RİYASET TEŞKİLAT MENSUBİYET

RİYASET TEŞKİLAT MENSUBİYET

*Teşkilat ve liderlik
Teşkilat ile liderlik arasındaki münasebet yanlış anlaşılır, aslında bunlar özü itibariyle çatışır, normal ve doğru olan teşkilatta liderliğin olmamasıdır, ne var ki bunun tam aksi kanaat yaygındır. Liderlik, yönetilme ihtiyacından doğar, bu cihetiyle de halk için söz konusudur. Teşkilat, yönetilme ihtiyacı içinde olan insanlardan teşekkül etmez, bilakis kendi kendini yönetebilen insanlardan teşekkül eder. Teşkilat kadrolarının hem yönetebilme hem de yönetilebilme maharetine sahip olması, yönetilme ihtiyacından kaynaklanmaz, sadece teşkilatın idare uzvunun bulunması, faaliyetinin nizami çerçevede gerçekleştirilmesi gibi şartlara tekabül eder.

Teşkilat, her mensubunun elindeki enstrümanla musiki eserini kendi kendine çalabilecek maharet ve seviyede olan orkestradaki “şef” ihtiyacı gibi bir idare heyetine ve başkana ihtiyaç duyar. Teşkilat başkanı ile liderlik başka şeydir, orkestra şefinin zaman ayarını yapması gibi, başkan da faaliyetin nizami çerçevede gerçekleşmesini takip ve murakabe eder. Teşkilat mensuplarının ne yapacağını bilmediğini, başkandan emir beklediğini düşündüğümüz andan itibaren teşkilattan bahsetmiyoruz demektir. Emir bekleyebilir ama bu durum “ne yapacağını bilmemek” derekesine kadar düşmekten değil, faaliyetin nizami altyapısının temini içindir.
Bir teşkilatın, teşkilatlanma seviyesini tespit edebileceğimiz ölçülerden birisi, liderliğe ihtiyaç duyma nispetidir. Teşkilatın liderlik ihtiyacı sıfıra inmişse veya liderliğe hiçbir zaman ihtiyaç hissetmemişse, o teşkilatın notu zirvededir.
Birinci husus, bir teşkilatın kadrosu ve mensuplarının seviyesi yükseldikçe liderlik ihtiyacı azalır, aksi ihtimalde liderlik ihtiyacı artar. İkinci husus, bir teşkilatın teşkilat örgüsünün liderlik için ayırdığı alanın genişliği veya darlığı o teşkilatın kalitesini gösterir, liderlik için geniş bir alan ayırmışsa teşkilatlanamamış demektir, liderlik için ne kadar küçük yer ayırmışsa (ideali hiç yer ayırmamasıdır) teşkilat kalitesi o kadar yüksektir.
Mesele teşkilatın lidere sahip olup olmaması değil, lidere ihtiyaç duyup duymamasıdır. Teşkilatın lider (hatta liderler) yetiştirmesi kalitesini artırır ama o lidere ihtiyaç duyarsa kalitesi azalır. İyi bir teşkilat, hedeflerini gerçekleştirmek için halka liderler sunmalıdır, halka lider sunamayan teşkilatın büyüme istidadı zayıftır. Halkın liderlere ihtiyaç duyması teşkilatta da gerçekleştiğinde, teşkilattan değil, bir araya gelmiş halk kalabalığından bahsediyoruz demektir.
Liderlik ihtiyacı, kendine itimatsızlıktan kaynaklanır. Bu özellik halka aittir. Bir teşkilatın mensupları içinde lidere ihtiyaç duyanlar olabilir ama öncelikle yönetici kadronun lidere ihtiyaç duyması zafiyettir. Mensuplarının içinde de lidere ihtiyaç duymayacak kadar kendine güvenen (ama güvenmenin ruhi ve akli altyapısına sahip olan) insan sayısı arttıkça teşkilatın kalitesi artar.
Teşkilatlılık hali, insanın kendine güvensizliğini gidermelidir. Bir teşkilat, mensuplarındaki güvensizlik hissini ortadan kaldıramıyorsa zaten problemlidir. İnsanların kendilerine güvenmelerinin sebebi teşkilatlılık hali değil de, liderlik ise, o teşkilat maksadına ulaşamamıştır.
Teşkilat şahsiyet sahibi insanlarla kurulmalı, kurulduktan sonra da şahsiyet sahibi insanlar yetiştirmelidir. Şahsiyet sahibi insanların lider ihtiyacı yoktur.
Teşkilatın lidere ihtiyacı yoktur, liderin teşkilata ihtiyacı vardır. Liderlik, teşkilatsız olmaz, teşkilatsız lider, ordusu olmayan komutan gibidir.
*Teşkilat ve mensubiyet
Teşkilat, şahsiyet, mensubiyet meseleleri, sığ teşkilatlarda ve sığ teşkilat fikrinde tezat teşkil eder ve bir araya gelmez. Teşkilat ile mensubiyet birbirinin “mütemmim cüzü”dür ama teşkilat ve mensubiyet meselesine şahsiyeti eklediğimizde konu giriftleşir. Şahsiyet, ferdiyetin tamamlanması, yalnız başına varoluşun gerçekleştirilmesi şeklinde anlaşılır, bu anlayış özü itibariyle doğrudur. Ne var ki ferdiyet, cemiyet ile irtibatını koparmış değildir, böyle anlaşıldığında doğru olduğunu düşündüğümüz tarifi tekzip etmek gerekir.
Şahsiyet, tefekkür kudret ve maharetine sahip olmaktır. Bu hususiyet, emirle hareket etmek, kendi düşüncesine aykırı hareketlere katılmamak şeklinde anlaşılır. Oysa teşkilat, müşterek karar, müşterek hareket demektir. Şahsiyet sahibi bir insan, teşkilatta, herhangi bir konu müşavere ve müzakere edilirken, kendi düşüncesinin dışında bir karar alınması halinde, o karara uymamayı, akıl ve şahsiyet meselesi haline getirdiğinde, teşkilatın ne olduğunu anlamamış demektir. Ferdi tefekkür ile içtimai (veya teşkilatlı) tefekkür arasında bir fark olmak gerekir. Teşkilat, içtimai akıl olduğuna, olması gerektiğine göre, teşkilatta alınan karar, tüm mensupların düşüncelerini ihtiva etmeyebilir, onların üzerinde (bazen dışında) kararlar alabilir. Teşkilat mensubu ve şahsiyet sahibi bir insan, kendi fikrinde ve kararında ısrar ettiğinde, teşkilatlılık hali sona ermiş demektir.
Teşkilatın aldığı karar, teşkilat mensuplarının iştirakiyle oluşan aklın verimidir. Müşterek karar, mensupların akıl seviyesi ortalamasını gösterir. İçlerinde yüksek zeka, derin akıl, keskin idrak, kuvvetli tecrübe sahibi insanlar olabilir, böyle durumlarda teşkilat mensuplarını o şahsın beyanlarına, fikirlerine, kararlarına itibar ve ittiba etmelerinde tabii ki fayda var. Ama bu kişiler, kendine ittiba edilmediği için teşkilatı terk edemez, teşkilat mensuplarının akıl ortalamasıyla meydana gelen karara ittiba etmekten imtina edemez.
Teşkilatta bazen yanlış karar da alınabilir buna rağmen teşkilatlılık halinin devam etmesi gerekir. Teşkilatın yanlış ve bozuk düşünceler tarafından işgal edilmesi başka bir şeydir, bazen yanlış kararlar alınması başka bir şey… Bir teşkilat mensubunun, teşkilatın aldığı yanlış kararın tatbikatına iştirak etmesi nasıl talep edilir, bu durum nasıl izah edilir? Bu sorunun cevabı, Uhud gazası müzakerelerinde mevcuttur. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, Uhud gazası öncesi müzakere meclisinde (Mescid-i Nebevi’de), kendi reyinin aksine rey ileri sürüldüğünü, o reyin de taraftarlarının kafi derecede çok olduğunu görünce, ashabının (yani ümmetin) reyine ittiba ediyor. Bir kararın yanlış olduğunu, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizden daha iyi anlayacak yeryüzünde başka bir insan yaşamamıştır, buna rağmen çoğunluğun reyine ittiba etmesi, teşkilat, teşkilatlılık hali ve sevk ve idare bahislerinde “ölçü” vazetmektir. Hemen hatırlatmak gerekir ki, bu tür hadise, din ile ilgili bir vakıada hiç cereyan etmemiştir, Uhud Gazası müzakeresinde istişare edilen husus, stratejik bir konudur, “düşman ordusuyla açık alanda mı karşılaşalım yoksa Medine’de kalıp müdafaa savaşı mı yapalım?” sorusuna cevap aranıyor. Bu soru, “mubahlar” alanındaki bir meseleye karşılık geldiği için Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, çoğunluğun kararına ittiba etmiştir. Dini bir meselede zaten O’nun olduğu yerde kimsenin söz hakkı yoktur.
Uhud muharebesindeki malum netice husule geldikten sonra da, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, kimseye kahretmemiş, onları mesul tutmamış, teşkilatın, teşkilatlılık halinin, sevk ve idare bahsinin temel ölçü ve ehemmiyetini göstermiştir.
*
Yüksek zeka ve hacimli akıl sahiplerinin teşkilatta istihdam edilmesinin zorluğu malum. Mensuplardan daha derin ve geniş düşünme istidat ve mahareti olan bir kişinin, orta zeka ve normal akıl seviyesine sahip teşkilat mensuplarının kararlarına ittiba etmesinin istenmesi, bu insanların kalbi ve zihni evrenlerinde fırtınalar koparır. Doğru olan bu insanların teşkilatta hak ettikleri mevkide bulunmalarıdır ama bu mümkün olmadığında dağıtıp yıkmak gerekmez.
Bu günün dünyasında herkes her şeyi bildiği iddiasındadır. Bu durum çok tatsız bir iklim oluşturuyor. Bir insanın anlamadığı açık olan bir hususta iddialar savurması ve kendisine ittiba edilmesini talep etmesi, çok çirkin, çok iğrenç bir tavırdır ve asla tahammül sınırları içinde değildir. Bu türden güdük akıl sahiplerinin çoğaldığı bir vasatta, teşkilatlanma ile ilgili hangi ölçüyü koyarsanız koyun, asla müspet neticeler vermez.
Yağ gibi ele gelmeyen ama mütemadiyen üste çıkan kişilik tipleri (şahsiyet değil) ile dolu cemiyette, bir teşkilat mayası çalmak, göle yoğurt çalmaktan daha iddialıdır. Tabii ki bu durumun farkındayız, buna rağmen bir şeyler yapmak gerekiyorsa, ki gerekiyor, duruma uygun fikir üretmeye çalışıyoruz.
*Teşkilatın sevk ve idare mahareti
Teşkilatın sevk ve idare mahareti, idare edenlerin “idare etme özelliği”, idare edilenlerin de “idare edilebilir” olma özelliğidir. Sevk ve idare işinin sadece idarecilerle ilgili olduğu zannedilir, oysa idare edenlerin “idare etme” mahareti kadar, idare edilenlerin de “idare edilebilirlik” özelliğine bağlıdır. İdare edilebilirlik özelliği sıfır olan üyeleri, dünyanın en mahir idarecileri bile sevk ve idare edemez. Tabii ki insanların idare edilebilirlik özellikleri sıfırda değildir, az çok her insan idare edilebilirlik özelliğine sahiptir fakat unutulmamalıdır ki idare edilenlerin içinde problem çıkarmak isteyenler olduğunda, sevk ve idare etme işi fevkalade zorlaşır.
Sevk ve idare etmek bir teşkilat ve teşkilatlılık halidir, aynı şekilde idare edilebilirlik özelliği de teşkilat ve teşkilatlılık halidir. Teşkilatın ilk işi sevk ve idare maharetine sahip olanları idareci yapmaksa eğer ikinci işi de diğer üyelerini idare edilebilirlik özellikleriyle teçhiz etmektir. İdare edenlerle idare edilenlerin karşılıklı özellikleri aynı zamanda gerçekleşmezse, teşkilat kurulamamış demektir, kurulmuşsa eğer idare edilemez olmuştur. Çünkü sevk ve idare, teşkilatın ta kendisidir, bu maharete sahip olmayan kuruluş, teşkilat haline gelemez.
İdare etmek hakim olmak, idare edilmek ise mahkum olmak değildir. Hakimiyet ile mahkumiyet, idare üzerinden izah edilmez. Bu sebeple “idare edilebilirlik özelliği”, şahsiyetsizlik ifade etmez aksine yüksek bir şahsiyetin muhtevasında bulunur.
Teşkilat, liderliğe bağlıysa idare seçkinleri oluşur. Teşkilatın iyisi, liderliğe ihtiyaç duymaz. Teşkilatın liderliğe ihtiyaç duyması ile hedeflerine ulaşmak için halk nezdinde lidere ihtiyaç duyması farklı konulardır. İyi teşkilat, liderliğe ihtiyaç duymaz ama halk için tesirli bir liderlik çıkarabilir, çıkarmak isteyebilir. Halk için çıkardığı lidere, halkın teveccüh göstermesinden dolayı da mahkum olmaz, olmamalıdır.
Liderliğe bağlı olsun veya olmasın, idareci seçkin sınıfın oluşması, tabiatı gereği problemlidir. İdare maharetine sahip olanlar, liyakat ve ehliyet gereği idareci yapılmalıdırlar ama asla sınıf haline getirilmemelidir. Sınıf haline getirilmemesi için de, ne kadar iyi idareci olursa olsun, bazen idare edilenler safında bulunmalı, bulundurulmalıdır. İdare edilenler safında mesuliyetlerini yerine getirmeyen, getiremeyen, getirmekten imtina edenler, idareci yapılmamalıdır.
İyi teşkilatın kadroları, hem idare edebilirlik hem de idare edilebilirlik özelliklerine sahiptir. Her iki özelliğe birden sahip olan kadrolar, dünya tarihinde nadir görülmüştür, zirvesi ise sahabe-i kiramdır. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, ordu teşkil ederken, bazen sahabenin mümtaz şahsiyetlerinden birini değil de, mesela Hz. Usame’yi (RA) kumandan tayin etmesi dikkat çekicidir. On sekiz yaşlarında olan Hz. Usame (RA), içinde Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA) gibi sahabenin güzidelerinin bulunduğu orduya kumandan tayin edilmiştir. Hz. Halid Bin Velid (RA) gibi bir kumanda dehasının da içlerinde bulunduğu orduya, tecrübesiz ve genç birini tayin etmesinin mühim sebep ve hikmetlerinden birisi de, sahabe kadrosunun hem idare edebilir hem de idare edilebilirlik hususiyetlerine sahip olması için yapılan bir tedrisat değil midir? O orduda nefer olarak bulunan Hz. Halid Bin Velid (RA), hem idare edebilir hem de idare edilebilir özelliklere sahipse, zaten o ordunun aynı zamanda kumandanı değil midir? Hz. Usame (RA), hem idare edebilir hem de idare edilebilir bir şahsiyet ise, emrinde bulunan kumanda dehası Hz. Halid Bin Velid’e (RA) fikrini sormadan orduya kumanda eder mi?
Sahabe-i Kiram, cemiyet kadrosu olarak tek misaldir. Zaten onların müderrisi de Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizdir. Cemiyet teşkili için fertlerde hangi hususiyetlerin lazım olduğu merak edildiğinde cevap, Sahabe efendilerimizdir. Sahabe-i Kiram’ın gözden kaçan en mühim hususiyetlerinden biri ise, idare edebilirlik özelliği ile idare edilebilirlik özelliğini şahsında cem etmesidir.
Bir teşkilatın seviyesi, üyeleri (kadroları) arasında idare edebilir özellikte çok sayıda insan olmasıyla ölçülür. İdare heyetini teşkil edecek sayıdan çok daha fazla sayıda kadrosu olan teşkilat, iyi teşkilattır. İdare heyetini oluşturacak kadar idare maharetine sahip kadrosu olan teşkilat, zayıf teşkilattır, o kadro imha edildiğinde veya eceliyle öldüğünde yıkılır. İdare heyetinden çok daha fazla sayıda idare maharetine sahip kadroya sahip olan teşkilatın ayakta kalabilmesinin tek yolu ise, kadrolarının hem idare edebilir hem de idare edilebilir olmasıdır.
Teşkilatlarda sevk ve idare maharetine sahip kadro sayısı arttıkça bölünmeler başlıyor. Lider çapında insanları istihdam edebilen teşkilatlar kurulamıyor. Her lider çapındaki adam ayrılıyor ve başka bir teşkilat kuruyor. Böylece her teşkilat zayıf, dayanıksız, kifayetsiz hale geliyor. Bu problemlerin sebebi ise kadroların hem idare edebilir hem de idare edilebilir olmamasındandır.
Teşkilatın bünyesi idare edilebilir şekilde kurulmalıdır. Bir teşkilat için idare edilebilirlik fevkalade mühimdir, idare edilemeyen teşkilat, ruhu alınmış ceset gibidir.
Teşkilatın birimleri kurulurken dikkat edilecek önemli birkaç husustan birisi de, idare edilebilirlik özelliğidir. Herhangi bir birimin teşkilat bünyesinde bulunduğu yer, idare edilebilir olmalıdır. Teşkilat içinde kurulacak bir uzuv (organ) teşkilatın toplam bünyesi içinde idare edilebilir şekilde kurulmazsa, ihtiyaç karşılayan, problem çözen bir mahiyet kazanmak yerine problem çıkaran, teşkilata yük olan atıl bir uzuv haline gelir.
ABDULLAH TATLI abdullahtatli1@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir