RASİM ÖZDENÖREN’İN CEVABINA CEVAP

RASİM ÖZDENÖREN’İN CEVABINA CEVAP
Rasim ÖZDENÖREN’in Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde, 09.12.2012 tarih, “Cibilliyet labirenti” başlıklı yazısına dair, 10.12.2012 tarihinde www.fikirteknesi.com sitesinde, “Şimdi de Rasim Özdenören” başlıklı bir tenkit yazısı yayınlamış, yazıyı aynı zamanda Rasim beyin e-mail adresine göndermiştik. Rasim Özdenören, 20.12.2012 tarihinde gazetedeki köşesinde “Bu da bir başkası” başlıklı yazısı ile tenkit yazımıza cevap vermiş. Bazı hususların izahı için meseleye dönme ihtiyacı hissettik.
Rasim Özdenören’in, ehemmiyetine binaen yazısının sonundaki ifadesiyle başlamakta fayda var, şöyle diyor yazısının “hüküm kısmında”; “Resulullah (sav) hakkındaki hassasiyetimizi kimse teste tâbi tutmaya gayret etmesin. Bu hassasiyet bizim zihnimizde ve kalbimizde onların tahayyülünün ötesinde konuşlanır. Vesselam…”
Özdenören’in bu beyanı, küçük bir değişiklikle doğru… Zaten önceki yazımızda da ifade ettik, Rasim Özdenören’in imanından, İslam’ından tereddüdümüz yok, Müslüman bir fikir adamı olduğu için kıymet veriyor, yazılarını takip ediyor, yine Müslüman bir fikir adamı olduğu için yazılarını tenkit ediyoruz. İfadesinde yapacağımız “küçük değişiklik” şu; hassasiyet yerine hissiyat kelimesini koymak… Zaten çabamızda tam bu nokta için…
Hissiyat, imanın saf tezahürüdür, mutlak manada kıymetlidir, imanın mevcudiyetinin alamet-i farikasıdır. Hassasiyet ise imanın, şahsiyete, şahsiyetin tüm faaliyetlerine, hususiyetle de tefekküre nüfuz etmesidir. Hissiyatta imanı saf haliyle görmek mümkündür, bu sebeple kıymetlidir, hassasiyette ise imanı, insanın her halinde müşahede etmek kabil olur. Hissiyatın iman ile başka bir kıymet arasında irtibat kurması gerekmez, hassasiyet ise iman ile fikir (ve şahsiyet) arasındaki irtibatı kurar, fikre nüfuz eder. Rasim Beyin birinci yazısında gözümüze çarpan mesele buydu, hala da bu…
Rasim Özdenören, yazımız ile ilgili cevabını, cevabındaki fikri, meseleyi anlamadığımız, kendinin aklından bile geçmeyenleri kendine hamlettiğimiz düşüncesi üzerine inşa etmiş. Bu noktada Rasim Beyin yazısına bir ara verip, temel meselelerden birini vuzuha kavuşturalım ve geri konumuza dönelim. Birinci yazımızda kısaca temas ettiğimiz dil bahsi… Dil bahsine dair bazı tespitleri yapmazsak, mesele “bir kelime” üzerinde fırtına koparmak gibi anlaşılabilir.
Birinci yazımızda Rasim Özdenören’in yazısını tenkit ederken, dil meselesinden kaynaklanan farklı düşünce ve anlamlandırmalar olabileceğini, bu sebeple Özdenören’i yanlış anlama ihtimalimiz olduğunu, bu ihtimalin masada tutulması gerektiğini ifade etmiştik. Bu ihtimali muhafaza etmemizin birinci sebebi, Türkiye’deki “dil” meselesinin kaotik yapısına işaret etmek, ikincisi ise fikir namusunu muhafaza etmekti. Türkiye’de Müslümanların “anlama” meselesinden önce bir “dil meselesi” olduğu, fikir tartışmaları zannedilen konuların kahir ekseriyetinin, özünde “dil tartışması” olduğu vakadır. İslam’ın dili ortadan kalktığı, müşterek bir dil kullanılamadığı için, insanlar gerçekten de meramını ifade edemiyor, muhataplar da beyanı anlamıyor çünkü iki kişi farklı bir dil kullanıyor. Müşterek dil olmadığı zaman müşterek fikir olmaz, ferdi dil varsa, ferdi fikir olur. Ferdi fikir şahsın kendine aittir ve öyle kalır. İşte bu durumda fikir tartışması yapılamaz, herkes kendi fikriyle baş başa kalır.
Tefekkür ehlinin müşterek dil bahsini acil gündemlerine alması, mesuliyetin ötesinde mecburiyettir. Müşterek dil, fikir imalinin havzasıdır, havzasını (iklimini) bulamayan fikir zuhur etmez. Öyle bir ülkede tefekkür patlaması gerçekleşmez, tefekkür mecrası açılmaz, tefekkür havzası oluşmaz. Nazari gayretler de bir türlük menziline ulaşmaz, Türkiye’de cumhuriyet döneminde olduğu gibi…
Müşterek dilin olmaması, yazarlara şöyle bir imkan sunuyor; yazıları veya fikirleri tenkit edildiğinde, “ben onu kastetmedim” diyerek salvoyu savuşturuyor. Bu durum işe de yarıyor çünkü kelimeler, mefhumlar, tabirler çok farklı manalara geliyor, kelimelerin “mana hacimleri” muayyen hale getirilemediği için farklı mecralara çekilmesi, yorumlanması mümkün oluyor. Bu imkan, tefekkür faaliyetini hafifmeşrepliğe sürüklüyor, kimse yazdıklarından dolayı hesap vermeye yanaşmıyor. Bu tespitleri Rasim Özdenören için yapmıyoruz, Türkiye’nin en ciddi problemlerinden birisini göstermeye çalışıyoruz.
Konuya dönelim… Okuyucunun “durumu farketmediği”, farketmediği için de yazarın “aklından geçirmediği bir yığın bühtanı kendi yorumunun üzerinden yazara yüklemeye çalıştığı” ithamı aslında fikir tartışması değil, “dil tartışmasıdır”. Bu mesele dil tartışması olarak ele alınsa, “ben orada şunu kastetmiştim lakin siz şu şekilde anlamışsınız, buradaki dil bahsine ait husus şudur” şeklinde ortaya konur. Dil tartışması fikir tartışması olarak ele alınınca, muhatap, anlamamakla, farketmemekle, bühtan etmekle itham edilebiliyor. Gerekçe ise çok ilginç, “aklımdan geçirmediğim bir yığın…”… Üstad, aklınızdan geçirdiklerinizi bilme imkanımız yok, böyle gerekçe olur mu? Biz yazınızı okuyoruz, yazınızı yanlış anlıyorsak eğer, bu durum “dil bahsi” ile ilgilidir. Bu sebeple de, “bühtan” etmiyoruz, etmeyiz, bu itham ağır kaçmış…
Meseleyi “dil bahsi” olarak tespit etmez ve oradan devam etmezsek, ortaya çıkan üslup ve manzara kaçınılmaz olarak şudur; “Sen beni anlamadın”, “yok asıl sen beni anlamadın”… İyi de bu hal, sağırlar diyaloğu değil midir? Türk efkar-ı umumiyesindeki manzara da tam olarak bu…
*
İstanbul’da, bir gazetede veya dergide yazan fikir adamları, yazılarının ve kitaplarının “nasıl anlaşıldığı”, “nasıl anlaşılacağı” hususlarını dert etmiyor mu yoksa… Okurların yazılarını anlamak için gösterdikleri tefekkür çabalarını dikkate almıyorlar mı? Rasim beyin yazısının başlığı da bu manada dikkat çekici, “Bu da bir başkası…” İstatistikten bahseder gibi veya fikirden bahseden biri değil de, paçasına sarılmış bir sokak çocuğundan bahseder gibi… Dikkat çekici bir ruh hali, itici bir tavır, tahfif edici bir eda… Anlamadığımızdan bahseden bir dil ve üslup, yazısını bile anlamayacağımızı düşündüğü için, yazımızdaki “fikir” ile hiç meşgul olma zahmetine girmemiş. Risalet ile mizaç arasındaki temel münasebete dair beyan ettiğimiz fikirlerin (doğru veya yanlış) hiçbir anlamı ve kıymeti yok.
Bizim fikirlerimizin kıymeti yok… İşte burası çok problemli bir mesele… Fikir, herhangi bir pozisyona, statüye, makama, servete bağlanırsa, bunlara sahip insanlara münhasır kılınırsa çok vahim bir durumdan bahsediyoruz demektir. Rasim Beyin, “ben böyle şeyler söylemedim” demesine gerek yok, zaten söylemiş de değil lakin İstanbul dükalığının böyle bir iklimi olduğunu hatırlasın. Tenkit yazımızdaki tespitlerimizin yanlış olduğunu düşünüyor ama Risalet gibi İslam’ın Uluhiyetten sonraki ikinci ana meselesi ile ilgili tespitlerimize dair tek kelime yazmamış. Ortaya çıkan vahim durumu tasvir etmeye çalışalım; tenkit yazımızdaki kendi yazısına dönük tespitleri tekzip ediyor, buraya kadar güzel fakat Risalet ile ilgili tespitlerimize dair hiçbir şey söylememekle onları da tekzip etmiş olmuyor mu? Böyle değilse nasıl? Biz, zaten “Risalet tasavvuru” ile ilgili yanlış anlamalar olmasın diye Rasim Özdenören’in yazısını tenkit etmiştik, bizim yazımızdaki Risalet ile ilgili tespitlere dair bir şey söylemesi gerekmiyor mu? Yanlış düşünüyorsak Müslümanları bundan korumak gibi bir mesuliyetiniz var, doğru düşünüyorsak oradaki tespitlerin, “tenkit” hengamesinde kaybolması veya “yanlış” şeklinde anlaşılması, fikir adamının mesuliyet ve hassasiyetine çarpmaz mı? Rasim Beye soralım; “Öyle değil mi Üstad?”.
*
Meselenin en ıstırap verici yanı, ülkemizde tenkitler bir mecra açmıyor, bir tefekkür hamlesini tetiklemiyor, bir müşterek fikir imaline vesile olmuyor. İnsanlar birbirine karşı en sert savunma tedbirlerini almış halde bekliyorlar, yazıları veya fikirleri ile ilgili bir tenkit yapıldığında “otomatik savunma faaliyetine” sıçrıyorlar. Özellikle de İstanbul’da yaşayan, gazete veya dergilerde yazan insanların okuyucuya karşı böyle bir tavrı var. İstisnalarını tenzih etmek tabii ki mecburiyet, istisna kabilinden isim vermek gerekirse Yusuf Kaplan… Başkaları da var mutlaka, biz kendi tecrübemizin neticelerini yazıyoruz.
Müşterek fikir imali veya müşterek tefekkür mecrasında akmak veya müşterek tefekkür hamlesine katkı yapmak meseleleri boşlukta kalıyor. Rasim Özdenören’in bizimle müşterek fikir imaline girmesini talep ediyor değiliz, böyle bir şeyin mümkün olduğuna ihtimal bile vermiyoruz, yapmaya çalıştığımız tespit, nazari çerçevede ve tefekkür hassasiyeti ile ilgili. Başka şekilde söylemek gerekirse, İstanbul’da yaşayan yazarların birbiriyle de fikir teatisinde bulunduklarını söylemek zor, çünkü bu durum yazılarına fazla aksetmiyor.
İstanbul’da bir iklim var, yazarları, fikir ve ilim adamlarını kuşatan, içinden çıkmalarına müsaade etmeyen, ruhi ve zihni evrenlerini kilitleyen… “Fikir sadece İstanbul’da ve sadece belli gazete ve dergilerde üretilir, başka yerdekiler gevezelik yapıyor” kanaati ilk bakışta farkedilemeyecek kadar derinlere nüfuz etmiş halde. Başkalarına düşen sadece “okumak”, okuduklarını asla tenkit etmemek, okuduklarından başka bir fikir imal etmemek… Böyle olmuyor ama…
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

Share Button

RASİM ÖZDENÖREN’İN CEVABINA CEVAP” üzerine 2 düşünce

  1. Kelimeler’in muhtevasıyla ilgilenmeyen, kelimeleri baştan hakir gören bir zihinle zaten bırakın tefekkür sohbetini, günlük konuşma şansı bile yok. Sizin de bahsettiğiniz gibi zaten saçmalayıp saçmalayıp sonra şunu kastetmedim bunu kastettim şekline dönüyor konuşmalar piyasada. İfadesinin akabinde, ne kastettiğini tekrar açıklama ihtiyacına giren, yani en baştan ne kastettiğini zaten açıklayamamış olan bir zihnin lisanı, bebeklik evresindeki ilk oluşum safhasını zaten geçememiş demektir malum olduğu üzere. İnsanın içi acıyor.

  2. Elbette söz konusu Resullah efendimiz (Aleyhisselam) ise -gerçi O’ndan başka konuşmaya değer ne var?- lafı kırk kez tartarak konuşmalı.
    Efendimiz hiç bir mukayese alanında birinci değildir. Çünkü birincisi olan şeyin ikincisi de olur. O kategoriler üstüdür.
    Yine de Rasim ağabeyin o yazıyı hüsnüniyetle yazdığını düşünüyorum. Sizin anladığınız şekilde yorumlanabileceğini farketmemiş, öyle düşünmemiş olmalı. Mevzu dil bahsi ise, kalp kırmamaya, yapıcı olmaya da dikkat etmeliyiz. Hüsn-ü zanımızı da izharda kusur etmeyelim.
    Tabii ihtilaftaki rahmet de gözardı edilmemeli.
    Hassasiyetinizi tebrik ederim İbrahim Bey.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir