ÖNGÖRÜLER -3- KEMALİZMİN GELECEĞİ

            Kemalizm’in felsefi/ideolojik olarak ne olduğu veya felsefi/ideolojik mahiyet ve kıymet ifade edip etmediği bu yazının mevzu değil. Doğrusu kemalizmin ne olup ne olmadığı hususunda bir makale yazma çabası, lüzum unsurunu ihtiva etmediği için biraz abesle iştigal gibi geliyor.

            Kemalizm’in geleceği bahsini, Kemalizm’in ne olduğu bahsinden müstakil olarak incelemek kolay değildir mutlaka. Ne olduğu bilinmeden geleceğinin ne olacağına dair öngörülerde bulunmak, sıhhatli bir fikri faaliyet gibi gelmiyor. Kemalizm’in ne olduğunu izah etmek zaten geleceği hakkında da öngörülerde bulunmayı ihtiva eder. Bunun gibi geleceğine dair öngörülerde bulunmak aslında ne olduğuna dair teşhis ve tespitlerde de bulunmayı şart kılar. Bizim yapmak istediğimiz, Kemalizm’in ne olduğu ile vakit kaybetmeden geleceğine dair öngörülerimizi anlatmak. Bunu yaparken zaten “ne olduğuna dair” teşhisler kendini gösterecektir.

 

*Mekan cihetiyle Kemalizm’in geleceği…

 

            Kemalizm’i Misak-ı Milli sınırları dışına çıkarmak mümkün değildir. Misak-ı Milli sınırları içinde bile ayakta tutacak kadar taraftar bulma imkanı hızla tükenmektedir.

            Kemalizm, ülkemizin sınırları içinde silah zoruyla (hukukla bile değil) dokunulmaz kılındığı için siyasi bir gerçeklik ifade ediyor gibi görünse de, “zor” uygulayan silahın bir güç sınırı olduğu ve bu gücün ülkenin siyasi sınırlarının dışına çıkamayacağı vakadır.

            Dünyada herhangi bir fikrin ayakta kalabilmesinin ilk şartlarından birisi, belli bir coğrafyaya sıkıştırılmamış olmasıdır. Fikir, dünyanın her bölgesine nüfuz edebilmenin teorik kaynaklarına sahip olmalıdır. Eğer muayyen bir coğrafyaya sıkışması kaçınılmaz ise, bu coğrafyanın kafi derecede büyük olması şarttır. Dar bir coğrafyaya hapsolmak, varolabilmeyi veya varlığını idame ettirmeyi imkansız kılar.

            Bir fikri, kendi ülkesinde kaskatı gerçeklik haline getirmek mümkündür. Ülkenin her tarafını putlarla donatmak ve belli zaman aralıklarıyla ve silah zoruyla insanları hazırda sıraya dizmek, dünyanın en saçma fikrini bile gerçeklik haline getirir. Ekmek derdindeki insanların başlarının üzerinde sallanan namlular, monarklara itaati kaçınılmaz gerçeklik haline getirebilir. Yeryüzünde sayısız diktatör veya diktatörlük, kendi küçük gerçekliğini silah zoruyla ülkenin siyasi gerçekliği haline getirmeyi başarmıştır. Fakat silah zoruyla üretilen siyasi gerçeklik, ancak sınırları belli olan bir coğrafyada mümkündür. Sözkonusu coğrafyada “büyük siyasi gerçeklik” olan rejimler, sınırın bir adım dışında, “büyük siyasi komiklik” haline geliverir. Coğrafi bölgeler arasındaki sınırların bir tarafında “büyük siyasi gerçeklik” diğer tarafında “büyük siyasi komiklik” görüntüsü, bir rejimin varlığını devam ettirmesine mani olan “büyük çelişki”dir. Kemalizm, bu çelişkiyi son zamanlarda en derin haliyle yaşayan son örneklerden biridir.

            Türkiye’nin sahip olduğu coğrafi büyüklük bir dünya görüşü için hücre ebadındadır. Herhangi bir dünya görüşü bu coğrafyada yaşamak istediğinde, bir insanın hücrede yaşaması ne ise ancak o kadar yaşayabilir. Kemalizm’in tüm komşularımızı düşman gören kavrayışı, bu coğrafyayı siyasi surlarla çevirmiş ve bir hücre inşa etmiştir. Üstelik bu hücrenin duvarlarını da içerden örmüştür. Kemalizm’in bu kadar uzun yaşayabilmesinin sebebi de bir dünya görüşü olmamasıdır. Dünya görüşü olmadığı için silah zoruyla ayakta kalmış ve silah zoruyla ayakta kalabilmek için de sınırlara duvarları içerden örmek zorunda kalmıştır. 

 

*Zaman cihetiyle geleceği…

 

            Atatürk’ün yaşadığı ve öldükten sonra da putlaştırıldığı dönem, dünyada diktatörlüklerin hakim olduğu bir zaman dilimidir. Diktatörlüklerin yaygın olması, diktatörlüğü “siyasi gerçeklik” haline getirmiştir. Dünya siyaseti o dönemde yaygın şekilde diktatörlük formunda üretilmekteydi. Demokratik siyasi rejimlerin de bulunduğu vakaydı ama diktatörlükler daha fazla yer işgal ediyordu.

            Diktatörlük dönemlerinin siyasi alışkanlıkları, ikindi cihan harbinden sonra dünyanın gelişmiş ülkelerinde hızla temizlenmiştir. Türkiye’de ise bu yapılamamıştır. Ülkenin genel olarak geri kalmış olmasından kaynaklanan bu temizlik zafiyeti Kemalizm’in varlığını muhafaza etmesine sebep olmuştur. Diğer taraftan Kemalizm de kendini muhafaza etmek için ülkenin gelişmesine mani olmuştur. Bu fasit daire uzun müddet kendini tekrarlaya tekrarlaya devam etmiştir.

            Atatürk zamanında yapılan sanayi girişimlerinden bahisle ülkenin kalkınması için büyük hamleler gerçekleştirildiğini iddia edenler, siyasi rejim ile ilgili tek cümle kurmazlar. İnsani kalitenin yükseltilmesi en önemli göstergeyken bunun yerine bazı fabrikaların yapıldığından bahsetmek, bir insanı günde yirmi saat zorla çalıştırarak zengin etmeye benzer. İnsanı günde yirmi saat çalışmak mecburiyetinde bırakarak yetmiş yaşında zengin etmek, o insanın hayatını mahvetmekten başka bir mana taşımaz.

            Siyasetin ürettiği şekiller, zamana doğrudan bağlıdır bu sebeple ömrü vardır. Medeniyet veya insani değerler ile siyasi şekilleri birbirine karıştıran Kemalistler, medeniyet değerlerinin asırlardır ayakta ve canlı kalmasına bakarak siyasi şekillerin de varlığını devam ettirebileceğini zannediyorlar. Devlet ve siyaset değer değil, değerlerin koruyucu vasıtalarıdır. Devlet yalnız başına nasıl bir değer olabilir ki? Eğer devlet sadece devlet olduğu için “değerli” kılınırsa, o zaman diktatörlükler ve zulüm de kaim hale gelir. Zira devlete nüfuz edecek olan diktatörler ve onların tatbik ettiği zulüm kutsanmaya başlar. “Değer” ile “aracı” karıştırmak veya birbirinin yerine ikame etmek en vahim yanlışlardan biridir. Kemalizm, siyasi şekillerden ibarettir ve zamanı yirminci asrın başlarına denk gelir. Türkiye’nin içinde bulunduğu en büyük bela, Kemalizm marifetiyle devletin kutsanmasıdır. Kemalizm, kendini muhafaza etmek için devleti kutsamıştır zira kendini devlet zannetmektedir. Oysa devlet; değerlerin üretilmesine yardımcı olan onları koruyan en büyük vasıtalardan biridir.

            Yirminci asrın başlarında yaygın olarak tatbik edilen “siyasi şekiller” ömrünü tüketmiştir. Fakat Kemalizm’in şekilleri muhteva zannetmesi siyasi şekilleri muhafaza çabasını sürekli beslemiştir. Ne var ki, ömrünü dolduran şekil arkasına milyonluk ordular da yığılsa varlığını devam ettiremez.

 

*İnsan unsuru cihetiyle Kemalizm’in geleceği…

 

            Bir fikrin sadece bir kavme hitap etmesi ve diğer insanları hitap alanına almaması, hayat kaynaklarından büyük bir kısmını kendi eliyle kestiğini gösterir. Tek kavimlik fikir (buna fikir denirse eğer) olmaz.

            Tek kavimlik tek fikir kırıntısı vardır, o da kavmiyetçiliktir. Kavmiyetçilik, fikri cimriliktir. Kavmiyetçilik cimriliğin en büyük çaptaki zuhurudur.

            Kavmiyetçilik konusunda uzun izahlar yapmak lüzumsuzdur. Kavmiyetçiliğin artık bir insanlık suçu olduğuna dair insanlığın fikri ittifakı, doğrudur. İnsanlık tarihindeki tecrübelerden kavmiyetçiliğin ne olduğunu ve nelere malolduğunu anlamamış olanlara tekrar tekrar bunu anlatmaya çalışmak, akılla telif edilebilir bir tavır değil.

 

*Muhteva yönüyle geleceği…

 

            Fikir sistemleri, kendi muhtevalarını münhasıran kendileri üretirler. Kemalizm, muhtevasını kendisi üretmiş ve doldurmuş değil, batıdan ödünç almıştır. Kendi muhtevasını üretemediği için de bir dünya görüşü değildir.

            Muhtevasını batıdan ödünç almasına rağmen, batıdaki gelişmeleri takip etmemiş ve bir zaman diliminde (yirminci asrın ilk yarısında) donmuştur. Donup kalması ise mukadderdi zira her şey ödünç alınabilir ama muhteva ödünç alınmaz.

            Muhtevanın ödünç alınması, kendini inşa edemediğini gösterir. Kendini inşa edemediği için ödünç aldığı zamanın şekillerine mahkum olmaktan kurtulamamıştır. Bir müddet sonra şekillerin muhteva olduğu vehmine kapılmış ve zihni piramit ters dönmüştür. Muhteva vehmiyle şekillere sahip çıkınca zamanı geçen şekillere sadakat sayısız komikliği davet etmiştir.

 

*

 

            Bir siyasi cereyanın veya felsefi sistemin veya dünya görüşünün kendini “değerli” görmesi ve kendini hayatta “gerçekleştirmesi” tabi ve gereklidir. Fakat kendini “tek değer” olarak görmesi ve tüm insanlığın (ulaşabildiklerinin) bu değere tabi olmasını icbar etmesi, “farklı değerlerin” ve “farklı hayat gerçekliklerinin” olmayacağına inanmasıdır. Farklı hayat gerçekliklerinin imkansız olduğuna inanmak, insanları diğer gerçekliklerden koruma misyonuna soyunmasına sebep olur. Farklı değer ve gerçekliklerin olduğu iddiasını “dolandırıcılık”, “istismar”, “yalan” vesaire gibi mefhumlarla izah etme çabasını üretir. İnsanların istismar edilmesine mani olmak gibi idealist düşüncelerle beslenen zihni evren inşası, devasa bir girdap oluşturur. İdealist mahiyet taşıdığı vehmine sahip olunan düşüncelerle beslendiği için meşruiyet endişesinden de azade hale gelir ki, bu durumda ortaya çıkacak insan türü ancak psikiyatrlara denek olur. 

            Kemalizm, “tek değer” ve “tek gerçeklik” olarak kendini görür. Bu kavrayış, o kadar hoyrat ve o kadar komiktir ki, ülkeyi ziyaret eden yabancı devlet adamlarının Atatürk’ü (yani anıtkabiri) neden ziyaret etmek istemedikleri Kemalistler tarafından hayretle karşılanır. Oysa adam başka bir kültür ve siyaset ikliminden gelmektedir ve Atatürk onun için bir kıymet arzetmemektedir. Küçücük bir coğrafyada oluşturulan siyasi gerçekliğe tüm dünyanın itaat veya saygı göstermesini istemenin ruhi ve zihni altayapısı psikiyatrlar tarafından ciddi şekilde incelenmelidir.

            Bu kadar katı bir “tek değer” ve “tek gerçeklik” tasavvuru ve imanı tüm meşruiyet kaynaklarını münhasıran uhdesinde tutmayı, toplamayı ve görmeyi ilzam eder. “Tek değerin” ikamesi, “tek gerçekliğin” muhafazası, her şeye rağmen yapılmalı ve bedeli her neyse ödenmelidir. “Tek gerçeklik” kavrayışındaki meşruiyet cimriliği o kadar ileri derecede zuhur etmektedir ki, başka hiçbir fikir sistemi veya dünya görüşü varlık iddiasında bile bulunamaz. Meşruiyet kaynaklarındaki tekelcilik, devasa katliamları salatalık doğramak kadar tabi ve normal hale getirmektedir.

            “Tek değer” ve “tek gerçeklik” inhisarı meşruiyet kaynaklarını da kendi tekeline aldığı için ilk olarak düşman üretmeye başlar. Devletin ülke içinde düşman tanımı yapmayacağına aldırmaz ve ilkin ilki olarak “iç düşman” üretmeye başlar. Devletin, bir ülkede yaşayan tüm halk tarafından ve tüm halk için kurulduğunu bilmez, anlamaz veya anlamazlıktan gelir ve devleti halkın aracı (vasıtası) olmaktan çıkarır ve kendi “değerinin” aracı haline getirir. Bunu yaptığı andan itibaren de o ülkede devlet diye bir şey kalmadığını ve bakiye kalanın devletten başka bir şey olduğunu asla fark etmez. Zira devleti ele geçirmiştir ve artık devlet denilen büyük cihaz, aile şirketi gibi menfaatinin manivelası haline gelmiştir.

            Devlet, halkın bir kısmını vatandaş, bir kısmını düşman görmeye başladığı andan itibaren varlığını kaybeder. Halkın tamamı üzerine şemsiye gibi açılmış olan büyük örgüte devlet denir. Küçük bir gurubun dahi yağmurdan ıslanmaya başlaması, o şemsiyeyi devlet olmaktan çıkarır ve özel mülkiyete tahvil eder. “Atatürk Cumhuriyeti” isimlendirmesi, devletin Kemalistlerin mülkiyetinde olduğu iddiasıdır ki, bu iddianın kabulü, ülkede bir devletin olmadığını gösterir.

            Kemalizm, tek değer, tek gerçeklik ve tek meşruiyet kaynağı olduğu iddiası ile zaten kendine mensup olmayan insanları şemsiyenin altına almamaktadır. Diğer insanların fikri aidiyetleri, “tek değer”, “tek gerçeklik” ve “tek meşruiyet kaynağı” dışında kaldığı için, “insan” olma vasfına sahip değillerdir. “Kemalist olmayanlar insan bile değildir” beyanları, Kemalizm’in bahsini ettiğimiz hususiyetleri için birer itiraftır.

 

*

 

            Yukarıdaki izahlar çerçevesinde Kemalizm’in bu günkü özelliklerini tespit edelim.

 

*Hayatı üretebilme maharetini hiç kazanamamıştır.

*Yönetebilme maharetini hiç kazanamamıştır.

*Siyasi gerçekliği oluşturma veya üretebilme özelliğini hızla kaybetmeye başlamıştır.

*İç düşman tanımından hiç vazgeçmemiştir.

*Devlet kuramamıştır.

*Kendi neslini yetiştirememiştir.

 

            Uzun sözün kısası Kemalizm, ömrünü tamamlamıştır. Bu gün komadadır ve fişinin çekilmesini beklemektedir. Komadan çıkma ihtimali bulunmamaktadır. Arkasından fatiha okuyan da çıkmayacaktır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir