RIZA İLE LİSA ARASINDA “MONA RIZA” OLMAK

        Bir gün aynaya baktığımızda uzayan saçlarımızın dışında da değişen bir şeylerin olduğunu fark edebiliriz:“kendimiz”. İşte o zaman, “ezelde var olan ve ebedde sorulacak olan gaye ve amacın” ağır sorumluluğunu iliklerimize kadar hissederiz. Bu yüzden de deriz ki :“Her kimsen o olmayı başar.”

       Hızlı yaşa genç öl anlayışının hâkim olduğu bu çağda, her birimiz sahip olduğumuz bir şeyleri kaybetmişizdir. Defterlimizi, telefonumuzu, yolumuzu, bilincimizi, kalbimizi, ruhumuzu, kimliğimizi, değerlerimizi, yönümüzü ve bazen de benliğimizi hiç farkında bile olmadan yitirmişizdir.

       İtalyan ressam Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa isimli ünlü tablosunu çoklarımız biliyordur. Batı zihniyetinin/kültürünün imgesi, sembolü olarak da kabul edilir. Yaşadığımız bu bunaltı çağında sanki o ünlü resme bir pos bıyık eklendi ve bize bıyık altından gülmekle acımak arasında bir portre çiziyor gibi.

         Popüler kültürün geçici ve sahte vaatlerinin arkasında yaşanılan bir “kimlik krizi” var. Düşüncelerimizle eylemlerimiz, hayallerimizle gerçeklerimiz, geçmişimizle geleceğimiz, dedelerimizle torunlarımız, dışımızla içimiz, köylerimizle kentlerimiz, varoşlarımızla merkezlerimiz, öğretmenlerle öğrencimiz, anneyle kızımız, amiriyle memur, aydınlarımızla toplum arasında büyük uçurumlar var. Ve bu uçurum her geçen gün daha da derinleşip görünmez boyutlara ulaşmakta. Bu uçurumun altında yatan neden ise, bireyin/toplumun kendisinin “ne olduğuna ve nasılına” dair bir sorgulamama/sorgulatmama sürecidir.

      Kim olduğumuz ya da kim olmadığımız sorularına cevap aramak o kadar zor ki. Bir insan/toplum kendisini sahip olduğu değerleriyle ifade eder. Bizi oluşturan Bu değerler kıyafetimize, düşüncelerimize, alışkanlıklarımıza, duygularımıza ve zerrattan şümule bütün eylemlerimize yön verir. Ve biz “yönlenirken”, küçük ayrıntılar bir süre sonra yaşam felsefemiz, yaşam tarzımız oluverir. Başkalarına benzedikçe/bezemeye zorlandıkça kendimizden uzaklaşırız biteviye. Ne başkası olmayı becerebiliriz ne de kendimiz kalmayı… Bu iki durum arasında, bizden olmayanın tercihi bağlamında “Lisa” olmakla, bizden olanın tercihi bağlamında “Rıza” olmak çelişkisi, bir “bilinç travması” yaşatır bize. Arada kalmak kadar kötü bir durum yoktur. Bu “arada kalma durumunu” sorgularken gönül pirinin şu sözü kadim bir olguyu bizlere hatırlatır gibi: “ Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.”. Bir başka deyişle: “ Ya Lisa ol, ya da Rıza…”.

        Gazetelerimiz, dergilerimiz, aydınlarımız, önderlerimiz, popüler şarkılarımız, işyeri adlarımız, sinemamız ve günlük hayatta karşılaştığımız her yerde ve durumda bir kültür emperyalizminin, bir kimlik yozlaşmasının olduğunu görüyoruz. Tabelasına “What Cafe” yazan dönerci, hangi kimlikle bunu yazmış olabilir? “Mona” olarak mı yoksa “Rıza” olarak mı? Belki de en vahim olanı “ Mana Rıza” olmak, yani bir arasatı yaşarken ikisi de olamamak…

         Ne olduğumuz ya da ne olmadığımızın altında yatan şey kültürdür. Peki, kültür nedir? Bir topluluğun bütün fertlerinin sahip olduğu olayları, nesneleri karşılayan, duyuş, düşünüş şekilleriyle tarih içinde meydana gelen fikir ve sanat verimlerinin bütünü, hars, irfan diye tanımlayabiliriz. Bu durumda, kendimizi ifade ettiğimiz bütün “varlık ruhumuz ” ise kültür, peki şimdilerde biz bu ruhun taşıyıcısı mıyız? Yoksa bitkisel bir yaşamın parlatılmış görüntüsüne angaje olmuş “kayıp kuşağın kayıp insanları mıyız?”

         Yaşamımızda bir eksiklik varsa bunun nedeni düşüncelerimizde de bir eksikliğin olmasıdır. Düşüncelerimizin oluşmasında ise imgelerin, kelimelerin, yaşanılanın, öğrenilenin, görselliğin, duygusal farklılığın ve derinliğin, yaratılıştan kodlanan “saf iyiliğin” etkisi vardır. Düşüncelerimize ve duygularımıza yön veren “bilgisiz ve bilinçsiz durumunda olan her şey”, yaşamlarımıza da yön veriyor demektir. Düşüncede ortaya çıkan arıza, yaşamda da arızalara sebep olabilmektedir.

          Değişim elbette olacak. Öyle ki gelecek yüzyıl tarihe takılı kalanların değil, geleceğe yol alanların olacaktır. Ancak bu yol alışı değerlerimizle, kimliğimizle, cesaretimizle, geçmişimizin sorgusuyla olacaktır. Geldiği yeri bilmeyen insan/toplum, gideceği yeri de bilemez. Pergel gibi, bir ayağımız kültürel kimliğimizde olmalı, diğer ayağımızla ise teknik ve bilim anlamında çağdaş medeniyetlerin daha da üzerine çıkmalıyız. Bu birikim ve irade bizde mevcuttur. Ancak arkamızdaki rüzgârın farkında olup yelken açmak kadar, gidilecek hedefi de bilmek gerek.

        Unutmayalım Mevlana’nın deyişiyle “insan gözdür görüştür, gerisi ise ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa değeri de o kadardır”. Göz ve görüş ise kimliktir. Bunları boş ver diyorsanız, bir gün “kimlik aynasına” baktığınızda, o masum duruşunuzu gölgeleyen tuhaf bir “Mona Rıza” ile karşılaşabilirsiniz.

Share Button

RIZA İLE LİSA ARASINDA “MONA RIZA” OLMAK” üzerine 2 düşünce

  1. Mânâ ve Rıza peşinde yol almadığımız için Mona Rıza hâletinde yaşıyoruz maalesef.

    Hani deve kuşuna demişler ya ;
    ‘Deveysen yük taşı!’
    ‘Yok,ben kuşum’
    ‘Kuş isen uç’
    ‘Yok, ben deveyim’,o misal…
    Yazılarınızı zevkle okuyorum,
    Selamlar…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir