REKABETTEN UHUVVETE DÖNMEK İÇİN

REKABETTEN UHUVVETE DÖNMEK İÇİN

Meşhur hikâyedir; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethine hazırlandığı günlerde bir sabah erkenden tebdil-i kıyafetle Edirne çarşısında alışverişe çıkar. Girdiği ilk dükkândan bir şey satın alır. İkinci bir şey daha satın almak istediğini söyleyince, dükkân sahibi, “Ben siftahımı yaptım; onu da yandaki dükkândan alınız.” diyerek komşusu esnafa yönlendirir Fatih’i. Genç padişah yandaki dükkânda da diğer dükkânlarda da aynı tavırla karşılaşır. Esnafın böylesine bir tok gözlülükle birbirini kollamasından pek memnun olmuştur. “Ben bu milletle değil İstanbul’u, dünyayı fethederim!” diyerek Allah’a hamd ü senada bulunur.

Bugün herkes bu hikâyede anlatılan erdemli davranışın güzelliği hususunda hemfikir olmakla beraber, hemen hiç kimse aynı sahnenin şimdilerde yaşanabileceğine ihtimal vermiyor. Hatta bu tür rivayetleri havsalasına sığdıramadığı için “uydurmadır” diyerek yok sayanlar bile var. Çünkü artık ticarette de diğer meşguliyet sahalarında da aynı işi yapanlar birbirlerini “rakip” olarak görüyor. Oysa Fatih devrinde esnaf ve sanatkârlar birbirlerini “ahî”, yani kardeş görüyor, kardeşlik hukukunun gereği olarak da böyle davranıyorlardı. Böyle güzellikleri yeniden yaşamak istiyorsak rekabeti bırakıp uhuvvete dönmek zorundayız. Bu da ahilik sistemini yeniden ihya etmeye bağlı. Kapitalist anlayışın belirlediği ve içimize sinmediği için hep yakındığımız piyasa kurallarından kurtulmanın başka yolu yok.
*
Tarihî bir kurum olan ahilik, ilk bakışta bir meslek teşekkülü gibi görünüyor. Gerçekten de bir taraftan başkalarına muhtaç olmadan alın teriyle kazanan, verimli çalışan, kaliteli üretim yapan, başı dik, alnı açık, kanaat sahibi ve güvenilir meslek erbabını yetiştiren; diğer taraftan da fiyatları ve standartları belirleyerek tüketiciyi koruyan bir yapılanma ahilik. Bütün ayrıntıların hesaba katıldığı sağlam bir sisteme dayanıyor. Sistem içinde yamak olarak iş hayatına başlayan çocuklar, sırasıyla çıraklık ve kalfalık aşamalarından geçtikten sonra o meslekteki ustalarının icazetiyle ustalığa terfi ettirilerek ahi oluyorlar. Bu anlamda ahi, “işinin ehli, imanlı, ahlâklı, dürüst esnaf veya sanatkâr” demek. İcazet töreninde yeni ustaya bu mesleği kimin kimden öğrenerek öğrettiği, geriye doğru birkaç silsile sayılmak suretiyle belirtildikten sonra, o mesleğin ilk piri olan bir peygamber, sahabe yahut velinin ismi zikrediliyor. Mesela demirciler Hz. Davut’u a.s., berberler Selman-ı Farisi’yi r.a., ayakkabıcılar Hasan-ı Basri’yi k.s. kendi mesleklerinin ilk üstadı kabûl ediyorlar. Bir sanatkâra icazetle ustalık payesi verilirken beline bağlanan ve “şed” denilen kuşak, o kişinin bağımsız iş kurma hakkı kazandığı anlamına da geliyor. “Şedsiz kazanç haram” sayıldığı için ahilik sisteminin eğitim sürecinden geçmeyen yahut geçse bile ustalık icazeti alamayanların işyeri açmasına izin verilmiyor.
Ahilikte her meslek grubunun bir piri var. Bugün de kullandığımız “o işin piri” deyiminden de anlaşılacağı üzere, bir meslek grubunun piri, o mesleği en iyi yapan, dolayısıyla meslektaşlarını denetleme, onlar hakkında her türlü kararı verme yetkisine sahip olan en tecrübeli kişidir. Ahi birliğinin zaviyesinde her ayın ilk ve üçüncü cumasında yapılan toplantılarda görüşülen meseleleri karara bağlar. Hile ile mesleğini lekeleyen, müşterisini aldatan esnafın kapısını “pir çivisi ile çivileyerek” dükkânını kapatmak, kalitesiz mal üretenlerin “pabucunu dama atmak” onun yetkisindedir.
Bütün bu sıkı ve tavizsiz kurallara rağmen Selçuklulardan Osmanlının son zamanlarına kadar ahi birliklerindeki asıl ve etkili denetimin, ahilere meslek eğitimi eşliğinde kazandırılan güzel ahlâkla, fütüvvet denilen tasavvuf terbiyesiyle sağlandığı da bir vakıa. O nedenle ahilik kurumunu sadece bir meslek teşekkülü olarak görmemek gerekiyor.
*
Ahilikte şed kuşanıp usta olan esnaf veya sanatkâr, icazet töreninden sonra, öğüdünü almak üzere Ahi Baba’nın huzuruna götürülüyor. Ahi Baba, bütün ahi pirlerinin kendisine bağlı olduğu, ahiliğin ahlâkî çerçevesini yahut manevi zeminini tayin ve muhafaza eden, Allah dostu bir mürşid-i kâmil aynı zamanda. Tasavvuf terbiyesi sürecinde kazanılması gereken güzel halleri, karşısında diz çöküp oturan yeni ustanın kulağına küpe olsun diye son bir kez tekrarlayarak şöylece nasihat ediyor: “Harama bakma, haram yeme, haram içme; helâlinden kazan. İbadetlerini aksatma. Şeriata, tarikata muhalefet etme. Nefsine ve şeytana uyma. Güzel ahlâktan, akl-ı selimden ayrılma. Doğru, sabırlı, dayanıklı ol. Yalan söyleme. Kimseyi aldatma. Kimsenin ehline ıyaline kem gözle bakma. Kimsenin ayıbını eksiğini araştırma. Büyüklerinden önce söze başlama. Büyüğüne sen var; ikramda, hürmette, hizmette bulun. Kibirlenme, haset etme, cimri olma. Kuvvetli ve üstün durumdayken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil. Dünya malına tamah etme. Kanaatkâr ol. Yanlış ölçme. Eksik tartma. Başkalarının sanatına göz dikme. Eline, diline, beline sahip ol. Elin, kapın, sofran açık olsun. Hak Teala sana iki el vermiş; bir elin kazancını kendi ihtiyaçlarına, diğer elin kazancını fukaraya sarf et!”
Ahiliğin temel esaslarını anlatan ve Fütüvvetname denilen kitaplarda daha geniş bir şekilde ele alınan bu nasihatlerin, ciddi bir nefs terbiyesinden geçmeyince muhataplarda davranış oluşturmayacağı muhakkak. Böyle olduğu içindir ki ahilikte manevi eğitime meslek eğitiminden daha fazla önem veriliyor. Ahi zaviyeleri iyi incelendiğinde bugünkü meslek odalarından farklı olduğu çok net görülecek. Yamak ve çıraklara okuma yazma, ilmihal, Kur’an-ı Kerim, gerektiğinde hat ve musiki buralarda öğretiliyor. Aynı iş kolundaki dükkânlar o mesleğin zaviyesi etrafında kümelendiğinden vakit namazları buralarda toplu halde kılınıyor. Tıpkı diğer tekke ve zaviyelerde olduğu gibi ahi zaviyelerine gelen fakir ve yolculara da üç güne kadar karşılıksız hizmet veriliyor. Ve elbette bütün esnaf ve sanatkârlar kendi zaviyelerinde belli bir tarikat disiplini içerisinde tasavvuf terbiyesinden geçiriliyorlar.
*
Bütün bunları şunun için hatırlattık. Tasavvuf terbiyesinin hususen meslek erbabına, o mesleğin şartları dikkate alınarak zaruret miktarı kadar da olsa verilmesi, husule gelen güzellikte tasavvufun payını göz ardı ettiren bir tutuma yol açıyor. Bunda tasavvufun yaşanan hayattan kopuk, dünyaya dair tasarrufta bulunmayan bir terbiye sistemi gibi anlaşılmasının da payı olmalı. Halbuki Yeniçeri örneğinde görüldüğü gibi Osmanlıda askerin bile bir tarikat mensubiyeti var. Böyle olmazsa o vazifeyi bir ibadet şuuruyla doğru ve güzel yapmanın imkânı yok çünkü. Tasavvuf terbiyesinden geçip zikir ehli olmayınca, yani her yerde, her zaman ve her işte Allah Teala’yı, ölümü, ahireti ve hesabı hatırlamayınca ahilik ölçülerine uymanın da imkânı yok. Kaldı ki bir davranışın mana ve tezahür tarafını ayırmak modern zamanlara mahsus bir arıza. Geçim sağlayan iş anlamına “meslek” kelimesinin, tasavvuf yoluna girmek anlamına “sülük” kelimesiyle aynı kökten geldiğini, dolayısıyla bütün meşru mesleklerin ancak bir seyr ü sülük ile kemal deresinde kazanılıp icra edilebileceğini unutmuş gibiyiz. Bakırcıların ellerindeki çekici neden lafza-i celâlin hafi zikirdeki ritmine uygun olarak üst üste iki darbe halinde indirdiğini merak etmiyoruz. Keçecilerin yünü kendilerine çekerken yine lafza-i celâlin ilk hecesini, yüne göğüs vurduklarında ise ikinci hecesini söyleyerek işlerini nasıl şevkli bir zikir haline getirdiklerinden haberdar değiliz. Bir peygambere, bir sahabeye, bir veliye dayandırılan mesleklerin o mesleği yapanlara nasıl bir manevi sorumluluk yüklediğini fark edemiyoruz. Hileye hurdaya tenezzül etmeden bir işin güzel, sağlam ve doğru yapılmasının o işi ancak zikirle, ibadet şuuruyla, salih amel niyetiyle yapmaya bağlı olduğunu düşünemiyoruz.
Piyasadaki kalitesizlikten, beceri yetersizliğinden, güvensizlikten, ölçüsüz bir kazanma hırsının sevk ettiği düşmanca rekabetten herkes rahatsız. Çare arayışıyla geçmişe dönüp ahilik sistemini bugüne uyarlamaya çalışanlar var. Fakat sistemin özünü, temelindeki tasavvuf terbiyesini ıskaladıklarından günümüze taşıdıkları şeklî unsurlar işe yaramıyor. Hasıl-ı kelam, gösterişli törenlerde sembolik ritüellerle şed bağlamak ahi olmaya yetmiyor.
ALİ YURTGEZEN aliyurtgezen@yahoo.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir