayanlar, yani ihanetlerini açıkça ilan edenler, yani casuslar, kendilerine güvenmemiz gerektiğini söylüyorlar. İlginçtir, güvenmediğimizi görünce de hayret ediyorlar, şaşırıyorlar, hatta hayal kırıklığına uğruyorlar. Müslüman memleketinde İsrail ajanlarına güvenmemizi bekleyecek kadar akıl ve ahlaklarını kaybedenler, yanlış hesaplarını düzeltmek yerine bizi itham ediyorlar.

Neden sevdik Erdoğan’ı? Neden olacak, açıkça konuşuyor, kızdığında kızdığını biliyoruz, sevindiğinde sevindiğini… Anlamıyor musunuz, uzun adam takiyye yapmıyor, yüzümüze güldüğünde biliyoruz ki seviyor ve seviniyor. Takiyyeciler gibi yüzümüze karşı sırıtıp da, arkamızdan kuyumuzu kazmıyor. Yoksa siz takiyyecileri mi seviyorsunuz, yüzünüze gülerken içinden küfretmesi hoşunuza mı gidiyor? Bir insanın tebessümü bile itimat telkin etmiyorsa, o adamın nesini sevebilirsiniz ki?

*
Atatürk’ten bu yana tüm cumhuriyet dönemini görmüş doksan yaşındaki ninelerin ve dedelerin evlerinde yalnız başına ettikleri duaları biliyoruz. Tüm cumhuriyet hükümetlerini, tüm başbakanları, tüm siyasetçileri görmüş bu çilekeş Anadolu insanlarının, hayatlarında karşılaşmayacakları Erdoğan’a yaptıkları derin ve samimi dualarının, “başhain”in beddua seanslarındaki tiyatral ritüellere benzemediğini bildiğimiz için sevdik uzun adamı. Hayatlarında ilk defa devletin yardımını gören dul kadınların, yetim çocuklarına sıcak çorba pişirirken yaptıkları duanın kıymetinin ve gücünün, İsrail ve ABD’nin desteğinden daha fazla olduğunu bildiğimiz için sevdik.

Hayatında takiyye yapacak kadar tahsil görmemiş Anadolu’nun saf çocuklarının derin irfani sezişlerindeki muhabbeti gördük. Kırk yıldır takiyye eğitimi almış olan yüzsüz, nursuz, irfansız hainlerin bedduaları eklenince, anladık ki sevgimiz kıymetli madenden yapılmış.

*
Bir istikamet üzere geliyoruz çocukluğumuzdan beri. İstikametimizin pazarlığını yapmamayı öğrenmiştik Necip Fazıl’dan, “Pazarlıksız Allah ve Resulü” demeyi şiar edinmiştik. Hakikati eğip bükmedik, Allah’ın dinini eksiltip artırmadık, emir ve nehiylere riayette zafiyetimiz olsa da, “mukaddes emanetin” muhafazasını birinci vazife bildik. Mukaddes Emanetin (Allah’ın dininin) muhafaza edilmesi gerekiyor, biz anlamasak da, yaşayamasak da, önceki nesillerden aldığımız emaneti, sonraki nesillere tüm berraklığı ile nakletmek gibi bir manevi-imani mesuliyetimiz var, umulur ki sonraki nesil bizden daha iyi anlar, yaşar, tatbik eder. Mukaddes emanetin muhafaza ve naklinde marazlar hasıl olursa, sonraki neslin doğru anlama ve yaşama imkanı kaynağında yok edilir. Bu sebeple gözümüzü istikametimizin ufkuna diktik, her ne kadar bazen önümüzü görmesek, küçük taşlara takılıp düşsek de, gözümüzü ufuktan ayırmadık. Çünkü güzergahta tökezlesek de hedefin sabit kalması gerekiyordu.

Bir ara bir ses duyduk, sağımıza solumuza baktık kim diye? Gördük ki Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı da bizimle aynı yere bakıyor. Önce şaşırdık, olacak gibi değildi, Demirel tarafından dolandırılan halkın tecrübesiyle irkildik, inanmakta zorlandık. Hatta kızdık, tenkit ettik, “nasıl olabilir?” diye kendimize defalarca sorduk. İlginçtir ki o, hiç istifini bozmadan tavrını devam ettirdi, kartal bakışlarını bizimle aynı hedefe dikmiş, çelikten bir abide gibi yoluna devam ediyor. Nerden bilebiliriz kalbini, zahirine baktık, bizimle aynı ufka kilitlenmiş gözlerini uzun süre izledik. Sarsılmıyordu, sapmıyordu, kaçmıyordu, korkmuyordu.

Önümüzde iki yol kalmıştı… Bizimle aynı ufka (hedefe) bakan Erdoğan’a itimat etmek veya etmemek… Ona itimat etmemek, onunla aynı ufka bakmamak anlamına gelmiyordu, zira o ufka biz baştan beri gözümüzü dikmiştik. Samimi olsun veya olmasın aynı ufka bakıyorduk, samimi olmasa bile biz gözümüzü o ufuktan ayıramazdık. Uzun süre aynı ufka bakmanın tabii neticesi olarak aynileştik. Ne var bunda?

Bir de, Erdoğan bizim ufkumuza gözünü dikip dirayet heykeli gibi o istikamette ilerlemeye başlayınca, onun samimiyetine inanmadığı için kendi ufkundan vazgeçenleri gördük. Bu nasıl olabilir? Bizim ufkumuza bakan, bizim istikametimize yönelen, bizim güzergahımızda yol almaya başlayan kim olursa olsun, biz kendi ufkumuzdan, istikametimizden vazgeçmeyiz. Bu Erdoğan da olsa, Gülen de olsa, hatta ABD bile olsa biz istikametimizi bozmayız. Erdoğan’ın samimiyet testinden dolayı endişeleri olanlar kendi istikametlerini neden değiştiriyorlar ki?

Sonra samimiyet dediğiniz nedir? Fethullah Gülen İslam davasında tamamen samimi olsa ne yazar, İsrail’i tek cümlelik telin etmedikten sonra… Erdoğan samimi olmasa ne yazar, İsrail’e karşı içeride ve dışarıda imkanlarının elverdiği en şiddetli savaşı yürüttükten sonra… Fethullah Gülen gerçekten samimiyse, onun samimiyeti ihanete götürüyor, Erdoğan sahtekarsa eğer, onun sahtekarlığı doğru işler yapmaya sevkediyor. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” ya, o cinsten bir durum…

Kırk küsür yaşındaki bir Müslümanın, yaklaşık otuz yıldır baktığı ufka, ülkenin başbakanının da bakmaya başlaması nasıl bir duygu halidir? Bunun ne kadar derin bir duygu olduğunu bilmeyenler, hayatında hiç fikri ve istikameti olmamış, kendi istikametini tayin edecek kadar idrak çabasına girmemiş olması gerekiyor. Hayatı sadece birilerinin yanında durarak veya karşısına geçerek yaşayanlar, bizim duygu ve tefekkür dünyamızı anlamazlar. Bir fikriyatın peşinden gitmeyenlerin kaçınılmaz şekilde şahıslara bağlandığını biliyoruz, böylelerinin Erdoğan sevgisine de Erdoğan nefretine de itimat etmeyiz. Bizim halimiz, yolda yalnız ve garip şekilde yürürken, arkamızdan gelip elimizden tutan bir başbakanla (liderle) aynı yolda yoldaş olmaktır.

Niye sevdik ha… Siz niye sevmediniz ki…

Share Button

NİYE SEVDİK UZUN ADAMI?” üzerine bir düşünce

  1. Samimi bir müslüman olduğun yazılarından anlaşılıyor Mevlâm yolunu açık etsin ama niye Erdoğanı sevmediğimizi soruyorsun! Bir gün acı gerçeklerle karşılaşıldığında umarım hayal kırıl yaşamayacak kadar imanın geniştir..mevzu derin..ben diyorum seninde koca Türk milletim gibi basiretin bağlanmış! Ne olur etrafa at gözlüğüyle bakmayalım! Ülkemiz uçurumun eşiğinde! benim için Gülen eşittir Tayyip, al birini vur ötekine..hizmet ettikleri yer aynı yer..kurdukları tuzakta biri A diğeri B planı..eğer içimizden kendi C planımız çıkmazsa inan bana kardeşim hiç te hayırlı günler bizi beklemiyor..İslam alemi zaten acıklı bir vaziyette..son kaleyi düşürmeye çalışıyorlar..RABBİM fırsat vermesin..her Şerde bir hayr olur duasıyla İNŞAALLAH hepimize ölüm uykusundan uyanmamız dileğiyle..
    Selamlar..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir