RAMAZANDA KERBELAYI HATIRLAMAK

Kerbela… Muhakkak ki ümmet bu hadiseyi unutmadı ve unutmayacak… Sayısız boyutu olan bir hadisedir Kerbela ve hakkında sayısız yazı yazılmıştır. Konunun boyutlarından birini, önemine binaen izah edelim. Ki bu boyut, ümmet için kıyamete kadar devam edecek olan bir hükmü ihtiva ediyor.
Hz. Hüseyin’in kıyamının hukuki bir kıymeti var. İslam tarihinde otoriteye ilk isyandır. Nasıl bir isyan? Meşru bir isyan… İşte bu hususiyetinden dolayı Hz. Hüseyin’in kıyamı, İslam Amme Hukukunda, otoriteye karşı meşru isyanın ilk misalidir ve “zalim idareye karşı isyanın yolunu açan” ilk İÇTİHATTIR. Hz. Hüseyin’in kıyamı ve kıyamının arka planındaki hukuki gerekçeleri, İslam Amme Hukukunda bir çığır açmıştır.
Bu durum (ve tabi ki bu içtihat) insanlık tarihinde bir ilk olmalıdır, mevcut hukuk sistemlerinde tek olduğu ise vakadır. Hiçbir hukuk sistemi, otoriteye isyan etmeyi meşru görmez. Sadece İslam Hukuku, otoriteye karşı isyanın meşru yolunu açmıştır. İslam hukuku ile beşeri hukuk sistemleri arasındaki farklılık, sayısızdır. Fakat bu günün dünyasındaki siyasi meselelerin birçoğunun kaynağında, “otoriteye meşru isyan müessesesinin” bulunmadığını görürüz.
Herhangi bir siyasi sistemde haksızlıklar olması anlaşılabilir bir durumdur. Hukuk bunun için vardır ve haksızlıklar hukuk ve yargı marifetiyle giderilir. Fakat haksızlığın kaynağı o ülkede cari olan hukuk sistemi ise eğer, haksızlık karşısında hukuka ve yargıya başvurmak, netice vermez. İşte zulmün tarifi tam bu noktada ortaya çıkar. Zulüm, hukuk ve dolayısıyla yargı marifetiyle yapılan sistematik haksızlıktır. Bir ülkede haksızlık hukuk ve yargı marifetiyle giderilemiyor aksine hukuk ve yargı marifetiyle tahkim ediliyorsa, zulüm hakim olmuştur. Tam bu nokta, bu günkü hukuki ve siyasi sistemlerin tıkandığı konudur.
Siyasi ve hukuki sistemlerin kendilerine karşı “meşru isyan müessesesini” geliştirememiş (aslında ise kasıtlı olarak geliştirmemiş) olması, diktatörlüğün en önemli altyapısını oluşturur. Meşru isyan müessesesinin hukuk sistemlerinde olması halinde, iktidarların diktatörlüğe meyletme imkan ve ihtimali fevkalade azalacaktır. Tamamen ortadan kalkacağını söylemek, insan tabiatına aykırı kelam etmektir. Başka tedbirlerin de geliştirilmesi lüzumu açıktır.
Meşru isyan müessesesinin olmaması, zalim otoritelere karşı başlatılan isyanların herhangi bir hukuk ve ahlak altyapısından mahrum kalmasına da sebep oluyor. Çünkü diktatörlük (kişi veya zümre diktatörlükleri veya başka çeşitleri de dahil olmak üzere) ve meşru isyan müessesesinin hukukta bulunmaması, en büyük hukuksuzluk ve en büyük ahlaksızlıktır. Zaten bir hukuk sisteminin meşruiyet kaynaklarından en önemlisi, “meşru isyan müessesesinin” bulunmasıdır. Hukuk sistemi bu müesseseyi ihtiva etmiyorsa, gayrimeşrudur ve gayriahlakidir. Siyasi rejim ve üzerine oturduğu hukuk sistemi gayrihukuki ve gayriahlaki ise, ona karşı isyan eden insanlar, kendilerini herhangi bir hukuk veya ahlak ile bağlı hissetmiyorlar. Dünyadaki siyasi mücadelelerin kırılma noktalarının en önemlisi budur.
Herhangi bir hukuk veya ahlak sistemi ile kendini bağlı hissetmeyen siyasi hareketler, rejimi değiştirmeye yöneldiklerinde, zalim (ve diktatör) yöneticiler kadar hukuksuz ve ahlaksız hale gelebiliyorlar. Dünya siyasi tarihi (kestirmeden söylemek gerekirse ihtilaller tarihi) incelendiğinde görülecektir ki, bu çerçevedeki siyasi mücadeleler tam bir vahşet halini almıştır. Karşılıklı olarak herhangi bir hukuk veya ahlak sistemi ile bağlı olmayan kuvvetlerin mücadelesi, insani boyutunu kaybetmektedir. “İhtilaller önce kendi çocuklarını yer” vecizesi, hukuksuz ve ahlaksız siyasi mücadelelerin mecburen ürettiği bir kuraldır ve ahlaksızlığın zirvesidir.
*
İslam coğrafyasındaki siyasi mücadelelerin Hz. Hüseyin’in içtihadı gereği bu tür savrulmaları yaşamaması gerektiği düşünülür. En azından İslam Hukuk Nizamı, mezkur içtihada maliktir ve bunun müessesesi üretilmiştir. Lakin bu tür savrulmaları yer yer İslami hareketlerde ve mücadelelerde de görmek hüzün vericidir.
İslam ülkelerindeki iktidarların batılı misyonlar tarafından kurulduğu ve korunduğu vakasını teşhis eden İslami hareketler, bazen öfke girdabına kapılabilmektedir. Batılı misyonların İslam ülkesinde kurduğu iktidar, “müstemleke iktidarı” veya “işgal hükümeti” mahiyeti taşır. İşgal hükümetlerinin, yabancı menşeli olmalarından dolayı kendi halklarına karşı hukuksuz, ahlaksız ve vahşi şekilde muamele ettiği vakadır. Bu teşhisi yapan ve pratikte bu teşhisin en vahşi tatbikatlarını gören İslami hareketlerin, öfke fırtınalarına tutulmasına mani olacak psikolojik bariyerleri inşa etmesi hakikaten zordur. Ne var ki, Müslümanların hayat anlayışı, bu dünya parantezine sıkışmış değildir ve aslolan hayat ahretteki hayattır. Bu sebeple, dikkat ve idrakten azade olarak mücadele yürütülmemesi elzemdir.
*
Meşru isyan müessesesinin hukuk sisteminde bulunmasının pratikte faydası olmadığı düşünülebilir. Hakikaten zulüm yapmaya niyetlenen iktidarların bu müesseseyi işletmeyeceği veya umursamayacağı doğrudur. Öyleyse bu müessesenin hukuk sisteminde olmasının pratik neticesi veya faydası olabilir mi?
Olur…
Bu cevabı izah edebilmek için İslam Hukukunun başka bir özelliğini izah etmemiz gerekiyor. Dünyadaki mevcut siyasi rejimlerde hukukun kaynağı, devlettir. Demokrasilerde her ne kadar hakimiyetin kaynağının halk olduğu iddia edilse de, teşri faaliyeti devlet müesseseleri (yasama meclisleri) tarafından gerçekleştirilir. Dolayısıyla demokrasilerde bile halkın veya bir kısmının devlet dışında hukuk üretmesi mümkün değildir. Bu durum, hukukun kaynağının, asli veya şekli manada devlet olduğunu gösterir. İslam hukuku ise başından beri devlet dışında üretilmiştir. Devlet müesseseleri içinde de üretildiği dönemler ve misaller olduğu doğrudur ama bu durum hukukun üretilmesinde devleti tekel yapmaz. İslam Devleti, kendi dışında üretilmiş olan hukuku tedvin edebilir ve tatbik edebilir ama hukuk üretimini kendi inhisarına alamaz.
Netice ve hulasa olarak baktığımızda İslam Hukuku, devletten bağımsız olarak varolmakta ve varlığını devam ettirmektedir. Müstakil olarak varolabilmesi, tüm hakların kendisi tarafından fertlere, müesseselere, cemiyete ve devlete dağıtılmasını mümkün kılmaktadır. Başka bir ifadeyle, mevcut siyasi ve hukuki sistemlerde hukuk, devlet tarafından üretildiği için hakları da devlet dağıtmaktadır. Problemin kaynağı da zaten budur. Devlet haklar üzerinde münhasır salahiyet iddiasında bulunmaktadır. Böyle olduğunda halkın bazılarına daha çok bazılarına daha az hak dağıtabilmektedir ki zulmün temel sebebi de zaten budur. Oysa İslam Hukuku, fert, cemaat, cemiyet, müessese ve devlete aynı mesafededir ve hepsine haklarını kendisi dağıtır. Devletin fertten daha kıymetli ve öncelikli olduğuna dair bir kayıt yoktur.
Halkın, haklarını devletten değil de doğrudan doğruya hukuktan alması, meşru isyan müessesesinin ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. Pratikte ise iktidarlar şunu bilirler; halkın meşruiyet kaynağı devlet ve hükümet değil, hukukun ta kendisidir. Öyleyse “meşru isyan haklarını” kullanabilirler. Halkın bu hakkının olduğunu bilmesi ve bu hakkını kullanmaktan imtina etmeyecek bir anlayış seviyesine sahip olması, siyasi rejimleri adalet çizgisinde tutar.
*
Hz. Hüseyin’in İÇTİHADI, hem insanlık tarihi (hukuk tarihi) ve hem de İslam tarihi (ve İslam hukuk sistemi) için devasa bir çığır açmıştır. Bu kadar büyük ve kıymetli bir içtihadın (amelin) hem bedelinin hem de mükafatının büyük olması beklenirdi. Hz. Hüseyin’in bu içtihadı kanıyla yazdığı ve mübarek naşı ile abideleştirdiği vakadır. Bu içtihadın hakkıyla anlaşılması ve tatbik etmekten imtina etmeyecek bir ruhi ve zihni organizasyona sahip olunması, hem ümmet için hem de insanlık için zulümden kurtuluşun ve bir daha zulme uğramamanın yegane yoludur. Evet, insanlık için de kurtuluş yoludur. Ümmet dışındaki insanlık, kendi hukuk sistemlerinde “meşru isyan müessesesinin” ihdas edilmesini talep etmelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir