ÖLÜRKEN TERKETMİŞTİK, DOĞARKEN DE TERKECEK MİYİZ?

ÖLÜRKEN TERKETMİŞTİK, DOĞARKEN DE TERKEDECEK MİYİZ?
Mısır merkezinde cereyan eden hadiseler, eski “düvel-i muazzama” meselesini tekrar aktüel hale getirdi. Eskiden düvel-i muazzama karşısında zayıf da olsa bir Osmanlı devleti vardı, şimdi ise Müslümanların birliğini temsil eden, onlar adına kararlar alabilen bir merkez (karargah) yok. Bu çok ağır bir durum…
Osmanlının işgal edildiği birinci cihan harbinden sonra, ülkenin maddi planda kurtarılması için bu milletin tüm iddialarından vazgeçmesini, İslam’ı bırakmasını, İslam’ın kendi öz yurdunda parya haline getirilmesini talep eden batılılar, karşılarında bu taleplerini yerine getirmek için kendilerinden daha fazla iştahlı bir kadro bulmuştu. Cumhuriyet devrimleri denilen işler bu süreç sonunda yapıldı ve İslam’ın tarihten tasfiye edildiği düşünüldü. Millet tarihi iddialarından resmi yönetim alanında vazgeçmiş, hilafet ilga edilmiş, Şeriat-ı Garra mer’iyyetten kaldırılmıştı, bunun adına da “kurtuluş” dendi. Neden kurtulmuştuk, tabii ki (haşa) İslam’dan… Kendisine karşı savaştıklarımızın tüm değerlerini aldık, bizim tüm değerlerimizi reddettik ve “kurtulduk”…
Bir asırdır batıya ta kalbinden teslim olarak “kurtulmuş” şekilde yaşadık. Ne zaman ki kurtarıcılardan ve onların kurtarma reçetelerinden (devrimlerinden) kurtulmaya başladık, “düvel-i muazzama” harekete geçti. Ne zaman ki Akparti hükümetinin niyetinin İslam dünyasını ayağa kaldırmak olduğu anlaşıldı, “düvel-i muazzama” çıldırdı.
Mısır’daki darbe, Müslümanlara karşı tüm dünyanın ittifakı, çok ağır saldırıların gerçekleşmesi düvel-i muazzamanın çıldırmış halidir. Zannetmeyin ki Mısır’a saldırdılar, onlar Osmanlının bir eyaletine saldırdılar. Daha önce de öyle olmuştu, karargaha (İstanbul’a) güçleri yetmemişti, Mısır ve Kuzey Afrika’yı işgal etmişlerdi. Osmanlıyı kollarından budamışlardı, oralardan başlayıp yavaş yavaş merkeze doğru ilerlemişlerdi.
Anlamamız gerekiyor, Mısır’ın başına gelenler, Türkiye’nin bu günkü durumu ile doğrudan ilgili. Türkiye güçlendikçe, İslam dünyasına yöneldikçe, merkezde (gezi parkı eylemleriyle) yapamadıklarını, muhitte (Mısır’da, Suriye’de) yapmaya çalışıyorlar. Düvel-i Muazzama Mısır’ı vurmuyor, Osmanlıyı vuruyor, bizi vuruyor, Türkiye’yi vuruyor. Tarihte, Osmanlıyı dışarıdan vuramadığı, dışarıdan tosladığı her zaman mağlup olduğu arşivlerde mevcut… Batı bu durumu üç asırda anladı ve “içeriden” vurmaya, içeriden işbirlikçiler edinmeye başladı, içeriden ve dışarıdan vurmaya başladığı andan itibaren Osmanlı zayıf düştü, geriledi, çöktü.
Mısır’da ordunun darbe yapması, bunu batının rızası ve emriyle gerçekleştirmesi, Müslüman halka yönelik katliamlarını da batının ve doğunun (düvel-i muazzamanın) yardımı ile sürdürmesi, içeriden bulduğu işbirlikçiler meselesinin misalidir. Bir asır öncesinden farklı bir senaryo seyrediyor değiliz, devletlerin isimlerinin değişmesine neden aldanalım ki? Bir asır önceki senaryoya ne kadar benzediğine bakın ki, İran doğudan saldırıyor, Suud aşireti güneyden ihanet ediyor, dünya batıdan ve kuzeyden vuruyor ila ahir…
Tarih avdet etti. Yirminci asırdaki batı ile Sovyet bloku arasındaki rekabet ve mücadele suni idi, çünkü komünizm ve Sovyet modeli tamamen silah üzerine kurulu gayritabii bir yapıydı. Tarih avdet etti. Yirminci asırdaki suni parantez kapandı, tarihin tabii mecraları yeniden çağıldamaya başladı. Tabii mecralardan olan İslam, üzerine beton dökülerek hapsedildiği Anadolu’da, betonu kırmaya, yeniden akmaya başladı. Pınar çağıldamaya başlayınca, akacak bir mecra ister, sulayacak bir havza ister. Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarının sebepleri arasında bu gerçeği görmeyen körler, “ruhi süreçlerin” ne olduğunu, nasıl işlediğini, birikimin nasıl patladığını anlamayanlardır.
Yeni bir çağ başlıyor. Yeni İslam çağı başlıyor. Bunu batı, doğu, kuzey, güney olmak üzere tüm dünya anladı da, bazı Müslümanlar anlamadı. Tüm dünya (düvel-i muazzama) İslam’a savaş açtı, çünkü gördüler pınarın çağıldamaya başladığını, anladılar bu pınar bir defa çağıldamaya başlar, bir mecra açar, bir havza oluşturursa, dünya başka bir dünya olur. Tüm dünya İslam’a savaş açtı, Mısır’da İhvan’a saldırması aldatmasın bizi. Bu denli büyük bir savaşta, Moğolların karşısında merhamet dilenen bazı basiretsizler gibi, özellikle batıya yaranmaya çalışan, hala batının değerleriyle varolmaya çalışan bazı Müslümanlar, tarihi mesuliyetini yerine getirmiyor.
Yirminci asrın başındaki hadise, bir devlet ve medeniyetin sekerat haliydi, Kemal Atatürk ve yoldaşları, cenazenin defin işlerini üstlendi ama Osmanlı devleti ile birlikte, İslam medeniyetini ve bu medeniyetin son temsilcileri olan bu milleti gömdü. Neyin karşılığında? Osmanlının bir eyaleti kadar küçük bir toprak parçasına sahip olabilmek için… Yirmi birinci asrın başlarında aynı hadise bu defa doğum sancıları yaşanırken gerçekleşiyor.
Ölüm döşeğinde Osmanlıyı terketmiştik, şimdi doğum döşeğinde, yine terkedecek miyiz? Ölüm döşeğinde ihanet etmiştik, defin işlerini bile biz yapmamıştık, İslami usullere göre defnetmemiştik, bu çapta bir ihanetten sonra Allah’ın bu millete, bu topraklara bir daha rahmet etmesini beklemek aklın alacağı bir iş değildi. Ama Allah Azze ve Celle, muhtemeldir ki bu milletin tarihteki gayret ve samimiyetinden dolayı merhamet etti. Pınar buradan çağlamaya başladı. Bu ne büyük bir ihsan… Bu ihsana, bu rahmete rağmen, doğum döşeğindeyken terkedecek miyiz, ihanet edecek miyiz, doğumun “cenin-i sakıt” olmasına göz mü yumacağız?
Osmanlı vadesini doldurmuştu, ölümü mukadderdi, o kadar aziz bir devlet ve medeniyetti ki, Allah Azze ve Celle, ölümüne Müslümanları sebep kılmadı. Mukadder olanın önüne geçilmiyor. Şimdi İslam’ın doğuş zamanı, bilin ki doğum da mukadderdir. Her kim ki bu doğuma yardım eder, ahiretini kurtarır, her kim ki doğuma engel olmaya çalışır, ahiretini berbat eder. Ama, öyle ya da böyle doğum gerçekleşecek, mukadder olanın önüne kim geçebilir ki. Mesele şu; mukadder olan doğumu gerçekleştirmek için vazife ve mesuliyet üstlenenler, Allah Azze ve Celle’nin muradına memur olmuştur. Ey iman edenler, daha nasıl bir rahmet ve ihsan istiyorsunuz? Bununla iktifa etmeyen alçaklar, tekrar hatırlayın, Allah var, ahiret var, hesap var… “Ey iman edenler, iman ediniz”… Ey iman edenler, hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz.
Yirminci asrın başlarında yaşayan Müslümanlar çok talihsizdi, inkıraz döneminde yaşadılar, kaderin ölüm anına şahit oldular, hiçbir tedbir ölüme mani olmadı. Bugünün Müslümanları, çok talihliler çünkü büyük doğuma şahit oluyorlar. Kaç asırda bir ele geçen bu fırsattan istifade edemeyenler, kaç asırda bir inen bu çapta bir rahmetten faydalanamayanlar, veyl olsun size, veyl olsun size, veyl olsun size… Ey iman edenler, İslam’ın ikinci çağı başlıyor, mübarek olsun size, mübarek olsun size, mübarek olsun size…
Müslümanlar, Allah Azze ve Celle’ye ihanet etmeyin, O’nun Resulüne ihanet etmeyin, kardeşlerinize ihanet etmeyin. Üç günlük dünyada, üç kuruşluk makamınızdan, üç kuruşluk servetinizden, üç kuruşluk konforunuzdan dolayı, Allah’a ve Resulüne ihanet etmeyin. Bizim sadakatimiz Allah ve Resulünedir, Onlara sadık olanlaradır, unutmayın, bu günlerde iman, sadakattir, dirayettir, cesarettir, sabırdır, mukavemettir, mücadeledir, cihattır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir