ÖLÜM VE HAYAT AYNASINDA ŞEHİR TASAVVURU

ÖLÜM VE HAYAT AYNASINDA ŞEHİR TASAVVURU

Tüm tefekkür mevzularında olduğu gibi şehir tasavvurunu da, varlık, insan ve hayat telakkilerinden bağımsız olarak geliştiremeyiz. Şehir tasavvurundan önce temel telakkilerimiz olan, varlık, insan, hayat konularına vakıf olmak gerekir. Mevzuu külli bakış açısıyla, bir medeniyet tasavvuru çerçevesinde ele alabilmek için temel meselelere dair temel fikirlerimizin olması gerekir. Şehir, dünya görüşümüzün tecessüm etmiş halidir. Temel telakkilerden sonrası insanın idrak derinliği ile alakalıdır. İnsan derinliğine mesafe aldıkça, tecrit ve tenzih güzergahında ilerledikçe, idrak ve tarassut melekeleri ve faaliyetleri rikkat ve hassasiyet kazanacaktır. Derinleştikçe külli meseleler idrak edilecek, o çerçevede cüzlerin inşası mümkün hale gelecektir. Şehir, külli anlayışın cüzlerinden birisidir ama büyük bir cüzdür.

Kainatın hülasası olan insan, mümkün varlığın merkezindedir. Merkezinde olmasından dolayı da, tüm varlık aşamalarından sorumludur. İnsan, Allah’ın halifesi olarak, Allah’ın mülkü üzerinde dünyayı güzelleştirmeye memurdur. İnsanın hayat serencamı alem-i ervahta ruhların yaratılmasıyla başlar; ebediyete doğru akar gider. Hayatın bir aşaması olan dünya hayatında insan, ebediyete doğru akan hayatını, dünya ve ahiret dengesinde, ölüm ve hayat bütünlüğü içinde tanzim ve inşa etmek durumundadır. İnsan, diğer varlık ve hadiselerle olan ilişkisini bu minvalde oluşturur.
Medeniyet, devlet, şehir ve toplumun temelinde insan vardır. Kendi insan telakkimiz zaviyesinden bakarak, insan-şehir ilişkisini oluşturduğumuzda görürüz ki, insanda fani ve baki hususiyet cem olmuştur. Burada fani olan bedendir asıl ve baki olan ise ruhtur. Fani beden nasıl ruhun irtifa kesbetmesi için hizmet ediyorsa ve asıl olan ruhi hayatsa; şehir tasavvurumuzda bizi hakikat güzergahına taşıyacak, fani olanın baki olana vasıta olacağı bir planlamadır. Zahiri ameller nasıl ruhun irtifa kesbine vesile olup, kardelen çiçeğinin karın içinden çıkması gibi ruhun hakikat menziline doğru mesafe almasına sebep oluyorsa, şehir anlayışımızın da insan ve eşyanın, cemiyeti ruhi hayata taşıyacak, fani varlıkları baki olana hizmet ettirecek şekilde tanzimi şarttır. İnsan telakkimizde ki ruhi-kalbi alan ile zihni-aklı alanın irtibatı anlaşılmadan şehir tasavvurunu oluşturmak zordur.
Tüm mesele ruhun şehrini kurabilmek… İslam’ın insan telakkisinde nasıl her şeyi ruha irca ediyorsak, şehir tasavvurumuzda da cemiyeti ve hayatı, kalb ve ruh merkezine taşıyacak koridorlar açılmalıdır. Bu koridorlarda ferdin ve cemiyetin iç dünyalarında kurulan şehirler, madde planında tecelli edecek şartlar manzumesi oluşturulmalıdır. İnsan ruha doğru derinleştikçe ,ruhta mahfuz olana yaklaştıkça eşyaya tesiri artar. İnsan zaten eşya ve hadiselere tesir etmesi için yaratılmıştır. Necip Fazıl’ın, yazmaya gayret ettiğim mevzuu hakkında, şu iki mısra ile konuyu nasıl mücerret şekilde ifade ettiği düşünmeye değer; ”Söndürün lambaları, uzaklara gideyim;/Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim” Evet ruhta kurulan şehrin, maddeye yansıması ve nakşedilmesi şeklinde şehri tasavvur edebiliriz.
Şehri bir insan şeklinde tasavvur edersek, İslam şehrinin kalbi tekkedir. İnsan vücuduna kanın pompalandığı merkez kalbdir. Tekke de mananın keşif karargahıdır. Mana, akl-ı selim (medrese)vasıtasıyla suret bulur ve şehrin kılcal damarlarına kadar hayat mecraları açarak güzergahlar oluşturur. Şehir, insanın ebedi yolculuğunda ki geçici ikametgahıdır. Bu geçici ikametgahın inşasını, ahireti merkeze alarak gerçekleştirmek durumundadır.
Kadim şehirlerimiz tabiatın sesini duyacak şekilde inşa edilirdi. Batı uygarlığı ve onun kent yapılanması model alınınca, modernitenin de etkisiyle şehirlerimiz beton yığını haline geldi. İslam şehri, varlığa bakışından kaynaklanan farklılığından dolayı, inşa faaliyetlerini yaparken eşyanın mizanını bozmadan, kainatta ne varsa bunları bir işaret(ayet) görerek belli bir ahenk içinde gerçekleştirmiştir. Mimarisi; varlığı, Kitab-ı Kerim ve Sünnet-i Resulullah’a nispet eden bir terkip kıvamını aramış, bulmuş, billurlaştırmıştır.
Kainat ile uyumlu inşa edilen şehirlerde, sanki kainattaki her varlık vahidinin Cenab-ı Allah’ı zikretmesini duymak mümkündü. Modernizm sonrası kurulan şehirler ise kainat ile aramıza girdiği gibi Allah Azze ve Celle ile aramıza sanki bir duvar ördü. Varlık, insan, hayat nizamı bozuldu. Allah’ın (c.c) esmasının tecelli ettiği kainattan uzaklaştık. Şehir, kalbini (tekkeyi) ve akl-ı selimini (medreseyi) kaybetti. Kadimde şehirlerimiz Camii, tekke, medrese merkezli kurulurken, modern dönemde, avm merkezli kurulmaya başlandı. Varlığa baktığımız merkezi kaybettik, mana-madde, ölüm-hayat muvazenelerini kaybettik. İslam şehrinde, belli muvazenelerde üretilen şehir kültürünü de estetize eden merkez tekkeydi. İslam irfanının oluşturduğu rikkat en üst seviyede idi.
Nasıl varlığın iki veçhesi varsa gerçeklik ve mavera olarak; şehrin de iki veçhesi vardır. Cemiyet ve şehir ahiretten bigane değildir, olmamalıdır. Şehrin ahireti hatırlatan, ölüm ve hayat dengemizi kurmamızı sağlayan, yaşadığımız, ikamet ettiğimiz mahallerde şubeleri vardır. Bunlar şehrin tek tip elbise giymiş, sessizlikleriyle çok şey söyleyen sakinleri, kabristanlarıdır. Kabristanlar bize çok şey söyler. Önceki nesillerin ebedi ikametgahlarına çekilerek, mezar taşlarında ki Hüve’l Baki ifadesiyle yüzümüze hakikati haykırır dururlar. Modernite ile başlayan süreçte oluşan zihniyet, ölümü hatırlatacak her şeyi hayattan kovalama derdine düştü. Biz Müslümanlar olarak ölüleriyle içiçe yaşayan şehirler kurduk, cami avlularımızdan mahallelerimize kadar yatırlar mevcuttu. Kabristanlarıyla beraber hayatın içinde hemhal olmayan şehir tasavvuru eksik kalır. Her halimizde ahiretten bir yansıma mevcuttu. İslam, şehre, ahiretin gölgesini düşürürken, batıda ölümü hayatın dışına iten, ölümü hatırlatan her şeyi şehrin dışına taşıyan bir zihniyet gelişti.
İslam şehrinde maveranın esintilerini şehre yansıtan sadece mezarlıklarımız değildi. Tüm hayratlar, vakıflar şehrin içinde ahireti kendi lisanlarınca anlatan kuruluşlardı. Her şey yok olsa da baki kalan salih amel olduğu için, bunlarda ahiretin, dünyamıza dönük veçhesini hatırlatan unsurlardır.
Netice olarak, varlık, insan, hayat telakkilerimizden yola çıkarak, eşyanın mizanını bozmadan, medeniyetimizin numunesini teşkil edecek, şehir inşasına yönelmeliyiz. Ferdin ve cemiyetin hayatının hakikat güzergahında madde ve mana planında ebediyete doğru akacağı şekilde gerçekleşecek bir nizam tesis etmeliyiz. Geriye kalanın sadece salih amel olduğu şuuruyla, mezar taşlarının yüzümüze haykırdığı “Hüve’l Baki” gerçeğini unutmadan…
A.BÜLENT CİVAN

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir