İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI –3-

 İSLAM’IN HAYATTAN GERİ ÇEKİLME HATTI

Dünya görüşlerinin test edildiği noktalardan birisi de, hayattan geri çekilme anlayışlarıdır. Hayatta asla geri çekilmeme düşüncesine sahip olan dünya görüşleri, “insanilik” vasfıyla ilgili tereddütler oluşturmaktadır. Ne pahasına olursa olsun hayattan geri çekilmemekte ısrar eden ve kendi prensiplerini hayata tatbik etmekten çekinmeyen dünya görüşlerinin insan anlayışı, insanı malzeme mahiyetine ve kıymetine kadar indirmektedir.

Hayat, dünya görüşü ile insanın temas ettiği meydandır. Dünya görüşü bu meydanda “doğru” olarak kendini gösterirken, insan bu doğruya muhatap olan temel gerçeklik olarak kendini gösterir. İnsan dediğimiz “merkezi gerçeklik” veya gerçekliklerin merkezi, “doğru” ile hangi şartlarda temas kurabileceğini bilmelidir. Dahası doğruların insanlar tarafından temas kurulabilir olması gerekir. Hakikaten insan denen merkezi gerçekliğe uygun olmayan doğruların, “doğrulanabilir” olduğunu söylemek imkânsızdır.

Dünya görüşünün her ölçüsü, her şartta doğrulanamaz. Her ölçünün tatbik şartları vardır ve o şartlarda doğrulanabilir. Dolayısıyla tatbik şartları gerçekleştirilmemiş olan ölçülerin tatbik çabası, suni bir durum oluşturur. Suni durumlar bazen öyle noktalara kadar varmıştır ki, en vahşi ideolojik tatbikatlar ve katliamlar meydana getirmiştir. Hiç bir dünya görüşü hiçbir kuralını (teklifini veya reddini) insan canı pahasına test etme ilkelliğine düşmemelidir. Prensiplerini, insanı katlederek doğrulanabilir hale getirmeye çalışan dünya görüşleri, özünde insana hitap etmemekte, insanı sadece malzeme olarak görmektedir.

İnsanı malzeme olarak görmemek ve insanı muhatap almak, bir dünya görüşünün hayatta geri çekilebilme payı ile anlaşılabilir. Hayatta ne kadar geri çekilebiliyorsa, o nispette insanı muhatap almakta ve onu önemsemektedir.

*

İslam’ın hayattan geri çekilme payı var mıdır? Varsa geri çekilmenin nihai hattı nedir? İslam hayattan hiçbir şekilde geri çekilmeyecek kadar sert ve kaba mıdır? Eğer böyleyse hayatı yaşamak (İslam’ı yaşamak) nasıl mümkün olabilir? İslam’ın hayattan geri çekilmesi, kendini hayattan tecrit etmesi ve temel esasını reddi değildir. Geri çekilmenin ölçülerden vazgeçmek şeklinde anlaşılması zaten yobaz anlayışıdır. İslam, hayattan “tatbik şartları” cihetiyle geri çekilir. Mesela su olmadığında teyemmümün caiz olması veya hastanın oruç tutmayabilmesi veya canın tehlikeye girmesi halinde İslam’ın veya Allah’ın dil ile inkârına cevaz vermesi gibi. Sistematik bir anlayışla İslam’ın hayattan geri çekilme hattının tespiti fevkalade önemlidir.

İslam’ın hayattan geri çekilme yaklaşımının temelindeki anlayış, insanı ve hayatı mukaddem görmesinde ortaya çıkar. İslam, kendini hayat ile paralel olarak sunar. Hayatın mümkün olmadığı yerde kendinin gerçekleşmesi için çaba göstermez. İşin başında hayatın mümkün olması gerekir. Hayatı mümkün kılmayacak hiçbir anlayış, İslami kaynaklı olamaz. İslam, hayatı imha edecek hiçbir teklif veya redde sahip değildir. Aksine İslam, hayatı mümkün ve sürdürülebilir kılacak tüm teklif ve tedbirleri önceler. Hayatı imha ve iptal edecek bir teklifle karşılaşıldığında, anlaşılmalıdır ki o teklifin İslam ile alakası yoktur. İslam, hayatı mümkün kıldıktan ve sürekliliğini temin ettikten sonra kendini hayata sunar ve hayatın muhtevasını kendi teklifleri ile doldurmaya teşebbüs eder.

Hayatın mümkün kılınması ve sürekliliğinin temin edilmesi, İslam’ın hayattan geri çekilme hattını gösterir. Hayatın mümkün kılınması için İslami kaidelere riayet etmemek gerekirse bunu mesele etmez. Çünkü öncelikli meselesi, hayatın mümkün kılınmasıdır. Hayatın mümkün kılınması ve özellikle de sürekliliğinin temin edilmesi, İslam’ın hayattan geri çekilmesi bahsinde çok büyük bir alanı, gerektiğinde boşaltabileceğini gösterir. Hakikaten zaman zaman hayatın mümkün kılınması ve sürekliliğinin temin edilmesi için İslam’ın “iman” teklifinden başka tüm alanlardan geri çekilmesini gerektirebilmektedir.

* İslam’ın hayatta geri çekilebilmesinin nihai hattı, ikidir. Birisi iman diğeri candır.

İslam’ın hayatta geri çekilebilmesi konusunun mahiyeti doğru teşhis edilmelidir. Hayattan geri çekilmek, kendini veya esaslarını inkar veya ret etmek değildir. Geri çekilmenin esası, tatbik şartları itibariyledir. Bir kaidenin tatbik şartları yoksa o kaide tatbik edilmez fakat tatbik şartlarının oluşturulması için çaba gösterilir. İslam’ın hayatın her mecrasında, her alanında ve her konusunda ne kadar ve nasıl geriye çekileceği bahsi çok uzundur. Burada yapmaya çalıştığımız şey, temel anlayışını oluşturmak bakımından “nihai geri çekilme hattı”nın tespitidir.

Nihai geri çekilme hattı, bilindiği üzere zaruretler ve mecburiyetlerle ilgilidir. İslam, zaruret sözkonusu değilse hiçbir kaidesinden tek adım geri atmaz. Zaruretin ilk manası hayat, nihai manası ise candır. Namaz, erkeklerde nihai geri çekilme hatlarından biridir. Mesela abdest almak için su bulunmasa teyemmüm ile kılınmalıdır, hasta yatağında kımıldayamayacak halde yatıyor olsa gözleriyle kılmalıdır. Fakat kadınlarda nihai geri çekilme hatlarından biri değildir namaz ve özel hallerinde kılmamalıdırlar. Namaz misali önemlidir zira namazda tüm tatbik şartları ortadan kalksa bile emrin ifa edilmesi gerekmektedir.

* İslam’ın hayatta son geri çekilebilme hattı, imandır.

İslam’ın hayatta nihai geri çekilme hattından birisi imandır. İmandan geri çekilmez. İmandan geri çekildiğinde insanla veya insan imandan vazgeçtiğinde İslam ile irtibatını keser. Fakat can sözkonusu olduğunda iman ile irtibatını “dil”den kesecek kadar da canı aziz bilir. Lakin iman zaten kalbi bir hadisedir ve dil ile olanı, izhar içindir. Bu sebeple insanın kalben imandan vazgeçmesi kabil olmadığı gibi İslam’da kalp mecrasında imandan daha geriye çekilemez. İmanın nihai geri çekilme hattı olması, İslam ile insan arasındaki temel irtibatın iman olduğunu gösterir. İslam’ın imandan geri çekilmemesi ise imanın, İslam’ın nihai özü (özün özü) olduğunu gösterir.

Bu durum, amelin imanın cüz’ü olduğu kanaatine sahip bazı cereyanlar için de anlamlı olmalıdır. Zira İslam, “insandan ne zaman vazgeçer?” sorusu çok önemlidir. Hayatın sınırsız sayıdaki ihtimali karşısında bu sorunun cevabını kolayca ve ıstırapsız şekilde vermek, İslam ile ünsiyetin kurulamaması demektir. İslam’ın hayattan geri çekilmesi, insandan vazgeçmesi değil aksine insandan vazgeçmemesi manasına gelir. İslam insandan hiçbir şartta vazgeçmek istemediği için hayattan geri çekilmektedir zaten. İnsandan vazgeçmemesi, insana kıymamasıdır. İnsandan vazgeçmemesi, hayata kıymamasıdır.

* İslam’ın hayatta son geri çekilme hattı, candır.

Can sözkonusu olduğunda İslam hayatın tamamına yakınında vazgeçebiliyor. Fakat hiçbir can diğerinden daha aziz değildir ve kişi kendi canını muhafaza için başka canları yok edemez. Bu manada yaşamak için başkasının canına kastetmek İslam’ın geri çekilme hattında bulunmaz. İslam’ın canı aziz bilmesi genellikle yanlış anlaşılmaktadır. Can azizdir fakat nihai aziz olan can değildir. İnsana canını muhafaza edebilmesi için hayal dahi edemeyeceği kadar imkân sunan İslam, candan daha aziz olarak “İMAN”I kabul etmiştir. Fakat muvazeneye bakın ki, imanı da dil ile inkâra kadar geri çekilebilmektedir.

Hiçbir İslami hüküm, canı yok etmek için kullanılamaz. İslam, canı korumak ve hayatı yaşanabilir kılmak için vardır. Bu noktada ilk akla gelen cihat bahsidir. Cihat, cana kıymak ve hayatı imha etmek için değil canı muhafaza ve hayatı sürekli kılmak için vardır ve şarttır. İslam’ın teklif ettiği hayat, asla zilleti bünyesinde barındırmaz. Müslüman’ın canına ve hayatına kasteden her türlü tecavüz, cihat ile ve en şiddetli bir şekilde bertaraf edilmelidir. Bu tavır özünde, cana ve hayata kastedenlerin haksız tecavüzlerine karşı canı ve hayatı muhafaza için muadil güç kullanmak demektir.

Cihat mefhumunun Arapçadaki savaş manasına gelen harb kelimesinden değil de çaba, gayret gibi manaları muhtevi olan “cehd” kelimesinden üretilmiş olması manidardır. Cehd kelimesi aslında savaşı ihtiva etmez. Çaba, gayret manalarını ihtiva eden cehd kelimesi, hayatı yaşamayı mümkün kılan, insandaki “merkezi hamle”dir. Cehd kelimesinden, savaş manasını da muhtevi cihat mefhumunun üretilmesi, cihat ile hayatın birbiri ile ne kadar iç içe geçtiğini ve birbirine ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermesi bakımından fevkalade bir örgüdür. Istılahın (terminolojinin), bir kültür/medeniyet için temel anlayış altyapısı olduğu malumdur. Cihattaki mananın, harb kelimesine değil cehd kelimesine yüklenmesi, İslam’ın ıstılah maharetini göstermesi bakımından fevkalbeşerdir.

*

İslam’ın hayattan geri çekilmesi bahsi ile Müslümanların hayattan geri çekilmesi bahsini birbirine karıştırmamak gerekir. Birbirinden tefrik edilmesi zor olan bu iki bahis, İslam’ın anlaşılmasında ve yaşanmasında fevkalade problemleri üretmektedir. İslam’ın hayattan nihai geri çekilme payının fazla olması, Müslümanların hayattan geri çekilmemesi içindir. Müslümanların hayattan geri çekilmesi, İslam’ın geri çekilmesine olan ihtiyacı ortadan kaldırır. Müslümanlar hayatın ta merkezinde bulunabilsinler diye İslam hayattan geri çekilebilmektedir.

*

İslam’ın veya Müslümanların hayattan geri çekilmesi bahsindeki anahtar kelime, tavizdir. Geri çekilme ile taviz verme bahsi birbirine en çok karıştırılan konulardır. İslam’ın hayattan geri çekilmesi ile tavizin hiçbir alakası yoktur. Taviz, Müslümanların hayat karşısında aldıkları tavırlar ile alakalıdır. İslam’ın geri çekildiği alan, şartları meydana gelmişse, taviz vermek değildir. Taviz, Müslümanların, İslam’ın geri çekilmediği noktada geri çekilmesidir.

İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI –II-

İslam ile hayatın temas noktası

*Hayatın mahiyeti

Hayatın mahiyeti temelde iki kaynak kabul eder. Birisi kendi tabiatından kaynaklanır ve tabi mecralar halinde ortaya çıkar. Diğeri ise akli ve iradi müdahalelerdir ki bunlar başlangıçta suni mecralar açar fakat bir müddet sonra farklı sebeplerle tabileşebilir. Akli/iradi müdahalelerin oluşturduğu suni mecralar ile tabi mecralar arasında zıt ilişki vardır. Suni mecraların işgal ettiği hacim ne kadar büyürse tabi mecraların hacmi o derecede küçülür. Fakat hayatın öyle bir dönüştürücü özelliği vardır ki, bir suni mecra kendi alanındaki tabi mecradan daha büyük hacme ulaşır ve daha güçlü hale gelirse, hayat o mecrayı bir müddet sonra tabi mecra haline getirebilir. Eğer hacmi büyüyen suni mecra, tabi mecra haline gelmezse hayatta dayanılmaz bir gerilim meydana gelir. Hayatın kırılma noktalarından biri budur.

Hayatın tabi mecraları, insanın tabiatında bulunan temel özelliklerin karşılıklarıdır. İnsanın temel mizaç hususiyetlerinin yok edilebileceği düşüncesi yanlıştır. Buna rağmen suni mecraların büyümesi ile tabi mecraların küçüleceği düşüncesi nasıl doğrulanabilir? Bir suni mecra insan tabiatından beslenmediği takdirde tabi mecraların aleyhine büyüyebilir mi? Bu sorunun cevabı, aynı zamanda, hayatın mahiyetinin ne olduğu ile hayata müdahalenin muhteva ve sınırının ne olması gerektiği sorularının da cevabıdır.

İnsan tabiatından beslenmeyen hiçbir düşüncenin hayat mecrası açabilme kudreti yoktur. Zaten dünya tarihinde zuhur etmiş olan tüm düşünce disiplinlerinin az veya çok insan tabiatından kaynaklandığı vakadır. Bu sebeple yukarda çıplak halde sorulmuş soruyu geliştirerek şu şekilde sormak daha doğrudur. Her düşünce sistemi insan tabiatından kaynaklanıyorsa, suni mecralar ne demektir? Suni mecra, düşünce sistemlerinin, beslendiği mizaç hususiyetine lüzumundan daha fazla önem atfederek bir mecra açma çabasına girmesi halinde meydana gelir. Sosyalizm/Komünizmin, işçi sınıfının patronlar/burjuvazi tarafından sömürüldüğü, bu sömürünün ortadan kaldırılması düşüncesi ve eşitlikçi bir paylaşım yaklaşımı mutlaka insan mizacından kaynaklanır. Fakat bu düşüncenin mülkiyeti iptal etmeye kadar varması, insandaki başka bir mizaç hususiyeti ile çelişir. Bu çelişkiye rağmen kendi yolunu tek hayat mecrası haline getirme çabası, suni mecra açma teşebbüsünden öteye gidemez ve hayatı gerer. Buradaki gerilim çok ağırdır ve hayatı taşıyamamıştır. Hayatı taşıyamaması, tabi mecra haline gelmesine mani olur. Ve hayat tarafından yakın veya uzak vadede ortadan kaldırılır. Öyle olmamış mıdır?

*

Hayatın, kendi haline bırakıldığında ürettiği gerçeklikler ile hayata fikri/ideolojik müdahaleler yapıldığında üretilen gerçeklikler birbirinden farklıdır. Hayatın mutlak anlamda tabi mecralarında akmasını mümkün kılacak kadar müdahaleden azade tutulması kabil değildir. Gerekli de değildir. İnsanın akıl ve irade sahibi olması, hayata müdahaleyi gerçekleştirmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Zaten sıfır müdahale demek, aklın ve zekanın müdahalesini de yok saymak demektir ki, bu durumda hayvani içgüdülerin oluşturacağı iptidai ve vahşi bir hayattan başka bir şey kalmayacağı aşikardır. Hayata müdahalenin lüzumu, tartışılması gereken bir bahis değildir. Kişinin doğumdan başlayarak “insanileşme” sürecine girmesi ve hayvandan farklı bir varlık haline gelmesi zaten en derin müdahaledir. Ki bu müdahale (insanileşmeyi gerçekleştiren müdahale) olmadığı takdirde insanın konuşmayı dahi öğrenmesi mümkün değildir.

*

Hayatın müdahale edilebilir olduğu nokta ile müdahale edilemez olduğu nokta doğru teşhis edilmelidir. Bu nokta tüm felsefi cereyanlar için fevkalade önemlidir. Hayata müdahale edilemeyecek (hayatın yerinden kımıldatılamayacağı) noktanın kabulü, dünya görüşünün “insanilik” derecesini gösterir. Başka bir ifadeyle bir dünya görüşü, hayatın yerinden kımıldayamacağı noktayı umursamıyor veya bu noktayı yanlış teşhis ediyor ve kendini mutlaka hayata empoze etmeye çalışıyorsa, “insanı” umursamıyor demektir.

Hayatın müdahale edilebilir alanlarını veya noktalarını doğru teşhis etmek şartıyla hayata müdahale etmek, dünya görüşünün hüviyeti gereğidir. Hayata müdahale etmeyen dünya görüşü olmadığı gibi hayata müdahale etmeyi düşünmüyorsa bir düşünce sisteminin varlık iddiasında bulunması zaten komiktir.

*

Dünyanın içinde yaşadığı konjonktür, hayatın batı medeniyeti/vahşeti tarafından üretildiğini ve temel kodlarına kadar batılı hayat kavrayışının unsurlarını, malzemelerini ve vasıtalarını barındıran bir mahiyet arzettiğini göstermektedir. Hayatın tabi seyrinde bugünkü mevcut noktaya geleceği vehmi, batının kendi müdahalesini gizlemek maksadına matuf dezenformasyondur. Bu manada mevcut hayat, batı tarafından teşkil olunmuştur. Batı kavrayışının üretmiş olduğu hayat gerçekliklerini hayatın zaruretleri olarak kabul etmek, hayatın tabiatını anlamamış olmaktır. Batı anlayışının ürettiği ve aklın kaynaklarını oluşturan “gerçeklikler” sabit ve daim zannedilmemelidir. Özet olarak başka “hayat gerçeklikleri” üretilebilir ve akıl yeniden organize edilebilir.

İslam ile hayat arasındaki temas noktası, “doğru” ile “gerçek” arasındaki kesişme noktasıdır.

İslam ile hayat arasındaki temas noktası doğru tespit edilmelidir. Kasabın eline neşter alıp ameliyat masasına geçmesi gibi, İslam’ı hayata hoyratça savurmak, “İslami hayat” için doğru değildir. İslam’ın tekliflerinin hayat ile nasıl ve hangi şartlarda buluşacağı doğru anlaşılamadığında ortaya çıkacak insan tipi, kaba softa ve ham yobazdır. İslam’ın “doğru”ları ile hayatın “gerçek”lerinin kesişme noktası, İslam’ın hayat ile kurduğu temas noktasıdır. İslam’ın hayatı bulduğu noktada muhatap alması, bu başlangıç noktasını kabule zorlamaktadır. Fakat bu nokta sadece başlangıçtır ve asla orada kalmaması veya oraya kilitlenmemesi gerekir.

*

İslam, hayatı sanal gerçekliklerle tarif etmez. Nerde ve hangi şartlarda bulmuşsa o haliyle muhatap alır. Mevcut gerçekliği teşhis eder ve o haliyle yapılması gerekenleri teklif eder. Başka bir ifadeyle İslam, hayatı nerde ve nasıl bulduysa ona o haliyle ulaşır. Yani önce hayatın ayağına gider. Bu manada her insan bulunduğu hal üzere İslam’a muhatap olabilir. İslam’ın kendi doğruları vardır. Fakat hayatın ne olduğu ve elan ne durumda olduğu sorusu fevkalade önemlidir. Bu soruyu umursamaksızın hayata kaba bir müdahale ile toslamaz. İslam, kendi doğrularının “doğrulanabilecek” şartlarının olduğunu bilir. Farklı medeniyetlerin veya dünya görüşlerinin ürettiği “hayat gerçeklikleri”nde kendi doğrularını test etmez. Hayatı mevcut gerçekliği içinde muhatap almasının diğer manası budur. Hayatı, bulduğu yerden alıp kendi gerçekliğine doğru taşır.

*

Her İslami kuralın tatbik şartları vardır. Tatbik şartları bulunamadığında mevcut şartlara göre tatbik edilir. Bu durumun geçicidir ve tatbik şartlarını oluşturma çabası gereklidir ama kendi has şartları bulunmadığında hayatı kırıp dökmez. Kıyam namazın rükünlerindendir. Kıyam olmadan namaz sahih olmaz. Fakat felç veya hasta bir insan için kıyam şart değildir. İslam hayatı kendine yaklaştırmak için çalışır fakat hayat yerinden kımıldayamadığında hayata yaklaşır. İslami hayat, “doğru”, yani İslami kaide ile “gerçek”, yani mevcut şartların kesişme noktasında ortaya çıkar.

* İslam hayatı bulduğu yerde muhatap aldıktan sonra onu kendine doğru çeker.

İslam hayatı bulduğu yere kadar gittikten sonra, mevcut hayatın kendi tekliflerine uygun olmadığını teşhis ederse, hayatı kendi eksenine doğru çekmeye başlar. İslam’ın hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, dünya görüşü olmasındandır. Hayata müdahale etme hakkını kendinde görmesi, bir hayat anlayışına sahip olacak çapta hayat ile ilgilenmesinden kaynaklanmaktadır. İslam’ın hayatı kendi merkezine çekme çabası, kendi çerçevesinde “doğru”, “iyi” ve “güzel” anlayışına sahip olduğunu gösterir. Hayatı, “doğru-iyi-güzel” anlayışı ile izah ve inşa çabası, “yaşanabilir hayat” teklifinin olduğu iddiasıdır.

*

İslam’ın hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, kendi doğrularının ferdi ve içtimai çerçevede “gerçeklik” kazanması ile paraleldir. Hayatın içinde bulunduğu iklim, İslam’ın değerlerini doğrulamıyor olabilir. Başka kültürlerin oluşturduğu hayat gerçekliklerinin kendi doğrularını teyit etmeyeceğini bilir İslam. Hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, mevcut gerçekliklerin müsaadesi nispetindedir. Bu durum, siyasi/askeri baskılarla ilgili bir teşhis değildir. İslam’ın hayatı kendi merkezine çekme çabası, Müslümanlar marifetiyledir. Başka bir ifadeyle kendine iman edilmiş olması halinde bu çaba zuhur eder. İslam’ın kendine iman etmeyenlere kendi hayat anlayışını (mesela hukukunu) tatbik etmeyeceği vakası, hayatın kendi merkezine taşınmasını icbar etmeyeceğini gösterir.

*

İslam’ın bu çağda yaşanamayacağını ifade edenler, içinde bulundukları hayat gerçekliğinin başka bir medeniyet tarafından üretildiğini, hiçbir dünya görüşünün kendi üretmediği hayat gerçeklikleri içinde tam manasıyla doğrulanamayacağını ve yaşanamayacağını, her dünya görüşünün kendi hayatını ve hayat gerçekliklerini üreteceğini bilmeyen, anlamayan idrak fukaraları veya mevcut hayatı üreten medeniyetin gönüllü veya ücretli ajanlarıdır.

Hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklikler ile müdahale edilmesinden kaynaklanan gerçeklikleri birbirinden tefrik etmek gerekir. Hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklikleri İslam olduğu gibi kabul eder ve o gerçekliklere çare üretir ve teklif getirir. Mesela hastalık hayatın tabiatından kaynaklanan bir gerçekliktir ve İslam, hasta insanın namazı kıyam rüknünü yerine getirmeden kılmasına cevaz verir. Kıyamın namazın rüknü olması ve kıyamsız namazın geçerli olmaması, hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklik karşısında İslam’ın geri çekilme ve onu olduğu gibi kabul etme esnekliğini gösterir. Fakat kız öğrencilerin üniversiteye başörtü ile alınmaması, hayata müdahalenin oluşturduğu bir gerçekliktir ve İslam buna razı olmaz ve o gerçekliği nihai anlamda tanımaz.

HÂKİMLER EN ZAYIF KİŞİLİKLER MİDİR?

Ergenekon davası ile AKP kapatma davası vesilesiyle yoğun şekilde gündeme gelen ve hala sıcaklığını koruyan “yargılaması devam eden dava hakkında konuşmama kuralı” ciddi şekilde gözden geçirilmelidir. Bu kural lüzumluluğu hiç tartışılmamakta ve kural sabit kabul edilmektedir. Tüm tartışmalar, kuralın “veri” olarak ve hatta “mutlak doğru” olarak kabulü ile başladığı için esası gözden kaçırmaktayız. Bu kuralı bir değerlendirmeye alalım bakalım ne çıkacak?

Önce kuralın temel gerekçesini belirtelim. Temel gerekçe, hâkimlerin etkilenmesidir. Gerekçenin muhtevasında gizli olarak, “hâkimlerin olumsuz şekilde etkileneceği” kabulünün de bulunduğunu görüyoruz. Zira olumsuz etkilenme öngörülmese “konuşmama kuralı” getirilmezdi veya bu kurala ihtiyaç duyulmazdı. Öyleyse gerekçeyi, hâkimlerin etkilenmesi değil, olumsuz etkilenme şeklinde anlamamız şarttır.

Sathi (yüzeysel) bir bakış bu kuralın doğru ve gerekli olduğunuz gösterir. Ülkedeki entelektüel sığlıkta göz önüne alındığında kuralın, ilk bakışta doğru görünmesini yeterli sayanlar olabilir. Fakat hayatın her alanı sığlığa tahammül etse dahi “hukuk” sığlığa tahammül edemez. Hakların çarpıştığı arenada adaletin tahakkuk ettirilmesi ve tevzii edilmesi, sathi (sığ) bir anlayış ve yaklaşımla kabil değildir. Hukukun sığ bir kavrayışla üretilebileceği ve tatbik edilebileceği kanaatine (aslında vehmine) sahip olanlar, derin düşünebilme maharetine malik olamayan ortalama zekâ sahipleridir. Bir ülkenin mevzuatını “ortalama zekâ” sahiplerine emanet etmesi, o ülkenin başına gelebilecek birkaç vahim hadiseden (beladan) biridir.

Kamuoyundaki tartışmalardan, değerlendirmelerden, tenkitlerden, fikir beyanlarından, ihtimal taramalarından hâkimlerin etkileneceğini “temel veri” olarak kabul etmek, hâkimlere hakarettir. Hakikaten hâkimlerin mutlaka etkileneceği düşüncesine sahip olmak, zihni-fikri seviyelerine, mesleki formasyonlarına ve dirayetlerine itimat etmemektir. Hâkimlerin de insan olduğu ve bazı zaaflara sahip bulunduğu izahı yerinde değildir. Hâkim olmanın manası, zaaflardan kurtulmuş olmaktır. Zaaf sahibi insanın hâkim olması asla mümkün olmamalıdır.

Hâkimlerin zaaf sahibi olabileceği ve bu sebeple etkileneceği düşüncesi, iki sebepten kaynaklanabilir. Birincisi, ülkedeki hukuk eğitiminin hiçbir zaman zaafları bulunmayan güçlü kişiliklere sahip hâkimler yetiştiremediği, diğeri ise, mevcut hâkimlerin güçlü kişiliklere sahip bulunmadığı…

Mevcut hâkimlerin dirayetsiz, cesaretsiz ve donanımsız oldukları ve bu sebeple kamuoyu etkilerinden korunmaları gerektiği düşüncesini/gerekçesini hiçbir hâkim ve savcının kabul edeceğini zannetmiyorum. Gerçek durumun bu olduğu bir an kabul edilse bile, hâkim ve savcıların bu iddiaya yüksek perdeden itirazları olacağı vakadır. Bu itirazları yok sayıp bu ihtimali değerlendirmeye devam etmek fazla gerçekçi olmaz. Öyleyse biz diğer ihtimale bakalım. Hukuk eğitiminin nasıl hâkim yetiştirdiği bahsine…

Hukuk fakültelerinin müfredatlarından haberdar olanlar bilirler ki, “hâkimlik ahlakını” kazandıracak, öğrencilerin gerekli cesarete sahip olup olmadıklarını tespit edecek hiçbir program yoktur. Başka bir ifadeyle hukuk fakültelerinde hâkim yetiştirecek hiçbir program yoktur. Özet olarak ülkedeki hukuk eğitimi, hâkimlerin cesaretli ve dirayetli olmalarını garanti edecek hiçbir eğitim altyapısına sahip olmadığı gibi aynı zamanda zihni-akli gelişmesini temin edecek bir programa da malik bulunmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, hâkimlerin etkileneceği temel kabulünün kaynağının ülkedeki hukuk eğitimi olduğu vakadır.

Hukuk eğitimi, dirayetli, cesaretli ve donanımlı hâkimler yetiştirmiyorsa/yetiştiremiyorsa, çok temel bir problemden bahsediyoruz demektir. Her türlü etkiye açık olacak kadar dirayetsiz, en küçük tehdit veya tehlikeye açık olacak kadar cesaretsiz (korkak mı demeliyiz acaba) ve her türlü fikir beyanına karşı donanımsız hâkimlerden bahsediyorsak, kamuoyunun etkilerinden onları koruduğumuz takdirde dahi başka kanallardan/mahfillerden etkilendiklerini/etkileneceklerini kabul etmemiz gerekir. Hal böyleyse herhangi bir davada, yüzbaşı rütbesindeki bir subayın bile ima yollu telkinine muhatap olan hâkimin adaleti katledeceğine inanmamıza ne mani olabilir ki?

Mevcut hâkim veya savcıların bu açıklamaları da kabul edeceğini zannetmiyorum. Fakat “derdest dosya hakkında konuşmama” kuralını koyanların böyle bir düşünceye sahip olmadığını söyleme imkânları olduğunu da düşünmüyorum.

*

Hâkimleri kamuoyunun etkisinden korumak, onları gizli mahfillerin etkisine açık hale getirir. Eğer hâkim etkilenmeyecek bir zihni gelişme seviyesine ulaşmamış ve bunun için gerekli dirayet ve cesarete sahip olamamışsa, mutlaka etkilenecek bir kanal hayatın içinde vardır. Kamuoyunun etkisinden korumak, gizli mahfillerin etkisine otomatik olarak açık hale getirmek demektir.

“Derin devlet”, “gizli iktidar”, “kırmızı anayasa” veya “yazılı olmayan kurallar” gibi isim ve tabirlerle ifade edilen perde arkası dünyanın bulunduğu bir ülkede, hâkimlerin kamuoyundan etkilenmelerine mani olarak “etkiye açık tek kanal” bırakma çabasına girildiğine dair tereddütlerin kâfi miktarda sebepleri vardır. Bu ülkede, “kayıtdışı ekonomi”, “kayıtdışı eğitim”, “kayıtdışı ideoloji” her alan çift halde bulunmaktadır. Her alan “kayıtlı” ve “kayıtsız” olmak üzere çift yapılanmış olan ülkedeki en büyük kayıtsızlık, devlette meydana gelmiştir. Bu ülkede “KAYITDIŞI DEVLET” mevcuttur.

Hâkimlerin gizli mahfillerden etkilenmesi ihtimali göz önüne alındığında, kamuoyundan etkilenmeleri ihtimali ne kadar sevindiricidir. Hâkimlerin kendilerini etkilenmekten koruyamayacağı “temel veri” ise eğer, gizli mahfillerden değil, kamuoyundan etkilenmeleri doğru olandır.

*

Hâkimlerin kamuoyundan etkilenmemeleri gerektiği kanaati, yanlıştır. Hâkimler kamuoyundan etkilenmelidirler. Bir davanın devam ederken kamuoyunda mümkün olan en çok sayıda hukukçuk tarafından tartışılması lazımdır. Mesela bir davayı kamuoyunda bin adet hukukçunun (akademisyen, avukat, emekli hâkim) tarafından tartışılması, o kadar hukukçunun davayı değerlendirmesi demektir ki, hâkimlerin bu tartışmalardan faydalanacakları açıktır. Binlerce bakış açısı tarafından yapılan değerlendirme, binlerce defa rafine edilmesi demektir ki, mümkün olan her açı kontrol edilmiş, mümkün olan her ihtimal göz önüne alınmış, mümkün olan tüm boyutlar gözden geçirilmiş, mümkün olan tüm kavrayış tarzları ortaya konulmuş olur. Bir davaya bakan hâkim için binlerce “hukukçu jüri” gönüllü olarak teşkil edilmiş ve tüm zihni ve mesleki donanımlarını emrine sunmuştur. Bundan daha büyük bir imkânı elde etmesi mümkün değildir.

Kamuoyundaki değerlendirmelerin olumsuz etkiler yapacak nitelikte olma ihtimali her zaman vardır. En azında hâkimlerin psikolojisini yoracağını düşünmek gerekir. Fakat değerlendirmeleriyle davaya olumlu katkıda bulunacak olan münevverlerin çabaları, hâkimleri psikolojik olarak besleyecektir. Olumlu ve olumsuz beyanların toplamı değerlendirildiğinde hâkimlerin kamuoyundan faydalanacaklarını kabul etmek gerekir. “Hâkim şahsiyeti”, olumsuz etkilerden kendini koruyabilecek kadar gelişmiş olmalıdır. Bunu temel veri olarak almak gerekir. Bunun aksini temel veri olarak almak, o ülkede hâkimin olmadığını gösterir. Öyleyse kamuoyu konuşmalı ve hâkimlerde bunlardan faydalanmalıdır.

Hukukçu olmayanların da konuşacağı, yorum yapacağı, değerlendirmede bulunacağı vakadır. Bunların yapacakları değerlendirmelerin hukukla ilgisinin olmayacağı, bu sebeple hâkimlerin psikolojisini yoracağı düşüncesi yerinde değildir. Hâkimlerin hukukçu olmayanların değerlendirmelerini dikkate almayacak kadar gelişmiş zihni seviyeye ve güçlü bir dirayete sahip olduğu kabulü vazgeçilmezdir.

*

Devam eden dava hakkında konuşmama kuralının en ciddi gerekçelerinden birisi, hâkimlerin tehdit edilmesi bahsi olabilir. Hâkimlerin tehdide maruz kalması ciddi ve önemli bir bahistir. Fakat Türkiye gibi ülkelerde hâkimlerin tehdit aldığı kişi ve kurumların devlet cihazı içinde olduğu vakadır. Hakikaten ordunun, siyasi iktidarın veya bürokrasinin tehdidine (can, mal, makam, meslek, maişet tehditlerine) maruz kalma ihtimali, kamuoyundaki tüm tehdit ihtimallerinden binlerce kat fazladır. Öyleyse hâkimleri kendisine karşı korumamız gereken kamuoyundan önce devlettir. Türkiye’nin hâkim ve savcılık mesleği ile ilgili en büyük handikapı budur. Hâkim ve savcıları devlete karşı korumak… Tüm ülkenin bu konuda kafa patlatırcasına düşünmesi ve tedbirler üretmesi sanırım “milli görev”dir.

Bu konudaki ilk teklifi ben yapayım. Bu teklif hâkim ve savcılaradır. Hâkim ve savcılar ülkenin en CESARETLİ insanları olmak zorundadırlar. Zira bu gün için kendilerini devlete karşı koruyacak bir tedbirimiz bulunmamaktadır.

Hâkim ve savcılar unutmamalıdır ki, Adalet, asla korkak insanların (hâkimlerin) eliyle gerçekleşmez. Adalet ile korku bir arada bulunmaz. Bu sebeple hâkim ve savcı olmanın birinci şartı, cesaretten ibaret bir şahsiyet olmaktır. Veciz olarak ifade etmek gerekirse; ya cesaretli olun veya istifa edin… İstifa edin ki, yerinizi cesaretli olanlar doldursun.

Hâkim ve savcılara yönelik bu çağrıyı, hâkim ve savcılar dâhil herkesin ciddiye alması gerekir. Zira devleti içine düştüğü veya kasten bulaştığı tüm pisliklerden temizleyecek olan kadro hâkim ve savcılardır. Yani adli sistemdir. Eğer hâkim ve savcılar Ergenekon türü “ideolojik serserilik” ve bir manada “resmi terörist” olan örgütler ile darbe yapan veya darbe sevenleri yargılamaya cesaret edemezlerse, vay bu milletin başına geleceklere…

DEVLET TAKİYYE YAPARSA…

Devletin ne olması gerektiği hususundaki teorik (felsefi) tartışmalara girmeden ve ne olduğu hakkındaki siyaset bilimi labirentlerinde yolumuzu kaybetmeden, yaşadığımız ülkedeki siyaset ikliminin oluşturduğu intiba üzerinden konuya girelim. Zira mesele zaten ülkedeki devlet anlayışı ile ilgili bir bahistir.

Ülkede “devlet” denildiğinde kastedilen genellikle anayasal kurumlardır. Bu kurumların toplamına “devlet” denmesi alışkanlık haline gelmiştir. Daha doğru ifadeyle ülkedeki “devlet”, anayasal kurumlara devlet denmesi gerektiğine dair bir kültür pompalamaya çalışmaktadır.

Anayasal kurumların toplamına devlet dendiğini söylerken, zımnında Kemalist yaklaşımın (bu ne demekse) kabul ettiği veya Kemalist kişiler tarafından temsil edilen kurumların kastedildiğini söylemiş oluyoruz. Başında Kemalist olduğu hususunda tereddütler olan kişilerin bulunduğu anayasal kurumların devleti temsil etmediği veya “devlet toplamı” içine girmediği malumdur. Çünkü Türkiye, Atatürk cumhuriyetidir. (Bir devletin bir şahıs ismiyle nitelendirilmesindeki garabet ayrı bir yazı konusudur). Atatürk cumhuriyeti olması, Atatürkçü kurumların veya Atatürkçülerin temsil ettiği kurumların devlet toplamını meydana getirdiği/getireceği konusunda bir karine teşkil eder.

Kemalist olmayan şahısların temsil ettiği kurumların “devlet denkleminden” derhal çekilip alınıyor olması, ülkedeki devlet tarifini veya “devlet toplamını” kurumların meydana getirmediği manasına gelir. Öyleyse teorik devlet tanımı değişmese de (Atatürk Türkiyesi veya Atatürkçü cumhuriyet gibi) “devlet toplamı”nın değiştiği ve konjonktürel olarak yeni toplamların meydana geldiği malumdur.

Ülke tarihindeki devirlere bakıldığında devlet toplamının macerası kısaca şöyle olmuştur.

1923 ila 1950 arası devlet toplamı; cumhurbaşkanı…

1950 ila 1960 arası devlet toplamı; CHP ve ordu…

1960 ila 1997 arası devlet toplamı: Cumhurbaşkanı, ordu, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…

1997 ila 2007 arası devlet toplamı; Cumhurbaşkanı, ordu, CHP, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…

2007 den sonra devlet toplamı; CHP, anayasa mahkemesi ve ordu…

Enteresandır, demokratik ülkelerdeki devlet toplamının içinde en önemli yeri işgal eden parlamento bu ülkede hiçbir zaman devlet toplamı içinde yer almamıştır.

Konjonktürel olarak değişen devlet toplamında değişmeyen tek değerin Kemalizm olduğu anlaşılmaktadır. Herhangi bir kurum ve o kurumu temsil eden şahısların Kemalist olduğu konusunda tereddütlerin oluşmasıyla devlet denklemi değişmiş ve o kurum denklemden çıkarılmıştır.

Bütün bunların anlamı ne? Konuya iki açıdan bakılabilir. Ya belli başlı kurumlar devlet toplamını oluşturur veya devlet diye bir şey vardır ve o varlık kendi kendini teorik olarak tarif eder ve konjonktürel olarak kendini temsil eden kişi ve kurumları belirler. Ülkemizde ikincisi mevcuttur. Belli bir resmi devlet kavrayışı vardır ve o kavrayışa uyan kişilerin başında bulunduğu kurumlar devleti oluşturmaktadır. Bu kurumların ne kadar önemli olup olmadığı bahis mevzu bile değildir. Mesela devlet toplamını oluşturan kurumların içinde TBMM nin bulunup bulunmaması hiç umursanmayabilir. Veya Cumhurbaşkanlığına namaz kılan ve hanımı başörtülü olan biri geçtiğinde CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMI bile devlet toplamı içine alınmaz.

Durum böyle olunca, kurumların başına “uygun adamlar” başka bir ifadeyle Kemalist şahıslar getirilmelidir. Kurumun başına Kemalist biri getirilmediğinde o kurum devlet toplamından çıkarılabildiğine göre, kurumun başına gelecek kişinin seçim yönteminde usul dışına çıkmak ve meri olan hukuku ihlal etmek tabii hale gelir. Bir kurumun başına gelecek kişinin fikri hüviyeti o kurumun devlet olup olmadığını tayin edecek kadar önemliyse eğer, herhangi bir kişinin herhangi bir kurumun başına mevcut hukuka uygun olarak gelmesinin hiçbir önemi yoktur. Öyleyse neymiş; önemli olan Kemalistlerin kurumların başına gelmesiymiş ki bu durumda seçimin veya tayinin hukuka uygun olup olmadığı teferruat değerinde bile değilmiş. Bütün bunlardan çıkan netice ise HUKUKUN BİR MANASI VE EHEMMİYETİ OLMADIĞI, HUKUK SADECE KEMALİSTLERİN İŞİNE YARADIĞINDA GEREKLİ, AKSİ HALDE ASLA RİAYETİ LÜZUMSUZ BİR METİNDEN İBARETTİR.

Kemalist olmayan birinin (mesela Abdullah GÜL’ün) Cumhurbaşkanı seçilmesi sözkonusu olduğunda, anayasada ve meclis iç tüzüğündeki “yeter sayılar” değiştirilmekte ve bunu Anayasa mahkemesi yapabilmektedir. Veya anayasa mahkemesi kendi yetki sınırlarını aşarak Anayasa değişikliklerini iptal edebilmektedir.

Şimdi;

Bir anayasa ve binlerce kanun yazacak ve ülkeye sunacaksınız ve diyeceksiniz ki; devlet bu anayasaya göre yönetilir, hayat da bu kanunlara göre yaşanır. İnsanlar yıllarca sunulan anayasa ve kanunlara göre çalışacaklar, mücadele edecekler ve bir noktaya kadar gelerek, kendi çoğunluk düşüncelerini de bu metinlere koymak isteyecekler. Üstelik de bunu mevcut hukuk metinlerindeki usul ve kurallara göre yapmaya çalışacaklar. Fakat bir anda meydan yerine çıkıp düdüğü çalacak ve diyeceksiniz ki, bu usul ve kurallar sizin için geçerli değildir. Bu ne demek? Şu demek… YILLARCA İNSANLARI ALDATTINIZ… NEYLE ALDATTINIZ? HUKUKLA ALDATTINIZ. KİM ALDATTI? DEVLET ALDATTI. YANİ DEVLET YILLARCA TAKİYYE YAPIYORDU.

Aman ALLAHIM…

Devlet çapında takiyye yapıldığı görülmüş müdür dünya tarihinde…

*

Devlet takiyye yapar mı? Bu soru ne kadar anlamsız ve mantıksız geliyor. Devlet takiyye yapar mı? Bu soru ne kadar içi boş ve doldurulması zor geliyor. Fakat yukarda anlatılanlar ve bunların dışında ülkede yaşanılanlar dikkatlice tetkik edildiğinde başka şekilde teşhis etmek kabil midir? Evet, bu ülkede devlet takiyye yapıyor veya takiyye devlet çapında yapılıyor.

*

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift hukuk vardır. Birisi yazılı ve yayınlanmış olan ve tüm vatandaşların bildiği hukuktur. Diğeri ise yazılı olmayan (yani yayınlanmayan), gizli mahfillerde veya özel kasalarda bulunan ve rejimi sahiplenenlerin ancak okuyabildiği/bilebildiği bir hukuktur. Gizli ve açık olmak üzere çift hukuk ne demektir? Çift hukukun en önemli manası, çift meşruiyet kaynağının bulunduğunu gösterir.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift siyaset vardır. Birisi halka açıklanan siyaset (siyasi sistem), diğeri ise az sayıda elit sınıfın (oligarşinin) bildiği siyasettir. Gizli ve açık olmak üzere çift siyaset ne demektir? Çift siyasetin en önemli özelliği, devletin, halkın bir kısmını vatandaş diğer kısmını ise düşman görmesidir.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift iktidar vardır. Birisi açık siyasi usullerle ve açık kanunlarla kurulan iktidar diğeri ise gizli ve hiçbir zaman gücü kaybetmek istemeyen iktidar. Gizli ve açık olmak üzere çift iktidar olması ne demektir? Çift iktidarın en önemli özelliği, devletin halkı umursamayan, halka rağmen ve hatta halkı düşman gören bir gizli iktidarı üretiyor olmasıdır.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift yargı vardır. Birisi halka açık mahkemeler tarafından temsil edilen yargı, diğeri gizli mahfillere açık guruplar tarafından temsil edilen yargıdır. Gizli ve açık olmak üzere çift yargı ne demektir? Biri halkı avutmak için halka açık mahkemelerde yargılama yapılıyormuş gibi göstermek diğeri ise halka kapalı ve usul ve esasları bilinmeyen yargılamalar.

Bir ülkede çift hukuk ve çift siyaset bulunması, çift meşruiyetin (veya meşruiyet kaynağının) bulunması demektir. Çift meşruiyet kaynaklarından birinin gizli olması ve bu kaynağa yaslanarak gizli yargılama yapılabilmesi ve gizli iktidar teşkil edilebilmesi, halkın bildiği hukuka (açık hukuka) göre gayrimeşru olan işlerin, gizli hukuka göre “meşru çerçevede” yapılabilmesini mümkün kılmaktadır. Anlaşılmayan nokta tam burasıdır. Ergenekon veya benzeri örgütlenmeler kendi anlayışlarına göre suç işlemiyorlar. Onlar gizli hukuka göre meşru işler yapıyorlar ve üstelik bunları gizli siyasi sisteme göre (mesela milli güvenlik siyaset belgesine göre) yapmak zorunda hissediyorlar. Vahim olan nokta bu adamların ve örgütlenmelerin suç işlediklerine inanmamalarıdır.

Cari hukuka (açık hukuka) göre suç olan fiillerin gizli hukuka göre suç olmaması, gizli hukuka sahip olan gizli iktidarların kendi meşru organizasyonlarını (fakat açık hukuka göre suç ve çete organizasyonlarını) besleyebilmelerine imkân hazırlıyor. Fakat bunu açıktan yapamıyorlar. Neden? Çünkü takiyye gereği ilan ettikleri ve halkın cari olduğuna inanmalarını istedikleri bir hukuk var ve bu hukuka göre yaptıkları örgütlenmeler ve gerçekleştirdikleri eylemler suçtur. Bu nasıl bir psikolojidir? Bu nasıl bir inanıştır? Bu nasıl bir hayattır?

*

Soruşturma konusu Ergenekon terör örgütü ile ülkede askeri darbe yapmış olan subayların anlayışları tamamen birbirine paraleldir. Bu gün de orduda muvazzaf görev yapan subayların içinde darbe düşüncesine sahip olanlar veya herhangi bir şartlar manzumesinde (ileri sürecekleri şartlar ne olursa olsun) darbeyi meşru görenler, ergenekonun bağlı olduğu anlayışa mensupturlar.

Ergenekon terör örgütünün kanun dışı faaliyetlerini illegal (yeraltı) örgütlenmeyle yapması ile ordunun darbeyi kanuni örgüt olan Türk silahlı kuvvetleri marifetiyle yapması arasındaki tek fark usul farkıdır. Üstelik de usul farklılığı sadece örgütlenme tarzı ile ilgili bir farklılıktır. Anlayış olarak temelde birbirinden farkı yoktur ve her ikisi de anayasayı zorla ve silahlı kalkışmayla değiştirmeye teşebbüs etmekte veya teşebbüsü neticelendirebilmektedir.

*

Mesele Ergenekon meselesi değil, devletin takiyye yapması ve takiyyenin gizli meşruiyet kaynağıdır. Ülkedeki meşruiyet kaynağı teke indirilemezse mevcut çeteleşmeler tüm hayat alanlarında mütemadiyen kendini yenileyerek devam edecektir. Ergenekon bu gün enselenen örgüttür fakat çift meşruiyet kaynağının gizli olanına bağlı olan herkes (sivil veya silahlı) bu tür çetelere mensuptur.

İSLAMCI LAİK MÜCADELEDE ADALET

Türkiye’de İslamcı-Laik mücadelenin kaçınılmazlığı üzerine kurulu zihni organizasyonların ürettiği gerilim, temel hak ve hürriyetleri perdelemektedir. İslam’ı gösteren, çağrıştıran ve hatırlatan her alametin (simgenin) önünde ve karşısında duran laikçi anlayışın, “müslümanca hayat” yaşanabilmesinin tüm kaynaklarını kurutmaya ve alanını daraltmaya çalıştığı görülüyor. Temel hak ve hürriyetlerin üzerinde bir anlamı ve değeri olduğu zannı ile hareket edilen “laiklik”, kendini temel hakların üzerinde gören her fikir (sistemi) gibi totaliter bir zulüm aracı haline geliyor. Faşizm ve komünizmin ürettiği sanal değerlerin bazı ülkelerde “halka yeni hükumet değil, hükümete yeni halk” aramak gibi insan zihninin varabileceği en uç noktalardaki çağdaş firavunluk formunu üretmesi gibi laiklik ülkemizde yeni bir halk arayışına girecek noktalara kadar uzanan bir zihni kıvrılma ve kırılma yaşamaktadır.

Laikçilerin temel korkularını biliyoruz. İslamcı gelişmenin önüne geçilmediği takdirde, gelecek zaman içinde ülke laik karakterini kaybederek İslam devletine dönüşecektir. Bu hüküm laikçiler tarafından doğma olarak kabul edilen ve üzerinde asla düşünülmeyen bir “değer” kazanmış durumdadır. Bu değer öngördüğü sonuç itibariyle saf bir korku halinde kendini ifade etmekte ve korkunun insan iç dünyasında üretebileceği tüm hastalıklı düşünce ve davranışlara kaynaklık edebilmektedir. Bu noktada birçok tahlil yapılabilir mutlaka. Fakat biz bir tahlilin üzerinde durmak istiyoruz.

Temel soru şudur: Ülkede bu gün varolan düşünce ve davranış türlerinin tamamı bir arada yaşamalı mıdır yoksa bunların bir kısmı tasfiye edilmeli midir? Sorunun alanını mümkün olduğunca geniş tutarak, rejim ile ilgili ve sınırlı olmaksızın soruyoruz. Bu anlamda daha açık sormak gerekirse şöyle; ülkedeki rejimin değişse bile bu günkü düşünce ve hayat tarzları varlığını devam ettirmeli midir yoksa tasfiye edilmeli midir? Tasfiyeden kastım, hukuk dışı yollarla ve temel hakları ihlal etme pahasına bir tasfiyedir yoksa tartışma yoluyla bir düşüncenin ortadan kalkmış olması tabi bir gelişmedir ve tasfiye anlamına gelmez.

Bu soru laikçiler açısından anlamlı görünmeyebilir. Rejimin laik karakterinin ortadan kalkmış olması ihtimalinde her şeyin biteceğine dair öyle kesin bir inanç vardır ki, ondan sonrasını “kıyamet” olarak anladıkları görülmektedir. Ancak bu soru çok önemlidir.

Yukarıdaki soruya “her türlü düşünce yaşayabilmelidir” diye cevap vermek ile “bazıları tasfiye edilmelidir” şeklinde cevap vermek, rejim ile halk arasında tercih yapmaktır. Rejim ile halk arasında tercih yapmak, “halka göre rejim ya da rejime göre halk seçmek” anlamına gelir.

*

İslam-Laiklik paradoksunun ürettiği mücadelenin neticesi her ne olursa olsun yukarıdaki soruya “evet, beraber yaşayabilmelidirler” diye cevap verilecekse eğer, her iki tarafın da mücadele de bazı ölçülere riayet etmesi şarttır. Aynı ülkede tek halk olarak yaşamak lüzumu ya da mecburiyeti anlaşılabildiği takdirde tarafların birbiri ile ilgili kazanacakları kanaatler hem mücadele sürecinde ve hem de mücadele neticesinde çok önemli etkilere sahip olacaktır.

Bu gün devlet gücünü kullanan laiklerin, mücadele sürecinde “adil” olmadıkları kanaatinin halk nezdinde yaygınlaştığı ve yerleştiği görülmektedir. Adaletsizliğin insan psikolojisindeki ağır baskısının ilk tahribatı “adalet duygusu” üzerinde gerçekleşir. Güçlü olanların adaletli davranma ihtiyacı duymamaları, zayıfladıklarında adalet talep edecekleri şahıs ve mercilerin kalmayacağı anlamına gelir mi? Tarih göstermiştir ki, adaletsizlikten çoğunlukla adaletsizlik doğmuş ve istisna olarak adalet meydana gelmiştir. İnsanlık tarihinin gerçekleştirdiği ihtilallerin tamamına yakınında, ihtilalin sebepleri arasında bulunan adaletsizlik, ihtilallerin neticelerinde de kendini göstermiş ve adaletsizlik yaparak ihtilale sebep olanlar vahşi bir şekilde katledilmişlerdir. İhtilal süreçleri adaletsizlikle ihtilalin sebeplerini üretenleri katlettikten bir müddet sonra ancak sakinleşmiş ve adalete kavuşmaya başlamışlardır.

Ülkede İslam ihtilaline doğru bir gidiş olduğunu ve bunun önüne geçmek için yapılması gerekli (hatta kaçınılmaz) görülen laik mücadele, adaletsiz davranmakla varlık sebebini ve akıbetini tehlikeye atmaktadır. Eğer günün birinde İslam ihtilali gerçekleşirse, ihtilalcilerin laikleri “adil” olarak hatırlamalarında fayda yok mudur?

İslam ihtilaline doğru bir gidiş olduğu istikametindeki laik anlayış, bunu önlemek için adaletsiz değil bilakis adaletle davranmak zorundadır. İslam ihtilalinin kaçınılmazlığına dair bir laik anlayış varsa eğer adil davranmakla bu süreç uzatılabilir. Zulüm yapılarak bu süreç ancak kısalır. Nedense güç sahipleri, varlıklarını ve güçlerini muhafaza etmek için adil olma lüzumunu en son hatırlarlar. Oysaki devlet çapındaki organizasyonun ilk ve hatta yalnız başına yetecek varlık sebebi “adil olmasıdır”. İnsan ırkının yaşadığı tarihi tecrübe göstermiştir ki, hiçbir güç “adalet” kadar büyük ve karşı konulamaz değildir. Ve yine göstermiştir ki, mücadele eden taraflardan hangisi “daha adil” ise neticede mutlaka o kazanmıştır.

* İslam’ın özündeki “adalet” fikri, İslam’ın tüm alanlarını kuşatan tayin edici önemde bir özelliktir. İslam kendisini gayrimüslimlere zorla kabul ettirmeyi kendi mensuplarına yasaklarken, insan tabiatındaki hürriyet duygusunun (fikrinin) nasıl bir enerji kaynağı olduğunu tespit etmektedir. Gönüllere yerleşmeyen bir inanç veya fikrin, zorla veya hile ile insana zerkedilemeyeceğini bilen dâhiyane sosyolojik ve psikolojik tespitlere sahipken, bunun siyasi alanda ortaya çıkarabileceği büyük savaş ve katliamları öngörmüştür.

Müslümanların yirminci asra kadar adil olabildikleri fakat yirminci asırdan itibaren adaletle ünsiyetlerini kaybetmeye başladıkları genel bir tespit olarak doğrudur. Yirminci asırdan itibaren yeryüzünde İslam’ı temsil eden bir siyasi gücün kalmamasından dolayı Müslümanlar için “emin belde” bulma zorluğu ciddi bir “hayatı ve varlığını” devam ettirebilme zafiyeti üretmiştir. “Emin belde” o kadar önemlidir ki, her alanda ve anlamda “varoluşun” gerçekleştirilebilmesinin ilk ve belki de en önemli şartıdır. Varoluşun sosyolojik ve psikolojik labirentlerinde yolunu kaybetmemek için emin belde ihtiyacı aciliyet kazanmıştır.

Müslümanların adaletten uzaklaşma sebebi, dünyada birkaç asırdır ülkemizde ise bir asra yakındır devam eden zulüm ve adaletsizliktir. Mütemadiyen adaletsizliğe maruz kalan insanların iç dünyalarının ne hale geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerekir.

SİSTEMİN İDEOLOJİK SINIRLARI

Yeni bir devlet kurmak ile yeni bir siyasi sistem kurmak arasında, önemli ve temel farklar vardır. Yeni bir siyasi sistem kurulduğu ve devletin devam ettiği kabul edildiğinde, Türk Devletinin, siyasi değişim alanının genişliği ortaya çıkar. Yeni bir devletin kurulduğu kabul edilirse, Türk Devletinin siyasi değişim alan ve imkânlarının dar olduğu ve kırılgan bir bünyeye sahip olduğu anlaşılır.

Yeni bir siyasi sistem kurulmuş olması; siyasi değişim imkânlarının genişliği ile beraber, siyasal yapının esnekliğinin kabul edildiği ve devletin “ebed-müddet” devam edeceği anlamına gelir. Doğrusu bu anlayış Türk Milleti için “ebedi” devlet sahibi olacağı anlamında bir teminat olarak anlaşılabilir.

Yeni bir devlet kurulmuş olması; siyasal değişim imkânlarının dar, siyasi bünyenin kırılgan olduğu, dolayısıyla değişimlerin, “yıkılış ve kuruluş” anlamında kavranacağı ve devletin “ebed-müddet” devam edemeyeceği şeklinde bir anlayışı doğurur. Bu durumda vurgu, devlete değil millete yapılmış olur ve Türk Milletinin “ebed-müddet” yaşaması gerektiği anlayışına yöneltir.

Bir ülkede siyasi sistemin değişim imkân ve araçlarının, yıkılış ve kuruluş biçiminde, başka bir ifadeyle “ihtilal” şeklinde anlaşılması ve başka yol ve kanalların bulunmaması, hayatın karşısında ve zamanın kıskacında değişmesi kaçınılmaz olan siyasi sistemlerin, önce baskıcı bir yapıya kavuşmasını ve daha sonra yıkılmasını zorunlu kılar.

Toplum ya kendini değiştirmeden yaşamak zorundadır veya kendisi değişirken yaşadığı siyasi sistemi de değiştirmek zorundadır. Aksi takdirde ya toplum statik bir yapıya kavuşacak ve kendini hayatın karşısında savunmasız bulacak ya da siyasi sistem statikleşecek ve baskıya dönüşecektir.

*

Siyasi sistem değişim ve gelişim metotlarını tespit ve tercih etmelidir. Tercih ve tespitler hukuki çerçevede ve usulde olmalı ve bilinebilir, kullanılabilir kılınmalıdır. Sistem kendini değiştirecek, dönüştürecek ve geliştirecek usulleri belirlemezse, yıkılış ve çöküşten başka alternatif bırakmamış olur.

Milletin bekasını ve devletin devamını esas alan (ama sadece bunu esas alan) anlayış, yıkılış ve çöküş gibi vahim sonuçları olan bir değişme yolunu alternatifsiz bırakamaz. Hiçbir ideoloji, felsefe, siyasi sistem veya başka türlü bir düşünce disiplini milletin bekasını anlayışının merkezine oturtmaktan imtina edemez. Öyleyse, milletin siyasi sistemi değiştirme ve geliştirme yöntemlerini belirlememek veya kabul etmemek gibi anlaşılmaz bir tavır içinde olamaz.

Siyasi sistem halkın talepleri doğrultusunda değişim imkân ve usullerini müesseseleştirmemişse, diktatoryal bir nitelik kazanır.

*

Siyasi sistem (hukuk sistemi değil) lügatini yazarken, ülke sınırları içinde “düşman” tanımlaması yapmaz. Ülke sınırları içinde düşman tanımlaması siyasi sistemin lügat ve literatürüne girerse, o ülkede sadece siyasi sistem vardır ve kesinlikle hukuk sistemi yoktur. Siyasi sistem tek gerçeklik (değer) veya son gerçeklik haline gelirse o ülkede yönetimin oligarşik bir yapıya bürünmesi kaçınılmaz olur. Oligarşik yapılanmanın tabi neticesi olarak; Siyasi sistem ideolojik kurallardan müteşekkil ve bununla sınırlı kalarak, hukukun üstüne çıkarılır ve siyaset hukuka hâkim olur. Oligarşik imtiyaz ve totaliter hâkimiyet, hukuk tanımadığı gibi aynı zamanda ahlaksızdır. Çünkü imtiyaz, ahlaksızlık (ve tabi ki hukuksuzluk) yapabilme imkânıdır.

*

Hukuk sistemi lügatini yazarken “düşman” tanımlaması hiç yapamaz. Hukuk “suçlu” tanımlaması yapar. Hukuk “düşman” tanımlaması yapmaya başladığında mahiyetini kaybeder ve hukuk olmaktan çıkar. Siyaset disiplini kendini hukuk olarak topluma arz eder ve bir büyük cinayet işlenir. Hukuk düşman tanımlaması yapmakla “kullanılabilir” bir silaha dönüşür. Hukuk kullanılabilir bir alet olmamalıdır. Hukuk sadece hâkimler tarafından “uygulanması gereken” bir kurallar bütünüdür ve hukuk olmasının birinci şartı, ilgili her insana eşit uygulanabilir olmasıdır.

*

Mevzuat hazırlanırken milletin “gerçeklikleri” merkez alınmalıdır. Hayatın yaşanabilmesi ve devamının sağlanması için gereken şartların neler olduğunun hala tartışıldığı ülkemizde, vicdan sahibi olmakla ideoloji sahibi olmak arasında kıvranan insanlar asil bir tavır sergilemenin dirayetine sahip olamıyor daha önemlisi bu ikilem karşısında takınılacak tavrın asalet-rezalet tercihi olduğunu anlamıyorlar.

*

Seküler mantık özünde skolâstik düşüncenin karşısında yer almakla, değişmez tek gerçekliğin “değişme” olduğunu kavrayan bir yaklaşım sergiler. Seküler mantıkla yola çıkıp “değişmezler” belirlemek, laikliği dinin karşısında “başka bir din” olarak görmek ve sunmak tavrını geliştirir. Laiklik din haline getirildiğinde hayat alanı alabildiğine daraltılır ve temel iddiası olan özgürlükle ilgisi kalmaz.

*

Seküler kavrayışta hukukun kaynağı eğer halk değilse, kaçınılmaz olarak ideolojidir. Türkiye’de halkın yasama kaynağı olmak gibi bir imkân ve yetkisi olmadığına göre hukukun kaynağı ideolojidir. Kaynağı ideoloji olan hukuk disiplininden bahsedildiğinde laiklik siyasi-felsefi bir anlam ifade eder ve bunu hiçbir şekilde hukuki bir kavram olarak nitelendirmek mümkün olmaz.

*

Türkiye’de siyasi sistemin aksiyon ortaya koyamaması ve kendini tanımlama iktidarına sahip olamaması kaçınılmaz biçimde reaksiyoner bir yaklaşım geliştirmiştir. Sistem, nelere karşı olduğunu ve nelerin yasak kılındığını ortaya koymakta ve fakat kendinin ne olduğunu veya olmak istediğini beyan etmekten entelektüel anlamda aciz kalmaktadır.

“Muasır medeniyet seviyesi” gibi anlamsız ve açıklamasız bir şablonu kullanan sistem yıllarca gözü kör ve kulağı sağır aydınlar tarafından infaz timleri gibi savunulmuş ve korunmuştur. Muasır medeniyet seviyesinden kastedilenin Avrupalılaşmak (yirminci asırda Amerikanlaşmak olarak da anlaşılabilir) olduğunu zaman zaman açıkça beyan etmekten imtina etse de, bunu kastettiği ve fakat yirmibirinci asırda artık Asya’nın da (en azından bazı ülkelerinin) gelişmişlik seviyesinin “muasır” olduğu tescil edildiğine göre “muasır medeniyet seviyesinin” anlamının ne olduğunun açıkça beyan edilmesi zamanının geldiği anlaşılmalıdır.

Sistem kendini tanımlama çabalarına girdiği Anayasa dâhil tüm hukuk metinlerinde hiçbir kıstas kullanmamakta ve sürekli “muasır medeniyet seviyesi” gibi bir ölçülendirme kullanmaktadır. Bu ölçülendirmenin aslında bir “ölçü” olmadığı bilindiği ve tanımlamasının da yapılamadığı için, sürekli ne olmadığını veya nelere karşı olduğunu beyan etme ihtiyacı duymakta ve “karşı oluşlarını” uzun uzun anlatmakta bununla beraber nelerin “muasır” olmadığını da resmi olarak tespit etmek durumunda kalmaktadır.

Bilim ve kültürün tayin ve tespit etmesi gereken muasır medeniyet kavramını kanunla ikame etmiş tek ülke olmak bahtiyarlığı! bize ait olsa gerek. Hukuk sisteminin tamamını tercüme eden ve ahlak sistemi ile ilgili hiçbir çaba göstermeyen sistem, skolâstik mantıktan tevarüs eden bilim veya bilimin alanına giren konularda dahi hükümleri kendisi veren bir siyaset ve hukuk anlayışını ülkeye nakletmiş bulunmaktadır.

*

Türkiye’de sistemin ne olduğunu yazmak mümkün değildir. Ancak ne olmadığını ve nelere karşı olduğunu başka bir ifadeyle sınırlarının neler olduğunu yazmak mümkündür.

Sistem kendini açıklayamamak zafiyetinden kaynaklanan panikle karşı oluşlarını uzun uzun açıklamak ihtiyacı içinde kıvranırken sağlıklı bir değerlendirme yapmaktan uzak olduğunun farkında değil. Sağlıklı bir değerlendirme yapamadığı için “karşı oluşlarını” veya “sınırlarını” tespit ederken milletin tanımlanmasında kullanılabilecek en anlamlı ve fonksiyonel unsur olan “Müslüman” lığını tanımlama unsuru değil, tasfiye konusu olarak “karşı oluş” listesinin birinci sırasına koymaktan imtina etmemektedir.

Sistemin ideolojik sınırlarını belirlemeye çalışırken karşılaşılan üç temel başlık göze çarpıyor. Bunlar önem sırasına göre; İslam, Milliyetçilik (Kürt milliyetçiliği ağırlıklı) ve sosyalizmdir.

İslam, batı veya batılılaşma tandanslı bir devrimin kaçınılmaz karşı oluşu olarak ortaya çıkarken sistemin varoluşunu temelde İslam’a karşı oluşunda gerçekleştirdiğini görmemek mümkün değil. Kadim Yunan, eski Roma ve Hıristiyanlık sentezinden ortaya çıkan ve son iki asırdır sekülerleşen batı medeniyetinin İslam ile ilgili tarihi bir problemi olduğu ve kendini gerçekleştirmek için İslam’ı yok etmek zaruretini ruhi derinliklerinde hissetmesinin refleksini anlamak mümkün. Batılılaşma macerası, batının genlerine işlemiş bu şifreyi bilerek veya bilmeyerek ithal etmiştir.

Sosyalizm ise batının ürettiği ve yirminci asrın ikinci yarısında Avrupa’nın siyasi, içtimai ve iktisadi nizamının kurucu unsurlarından biri haline geldiğinin bilinmesine karşılık sistemin batılılaşma macerasında sosyalizme karşı aldığı ağır tavır batılılaşma ideali içinde açıklanabilir değil.

Avrupalılaşmak bir oranda sosyalizme de ulaşmak veya bulaşmak anlamına gelmiyorsa eğer, sistemin batılılaşma stratejisi batının değerlerinin kritik edilerek alınmasını ve tüm esaslarının alınmasını reddeden bir tavır belirlemek durumunda olduğunu göstermektedir. Fakat durum böyle değildir ve batılı değerlere karşı bir süzgeç kullanmak iradesi hiçbir zaman olmamıştır. Ne var ki, işçilerin iktidar olması ülkedeki oligarşik yapıyı ve buna ayarlı olarak “imtiyazları” ortadan kaldıracağı için bir “medeniyet süzgeci” değil ama “iktidar süzgecinin” kullanıldığını tespit etmek gerekiyor.

“Milli Devlet” ifadesini bazen tanım bazen de bir tabir olarak kullanan sistem; batılı anlamda “milli devlet”e vurgu yapmakta ve fakat bunun iç politikada karşılığının bir akım ile ortaya çıkmasına tahammül edememekte ve “Atatürkçü milliyetçilik” belirlemesini yapmaktadır. Böylece oligarşik yapı milliyetçilik anlayışını tekelinde tutmanın mekanizmasını oluşturmakta ve Türk milliyetçiliğini kendi dışında kullanabilecek bir siyasal akımın önünü kesmektedir.

Milli devlet tabirini (tanım olarak kullanmasa bile) kullanan bir devletin milliyetçiliği sınır olarak koymasındaki anlamsızlık sistemi bu konuda utangaç bir tavır içine sokmuş ve fakat oligarşik yapı imtiyazlarına son verecek bir milliyetçi siyasal cereyanın gerçekleşme riskini de göze alamadığından “Atatürkçü milliyetçilik” belirlemesiyle bu konuyu sistemin özüne raptetmiştir.

Ülkücü hareketin, devletin milli devlet tabirinden kastettiği şeyin kendi anladıkları milliyetçilik olmadığını anlamaları 12 Eylül döneminde milleti koruma kaygısının ürettiği aksiyonun, kendine karşı korudukları siyasal akım ile aynı kategoride muamele görmelerine kadar sürdü.

Türk Milliyetçiliğinin Atatürk milliyetçiliği ile çerçevelenmiş olması halinde dahi bir aksiyon olarak ortaya konulmuş olması, Türkiye’nin nüfus yapısında bir Kürt Milliyetçiliğini tetikleyeceğinin anlaşılamadığını düşünmek saflık olur. Kürt Milliyetçiliği riskini, İslam riskine tercih eden oligarşik sistem Kürtleri bölgelerinde ve köylerinde yaşadıkları ve kendi imtiyazlarını tehdit etmedikleri sürece vatandaş olarak ve kerhen kabul etme tavrına girmiştir.

Sistem üç ideolojik sınırı içinde en büyük önemi İslam’a vermiştir. İslam’ı ideolojik sınır olarak gördükten sonra verdiği önem anlaşılabilir bir durumdur. Zira diğer iki sınıra göre İslam çok daha fazla bir anlam ifade etmektedir.

İslam sınırını çelik duvarlarla ören sistem, her bahsi geçtiğinde hayatın din kurallarına göre düzenlenmemesi gerektiğini ve çağımızda bunun zaten imkansız olduğunu beyan ederken, beyanlarının aksine biliyor ki; devlet ve cemiyet alanında hukuk ve ahlak teklifi, varlık, insan ve hayat (topluca söylemek gerekirse medeniyet) alanlarında ontoloji ve epistemoloji teklifi olan, diğerlerine göre tek alternatif İslam’dır.

İslam, sistemin boşaltacağı tüm alanları doldurabilecek ve dolayısıyla özünü değiştirebilecek bir fikir kudretine sahip olduğu, buna karşılık sosyalizm ve milliyetçilik (Kürt milliyetçiliği hariç) siyasal akımlarının neticede sistem ile entegre olabileceği ve özünü dönüştürmeden sistemi muhafaza edebileceği bilindiği için karşı oluşun devasa surları bu cephede yükselmiştir.

*

Türkiye Cumhuriyeti ideolojik bir rejim özelliği taşır ama ideolojisi yoktur. İdeolojik çapta bir fikri örgüyü hiçbir zaman arkasına almamıştır.

Bu sebeple “ahlak” üretememiş ve teklif edememiştir.

FİLİSTİN ZAFERİ YA DA DÜNYA CEHENNEMİNE DOĞRU

Ümmetin savaşı, Filistin topraklarıyla (İsrail denilen domuzlar çetesinin bulunduğu yer de Filistin’dir) sınırlamayıp tüm dünya sathına yayması stratejik zarurettir. Yahudi domuzlar çetesinin dünyadaki tüm mevzilerde rahatını kaçıracak ve oradan siyasi, askeri ve iktisadi kaynak transferini Filistin topraklarına nakledecek imkânlarını berhava edecek mücahede ve mücadele usulleri ve yolları keşfetmek ve tatbik etmek gerekiyor.

İsrail’deki Yahudi domuzlar çetesini kendi başına bırakacak ve dünyanın diğer bölgelerinden yardım alamaz hale getirecek dünya sathındaki cephenin açılması halinde görülecektir ki, Filistin’deki Yahudi domuzlar çetesi, nükleer silahlarına rağmen korkudan çıldıracak raddeye gelecektir. Öyle bir çıldıracaklardır ki, ABD ye kadar yüzerek gitmeyi mümkün zannedecek hale gelecekler ve Akdeniz kıyılarından denize atlayarak yüzmeye başlayacaklardır.

*

Filistin topraklarındaki çatışmanın lojistik ihtiyaçlarını karşılamak, Filistinli yiğitlerin, Yahudi domuzlar çetesinin hesabını görmek için kâfidir. Fakat Gazze’nin ablukaya alınmış olmasından dolayı bu işin yapılamaması, o topraklar dışındaki ümmet için yapılması gerekenleri daha acil ve daha mühim hale getirmektedir. Filistin toprakları dışındaki ümmete düşen mesuliyet ise, tüm Yahudi kuruluşları ablukaya almak ve en azından iktisadi ve ticari çerçevede felç etmektir. Dünyadaki doğrudan Yahudi kuruluşları (diplomatik temsilcilikler ve Yahudi şirketleri gibi) ve dolaylı Yahudi kuruluşları (mason locaları ve Yahudi ortaklığındaki şirketleri) çalışamaz, üretemez, dağıtamaz, satamaz ve tanıtamaz hale getirmek, Filistin’deki Yahudi domuzlar çetesinin nefesini kesecektir. Dünya Yahudileri, böyle bir ÜMMET SEFERBERLİĞİ karşısında Filistin’deki Yahudi domuzlar çetesini birkaç saniyede durdurur ve Filistinliler karşısında diz çöktürerek özür diletir.

Dünyadaki domuz ırklarından biri olan Yahudi sayısının az bir kısmı Filistin’de yaşamaktadır. Bu ırkın çoğunluğunun Filistin dışında yaşaması, kendilerini yeterince güvende hissedeceklerini göstermektedir. Ve Filistin dışındaki çoğunluk, Filistin’deki domuz kalabalıklarını besleyecek kadar iktisadi varlığa sahiptir. İşte Filistin’deki Yahudi domuzlar çetesinin cesareti buradan gelmektedir. Mücadelenin en önemli noktası, maddi kaynakların imhasından önce manevi kaynakların imhasıdır. Yahudi domuzlar çetesinin psikolojik kaynaklarının en önemlisi, dünyada yaşayan Yahudi domuz ırkının çoğunluğunun büyük bir siyasi ve iktisadi güce sahip olması ve Filistin’deki domuzlar çetesini her alanda besleyebileceğine olan inançlarıdır. Filistin dışında yaşayan Yahudi domuzlarının iktisadi varlıkları ve kaynakları ablukaya alınır ve kurutulursa, Filistin’dekilerin CESARETLERİ yok olur.

* Gazze’deki Yahudi domuzlar çetesinin vahşetinin bir “insanlık krizi” olduğu istikametindeki teşhisler ve beyanlar, özünde doğru ve asildir. Fakat Müslümanların, bu noktada vahim bir hataya düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu bilmeleri gerekir. İnsanlık meselesi teşhisi, ABD, AB, Çin, Rusya vesaire dünyadaki başka güçlerin de harekete geçmesi gerektiğini düşündürüyor. Bu düşünce Müslümanların kendi öz mesuliyetini azaltacak bir rehavete sebep olabilir. Oysa dünyada, Yahudi domuzlarının, Yahudileşmiş domuzların ve Yahudi domuzlarına ses çıkarmayan kâfirlerin vicdanına iltica etmek, Müslümanlar için tefekkür zafiyetidir. Yahudi domuzlar çetesinin vahşetine karşı Müslümanlar dışındaki insanların da “insani tepki” vermeleri, kendi haysiyetleri ile ilgilidir ve bunu yapmalıdırlar. Müslümanların, kendi dışındakilerin tepkilerine mani olmamak düşüncesi ile konuyu sadece “insani mesele” olarak teşhis etmeleri, özgüven zafiyetidir. Bu mesele öncelikle Müslümanların meselesidir ve tarihte Yahudi domuzlarına en fazla yardım eden Müslümanlar olmasına rağmen, Yahudi domuzlarının en fazla Müslüman kanı dökmüş olması, Müslümanların artık bir “Yahudi meselesi” olduğunu gösterir. Dünyanın kadimden beri bir “Yahudi meselesi” olduğu vakadır ama artık Müslümanların da bir Yahudi meselesi olduğu tarihi tecrübe ile sabit hale gelmiştir.

*

İnsanlarda değerlendirilmesi yapılmamış bir düşünce sabit hale gelmiştir. Zulüm, adaleti doğurur. Daha açıkça ifade etmek gerekirse, “zulüm görenler, adil davranırlar” şeklinde bir anlayışın yaygın olduğu görülür. Oysa tarih bunun aksini tecrübe etmiştir. Zulüm gören hiçbir halk, adil olmamıştır. Tarihte bu tecrübenin tek istisnası, zulüm gören Müslümanların adil davranabildiğidir. Keza Yahudi domuzlarının da ikinci cihan harbinde gördüklerini iddia ettikleri zulüm, ya yalandır ya da o zulümden adil bir halk değil daha zalim bir halk doğmuştur. Müslümanlar dışındaki tüm insanlık âleminde zulüm adaleti değil zulmü doğurmuştur. Tarihin, içinde yaşadığımız bu günkü zaman diliminde Müslümanların bu kadar ağır ve uzun süre devam eden zulümden sonra hala adil olup olamayacağı sorusudur. Tarihte her zulümden sonra adil kalabilen Müslümanlar bu “asaletlerini” birinci cihan harbindeki ağır mağlubiyetten ve devam eden zamanda tüm İslam coğrafyasının işgal edilmesinden ve sürekli uğranılan zulümden sonra hala muhafaza edebilecekler mi? Son iki asırdır kesintisiz işgal ve zulüm gören Müslümanların hala adil kalabileceklerine inanmak, insan tabiatını tanımamaktır. İslam’ın temel kaidelerinden biri olan ADALET, Müslümanların mutlaka şahıslarında pırıldatacakları bir hususiyet olmalıdır ama bu kadar uzun süren zulüm neticesinde “Müslüman şahsiyetlerin” paramparça olduğu vakadır. Artık Müslümanlar, “şahsiyet terkiplerini” zulmün ağır tesirlerinden müstakil olarak yapacak durumda değillerdir ve bunun beklenmesi, insanüstü bir taleptir.

Müslümanların adil olma imkânını kaybetmesinin neticeleri nelerdir? Dünyanın acilen cevaplaması gereken en önemli soru budur. Zira bu sorunun cevabını asgari seviyede vermek bile dünyanın cehenneme döneceğinin anlaşılması için kâfidir. Ne demek istediğimizi birkaç noktayı izah ederek açalım.

Bir insan hem İslam imanına sahip olacak ve hem de İslam ahlak ve hukuku ile bağlı olmayacaktır. Adil olmamak, İslam ahlak ve hukukuna bağlı olmamak demektir. İslam’ın imanına sahip insanın ne kadar güçlü olduğunu dünya son birkaç on yıldır çeşitli coğrafyalardaki savaşlarda yakından görmüş olmalıdır. Bunu uzunca izah etmeye çalışmak boşuna zaman kaybıdır zira bu günkü Gazze mukavemeti bile ne demek istediğimizi anlatmaya kâfidir. İslam ahlak ve hukukundan uzaklaşmış “çıplak İslam imanı” yeryüzündeki en güçlü silahtır. Çıplak İslam imanına sahip insanların neler yapabileceğini herkesin tahayyül ve tasavvuruna bırakıyorum. Demek istediğim özet olarak odur ki, çıplak İslam imanına sahip insanların ellerinde herhangi bir silah olması dahi gerekmez. Bu imanın, şahit olduğu zulüm karşısında ürettiği öfke, bu insanların sadece elleriyle öldürebileceği insan sayısı istatistiklerin altından kalkabileceği bir toplam değildir.

Dünyanın acilen görmesi ve anlaması gereken şey, Müslümanların çıldırmak üzere olduğudur. Çıldırmış bir Müslüman, “çıplak İslam imanına” sahip kişidir. Dünyanın böyle bir öfke seli karşısında dayanabileceğini düşünmesi, tarihin en büyük gafı olur.

ŞEYH AHMET YASİN’E CEVAP

Ulu şeyhim

Öyle bir yazı yazmıştın ki, Filistin halkının halini ifade edebilmek için başka bir kelama ihtiyaç kalmamıştı. Kelamın ifade kudretinin veya ifade acziyetinin müntehasındaydı sözün ve sözünün üstüne söylenecek söz kalmamıştı. Ulu şeyhim, söz söylemek kudretinden başka hiçbir kudretin yoktu ya… Ve üstüne söz söylenmeyecek sözü söylemiştin ya… Bundan dolayı mı acaba son sözün oldu? Halini ifade babında kelamın şahikasını söylediğin için mi ve başka söze gerek kalmadığı için mi son sözlerin olmuştu?

Ulu şeyhim, son sözlerinin şikayet olmamasını ne kadar çok isterdim. Bizden şikayet etmemiş olmanı ne kadar arzu ederdim. Lakin şeyhim, gök kubbe altında sözünün üstüne söylenebilecek bir söz yoktu ve haklıydın. Biz şikayetine konu olmaktan başka bir ehemmiyete sahip olamadık.

Sultanım, şehitler sultanı şeyhim, “Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?” diye feryat ederek soruyordun ya şikayetnamende. Zapt altına alındık sultanım. Kafirler tarafından zapt altına alındık, kafirlerin kulları tarafından zapt altına alındık, bu kölelik bile yetmedi kendi akıllarımız tarafından zapt altına alındık, “sakin olmalıyız” diye diye, makul davranmalıyız diye diye… Kadınlarımız ve çocuklarımız tarafından zapt altına alındığımızı ise söylemeye yüzüm tutmuyor şeyhim… Servet ve şehvet tarafından zapt altına alındığımızı ise kendime bile söyleyemiyorum ki sultanım, sana nasıl söyleyeyim? Allah için, ümmetin namusu için kızmayanların, her ikisini de kaybedeceğini, dilinin ucuna kadar gelmesine rağmen bize merhamet edip söylememişsin ya şeyhim, anladım ki az bile şikayet etmişsin. Allah için öfkelenmeye mani olan akıl varsın çıldırsın sultanım.

Şahlar şahı, canım efendim, “gözyaşlarınızı silecek bir bakış” istemişsin. Ulu şeyhim, çok şey istemişsin… Yeryüzünde cennet yüzüne bakacak bir göz mü kaldı ki? Utancından başını kaldırıp sana bakabilecek bir “insan” mı var ki? Şahım, kimin gücü yeterdi senin bir damla gözyaşına… Bir damla gözyaşın bilirim ki, dünyadan ağır çeker, nasıl çeksin dünya o yükü? Maveradan gelecek nur bir bakış dışında kimin cüretidir ki o eda? Görmedim o sözü söylerken seni ama mutlaka maveraya bakıyor olmalıydın, cevabı maveradan bekler gibi…

Ulu şeyhim, şehitler şahı, kerametini bu gün gördük. Demiştin ki, “Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız…”. Şeyhim, o gün bu gündür. Dünya büyük ölümler gördü bu gün, her biri bir dağın devrilişiydi de ümmetin ayağını bastığı arz, on şiddetinde bir depremle sarsıldı. Hani yerinden kımıldamayan o ümmet var ya… Sarsılınca altındaki toprak, zıpladı havaya… Naralar arşı kapladı şeyhim, sen de duymuş olmalısın… Mutlaka duydun, şehitlere “ölüler” diyecek kadar cehlimiz artmadı şeyhim. Diz dize oturuyorsun ya Alemlerin efendisiyle… Hani naralar oraya kadar ulaştığında, dizine dokundu mu hafiften Hz. Resulullah (SAV) ve şöyle demiş olabilir mi acaba mübarek elini dizine koyduğunda… “Yasin bak, senin açtığın çığır, senin yaktığın ateş, senin üflediğin nefes, ümmetimi ayağa kaldırdı, ne mutlu sana…”. Dedi mi şeyhim, böyle dedi mi, tebessümüyle yüzünü aydınlattı mı bunları söylerken…

“Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!” Şahidim şeyhim… Dünya şahit şeyhim… Hatta Yahudi domuzlar çetesi bile şahit ki, sen kaçmadın, seni sevenler kaçmadı, Hamas kaçmadı, Gazze kaçmadı. Bir kıymeti varsa eğer şahitliğimin, kıyamet günü, kaçmadığına, kaçmadıklarına şehadet edeceğim. Ümmetin şerefi bunlar diyeceğim, kaçmadılar… Allahım, şahidim ben, kaçmadılar. Ya Resulullah (SAV) direndiler, ileri atıldılar, kaçmadılar. Ve ümmete dönüp alınlarınızı göstereceğim, “bakın, alınlarında yazıyor, direndiler, ileri atıldılar, kaçmadılar”. Ve ekleyeceğim, “Ulu şeyhim dünyada da aynen bu alınlarında yazanı söylemişti”. Alınlarında aynen böyle yazacağını söylemişti. “Bakın, bakın söylediğinin aynısı yazmıyor mu?”

Tekerlekli sandalyede oturuyordun, dizlerin tutmuyordu ki ayağa kalkıp düşmanın üzerine yürüyeydin. Fakat şeyhim, ben ayakları sağlam olanları gördüm, onlar kaçıyordu. Ayaklar kaçmak için kullanılacaksa neden sağlam olsun ki? İmanın ve cesaretin kalpte olduğunu gösterdin bize ve bunların iyi koşan iki ayaktan daha önemli olduğunu… Şeyhim, senin tutmayan ayaklarından ve ellerinden korkmadı Yahudi fareleri… Onlar, senin Allah’a ve Resulüne sadakatinden korktular. İmandan beslenen ve cesaret ile tezyin edilen sadakatin en büyük rütbe olduğunu bilenler bildi şeyhim.

Şahım efendim, bu gün bir kerametine daha şahit olduk. “Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!” demişsin… Kerametin tahakkuk etti ve çocuklarınız, kadınlarınız, yaşlılarınız ve gençleriniz ümmete yakıt oldu. Hem de öyle bir yakıt ki, nükleer enerjiden daha güçlü… Müjde şeyhim, bu yakıt ümmetin tutmayan bacaklarını tutar kıldı, yürümeyen ayaklarını yürür kıldı, görmeyen gözünü görür kıldı, tutmayan elini tutar kıldı en önemlisi ise korkan kalbini cesaretle doldurdu. Şahım, ümmetin tüm coğrafyasında meydanlar doldu, eller havaya kalktı, yumruklar sıkıldı, senin ve Gazze’nin intikamını almak için yeminler edildi, konvoylar yola dizildi. Bütün bunları övünmek için anlatmıyorum şeyhim. Senin şanına layık olan yüzmilyonların Filistin’e, Mescid-i Aksa’ya yürümesiydi, biliyorum. Bunun için ne kadar yakıt gerektiğini de tahmin edemiyorum. Hala şikâyetinin cari olduğuna eminim. Fakat şeyhim, öyle bir çığır açtın ki zamana ve öyle bir yakıt verdin ki ümmete eminim yüzünde güller açtıracak yüzmilyonların yürüyüşü uzak değildir. Ha şeyhim bir şey daha oldu. Öyle bir yakıttı ki ümmete sunduğun, bu defa hain işbirlikçiler kaçamadı ve tüm ümmet onların ne mel’un olduklarını gördü. En büyük eserin ve en büyük sevabın bu oldu şeyhim. Tüm hainler suçüstü yakalandı bu defa…

Ulu şeyhim, ne kadar üzdü seni bu ümmet. Her şeye rağmen yalvarmışsın ümmete… “Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!”. Bu nasıl söz şeyhim… Hangi Müslüman sizin aleyhinize olabilir ki? Asla ama asla aleyhinize olmayacağız. Şehadet ederim ki, senin aleyhine olanlar, kâfirlerin ta kendileridir, zalimlerin ta kendileridir, hainlerin ta kendileridir, fasıkların ta kendileridir, korkakların ta kendileridir, mel’unların ta kendileridir. Şeyhim, bir şey yapamadık belki, belki de yapmadık, ama senin aleyhine olmak, bunu yapacak kadar zillete düşmedik, bunu yapacak kadar ihanet etmedik, bunu yapacak kadar yoldan çıkmadık, bunu yapacak kadar ümmetten ayrı düşmedik.

Sultanım, vasiyetin Gazze’nin aslanları tarafından yerine getiriliyor. “Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!” demiştin ya… Gazze’deki senin yiğitlerin ve Allah’ın aslanları teslim olmuyorlar, olmayacaklar. Zilletle yaşamanın şerefle ölmeye tercih edildiği bir dünyada sadece senin geride bıraktığın yiğitler şerefle ölmeyi zilletle yaşamaya tercih ediyorlar. Nasıl bir ruh üfledin bunlara şeyhim… Yahudi fareleri bile şaşkın ve hayretle bakakaldılar. Zannediyorlardı ki, aç bırakırsak teslim olurlar, susuz bırakırsak teslim olurlar, elektriklerini kesersek teslim olurlar, ilaçsız bırakırsak teslim olurlar, başlarından aşağı yağmur gibi bomba yağdırırsak teslim olurlar, çocuklarını öldürürsek teslim olurlar, kadınlarını öldürürsek teslim olurlar, ihtiyarlarını öldürürsek teslim olurlar. Burada sayamayacağım cinsten aklın üretebileceği tüm ihtimalleri denediler şeyhim, teslim olacaklarını düşündükleri… Hani onlar “akıllı” ya… Akıllarını patlatırcasına çalıştırdılar, senin yiğitlerinin teslim olacağı ihtimali bulmak için… Teslim olmadılar şeyhim… Nasıl bir nesil bıraktın ki ulu şeyhim, Yahudi farelerinin keşfettikleri tüm ihtimalleri boşa çıkardılar. Yahudi fareleri çıldırdı şeyhim yetiştirdiğin nesil karşısında… Amerikalı kafirler çıldırdı şeyhim… Ümmet bile teslim olacaklarını zannetti, bekledi. Hain işbirlikçiler ellerini ovuşturdu senin neslinin teslim olacağı hayaliyle. Dünya çıldırdı şeyhim, neslinin direnişi karşısında. Müslüman neymiş, nasılmış gördü dünya şeyhim… Ne mutlu sana… Ne mutlu sana… Ne mutlu sana…

Şeyhim, ulu şeyhim, şehitler sultanı, ne yazsam boş… Ben mazeret arama yüzsüzlüğünü yüzüme maske yapmam. Korkağın tekiyim. Hala Gazze’de olmadığım için korkağın tekiyim. Hala bu ülkede Yahudi domuzlar çetesinin elçilik binaları olduğu için korkağın tekiyim. Hala bu ülkede Yahudi farelerinin malları rahatlıkla satıldığı için korkağın tekiyim. Gönlünü hoş edecek işleri biliyorum ama korkağın tekiyim dedim ya… Halimi arzedeyim istedim. Hani din gününde uzaklarda da olsa gözüne çarpabilir miyim acaba diye… Hani ne bileyim, Allah’a ve Resulüne, bu korkak müminlerden birisi ama galiba kalbinde bir sızı vardı, diye şehadet eder misin ümidiyle…

İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI -I-

İslam, temel anlayış olarak kendini merkeze alan ve bu merkez çevresinde bir sacayağı kuran usule sahiptir. Sacayağının ayakları, varlık, insan ve hayat bahisleridir. Hayat bu sacayağından koparılıp alındığında (müstakilleştirildiğinde) bir mana ifade etmez hale gelmektedir. Varlık, insan ve hayat bahislerinin birbirinden müstakilleştirilememesi, İslam’ın temel yaklaşımıyla beraber aynı zamanda bu konuların mahiyetleri gereğidir.

Aşağıda İslam’ın hayat anlayışını dokuyan temel esasların her birini birkaç paragrafla özetlemeye çalıştık. Fakat bunların her biri ayrı bir veya birkaç yazı konusudur ve müstakil yazı olarak yayınlanacaktır. Bu yazı, başlığından da anlaşılacağı üzere giriş mahiyetindedir.

*

İslam ile hayat arasındaki temas noktası doğru tespit edilmelidir. Kasabın eline neşter alıp ameliyat masasına geçmesi gibi, İslam’ı hayata hoyratça savurmak, “İslami hayat” için doğru değildir. İslam’ın tekliflerinin hayat ile nasıl ve hangi şartlarda buluşacağı doğru anlaşılamadığında ortaya çıkacak insan tipi, kaba softa ve ham yobazdır. İslam’ın “doğru”ları ile hayatın “gerçek”lerinin kesişme noktası, İslam’ın hayat ile kurduğu temas noktasıdır. İslam’ın hayatı bulduğu noktada muhatap alması bu başlangıç noktasını kabule zorlamaktadır. Fakat bu nokta sadece başlangıçtır ve asla orada kalmaması veya oraya kilitlenmemesi gerekir.

*

İslam’ın hayattan geri çekilme payı var mıdır? Varsa geri çekilmenin nihai hattı nedir? İslam hayattan hiçbir şekilde geri çekilmeyecek kadar sert ve kaba mıdır? Eğer böyleyse hayatı yaşamak (İslam’ı yaşamak) nasıl mümkün olabilir? İslam’ın hayattan geri çekilmesi, kendini hayattan tecrit etmesi ve temel esasını reddi değildir. Geri çekilmenin ölçülerden vazgeçmek şeklinde anlaşılması zaten yobaz anlayışıdır. İslam, hayattan “tatbik şartları” cihetiyle geri çekilir. Mesela su olmadığında teyemmümün caiz olması veya hastanın oruç tutmayabilmesi veya canın tehlikeye girmesi halinde dil ile inkâra cevaz vermesi gibi. Sistematik bir anlayışla İslam’ın hayattan geri çekilme hattının tespiti fevkalade önemlidir.

*

İslam, hayatı ve insanı bulduğu noktada muhatap alır. Fakat bulduğu nokta İslam’ın yaşanılması için gerekli olan ferdi ve içtimai “gerçeklik” altyapısını oluşturmaz. Bulduğu noktada muhatap alması, insanı ve hayatı o noktada muhafaza etmeyi gerektirmez. İslami hayat kendi “ferdi ve içtimai gerçeklik altyapısı” ile mümkün olduğuna göre, İslam’ın kendi hayatını üretmesi elzemdir. İslam’ın kendi hayatını üretmesinin temel anlayışı, malzemeleri ve vasıtaları nelerdir? Hangi “mimari anlayış” ile kendine mahsus hayatı inşa edecektir? İnsan ve hayatı bulduğu ve muhatap aldığı noktadan, kendi hayat alanına nasıl taşıyacaktır? Bu soru konjonktürel olarak fevkalade önemlidir.

*

İslam, insan tabiatında ve hayatın mahiyetinde mevcut temel özellikleri ve mecraları reddetmez. İnsan tabiatında mevcut olan ve hayatı yaşamayı ve devam ettirmeyi mümkün kılacak “arzular” ile hayatın içine döküldüğü ve akışını temin ettiği mecralar, İslam için yok hükmünde değildir. Mülkiyetten cinselliğe kadar hayatı üreten ve yaşanmasını mümkün kılan temel arzular ve bu arzuların hayatta açtığı mecralar kabul edilmeksizin, “yaşanmaya değer hayat”ın inşası kabil değildir. İslam, Katolikler gibi evlenmeyi, komünistler gibi mülkiyeti reddetmek basiretsizliğine düşmemiştir. Kabul etmek, tanzim etmemeyi gerektirmez. İslam, insan ve hayatın zaruretlerini kabul etmiş fakat onları tanzim ederek “insanileştirmiştir”. Cinsel arzuyu kabul etmiş fakat yolunu evlilik olarak göstermiştir.

*

Hayat ve insan çok girifttir ve adaletsizlik eşitsizlikten doğduğu gibi eşitlikten de doğabilir. Aslolan muvazenenin kurulmasıdır. Zengin ile fakirin eşitlenmesi, zengin lehine neticeler doğurmaktadır. Muvazene, iki unsurun bir arada yaşayabilmesini mümkün kılan denge halidir. Muvazenenin kurulabilmesi için genellikle zayıf lehine düzenlemeler yapılması gerektiği anlaşılmalıdır. Aylık geliri 100.000.00 YTL olan fabrikatörle, aylık geliri 500,00 YTL olan işçisi kavga ettiğinde ve her ikisi de onar ay hapis cezası aldığında ve hapis cezalarının günlüğü 10.00 YTL den paraya çevrildiğinde, toplam ceza 3.000.00 YTL olmaktadır. Fakat bu miktar fabrikatörün (zenginin) bir günlük geliri bile değilken, işçinin altı aylık maaşıdır. İşte eşitlikten doğan bir adaletsizlik

. Muvazene, hakların yerli yerine oturtulması ve kullanılabilir hale getirilmesidir. Kâinatta her şey muvazene üzerindedir ve muvazene bozulduğunda hayat ve varlık dağılmaktadır. Mesela su, iki hidrojen ve bir oksijen atomunun belli bir kıvamda bir araya gelmesiyle oluşur. Suda hidrojen ve oksijen atomları var diye her ikisinden de birer atom alarak su meydana getirmeye çalışmak ahmakça bir çabadan başka bir şey değildir.

*

Hayat alanlarının tamamı (genel anlamda) kabul görmüştür. Her alanın kendi merkezinde bulunması esastır. Hayat alanlarından bir diğerine geçmeyi gerektirecek manevi lüzum yoktur. Fikir-ilim, iktisat-ticaret, askerlik-cihat ve siyaset-devlet hayatın içinde aktığı dört temel mecradır. Bu mecraların içinde bulunan sayısız hayat alanı (meşru çerçevede) muteberdir. Müslüman insanın temel hedefi olan tevhide ulaşmak her hayat alanında kabildir. Aslolan her insanın yaşadığı hayat alanının hakkını vermesidir.

*

İnsanlardaki mizaç çeşitliliği vakadır. Hiçbir insanın mizaç hususiyetlerinin tamamı başka bir insanda mevcut değildir. Mizaç hususiyetlerinin tamamı sayılabilir veya tespit edilebilir. Bu manada milyarlarca insanın sayılabilir olan mizaç hususiyetleri içinde aynısına sahip olamaması imkânsız gibi görünüyor. Fakat aynı mizaç hususiyetlerinin farklı dozlarda meydana gelmesinden kaynaklanan “mizaç terkibi” sayısı milyarlarca insandan daha fazladır. Farklı mizaç terkiplerine sahip olan insanların, aynı ahlak anlayışına muhatap olmalarına rağmen, aynı ahlaki donanımı edinmelerini gerektirmez. Başka bir ifade ile muhatap olunan aynı ahlaktan mizaçlarındaki farklılığa göre farklı nispetlerde edinmeleri gerekir. Böylece mizaç ile ahlakın mütekâmil terkibine ulaşmak ve orada şahsiyeti inşa etmek, doğru yoldur.

Mizaç ve ahlak toplamına bir de yaşanılacak hayat alanını katmak lazımdır. Hangi hayat alanında nasıl bir hayat yaşanacaksa ona göre mevcut mizaç hususiyetlerine lüzumlu olan ahlaki katkıyı yapmak gerekir. Farklı mizaç ve ahlak toplamından meydana gelecek olan şahsiyet terkiplerinin farklı olabileceği, hatta farklı olması gerektiği temel bir kabuldür.

*

İslam’da hayatın ahlak tarafından inşa edilmesi esastır. Hukuk, hayatı muhafaza altına almak içindir. Ahlakı inşa unsuru kabul etmek, hayata müdahaleyi esas olarak “gönüllülük” üzerine bina etmektir. Ahlakın (ve zaten hukukun da) kaynağı imandır. İman ise icbardan azade kılınmıştır. İslam, kendinin yaşanmasını Müslüman’dan talep eder. Müslüman ise iman etmiştir. İman etmişse eğer irade etmelidir. Hukuk, iradeyi sakatlayan ve engelleyen vakaları temizler. İrade olmadan imtihan olmayacağı için, irade esastır. İrade esas ise ahlak temel kurucu unsurdur.

*

İslam, özel hayatı kabul etmez. Zira Müslüman’ın tüm hayatını tanzim etmiştir. Fakat her alanın tanzimi farklı kaynaklar ve usullerledir. Farklı kaynaklardan kastımız, edep, ahlak ve hukuktur. Edep, kişinin yalnız başına bulunduğunda insan (ve Müslüman) olmanın gereğini yapmasıdır. Ahlak, hayatın içtimaileşmiş alanında vardır ve müdahildir. Nizamın tesisi söz konusu olduğunda hukuk kendini gösterir

Özel hayatın olmaması, İslam’ın teorik müdahalesi cihetiyledir. Fakat mahrem hayat vardır. Mahrem hayat, özel hayatın içtimai ve siyasi müdahalelerine karşı korunmasıdır. Mahrem hayata müdahale mutlak olarak men edilmiştir. Zira mahrem hayat, saf iradi olan hayattır. İçtimai ve siyasi hayat ise irade dışında etkilerin de söz konusu olabildiği alandır.

*

İslam, hayatı doğum-ölüm parantezinde kabul etmez. Doğumdan önce “âlem-i ervah”tan başlayan hayat, ölümden sonra kabir hayatı ve cennet-cehennem uzantısında devam eder. Bu durum hayatın gerekçelerinin sadece “dünya gerçekliğinden” alınmasına manidir. Hayatın gerekçeleri arasında dünya gerçekliğinin de olduğu vakadır ama bundan ibaret değildir. Hayat kompozisyonu bu hacimde olduğunda, Müslüman insanın zihni-akli organizasyonunun da farklı olacağı vakadır. Aklın inşasında İslam’ın hayat kompozisyonunu bu çapta dikkate almayan anlayış ve eğitimler, felsefi manada “salt rasyonalist” olurlar. Hayatın tüm gerekçelerini sadece dünyadan almak, İslam’a ne kadar uygun görünürse görünsün “ladini” bir anlayıştır.

*

Hayat alanlarının birbirinden tamamen bağımsızlaştırılması, hayatın dağılmasıdır. Tevhit, hayatta da vakidir. Fakat hayattaki tevhidin gerçekleştirilmesi usulü, tecrit ve tenzih değil, illiyet rabıtası ve maksat unsuru marifetiyledir. Hayat alanlarının tamamı, maksat unsuru marifetiyle aynı merkeze doğru hareket halindedir. İlliyet rabıtası takip edildiğinde ise zaten o merkezden geldiği görülür. Hayat illiyet irtibatıyla geldiği merkeze, istikamet (maksat) güzergâhıyla avdet eder.

*

İnsanda iki temel mecra vardır. Zihni-akli mecra ve ruhi-kalbi mecra… İslam, sonsuz hayat anlayışına sahip olduğu ve bu anlayışın merkezine vahyi (metafizik gerçekliği) yerleştirdiği için sadece zihni-akli mecra ve bu mecradaki akış ile iktifa etmez. İman, akli bir tavır değil, kalbi-ruhi bir temayüldür. Bu manada kalbi-ruhi mecra insanda gerçekleşmelidir. Şeriat, akla hitap eder ve onu mesul tutarken, şeriata riayetin esası olan samimiyet ve takva, zihni mecrada aklın gerçekleştirebileceği bir hamle değildir.

*

İslam, hayatın inşasını ahlaka, muhafazasını da hukuka emanet etmiştir. Hukuk hayat inşa etmez. Hayat inşası, zor ve büyük bir insani hamledir. Bu sebeple gönüllülük esastır. İnsanları icbar etmek, hayatın inşasını değil hile-i şer’iyyeye sevk eder. Bu yaklaşım İslam hukukunu (şeriatı) asla gereksiz ve gerekçesiz bırakmaz. Burada temas edilmek istenen nokta, ahlaki kaynakları harekete geçirilemeyen Müslüman’ların hayat ve medeniyet inşa edemeyeceği hususudur.

*

İslam’daki önem sırası şudur; fert, cemiyet, devlet… Bu sıralama aynı zamanda; iman, ahlak, siyasettir. İman hayatı ilzam eder, hayat ahlaki şart kılar, ahlak cemiyeti gerektirir, cemiyet siyaseti üretir, siyaset devleti kaçınılmaz kılar. Veya iman eden fert imanını yaşamalıdır, imanını yaşamak için ahlaka ihtiyaç duyar, ahlak ve hayat cemiyetsiz olmaz, cemiyet teşkil olunduğunda siyaset vücut bulmuştur, siyaset zuhur ettiğinde devlet kaçınılmaz olur.

*

Haklar ve salahiyetler devlet ve onun müesseselerinden alınmaz. Devlet de hak ve yetkilerini, ferdin ve cemiyetin aldığı kaynaktan alır. Yani İslam’dan alır. Bu durum, devleti veya başka bir müesseseyi kutsallaştırmayı gerektirmez. Devlet için fert feda edilmediği gibi cemiyet hiç feda edilmez. Devlet ve onun müesseselerinin de kaynağı her hak gibi İslam olduğu için, hiçbir şahıs veya kuruluş imtiyaz sahibi olamaz. İmtiyaz, sadece hayatta muvazene kurulması için zayıflar lehine düzenlemeler yapılması gerektiğinde söz konusu olabilir. Güçlülerin imtiyaz sahibi olması, zinhar menedilmiştir.

*

Müslümanlar kardeştir. Bu ölçü, Müslümanlar eşittir ölçüsünden çok daha ileridedir. Eşitliği ihtiva ettiği gibi fedakârlığı, vefayı, hürmeti vesaire tüm ahlaki unsurları da ihtiva eder. Eşitlikteki “sen sensen, ben de benim” anlayışının ilgililer arasında aşılmaz mesafeler ürettiği vakadır. Bu anlayış, yardımlaşmayı, vefayı, fedakârlığı vesaire üretmez. Kardeşlik ise, “seninki senin fakat ihtiyacın varsa eğer benimki de senin” anlayışına kadar uzanan bir âlicenaplığa teşne olmaktadır.

*

İslam, kendi ölçülerini kendini kabul etmemiş olanlara tatbik etmez. İslam, teklif ettiği edep, ahlak ve hukuku Müslümanlara tatbik eder. Gayrimüslimler, İslam ahlak ve hukuku ile bağlı değillerdir. İslam siyasi hakimiyetinde de böyle davranır. Yani İslam devletinde gayrimüslimler kendi hukuklarına tabidir.

İman edilmemiş (kabul edilmemiş) olan hukuka riayet talebi, zulümdür. Çünkü bu durumda tatbikat ancak silahla gerçekleşir. Bu günün dünyasında temel hak ve hürriyetler bahsinde hiçbir siyasi sistem bu noktaya kadar uzanan bir çerçeve oluşturamamıştır. İslam tarihinde (Medine dönemi dahil) 14 asırdır tatbik edilen bu anlayış, günümüzün gelişmiş siyasi sistemleri tarafından hayal dahi edilememiştir.

YAZI GÖNDER

Sitemizde yazılarınızın yayınlanmasını isterseniz bilgi@fikirteknesi.com adresine mail atabilirsiniz

Mail'inize yazınızla beraber kısaca kendinizi tanıtan bir metin eklerseniz memnun oluruz.