NURAY MERT’İN PSİKOLOJİK ALTYAPISI

NURAY MERT’İN PSİKOLOJİK ALTYAPISI
Nuray Mert’in her yazısında bağıran bir psikoloji var. “Her şeyi ben bilirim hem de en iyisinden, siz faniler, beni dinleyin”. Doğrusu bu psikoloji, kalemi eline alan herkeste var. Bu cihetten Nuray Mert, mazur görülebilir. Lakin medya piyasasında yaygın olan bu psikolojinin ilginç bir tarafı var, her yazar, diğerlerine hitaben aynı psikolojiyi haykırıyor. Herkes en iyisini, en doğrusunu, en güzelini bilince, birbirini dinlemek gibi bir abesle(!) meşgul olmuyor. Ortaya çıkan manzara ise tam bir sağırlar tartışması…
Nuray Mert’in halini, umumi hale uygun olması cihetiyle mazur görelim ama bir problem var. “En doğrusunu ben bilirim” diye bağıran psikoloji, “en doğrusunu”, hatta daha mütevazı davranalım, “doğrusunu” Türkiye’ye layık görmüyor. Her nedense Türkiye, bırakın “en doğrusunu”, bir işin “doğrusunu” bile yapacak yetkinlikte değil. 20.11.2011 tarihli “Herkes Fikrini Bozmuş” başlıklı yazısındaki tavrına bakın.
“16 Mayıs’ta, Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi ihtimaline karşı ‘Kimse Fikrini Bozmasın’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Artık belli ki, herkes fikrini bozmuş! Türkiye Suriye ‘bataklığı’na doğru koşar adımlarla ilerliyor. Bu gidişin iç ve dış politikaya ilişkin türlü nedeni var. İşin bu kısmını anlamak zor değil, ama kimse kalkıp bu gidişi ilkesel nedenlere dayandırmaya, bu şekilde meşrulaştırmaya kalkmasın, ayıp oluyor.”.
Bu ifadede dikkatinizi çeken nokta neresi? Bizim dikkatimizi çeken nokta, “… kimse kalkıp bu gidişi ilkesel nedenlere dayandırmaya, bu şekilde meşrulaştırmaya kalkmasın…” ifadesi. Bir işi ilkesel nedenlerle yapmak, seviyeli ve doğrudur. Ama yazarımız, o sabit psikolojisinin patlaması halinde bunun mümkün olmadığını, kimsenin de böyle bir beyanda bulunmaması gerektiğini söylüyor ve biz fanilere olimpos dağından konuşan edasıyla ekliyor, “ayıp oluyor”. O kadar yani…
Değerlendirmesinin doğru veya yanlış olmasından ziyade, tavrını analiz etmeye çalışıyoruz. Gerçekten değerlendirmesi doğru olabilir. Fakat öyle bir eda ile söylüyor ki, bu ülke ve bu halkın (aydınları da dahil) asla “doğru bir iş yapabilme imkanına sahip olmadığını” zapta geçer gibi. “Kimse böyle olduğunu söylemesin”. O kadar kesin, o kadar emin, o kadar yüksek bir yerden sesleniyor ki, insan olduğumuzdan mı tereddüt edelim, bu ülkede yaşadığımızdan mı pişman olalım, kestiremiyoruz.
Türkiye “ilkesel nedenlerle” dış politika geliştiremez mi? Ülkenin aydınları, “ilkesel nedenlere” dayanarak bir konuyu konuşamaz mı? Dahası konuşmamalı mı? Hükümetin Suriye politikasını ilkesel nedenlerle geliştirmediğini kabul ettiğimizde bile aydın ve yazarların, hükümeti ilkesel nedenlerle dış politika yapmaya yönlendirmesi için gayret sarfetmesi gerekmiyor mu? Sorumlulukları ve işleri bu değil mi?
Bu eleştiriler kendine yönlendirildiğinde, eleştirileri üzerine alacağını zannetmiyoruz. Büyük ihtimalle “yanlış anlaşıldığını” veya biz fanilerin “yanlış anladığını” söyleyecek ve ihtimaldir ki şunu ekleyecektir; çarpıtıyorsunuz. “Her şeyin en doğrusunu ben bilirim” psikolojisine sahip tüm yazarlar muhataplarına, en hafif ve nazik ifadesiyle “yanlış anladın” diyor. Biz fanilerin “yanlış anlaması”, değişmez kaderimizmiş gibi… Zaten en başta söylemişti, “ayıp oluyor” diye… Bir yazarı (veya insanı) ayıp etmeden eleştirememek, o yazarın en büyük ayıbı olmasın sakın. İnsan bu kadar ayıp etmeye teşvik edilir mi canım.
Madem ki ayıp etmeden bu işin içinden çıkamıyoruz, öyleyse bir ayıbımız daha olsun. Hani Türkiye’ye “doğru yapma” şansı vermiyordu ya… Yazısının devamında, şans dağıtma tekelini elinde bulunduruyormuş gibi, Türkiye’nin Suriye politikasını, bağımsız yürütme şansı olmadığını da ifade ediyor.
“Her şeyden önce, Türkiye ve Suriye’nin arasının açılması, öncelikle bölgesel politik kriz ve dengelere ilişkin bir durum. Türkiye-Suriye dostluğunun ilerlemesi de aslında bu dengelerin açtığı alanda mümkün olmuştu. Başta ABD, Batı dünyası, Suriye’ye ilişkin yıpratma politikasından diplomatik müzakere politikasına döndüğünde, Türkiye-Suriye yakınlaşması pekişmişti. Gün oldu, kervan döndü, Suriye’ye karşı yeniden ‘rejim değişikliği’ politikasına geçildi. Türkiye bu noktada baştan tereddütlü davrandı ancak, Batı ittifak dünyasının bir parçası olarak nihayetinde bu siyaset çizgisine uygun davranmak durumunda kaldı.”
Türkiye’nin batıdan bağımsız bir dış politika yürütemeyeceğine ilişkin “imanı” ne kadar derin. Olabilir, Türkiye, herhangi bir alanda batı ile paralel ve ittifak halinde politikalar geliştirebilir. İhtiyaç duyduğunda bunu yapabilir hatta buna mecbur da kalabilir. Milletlerarası dengeler böyle bir politikayı dayatabilir. Bunlar anlaşılabilir, değerlendirilebilir. Anlaşılmaz ve kabul edilemez olan, her zaman, her olayda böyle yapmak zorunda olduğuna inanmaktır. Üslup ve ifadelerinden böyle bir “nara” seziliyor. Yani şöyle bir nara; “siz ey fanilerden müteşekkil hükümet, ey faniler topluluğu yazarlar, batıdan, minnacık bir konuda bile bağımsız iş yapamazsınız, ayıp olmasa, tuvalete bile gidemeyeceğinizi söyleyeceğim ama bana yakışmıyor, siz anlayın”. Hiç değilse, sen ilkesel nedenlere dayalı bir şeyler söyle. Nasıl bir psikolojidir bu ki, kimseye “ilkesel nedenlere dayandırma” hakkı tanımayacaksın, sen de ilkesel nedenlere dayandırma teşebbüsünde bulunmayacaksın. Tamam da “akıllım”, ilkeler öksüz mü? Hadi bu gün öksüz diyelim, hep öksüz mü kalsın? “Hem yapmam hem yaptırmam” edası da ne oluyor?
Hepsinin mazur görelim. Gazetelerde bir köşe kapanın “hukuki ehliyeti” uçup gidiyor anlaşılan. Bu sebeple olsun mazur görelim. Fakat bizim kendinde gördüğümüzde tahammül edemediğimiz “derin psikolojik çelişkiyi” kendi zihni evreninde nasıl taşıyor, anlamak istiyoruz. “Her şeyin en doğrusunu ben bilirim psikolojisini” anladık. Bari bu psikolojiyi Türkiye’nin dış politikasında neler yapılacağını söyleyerek göstersene. “İleri akıllım”, Türkiye, batıdan habersiz ve izinsiz tuvalete bile gidemezse, birilerinin bunun dışındaki ihtimalleri ifade etmesi “ayıp oluyorsa”, sen beş para etmez bir ülkede, beş para etmez bir halkın “en doğrusunu bilen” kadınısın. İyi de bunun ne anlamı var ki? Körler ülkesinde şaşının kral olması gibi bir şey, kendine layık gördüğün statü bu mu? Komik… Evet, merak ettik, nasıl taşıyorsun bu psikolojiyi? Özel metotların var mı? Bilelim yani…
Söyleyeceklerimiz bitti mi? Hayır. Daha çok söyleyeceğimiz var ama fazla ayıp etmeyelim. Kızınca fena öfkeleniyor kendileri. Ha unutmadan, gerçekten Nuray Mert’i yanlış anlamış olabiliriz, bu ihtimal tabiî ki var. Fakat Nuray Mert, uzaktan böyle görünüyorsun, aklında olsun.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir