ÖNGÖRÜLER -1- İSLAM’IN TÜRKİYE’DEKİ GELECEĞİ

            Müslümanlar son birkaç asırdır hayatın peşinden koşmaktadır. Hayatı kendileri üretmediği için batının ürettiği hayatı anlamakta zorlandığı ve ancak peşinden koşmaya çalıştığı çok açık… Hayatı kendi teorik kaynaklarından üretemez hale geldiği için gerilemeye başlamıştı zaten. Bunun sebebi ise malum… İslam’ı anlamaktan uzaklaşmış ve son anlaşılmış halini de dondurmuş ve zamana mukavemet etmeye çalışmıştı. Fakat zamanın ve hayatın karşısında durmak ne kabil? Herhangi bir dünya görüşünün, kültürün veya medeniyetin gelişme hızı, asgari, zamanın akış hızına veya hayatın gelişme hızına denk olmalıdır. Daha yavaş gelişir veya gelişmesi durursa, zaman, onu tepeler ve yeni “gerçeklikleri” hayatın merkezine diker.

            Son birkaç asırdır Müslümanların yaşadıkları buydu. Son asır olan yirminci asırda, hayatın peşinden koşmakla hayatı üretmek arasında gidip gelmeler başladı. Yirmibirinci asra girildiğinde ise Müslümanlar en azından Türkiye’de hayatı üretmeye başladılar.

 

*

 

            Müslümanların halen dünyada ve Türkiye’de İslam’a nüfuzunun derinliği, insanı keşfetmedeki başarısı ve hayatı inşa etmedeki mahareti, arzulanan seviyede değil. Hatta arzulanan seviyeye göre hala emekleme çağında olduğunu bile söylemek kabildir. Necip Fazıl’ın misal vermedeki üslubu ile söylemek gerekirse, kayayı en keskin aletlerle ve en mahir sanatkarlıkla yontup şaheser bir heykel yapmak gibi, İslam’ı tüm hurafelerden ve eskiden üretilmiş ve bu gün için artık dondurulmuş halde bulunan kültürel tortulardan arındırarak en saf haliyle idrak etmenin fevkalbeşer seviyesine ulaşamamışlardır. İnsanın ruh labirentlerinde dolaşabilmek için, insanlık tarihindeki en harikulade yol haritalarını çıkarmış olan İslam irfanının insan bahsindeki kavurucu derinliğine inememişlerdir. Hayatın bir merkeze bağlanan tevhidi yapısını, çeşitliliğe mani zannetmekten doğan sathi ve sığ bir anlayışa bağlanıp, marifetin çeşitlilik ve çoklukta (kesrette) vahdeti temin etmek olduğunu unutmuş, bu sebeple mizaç hususiyetlerindeki farklılıkları bile atlayacak kadar hacimsiz bir kavrayışta karar kılmışlardır.

            Evet… Hala arzulanan seviyede değildir ama anlaşılıyor ve görülüyor ki, kıpırdama başlamıştır. İçten içe yanan, dumanını yakın zamana kadar dışarı vermeyen, bu sebeple yandığını da göstermeyen volkan, artık kabına sığmıyor ve lavlar püskürmeye başlıyor.

 

*

 

            Müslümanların Türkiye’deki gelişmesinin baştan başlamayan bir akışa sahip olduğu gözden kaçmıyor. Öncelikle İslam’ın anlaşılması gerektiği ondan sonra insana ve hayata doğru bir akışın başlaması, sıhhatli ve nizami bir kavrayış için doğru yoldur. Fakat günümüzdeki gelişmeler tetkik edildiğinde, sondan başlandığı müşahede edilebilir. Bu meyanda İslam’ın anlaşılmasından önce hayatın keşfedildiği (keşfedilmeye çalışıldığı) ve hayattan insana ve İslam’a doğru bir akışın bulunduğu vakadır. Bu sebeple gelişmelerin her alanda ve anlamda İslam’a uygun olmadığı ve daha ziyade hayatı takip ettiği inkar edilebilir bir durum değil. Sanki deneme yanılma yoluyla İslam’ın hangi alanda neyi talep ve teklif ettiği anlaşılmaya çalışılıyor.

            Önce hayatın keşfedilmeye çalışılmasının teorik olarak tavsiye edilmeyeceği, ana yolun, İslam’ı merkeze alarak varlık, insan ve hayat bahislerini anlamaya çalışmak olduğu görülmelidir. Pergelin sabit ucunun kesintisiz İslam’da tutularak diğer ucunun varlık, insan ve hayat bahislerinde dolaştırılması gerekir. Oysa günümüzde pergelin sabit ucunun hayata çivilendiği ve diğer ucuyla İslam ve insana doğru bir daire çizdiği görülmektedir.

            Hayatın öncelenmesi ile hayatın kendini empoze etmesi, birbirinden farklı iki durumdur. Müslümanların bu günkü durumu, hayatı öncelemekten ziyade (yer yer böyle olsa da) hayatın kendini insana icbar etmesi misaline daha uygun görünüyor. Zira bu günün dünyasında zaman (dolayısıyla hayat) çok hızlı akıyor ve peşinden yetişebilmek için bir an bile durmaya, duraksamaya (tereddüde) ve hatta yavaşlamaya fırsat tanımıyor. Kaldı ki, zamanın (ve hayatın) peşinden yetişmek değil, onun önünden gidip istikametini tayin etmek gerekiyor. Bu durumu zaruret olarak tespit etmek doğru mudur bilmiyorum ama bildiğim husus, zamanın gerisinde kalmamanın şart olduğudur. Zaruret veya değil ama vaka budur.

            Hayatın öncelenmesi veya hayatın kendini icbar etmesi karşısında İslam’ın tali kaldığına dair misallerin görüldüğü Müslümanların yaşayışında, itikadi ve ameli (ve şer’i) problemlerin ciddi zaman ve emek aldığı vakadır. Sistemin ters işletilmesinden kaynaklanan bu durum, genellikle mütefekkir eksikliğinden doğmaktadır.

            Bu eksiklikler ve yanlışları teşhis ettikten sonra, Müslümanların Türkiye’deki genel durumuna panoramik olarak bakalım.

 

*

             Bugünün Türkiye’sinde Müslümanlar, İslam’ın birkaç şiarını ihya ettikleri ve yeni şartlarda yeniden organize edebildikleri için sair kültürel ve ideolojik gurupların fersahlarca ilerisine geçmiştir.  

*Tesanüt

 

            İslam’ın hayata dair en bariz şiarlarından biri tesanüttür. İslam’ın tesanüt anlayışı, iki kaynağa sahiptir ve diğer kültürlerden temel farkı budur. Kaynağının biri manevi/uhrevi diğeri dünyevi/maddidir. Tesanütün sadece uhrevi kaynağı (gerekçesi) olduğu düşüncesi doğru değildir. Dünyevi gerekçesinin nihai tahlilde uhrevi gerekçe içinde eridiğini söylemek kabildir ama hayatın içinde görünür halde bulunan ve bir seviyeye (kalbi seviyeye) kadar cari olan maddi mahiyeti bulunduğu da vakadır. Kalbi seviyesi, sözkonusu safhalara kadar çıkamamış büyük halk kitleleri için dünyevi gerekçenin unutulmaması ve unutturulmaması faydalı neticeler vermektedir.

            Manevi gerekçe (kaynak), bu dünyada gerçekleştirilen tüm fiillerin ahirette karşılığının görüleceği temel inancı, karşılık beklentisini bu dünyanın sınırlarından öteye taşımaktadır. Daha ilerisi ise malum olduğu üzere, ahirette karşılığının olması bir tarafa, Allah rızası için yapma anlayışıdır.

            Maddi gerekçe ise, hayatı hiç kimsenin yalnız başına yaşayacak kudrete sahip olmadığıdır. En zengininden en fakirine, en cahilinden en âlimine, en kudretlisinden en zayıfına kadar her insanın, hayatı yaşamak için bir içtimai zemine ihtiyaç duyduğu gerçeğidir. Zira hayatın ihtiyaç duyduğu iklim, içtimai kompozisyondur. Beraber yaşama zarureti, tesanütün maddi gerekçesini oluşturur.

            Tesanütün maddi gerekçesi adaleti, manevi gerekçesi fedakârlığı işaret eder. İçtimai hayatın sağlam ve sıhhatli şekilde varlığını devam ettirebilmesi için adalet ve fedakârlık şarttır. Adalet hayatı yalnız başına taşıma kudretine sahip değil midir ki yanına bir koltuk değneği olarak fedakârlığı ikame ediyoruz? Doğrusu; adalet hayatı tek başına taşıma kudretine sahiptir ve hayat için de kâfidir. Ne var ki yeryüzünde mutlak adaleti gerçekleştirmek kabil olmamaktadır. Zulmetmek başka bir şey mutlak adaletin gerçekleşmeyeceğini tespit etmek başka bir şeydir. Mutlak adaletin gerçekleşmemesinin sebebi, kanun koyucunun yanlış kanun yapması ve hâkimin kanunu yanlış uygulaması gibi adaletsizliklerin dışında, hayatın, mutlak adaletin şartlarını genellikle üretemiyor olmasıdır.

             Müslümanların birbiriyle ilişkisinde daha önceleri aşırı bir fedakarlık talepleri olduğu ve bu talebin de adaleti imha ettiği görülmekteydi. Cemaat liderlerinin, ağabeylerin, büyüklerin (her ne isimle adlandırılıyorsa) hiyerarşinin üst kısmının alttan talep ettiği fedakarlık o kadar ileri derecedeydi ki, hem adaleti zedeliyor hem de hayatı yaşanmaz hale getiriyordu. Bundan dolayı da yetişmiş insanlar kendi camialarında kalamıyorlardı. Zira adalet arayışı, insan tabiatının en hacimli mecralarından biridir ve mümkün olan en yüksek adaleti gerçekleştirmek şarttır.             Geçen zaman içinde aşırı fedakârlık talebinin neticeleri müşahede edilmiş olmalı ki, fedakarlık ile adalet arasındaki muvazene arayışı her ne kadar nazari bir çalışmaya konu olmamışsa da tatbikatın ve hayatın icbarı ile gerçekleşmiştir. Bu gün itibariyle fedakarlık ile adalet arasındaki muvazenenin kurulduğu görülmektedir. Bu muvazene, hayat için fevkalade önemli bir şarttır.  

            Yardımlaşmanın ve dayanışmanın birçok faydasından ve neticesinden bahsedilebilir ama en önemlisi hayatın boşluklarını dolduruyor olmasıdır. Hiç kimse veya gurup, kendi dışındakilere yardım etmek bir tarafa kendi eksiklerini bile gideremez. Yardımlaşma ve dayanışma, hayattaki küçük veya büyük boşlukların doldurulmasına imkan sağlamakta ve hayatı yaşanılır hale getirmektedir.

            Yardımlaşmanın genel istikameti, kuvvetliden zayıfa, zenginden fakire, alimden cahile doğrudur. Bu hususiyet, cemiyetteki mağdur ve mazlum insanların hayatta kalmasını temin etmektedir. Materyalist temelli anlayışların mağdur ve aciz insanlardan bir güç doğacağına inanması beklenmez. Doğrusu mağdur, mazlum ve aciz insanlardaki kudretin ortaya çıkarılması ve kullanılabilir hale getirilmesi de zordur. Fakat ortaya çıkarılabildiği misallerde görülmüştür ki onlardaki kuvvet ve kudret, ne milyonluk ordularda, ne milyar dolarlık servetlerde, ne ilmi umman alimlerde bulunmaktadır. Kuvvetin kaynağı, varlık olarak bilinir ve genellikle doğrudur. Fakat “yokluk”taki kuvvetin büyüklüğü hiçbir zaman varlıkta görülmemiştir.

            Yardımlaşma, ferde, cemiyete ve hayata nüfuz etmenin en kestirme, en derin, en kalıcı ve kuşatıcı olan yoludur. Hiçbir fikir çıplak haliyle yardımlaşmadaki tılsımlı tesire sahip olamamıştır. Fikir akıl yoluyla, yardımlaşma duygu yoluyla sirayet ve tesir eder. Akıl yoluyla tesiri küçümsemek akıllı insanların işi değildir ama duygu yoluyla tesiri küçümseyenler de akıllı insanlar değildir.

            Müslümanların bugün için ülkede kurdukları yardımlaşma müesseseleri, cemiyeti ve hayatı kuşatmıştır. Sayısız yardım kuruluşu, hayatın boşluklarını doldururken aynı zamanda muhteşem bir maya çalmaktadır. Hayat, boşluklarında sızıp tükenir. Boşlukları dolduranlar bir taraftan hayata en derin haliyle nüfuz ederken diğer taraftan çelikten bir ağ örmektedirler.

            CHP ve onun eksenindeki kişi ve kuruluşların, AKP üzerinden Müslümanların yardım faaliyetlerine savaş açmalarına aldırmadan bu yolda devam etmek gerekiyor. CHP anlayışı, insanlara yardım etmenin ideolojik altyapısına sahip değillerdir. Yardımlaşmanın gerektirdiği manevi/ahlaki kaynağa sahip olmadıkları ve materyalist bir anlayıştan dolayı da menfaat merkezinde çakılı kaldıkları için yardım faaliyetlerini organize edemezler. Bu sebeple de Müslümanların yaptıklarına mani olmaktan başka çıkar yol bulamayacaklardır.  

 

*Birleşme

 

            Türkiye’de son yıllarda Müslümanların, hayatın birçok alanında birleştiklerini müşahede etmek mümkündür. Birleşmenin organik olması gerektiği veya ancak organik birleşmenin kabul edebileceği istikametindeki yaklaşımlar çok sığdır. Tüm cemaatlerin, tarikatların ve gurupların tek çatı ve tek liderlik altında toplanması gerektiğini söyleyen beylik lafların, hayatın girift tabiatı karşısında çok fazla bir manası yoktur. Kaldı ki, böyle bir birleşme gerçekleşecek olsa, bu çapta bir kitleyi organize ve idare edecek kadro hali hazırda bulunmuyor. Veya şöyle de söylenebilir. Bu kadar büyük bir halk kütlesini organize ve idare edebilecek kadro yetiştiğinde zaten birleşme meydana gelmiş olacaktır.

            Şu safhada lazım ve faydalı olan birleşme, fonksiyonel birleşmedir. Her yapı kendi merkezinde kalmaya devam ederek, her alanda aynı istikamete doğru hareket etmek, fonksiyonel birleşmedir. Bunun çok sayıda misalini bu gün için gördüğümüzü sevinçle ifade edelim. Mesela siyasi alanda tüm İslami yapılar tek partiye ilk defa yöneldiler. AKPARTİ, Türkiye’deki İslami gurupları kendi çatısı altında toplama maharetini gösterdi veya İslami guruplar AKPARTİ saflarında ilk defa bir araya geldiler. Siyasi alanda aynı istikamete yönelmiş olmak, hiçbir gurubun muhtariyetine zeval vermedi. Demek ki olabiliyormuş.

            Siyasi alandaki fonksiyonel birleşme neticesinde görüldü ki, hayal bile edilemeyen bir güce ulaşmışlar. Bugün için ülkede İslami hareketlerin birinci dereceden etkilediği tabanın oy oranı, yüzde 25-30 civarındadır. Bu oy oranı, Müslümanların müsaade etmediği ve inisiyatif almadığı hiçbir hükümet denkleminin gerçekleşmeyeceğini gösterir. Organik birleşme çabalarıyla beyhude zaman kaybedileceğine fonksiyonel birleşme yolunun verimli formüllerine yönelmek daha akıllıcadır.

            Fonksiyonel birleşme misalleri, siyasi alandan ibaret değil. Mesela MÜSİAD, iktisadi alandaki fonksiyonel birleşmenin harikulade misalini oluşturmaktadır. Herkes kendi çevresine baktığında çok sayıda büyük veya küçük fonksiyonel birleşme misallerini görecektir.

 

*Teşkilatlanma

 

            Teşkilatlı olmak, İslam’ın önemli içtimai ve siyasi şiarlarındandır. Herkes, “üç kişiyseniz, birinizi imam/lider/mesul seçiniz” ölçüsünü bilir. Hayatın teşkilatlanmasına bu kadar önem veren başka bir dünya görüşü yokken, Müslümanların teşkilatlanma şiarını yeniden hayata geçirmeleri ve tecrübesini yeniden üretmeleri gerekiyordu.

            Hakikaten üç kişinin bile teşkilatlı olmasına dair bir emir/tavsiye/ölçü sahibi Müslümanların son on-onbeş yıldır hayatın pratiğinde sayısız teşkilatlanma çeşidini keşfettikleri ve uygulamaya başladıkları görülüyor. Özellikle SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI cenahında sayısız dernek, vakıf ve platformla hayatı en büyük alanından en küçük alanına kadar işgal etmeye başlamışlardır.

            Hayatın herhangi bir alanında teşkilatlanmış olmak, o alanda varolabilmektir. Teşkilatlanmamış insanların ve insan topluluklarının gücü ve kıymeti yoktur. Ferdi şecaat lazım fakat beyhudedir. Zira en cesur fert bile kolayca etkisiz hale getirilebilir. Çağımızda zaten hayatın her alanında ferdi üretim nerdeyse imkansız hale gelmiştir. Şahsa (ferde) sımsıkı bağlı olan fikir üretimi bile ferdi çabalarla verimli olmaktan çıkmıştır. Bir değerin üretilmesi için teşkilatlanmak gerektiği gibi üretilen değerlerin yerini bulması ve hatta muhafazası için de teşkilatlanmak şarttır.

            Ülkede en fazla teşkilatlı olan camia, Müslümanlardır. Hem teşkilatlanma çeşidi bakımından, hem teşkilatın derinliği ve yoğunluğu bakımından, hem teşkilat sayısı bakımından ve hem de en çok alanda teşkilatlanmak bakımından en fazla teşkilatlı kesim Müslümanlardır. Teşkilatlanma, geleceği atılmış bir kementtir. Geleceğe hazır olanlar teşkilatlı insanlardır.

            Müslümanların öz kaynaklarından ürettikleri ve kendilerine ait olan teşkilatlanma tarzı, cemaat ve tarikattır. Müslümanların, cemaatleşmelerine yönelik tüm tenkitleri kulak ardı ederek yollarına devam etmeleri gerekir. Ülkedeki hiçbir kültürel ve ideolojik gurup, cemaatlerdeki kadar derin ve yoğun bir teşkilatlanma imkanına sahip değildir. Cemaat ve tarikatların mensuplarının birbiriyle münasebet yoğunluğu, hiçbir teşkilatlanma tarzında yoktur. Cemaat ve tarikatları tenkit eden laikler, solcular, Kemalistler vesaire, teşkilatlanmadaki derinlik ve yoğunluğa aslında hayrandırlar ama kendileri buna asla ulaşamamaktadırlar. Cemaat ve tarikatların haftada birkaç defa ve mutat olarak bir araya gelmeleri (her ne sebeple olursa olsun) mensupları arasındaki münasebeti kardeşlik seviyesine kadar çıkarmakta ve mütemadiyen birbirinden haberdar olunduğu için hayata karşı mukavemet kaynaklarını ve kudretlerini artırmaktadır.

 

*

             Bugünün Türkiye’sinde Müslümanlar, hayatın birkaç özelliğini keşfettikleri için diğer siyasi veya kültürel guruplardan daha fazla hayata vaziyet eder hale gelmişlerdir.  

*Fikir ve bilgi

 

            İşin başı, fikirdir. Onun da başı fikredebilmektir, tefekkür edebilmektir. Tefekkür kudretini kaybetmiş olan fert ve cemiyetler yozlaşmak, çürümek ve yok olmakla karşı karşıyadır.

            Ülkenin son otuz yılına bakıldığında tefekkür faaliyetinin Müslümanlarla liberallerde toplandığı görülmektedir. Laik, Kemalist, solcu ve ulusalcı kesim, ezberleriyle vakit geçirmekten dolayı azami derecede hantallaşmış ve atıl hale gelmiştir. Hırçınlık ve kavga, mizaç ve şahsiyet hususiyeti haline gelmiş olan bu kesimin, hayatı üretme ve ona vaziyet etme imkanı kalmamıştır.

           

 

*Birlikte yaşama

 

            Türkiye’deki Müslüman cemaatler arasındaki hırçınlık, ihtilaf ve kavganın çok küçük sebepleri olduğu vakaydı. Seksen yıldır birlikte yaşama kültürüne bir türlü ulaşamayan Müslüman guruplar, tefekkür maharet ve seviyesindeki yükselmenin yanında üretilen tecrübenin de etkisiyle hayatı birlikte yaşamanın ruhi, zihni ve fiili altyapısına ulaştılar. Daha önceleri birlikte yaşamaktan değil, birleşmeden bahsedildiği ve birleşme de gerçekleşmediği için uzun süre birbirinden bağımsız adalar halinde yaşamışlardır. Fakat artık uzvi (organik) birleşmeden bahsedilmemekte ve birlikte yaşama düşüncesinden hareket edilmektedir. Bu gelişme fevkalade önemlidir.

            Birlikte yaşamanın aslında birleşmenin de ön şartı olduğu yeni yeni anlaşılmıştır. Zira birlikte yaşamayan insanların birbirlerini tanıma imkanları olmadığı ve birbirlerinden etkilenmedikleri için zaten birleşmenin altyapısını oluşturamadıkları açıktır. Önceleri birleşmeden bahsedildiği için birlikte yaşanamamış fakat bu gün birlikte yaşanabildiği için birleşmenin altyapısı da hızlı şekilde oluşmaya başlamıştır. Zira birlikte yaşayan insanların müşterek anlayışları ve alanları artmış ve ihtilafları azalmaya başlamıştır.

            Birlikte yaşama kültürünün mütemadiyen geliştirilmesi lazımdır. Hatta mümkünse birleşmeden hiç bahsedilmeden yapılmalıdır bu… Birlikte yaşamanın derinleşmesi ve zenginleşmesi halinde zaten görülecektir ki birleşme fiilen gerçekleşmiştir. Fiilen gerçekleşen birleşmeden sonra uzvi birleşme bir formaliten ibaret hale gelir ve hatta o formalite gerçekleşmese de önemli değildir.

            Birlikte yaşamanın derinleştiği her gün görünmektedir ki, kuvvetler aynı istikamete tevcih edilmekte ve güç zayiatı ve zafiyeti yaşanmamaktadır. Müslümanların ilk şiarının, Müslümanlarla beraber olması gerektiği şuurlara yerleşmelidir. Birlikte yaşama kültürü bunu adım adım gerçekleştirmektedir.

 

*Hayatı üretebilme

 

            Müslümanlar son iki asırdan sonra yeni yeni hayatı üretmeye başlamışlardır. Ülkedeki son yirmi yıldır hayatı üreten veya hayatı üretme inisiyatifini eline geçirmeye başlayan kesim Müslümanlar olmuştur.

            Bu gün itibariyle hala hayatı üretmek için lazım olan araçları kendi öz kaynaklarından (teorik kaynaklarından) üretmemişler ve batının imal ve ihdas ettiği araçları kullanmaya devam etmektedirler. Bu durum, ürettikleri hayata kendi fikri damgalarını vurabilmeleri için lüzumlu olan nihai hamleyi gerçekleştiremediklerini göstermektedir. Fakat bu özellik, hayatı üretmeye başladıkları gerçeğini de değiştirmez.

            Batının imal ve ihdas ettiği vasıta ve malzemelerle hayatı üretiyor olmak, fikri problemlerin derin bir şekilde var olduğunu gösteriyor. Üretilen hayat, en nazik ifadesiyle, karma, kırma veya melez oluyor. Batı ile İslam kaynaklarının sarmaş dolaş göründüğü bu kimliksiz hayat, ciddi manada fikri meselelere işaret ediyor. Dolayısıyla İslami bir hayat üretilebildiğini söyleyebilmekten hala uzağız.

            Teorik problemlerle ilgili ihtirazi kayıtlarımızın bulunması şu gerçeği değiştirmiyor. Müslümanlar hızlı bir şekilde hayatın pratiğini üretmeyi öğreniyorlar ve hayata vaziyet etmeye başlıyorlar.

            Hayatı üretmek ve ona vaziyet etmek bahsi, siyasi iktidar, askeri kuvvet ve iktisadi güçten çok daha önemlidir. Cemiyet, hangi hayat havzalarında yaşayabilme imkanı buluyor veya hangisini tercih ediyorsa, hayat o havzada gelişiyor ve ülkeye rengini veriyor. Hiçbir kudret, hayat karşısında dayanma ve direnme kuvvetine sahip olamıyor. Hayata vaziyet edilmeye başlandığında rejimler ve ideolojiler çatır çatır çöküyor.

            Müslümanlar bir taraftan hayatı ürettikleri için vaziyet ediyorlar bir taraftan da yardımlaşma yoluyla hayata vaziyet ediyorlar. Eğitim yoluyla hayata vaziyet etmeleri ise çok daha derin… Hayat artık ülkemizde Müslümanların açtığı mecralarda akıyor ve keza Müslümanların oluşturduğu havzalarda gelişiyor.

 

*İktisat

 

            İktisadın kıymeti ve hayat için ehemmiyeti kafi derece anlaşılmıştır. En büyük gelişme bu alandaki anlayışta olmuş fakat bu alandaki gelişme de neredeyse sınırı aşmaya başlamıştır. İktisadın ehemmiyeti ihmal edilecek gibi değildir ama ondan daha mühim konular olduğu unutulmamalıdır.

            İktisadın hayatla doğrudan ilişkisi, hayatı pratiğinden teorisine doğru öğrenen Müslümanlar için kıymet sıralamasında (listesinde) birinci sıraya yerleşmesine vesile olmuştur. Bu durum, “anlayış şişmesi”dir. İktisat, Müslüman’ın hayatında “maişet” için birinci sırada fakat maişet dışındaki kısmı asla birinci sırada değildir/olmamalıdır. Bugün için birinci sıraya yerleştiğini görmek ıstırap vericidir.

            İktisadın gereğinden fazla kıymete sahip olmasının tabi neticesi olarak hayatı üretme ve ona vaziyet etme bahsinde kafi derecede ve hatta fazla miktarda kaynak oluştuğu söylenebilir. Hayatı üretmek ve ona vaziyet etmek için kafi miktar iktisadi kaynağın şart olduğu vakadır. Fakat tek şart iktisadi kaynaklar değildir ve daha önemli kaynaklar vardır.

Batının ürettiği hayatın temeli iktisat olduğu ve Müslümanların hayatı öğrenme ve üretme tarzları hala batılı kavrayıştan tam manasıyla bağımsızlaşamadığı için iktisadi alandaki “anlayış şişmesi”, beklenen bir gelişmeydi. Batılı tarzda temellendirilen ve çerçevelenen hayatı üretme ve ona vaziyet etme imkanına da böylece sahip olunmuştur. Fakat unutulmamalıdır ki, İslam’ın hayatını üretmek, başka kaynaklar, başka üslup, başka açı, başka zemin ve başka mecralar ister. Bu noktada hala fikri zafiyetin ciddi seviyelerde yaşandığı vakadır.

Ne var ki ülkedeki ideolojik ve kültürel gurupların tamamı, hayatı batının ürettiği araçlar ve malzemelerle anlamaya ve yaşamaya çalıştığı için Müslümanların iktisadi alandaki teorik zafiyetleri, pratik zafiyet olarak kendini göstermemekte aksine pratik kudret olarak zuhur etmektedir.

 

*

             Bugünün Türkiye’sinde Müslümanlar insanın bazı hususiyetlerini anladıkları için diğer yapılanmalardan daha fazla insana (ferde ve cemiyete) nüfuz edebilmektedirler.  

*Eğitim

 

            Malzemesi insan olan bu faaliyet alanı, her konuya mukaddemdir. Eğitimi eline geçiren ideolojik veya kültürel guruplar, ülkenin hakimidirler.

            Eğitimi eline geçirmekten kastımız, milli eğitim bakanlığını ele geçirmek değil. Eğitimi anlamış ve uygulanabilir formüller geliştirmiş olmaktır. Eğitim öyle bir alandır ki, hakikaten uzmanını bulduğunuzda ideolojik tercihlerinin ne olduğuna bakmaksızın çocuğunuzu teslim etmek mecburiyetinde kalırsınız. Zira eğitimin alternatifi yoktur ve eğitim ile elde edilebilecek olan “kıymet” başka hiçbir yolla elde edilmez. Eğitim, ikame değer üretilemeyen bir alandır.

            Müslümanların eğitimle ilgili hassasiyetinin yüksekliği önemlidir ama daha önemli olan eğitimi ülke ortalamasının üzerinde anlamış ve uygulayabilir hale gelmiş olmalarıdır. Laik yobazların meseleye sathi bakışlarındaki “Müslümanların –onların ifadesiyle irticaın- elindeki okul, dershane ve kurs sayısı” ile ilgili bir bahis değildir konu. Konu, ülkede hangi siyasi düşünceden olursa olsun insanların çocuklarını Müslümanların tasarrufu altında bulunan okul ve dershanelere gönderme ihtiyacı hissediyor olmasıdır. Veya Müslümanların ellerindeki okulların ve dershanelerin başarı ortalamalarının yüksek seviyeye çıkmasıdır.

            Bir ülkede halkın tercih ettiği eğitim müesseseleri, o ülkenin gelişme istikametini ve güzergahını tayin eder. Geriye sadece bir zaman meselesi kalır.

 

*İstidat

 

            İstidatların keşfi, eğitilmesi ve istihdamı, stratejik bir hadisedir. Asıl güç kaynağı insansa eğer, insandaki tabi güç kaynakları da zekâ ve istidatlardır. İnsan tabiatına (mizacına) depolanmış olan bu iki güç kaynağı, imal edilebilir özellik taşımazlar. Bunlar ancak keşfedilebilir ve değerlendirilebilirler.

            Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde güç kaynaklarının ne olduğu sorusu seksen yıldır yanlış cevaplandı. Bu soruya verilen cevaplar genellikle, ordu, iktisat, siyaset vesaire şeklinde oldu. Bu cevaplar aynı zamanda ülkedeki despot Kemalist rejimin de en büyük zafiyetleriydi. Pozitivist veya rasyonalist düşüncenin bu soruya vereceği doğru cevap, “insan” veya “zekâ” veya “akıl” veya bunların toplamı şeklinde olmalıydı. Bu düşünce cereyanlarının öz iklimi olan batıda böyleydi ama ülkeye kötü bir kopyası geldiği için sorulara doğru cevap veremedi.

            Müslümanlara gelince, kuvvet ve kudretin mutlak kaynağının Allah olduğuna dair tevhit anlayışını, son birkaç asırdır dünyadan soyutlanmış haliyle kabul etmeye başlamışlar ve hayatla irtibatları kesilmişti. İnsanın, Allah’ın halifesi olduğu hakikatini unutunca olacağı buydu.

            Laik, Kemalist vesaire kesim ile Müslümanlar arasındaki rekabette ilk uyananlar Müslümanlar oldu. Kemalist laikler hala kuvvetin kaynağını ordu, para vesaire zannediyorlar. Ve tabi ki artık çuvallıyorlar.

 

*Zekâ

 

            Türkiye’nin zekâ sekretaryasını artık Müslümanlar oluşturmaktadır. Zekânın kıymetini keşfettikleri ve eğitim yoluyla zeki çocuklara ulaştıkları için ülkenin zekâ kaymağı Müslümanlar tarafından eğitilmekte ve istihdam edilmektedir.

            Bir ülkenin zekâ sekretaryasını kim kurar ve yüksek zekâları ve dehaları kim istihdam ederse, ülkeyi ellerine geçirmelerine mani hiçbir sebep ve güç kalmaz. Zekâ, akıl ve şuurun bir siyasi harekette cem olması, o hareketin milyonluk ordularla bile durdurulamayacağı manasına gelir.

  

*

 

            Yukarıda bahsi geçen konular, hangi kültürel kimliğin tasarrufu altındaysa ülkeye hakim olacaklar onlardır. Bunların bir medeniyet kurmak ve dünyayı etkilemek için kafi gelmeyeceği vakadır. Fakat başlangıç için fena sayılmaz ve içinde yaşanılan ülkedeki rekabet için fevkalade önemlidir.

            Türkiye’de Müslümanlar, bu vasıtaları ellerinde bulundurdukları ve diğer kültürel ve siyasal guruplardan bu vasıtalara sahip olmak ve kullanabilmek bakımından önde oldukları sürece, istikbal kendilerindir. Şu anda görünen ve yakın gelecekte de değişmeyeceği anlaşılan durum, Müslümanların bu konularda açık farkla önde olduklarıdır.

            Müslümanların, sahip oldukları ruhi, zihni ve akli üstünlükler ve maharetler, ülkenin gelecek on yılında merkezi güç olacaklarını göstermektedir. On yılın yakın bir gelecek olduğunu düşünenlerin yanıldıkları nokta, bugünün dünyasındaki zamanın akış hızıdır. Zaman o kadar hızlı akıyor ki artık, bugünün on yılı, mesela beş asır öncesinin iki asrıdır. Bunu tespit etme sebebim, Osmanlının iki asırda yıkıldığından hareketle batının veya ülkedeki Kemalist rejimin de birkaç asırda yıkılacağını zanneden arkaik düşünceli kişiler olmasıdır. Müslümanların bu hususu özellikle anlamaları gerekmektedir. Zamanın akış hızı anlaşılmadan, zamana karşı yarış yapılamayacağı gibi zamanın istikametini tayin edebilmek de imkansızdır.

            On yıl içinde İslam’ın, Türkiye’de merkez güç olmasının hangi alanda ne anlama geldiğini okuyucunun irfanına bırakıyorum.

 

*

 

            Netice olarak ülkede Müslümanlar, ruhi (psikolojik) bariyerleri aştılar, içtimai (sosyal) bariyerleri aştılar, iktisadi bariyerleri aştılar, siyasi bariyerleri aştılar. Önlerinde hala bir bariyer kaldıysa, o bariyer asla aşamayacakları bir engel değildir.

            Artık bu ülkede “heyecan” üreten ve “başarı” hikayesi yazan insanlar, Müslümanlardır. Heyecan ve başarı, hayatı tetikleyen en önemli muharrik güçlerden ikisidir. Fert ve cemiyeti ayağa kaldıran ve harekete geçiren heyecan kimin elindeyse, müthiş bir güce sahiptir. Ayağa kalkan ve harekete geçen insanları başarıya ulaştıran anlayışa kim sahip ve kadroları kim istihdam ettiyse ülkenin geleceği onlarındır. Türkiye’de son yıllarda devasa başarı hikayelerini ve hatta destanlarını yazanlar Müslümanlardır.

            Başarıda öyle bir tılsım vardır ki, deliyi veli, suçluyu kahraman, haramzadeyi asilzade gösterir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir