RUHİ HATIRAT

RUHİ HATIRAT
Ruhi hatırat veya tefekkür hatıratı… İnsanın tefekkür süreçlerini ifade eden, ruhi kıvrımlarını gösteren, hissi akışını izhar eden bir edebiyat türü… Böyle bir edebiyat türüne ihtiyacımız var.
Tefekkür faaliyeti çok girift… Tefekkür faaliyetlerinde, akıl nerede duruyor, duygular ne yapıyor, nefs meyle meşgul oluyor, ruhun tavrı nedir? Tecrübe hangi safhada devreye giriyor, mantık örgüsüne ne kadar ihtiyaç duyuyoruz, imanın tesiri nedir? Tefekkür faaliyetinin kaynağı ne, birden çok kaynağı mı var, varsa onlar neler? Hangi kaynaktan başlarsa insanın zihni ve kalbi evreninin unsurları, malzemeleri, mekanizmaları nasıl dahil oluyor? Halet-i Ruhiye, tefekkür havzası mıdır, tefekkür kaynağı mıdır, tefekkür mecrası mıdır? İman doğrudan tefekkürün kaynağıdır lakin her dem böyle midir veya herkeste böyle midir? İhtiyaçlarımız ve zafiyetlerimizin tahrikiyle gerçeklik karşısındaki tavrımız, imanı ne kadar eğip büküyor, imanı tefekkür sürecinin dışına iten sadece nefs midir yoksa akıl da ciddi bir tesire sahip midir?
Bunlara bağlı olarak belki de daha önemli sorular şunlardır.
Müslüman şahsiyetin zihni ve kalbi evreninin merkezini nasıl iman haline getirebiliriz? İmanın sahibi olan ruh, zihin ve kalp evrenindeki tek hünkar olabilir mi, olabilirse bunu nasıl yapabiliriz? Ruhun inanması kafi midir yoksa aklın da inanması şart mıdır? İmanı kalp evrenine ve ruhi temayüle hasrettiğimizde, aklı onlardan kısmen de olsa bağımsızlaştırmış olmaz mıyız? Hal böyleyse aklın iman etmesini, ruha teslimiyetini ve merbutiyetini nasıl temin edeceğiz? Müslümanın zihni evreni nasıl inşa edilecek, kalbi evreni nasıl tasfiye ve tesviye edilecek? Devasa bir güç ve sınırsız bir arzu merkezi olan nefsi nasıl zaptedeceğiz, zaptedemediğimizde aklı onun tasarrufuna bırakmış olmayacak mıyız? Aklı nefsten kurtaramadığımızda, iman etmesini ve ruha merbutiyetini nasıl sağlayacağız? Akıl nefsin tasarrufu ve tasallutu altındaysa, iman ile aklı ayrıştırmış olmuyor muyuz? İman (ve ruh) ile aklı birbirinden ayrıştırmak, laikliğin en derin hali değil midir? İmandan ve ruhtan müstakil veya muhtar hale gelmiş bir akıl, nefse merbut değil midir, nefse merbut ise maddi gerçekliğe yönelmesini engellemek mümkün mü? Bugünün dünyasındaki maddi gerçeklik, batı kültür ve medeniyeti tarafından üretildiğine göre, o gerçeklik ile sınırlı ve o gerçekliğe bağlı bir akıl, imandan istiklalini kazanmış olmaz mı? Laiklik tam olarak bu değil midir?
Sorular bunlardan ibaret değil tabii ki. Sadece sorulardan müteşekkil bir kitap yazmak bile kabil. Cevabını bekleyen bu kadar çok sorunun ortasında, fikir sahibi olmak iddiası nasıl bir ruh halidir? Bu soruların hangisi cevaplandı, bu sorular cevaplanmadan fikir imali mümkün mü? Bütün bunlara rağmen fikir imalinden ve fikir sahibi olmaktan bahsedenler, biraz komik görünmüyor mu?
Öyleyse yapılması gereken nedir?
Fikir ve ilim adamı iddiası ile meydana çıkan herkesin “ruhi hatıratını” yazması gerekir. “Ruhi hatırat”, fikir ve ilim adamı olmanın “doktora tezidir”, özellikle de fikir adamı olmanın… Lakin doktora tezi ifadesi olmadı, ülkedeki üniversitelerin haline bakınca çok hafif bir ibare görünüyor. Şu ifade daha doğru, daha uygun sanki; “tefekkür icazeti”…
Üç-beş cümleyi arka arkaya sıralayınca fikir adamı olduğunu zannedenler var, yazılarının idrak mi yoksa ezber mi olduğu bile belli değil. Üç beş tane orijinal teşhise sahip olmayan merhametsizler piyasayı işgal etti. Fikrin tarifini bile bilmeyen, bilgi ve kanaat ile karıştıran, kaotik mantık silsilelerinin neticelerini fikir diye satan adamlar her gün kafamızın üstünde “Üstad” tokmağı sallıyor.
*
Zannımız o ki, “ruhi hatırat” bu problemlerin ciddi bir kısmını çözer. Gerçi istismar edilmeyecek bir şey yok… Bunu da bir tuhaf şekle sokanlar çıkacaktır ama en azından istismarı zordur. Bari biraz zorlansınlar…
Ruhi hatırat, hakkı verilerek yazılacak olursa, tefekkür süreçlerini göstereceği gibi tefekkür çilesini de gösterir. Çilesiz tefekkür, hafakansız mütefekkir mi olur? Cinnetin sınırında düşünmeyenler, tefekkürün ne olduğunu nereden bilir.
Ruhi hatırat, ruhi hayatın hikayesidir. Ruhi hayatı olmayanların ruhi hatıratı da olmaz, tabii ki tefekkür çilesi de… Bunlar yoksa fikir zaten yoktur.
*
Fikir adamlarının ruh hallerini, ruhi hayatlarını, ruhi süreçlerini, ruhi kıvrımlarını anlatması adetten değil. Halet-i Ruhiyesini anlatan fikir adamı sayısı çok azdır, bunların birincisi de Merhum Necip Fazıl’dır. İslam ahlakındaki ince örgü, insanların ruh hallerini faş etmesine pek müsait değil. Aile hayatını bile “mahrem alan” kabul eden İslam ahlakı, insanın ruh hallerini de bir çeşit “mahrem hayat alanı” olarak kabul etmiş görünüyor. Tarih boyunca Müslüman fikir ve ilim adamları bu konuda çok titiz davranmış.
Titiz davrandıkları doğru, titiz davranmaları da doğru… İnsanın ruhi halleri, karı-koca münasebetlerinden daha az mahrem değil. Hatta insanın mahrem hayatının ilk halkası, ruh halleridir. Fakat buradaki mahremiyet, “hususiyet” arzeder.
Hususiyet, ruh halinin anlatılmasının men edilmemesidir. Aile hayatındaki veya günahlarla ilgili mahremiyet, anlatılması (faş edilmesi) men edilen çeşittendir. Ruh hallerine dair mahremiyet ise anlatılması men edilen türden değildir. Anlatılması men edilen ruhi süreçler, tasavvuftaki hallerdir ve onlar bile şeyhlerine (müderrislerine) açıktır. Fikir adamlarının ruhi süreçleri ise, tefekkür süreçlerinin güzergahını göstermek bakımından açıklanmasında fayda olan çeşidi ifade eder.
Doğrusu buna rağmen fazla alenileştirilmemiştir. Tefekkür süreçlerinin güzergahını göstermesi bakımından anlatılan hadiseler vardır ama çok yoğun bir edebiyata dönüşmemiştir. Mutlaka her fikir ve ilim adamının ruh hallerinde de anlatılması men edilecek cinsten tecrübeleri vardır, bunlar anlatılmamıştır da… Buna mukabil, tefekkür güzergahlarını göstermesi bakımından muhteşem bir misal teşkil eden İmam-ı Gazali Hazretlerinin beyanları büyük bir ihtiyacı karşılamaktadır. Aklın macerası diyebileceğimiz ruh hallerinde Hazret, “Aklı gerdim, gerdim, gerdim tam kopacağı zaman teslim oldum” mealindeki beyanlarıyla, aslında aklın ufkunu göstermiştir. Aynı halleri batıda yaşayan filozofların tamamına yakını çıldırmış fakat İslam irfan müktesebatında bu “halin” çıkış yolu büyük İmam ve başka zatlar tarafından gösterilmiştir. Bu misalde olduğu gibi, İmam-ı Gazali Hazretlerinin fikir ve ilmini okumak kadar ve belki onların kaynaklarını ve süreçlerini göstermesi bakımından ruhi süreçlerini okumak da mühimdir.
Bahsini ettiğimiz nokta tam olarak burası. Tefekkür ehlinin, tefekkür süreçlerini göstermesi, fikrini beyan etmekten daha az kıymeti haiz değil. Fikir, tefekkür faaliyetinin neticesidir. Tefekkür süreçlerinden bihaber şekilde muhatap olduğumuz fikirleri anlamakta zorlanıyoruz. Malum olduğu üzere tefekkür enfüsi bir faaliyettir ve şahsa sıkı sıkıya bağlıdır, yani şahsi (ferdi) bir faaliyettir. O faaliyetin nasıl gerçekleştiğini göstermeyenlerin, elde ettikleri neticelere itimat etmek sıhhatli midir?
Tabii ki “hüküm” vermiyorum. Elde ettikleri neticeleri (fikirleri) anlayacak yiğitler vardır, onlar için söylenecek ne olabilir ki. Fakat onlar için bile, muhatap oldukları fikrin, tefekkür süreçlerini bilmek faydalı değil midir?
*
Tefekkür süreçlerinin ehemmiyet arzettiğini düşünüyorsak, yeni bir edebi tür oluşturmak gerekmez mi? “Ruhi hatırat”…
“Ruhi hatırat”, tefekkür süreçlerinin ruhi labirentlerde yolunu nasıl bulduğunu, hangi sebep ve hadise ile bir “fikre” ulaştığını ve kanaat getirdiğini, nasıl bir mantık örgüsüne sahip olunduğunu, akıl ve mantık örgüsünün altındaki hissi evrenin tasvirini ila ahir ihtiva etmeli.
“Ruhi hatırat”, tefekkür ehlini, ezberci ve tekrarcılardan tefrik etme imkanı verir. Özellikle yazılarda (makale, kitap vesaire) kişinin ruh halini takip etme imkanı fevkalade az olduğu için, tekrar mı ediyor, ezberini mi beyan ediyor, ilim ve fikir hırsızlığı mı yapıyor, tespit etmek zor. Sohbetlerde bu durum daha kolay zira insan konuşurken kendini ele veriyor. Hal böyle olunca, ruhi hatırat yazmak, ezbercilerin harcı olamaz.
“Ruhi hatırat” kişinin ruh dünyasında fikrinin delilini, gerekçesini, sebebini, illetini gösterir. Ortalıkta sayısız “hüküm” dolaşıyor, sayısız ağza sakız yapılıyor ama hükmün illeti görünmüyor. “O fikre nasıl ulaştın, hangi sebeple kanaat getirdin, hangi illete dayanarak o neticeyi kaçınılmaz görüyorsun?” gibi çok sayıda soru havada kalıyor. Anlaşılmamış bilgiler tekrarlanıyor, anlaşılmamış fikirlerin propagandası yapılıyor, en kötüsü de anlamamış kişiler fikir adamı kisvesiyle piyasayı işgal ediyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir