PORTRELER -1-BERRAK MİZAÇ

PORTRELER-1-BERRAK MİZAÇ
İnsanın kendi iç dünyasına bakışı ile dışardan birinin ona bakışı terkip edilebilmeli, içeriden bakan göz ile dışarıdan bakan göz, insandaki iki gözün tek resmi görmesi ve boyutlarını terkip etmesi gibi cem edilebilmeli. Galiba bir insan hakkında karar verebilmek için bundan başka yol yok. Ne var ki nazari çerçevede bahsini ettiğimiz bu kavrayış imkanı insana ihsan edilmiş değil, akla böyle bir kudret ve istidat verilmemiş. İnsanın kendine dönük bakışı sayısız illetle malul, dış gözün ise insanın derununa sirayet etme imkanı sınırlı…
Bir insanı tanıyan herkesin onun hakkında farklı intibalar, kanaatler, tecrübeler edinmesi, tabii ki insanların idrak derinliği ile doğrudan ilgili ama aynı zamanda insanın mizaç ve şahsiyet hususiyetlerinin, her hadisede ve her insana karşı bütünüyle tezahür etmemesiyle de alakalı. Her insanın sahip olduğu mizaç ve şahsiyet hususiyetleri, muhatap olduğu insanın tüm mizaç ve şahsiyet hususiyetlerini değil, belki ilgili mizaç ve şahsiyet hususiyetlerinin tezahürünü teşvik ediyor. Bazen benzer mizaç ve şahsiyet hususiyetlerini harekete geçiriyor bazen de zıtlarını… Hal böyle olunca, tüm mizaç ve şahsiyet hususiyetleri tezahür etmeyen insana dair bihakkın kanaat sahibi olma imkanı elde edilemiyor. İhtimaller bunlarla sınırlı değil tabii ki, sayısız ihtimal var ve her ihtimal farklı bir intiba demetini üretiyor.
Fakat bazı mizaç terkipleri var ki, farklı anlama imkanı vermeyecek kadar berrak. O kadar berrak ki, mizaç hususiyetlerini kapatan, görünmez kılan hiçbir perde yok, anlamak için tezahürlerine ihtiyaç hissettirmeyen bir şeffaflığa sahip. Sanki Cenab-ı Allah Azze ve Celle, mizaç hususiyetleri üzerindeki tüm perdeleri kaldırmış ve mizaç ile hayat arasındaki mesafeyi sıfıra indirmiştir. Mizaç terkibinde, kendini perdeleyecek hiçbir hususiyet olmadığından, akıl da kendini gerçekleştirirken “perdeleme” özelliği kazanamıyor. Bu insanların temel özelliklerinden biri, mizaç hususiyetlerinin çok kuvvetli olmasıdır, kuvvetli mizaç hususiyetlerini perdelemek için “büyük sahtekar” olmak gerekir. Kahir ekseriyeti de bunu yapamaz, yapmak için de gayret göstermez, yapabilenlerin şerrinden ise Allah’a iltica etmekten başka çare yok.
Berrak ve şeffaf mizaç hususiyetlerine sahip birini tanıyorum. Tanıyorum ve bayılıyorum, ruh dünyamda hayranlıktan başka hiçbir duygu yeşermiyor, o kadar ki kıskanamıyorum bile. Cenab-ı Allah Azze ve Celle her şeye kadirdir, şüphesiz yaratma fiilini de misilsiz bir sanat ile gerçekleştirir. Kainattaki en muhteşem varlık insandır, insanın ihtişamı da, vehbi olan mizaç ile kesbi olan ahlakta tecelli eder, büyük sanatkarlar ise mizaç ile ahlakın harikulade terkibini gerçekleştiren, adına muhteşem terkip dediğimiz “şahsiyeti” inşa edebilenlerdir. Ne hazindir ki, mizaç, ahlak ve şahsiyet bahisleri “sanat mevzuu” olmaktan çıktı. Ah tasavvuf ah… Tüm meşgalesini insanın mizaç ve ahlakı üzerine teksif eden tasavvuf, meşhur tabiriyle kalp mütehassısları yetiştirmişti. İnsanlık tarihinin en büyük sanatkarları velilerdi, kendilerine müracaat eden insanların bir nazarla mizaç haritasını çıkaran, mizaç hususiyetlerine tekabül edecek ahlaki hususiyetleri ona giydiren, mizaç ile ahlak arasındaki efsunlu terkip sırrını keşif ve tatbik eden o büyük sanatkarlar… Buna mukabil, insanın dış suretini mermere resmeden heykeltıraşların pespaye seviyelerine bakın, cennet ile cehennem arasındaki mesafe kadar birbirine uzaklar. Tasavvuf, insanlık tarihine ahlak ve şahsiyet abideleri hediye etmiş, heykeltıraşlar ise şekillenmiş taş bloklar, birincisi hem fail hem münfail, ikincisi ise sadece münfail… Tasavvufun eserleri aynı zamanda müelliftir, batı sanatının eserleri ise sadece “donmuş” bir neticedir. Birincisi eser veren eser inşa ediyor, ikincisi sadece eser veriyor.
Tanıyorum berrak ve şeffaf mizaca sahip birini. Bazı mizaç terkiplerinin ahlaka ihtiyacı yoktur veya ahlaka ihtiyacı asgari seviyededir, onların iman etmeleri kafidir. Bunlar, merhum Bediüzzaman’ın ifadesiyle (doğru hatırlıyorum inşallah), “mizacen Müslümandır”. Mizaç hususiyetleri o kadar güzel ve kıvamındadır ki, ahlak kesbetmek ve onunla mizacı terkip etmek ihtiyacı yok denecek kadar azdır. Meselenin sırrı, mümin ile Müslüman arasındaki farkta gizli… İman etmek, kalbe ve ruha istikamet kazandırmaktır, Müslim olmak ise İslam’ın teklif ettiği ahlakı kuşanmaktır, dolayısıyla mizacını ahlak ile terkip etmek ve Müslüman şahsiyetini inşa etmektir. Mizaç insanın ruhi hususiyetleridir ve içinde müspet olan da, menfi olan da mevcuttur. Ahlak, menfi mizaç hususiyetlerini zapt altına almak, müspet mizaç hususiyetlerinin tezahür imkanlarını oluşturmak için gerekir, bütün bunları da doğru terkip kıvamı ile yapmak şarttır. “Mizacen Müslüman” tabiri, mizaç hususiyetlerinin, Müslim olmak için ahlaka asgari seviyede ihtiyaç duyulmasını ifade eder. Ne büyük bir ihsan… Böyle insanları gördükçe şöyle bir hisse kapılıyorum; sanki bunlar dünyaya gelmeden imtihanı kazanmış ama cennetin yolu buradan geçtiği için usulen dünyaya gönderilmişler.
Bunların en bariz hususiyeti, samimi olmalarıdır. İnsanın imanı ve mizacını perdeleyen, tezahürüne mani olan akıldır. Hesap yapan, yalan söyleyen, mizaç hususiyetlerinin tecellisini tabii mecralarından çıkarıp, inşa ettiği suni mecralardan dışarıya veren akıldır. Kendini gizleyen, gizlemekten menfaat uman, başka kişilik (şahsiyet değil) görüntüleri veren, bunları yapabilme iktidarına sahip olan akıldır. Akıl insanı hakikate (burada imana) ulaştıran idrak melekesi olduğu gibi insanı ondan mahrum eden, sahip olduğunda tezahürüne mani olabilen bir idrak melekesidir aynı zamanda. O kadar garip bir tecellidir ki, akıl, ne kadar gelişmiş olursa o nispette insanı imana götürebilmekte fakat yine o nispette imanı perdeleyebilmektedir. İmanı (hakikati) keşfetmemiş büyük akıllar, büyük yalanlar söyleme iktidarına maliktir, yeryüzü cenneti vadedecek kadar büyük fikirler (!) üreten bu sahtekarların ta kendisidir. Berrak ve güçlü mizaç hususiyetleri ise o kadar şiddetli tecelli ederler ki, akıl buna mani olamaz, olmaz. Bunların akılları yalan söyleyemez, söyleyemez çünkü ruh bu dünyada hakikati arar, hakikati bulan (iman eden) ruh, sahip olduğu güçlü mizaç hususiyetlerinin tecellisini daha da güçlendirir, önünde herhangi bir perdenin oluşmasına fırsat vermez, oluşursa dayanmasına imkan tanımaz. Hakikate iman, ruhun tabiatı ile mütenasip bir yöneliştir, onu bulan ruh, ifşa ve izhar eder. Kişi berrak mizaç terkibine de sahipse, hem ruhun hem imanın hem de mizacın kudretini kullanır, bu halde akıl, tecelliye perde çekecek kadar güçlenemez zaten hakikat kutbunun karşına geçemez ve hakikate perdelemez.
Tanıyorum böyle birini, dinlemekten müthiş keyif alıyorum, sohbet meclisi teşkil olunduğunda sadece dinlediğim ender insanlardan birisi. Anlattığı mevzuun ne olduğu o kadar mühim değil, “hal”ini seyrediyorum, mizacını seyrediyorum, kendini seyrediyorum. Fikre meftun olan, fikir dışındaki herhangi bir konuya fazla tahammül edemeyen, iş görüşmelerini bile kerhen yapan ve bitmesini maşukunu bekler gibi bekleyen birisi olarak, onun anlattığı mevzuun ne olduğunu dert etmeden dinliyor ve müthiş zevk alıyorum. Mizacı ve hali bana o kadar çok şey anlatıyor ki, mühim bir mesele değil de futbol maçı (futboldan nefret ederim) anlatsa bile aldığım zevki azaltmaz. Bazen onu dinlerken, hayranlıktan vecde kapıldığımı zannediyorum. Mizacı o kadar berrak ki, ruhunu çıplak olarak görüyor gibiyim. Ruhu tezahür koridorlarında kirlenmiyor, çünkü o koridorları oluşturan mizaç hususiyetleri temiz. Temiz olduğu kadar da berrak olunca, ruhi hususiyetlerin kirlenmeden tezahür ettiğini görür gibi oluyorum. Tasavvuf ehlinin ne kadar büyük bir ihsana nail olduğunu sezer gibiyim, çünkü onlar ruh ile münasebet kurabiliyor, onu görebiliyor, onunla sohbet edebiliyor. Biz ise, Nasreddin Hocanın ifadesi ile suyunun, suyunun, suyunun suyunu görüyoruz. Hayatımda ruhuna en fazla yaklaştığım kişi odur, çünkü onun ruhu vasıtasız tezahür ediyor gibi… Ah perdeler ah… Aklımızı çelen, idrakimizi savuran, zekamızla alay eden perdeler… O kadar ki, perde arkasında perde, perde arkasında perde, perde arkasında perde… Aç aç bitmez, yırt yırt tükenmez…
“İnsan eserleriyle kıymetlidir” derler, “kendine değil eserlerine bak” diye eklerler. Tamam da en büyük eser insanın ta kendisi… Öyle ki Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin yarattığı en mütekamil, en şerefli varlık ve hem de en sanatkarane yarattığı varlık… Bu varlık çeşidi içinde hususi ihsana nail olanlar var ki, kendilerini seyre durmak bile büyük bir zevk…
Parmaklarının hafif bir hareketinde, dudaklarının belli belirsiz şekil almasında, yüz hatlarının gerilmesinde, gözlerinin bir noktaya bakmasında ruh görünür mü? Küçük bir edasında, öylesine bir tavrında, herhangi bir cümlesinde ruhun çıplak tezahürü mümkün mü? Ruhi tecellilerin, mevzuu ile mahdut olduğunu zannederdim, ruhun, kendini mühim meselelerde ele vereceğini düşünürdüm, öyle değilmiş, en küçük bir eda da bile aksi aynaya düşüyormuş. Fark etmek müthiş bir keyif, müşahede etmek müthiş bir zevk…
Kendini bir halt zannedip de kendinde merkezleşen budalalar, Allah’ın yarattığı eserler içinde bu kadar hayranlık uyandıranları fark etmiyorlar, çok yazık… Bu mizaç terkibi ender bulunur, Çevresinde olanlar mutlaka keşfetmeli, mutlaka bu zevki yaşamalıdır. Çevresinde göremeyenler ise aramalı, bulmalı, tanışmalı.
Kim olduğunu merak mı ediyorsunuz, ismini mi istiyorsunuz? Öyle yağma yok… Benim keşfim, benim sırrım bu… Biraz hasislik yapma hakkım olduğunu düşünüyorum. Bu keşfi kaç yıllık müktesebat ile yaptım, bu kadar ucuza vermeli miyim?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir