SAĞIRLAR KONUŞMADIKÇA MATERYALİZM FİYASKODUR

Doğuştan sağır olan, yani “ses”i hiç duymamış olan insanlar, konuşma uzuvlarında herhangi bir problem olmasa da “dilsiz” oluyorlar. Konuşabilmek için gereken biyolojik imkanlara sahip olmasına rağmen, sağır olduğundan dolayı sesi duymaması ve tanımaması, dilsizliğe yol açıyor. Bu kişiler “dilsiz” değil, “sağır-dilsiz” olarak isimlendiriliyorlar.
Konuşma uzuvlarında herhangi bir arıza olmayan sağır insanın, konuşamamasından ne gibi manalar çıkar?
Büyük manalar çıkar. Mesela materyalizm temelli tüm dünya görüşlerini (ideolojileri, felsefi cereyanları) yerle bir edebileceği gibi, keza materyalist temelli pozitif bilim mecrasını ve bu mecrada akan tüm bilim dallarını ve bilim teorilerini (mesela en meşhuru olan “evrim teorisini”) bir daha güneş yüzü görmeyecek şekilde mezara gömer. Çok büyük bir iddia gibi mi göründü gözünüze? Öyleyse buyurun…
Dilin oluşması, “öğrenmeye” bağlıdır. Dil, insanda öğrenme dışında herhangi bir yolla oluşmamaktadır. İnsanların kullandığı sayısız dil olduğu malum. Bunlardan “Lisan”ın öğrenilmesinin yolu ise kulaktır. Kulak fonksiyonunu gerine getiremediğinde, lisan oluşmamaktadır.
İnsanlığın bu günkü gelişmişlik seviyesine rağmen, bilimde yaptığı tüm keşiflere rağmen, her alanda gerçekleştirdiği büyük hamlelere rağmen, doğuştan sağır olan bir insanda lisan oluşturulamıyor.
Sağırlara “lisan” dışında bir dil öğretildiği vaka… “İşaret dili”… Bu dili ileri sürüp de doğuştan sağırların dil sahibi olabildikleri itirazında bulunanlar çıkabilir. Buradaki temel tez, genel olarak “dil”in ve özel olarak da “lisan”ın öğrenilen bir disiplin olduğudur. Öğrenilmeden dolayısıyla bir muallim olmadan dilin meydana gelmeyeceğidir. İşaret dili de zaten öğretilen bir disiplindir.
Bir konuyu hakkıyla tetkik edebilmek için illiyet rabıtasını bidayetine kadar takip etmek gerekir. Ortasından ele alınan, bidayeti ile nihayeti göz ardı edilen hiçbir bahis, hakkıyla tetkik edilmemiş, hakkıyla tefekkür faaliyetine konu edinilmemiştir. Şimdi hadiseyi geriye doğru takip edelim ve bidayetine kadar varalım.
Evrim teorisi çerçevesinde bakalım önce… Öğrenmeden dil oluşmadığına göre, herhangi bir hayvan türünden insanın meydana gelmesi kabul edilse bile, dilin oluşmasını izah etmek kabil olmayacaktır. Dil oluşmadığı takdirde “sureta insan” sözkonusudur. Herhangi bir hayvan türünün bedeni (biyolojik) özelliklerinin öyle veya böyle olmasının önemi yok. Dil teşekkül etmeden düşünce zuhur etmiyor, düşünce zuhur etmeden akıl meydana gelmiyor, akıl meydana gelmeden insan tüm kompozisyonuyla kendini inşa edemiyor. Dilbilimciler bilir, meselelerin anası, dil bahsidir. Dil bahsini izah edememiş olan hiçbir dünya görüşü veya düşünce mecrası, insan ile ilgili hiçbir şey söylememiş demektir.
Yanı başımızda yaşayan doğuştan sağır bir insanın konuşmayı (yani dili) öğrenememesi, efsanelerde veya romanlarda anlatılanlardan farklı olarak, doğumundan hemen sonra ıssız bir adaya düşen bebeğin, bir şekilde hayatta kalması durumunda, insani hiçbir özelliğe sahip olamayacağını gösteriyor.
Dil, öğretilmesi ve öğrenilmesi gereken bir disiplindir. Bir öğreten yoksa dilin öğrenilebilmesi imkansızdır. Öğrenilmesi şart olan bu çaptaki bir disiplinin, keşfi zaten imkansızdır. Öyleyse dil, ilk insana öğretilmiştir. “Allah, Adem’e eşyanın isimlerini öğretti” Ayet-i Kerime’sini hatırlıyor musunuz?
Dil, kendiliğinden zuhur eden, teşekkül edebilen, bir şekilde ortaya çıkabilen bir disiplin değildir. Bu durum, evrim teorisi ve bunun gibi kaynağı materyalist felsefi mecra olan tüm teorileri çöpe atmaya kafidir. Ve tabi ki materyalizm, bu fikir karşısında hiçbir savunma hattı kuramaz.
*
İslam tefekkür mecrasının dört temel bahsi vardır. Bunlar aşağıdan yukarıya doğru sayıldığında; varlık, hayat, insan ve yaratıcı kudrettir. Yaratıcı kudret, İslam’ın ifade ettiği üzere, Allah’tır. Bu dört bahsin ilk üçü, felsefe mecrasında da var. İslam tefekkür mecrası, İslam’ı merkeze alarak bu dört bahsi eksenine koyar ve bilmek ve anlamak çabasına girişir. İslam merkezinden her konuya baktığı gibi, her konudan da İslam’a bakar. İşte varlık, hayat ve insan bahislerinden hareketle İslam’a bakmanın misallerinden biri budur. İnsan bahsinde meydana gelen “sağır-dilsiz” hadisesi veya “dil” bahsindeki bu fevkalade durum, İslam’ın anlaşılmasına devasa bir katkıda bulunmaktadır. Sadece İslam’dan, insan, varlık ve hayata bakıldığında, bu güne kadar üretilmiş bilgi, ilim ve fikirlerle sınırlı kalınabilmekte ve hayatı her dem yeniden izah etme mahareti gösterilememektedir. Nazar İslam’a dönük ise, varlık, insan ve hayattan hareket etmekte de bir beis yoktur.
İslam tefekkür mecrası oluşmaz, oluşturulamaz ve Müslümanlar tefekkür faaliyetini bu mecrada (kendi mecralarında) gerçekleştiremezlerse, başka mecralarda (batının oluşturduğu mecralarda) akarlar. Batının felsefe ve bilim mecralarında akan Müslümanlar, mesela “evrim teorisi”nin yanlış olduğunu ispat için, onların malzemelerini ve usullerini kullanmak zorunda kalırlar. Üç beş fosil ile evrim teorisi kuranlara karşı, başka fosillerle evrim teorisinin yanlış olduğunu ispatlamak için fevkalade çaba gösteren Müslümanlar, onların mecralarından çıkıp da temel bahislere şöyle bir baksalar, çok daha sağlam veriler ve çok daha kestirme yollar bulacaklardır. Ve daha önemlisi, kendi dünya görüşlerini, kendi dilleri ile üretmiş olacaklardır.
“Sağır-dilsiz” konusu ve buna bağlı olarak “dil” meselesi, İslam’daki kadim tahkik bahislerinden biri olan, “akıl Allah’ı bulabilir veya bulamaz” hususundaki farklı içtihatları idrak etme imkanı da sunmaktadır. “Akıl Allah’ı bulabilir mi, bulamaz mı?” sorusu, aynı zamanda, “insan kendi haline bırakıldığında Allah’ı bulabilir mi, bulamaz mı?” sorusudur.
Bir konunun çerçevesini oluşturmadan tartışmak veya düşünmek, fikir veya ilim üretmek değil, gevezelik yapmaktır. Yukarıdaki sorunun cevabı, konunun bidayetinde ele alınacaksa, insan (ve tabi ki akıl) Allah’ı bulamaz. Fakat Allah’ın Hazreti Adem’e eşyanın isimlerini öğretmiş olmasından sonrasını esas alırsak, bulması gerektiğini düşünürüz. Malum olduğu üzere her iki içtihat da doğru… Sadece zeminleri farklı… Öyleyse bu konuyla neden meşgul oluyoruz? İşte idrak ve fikir bu noktada meydana geliyor. Neden doğru olduğunu, hangi çerçevede ve şartlarda doğru olduğunu anlamazsak, doğru olmasının ne önemi olabilir ki?
“İlim, maluma tabidir” ölçüsü, meselelerin bir seviyesindeki anlayışa tekabül eder. Dilin ilk insana, insanın yaratıcısı tarafından öğretildiği göz önüne alındığında, “malumun ilme tabi” olduğu ölçüsünün ipucuna da ulaşılır. Öyleyse isimlendirme ve tabi ki tarif, “maluma tabi” olunarak yapılmamıştır. Çünkü ilk isimlendirmeyi Allah yaptığı için, ilim ile malum arasında imtizaçsızlık bulunması düşünülmez. İlim ile malum arasında “mutlak muvafakat”ın bulunduğu bu noktada, “ilim maluma tabidir” ölçüsüyle, “malum ilme tabidir” ölçüsü aynı anda doğru ve geçerlidir. Bu noktadan sonrasında ise hangi ölçü kullanılırsa kullanılsın, ölçüler doğru kullanıldığında aynı neticeye varılır.
“Malumun ilme tabi olma” ölçüsünün müntehası, tabi ki, “levh-i mahfuz”dur. Önce ilim vardır ve sonra ilmin muhtevasında mevcut olan “malum” (yani eşya) tekvin yoluyla var edilmiştir. Konunun bu seviyesi, “beşerileşmiş bilgi” deryasında yüzenleri tabi ki ilgilendirmez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

SAĞIRLAR KONUŞMADIKÇA MATERYALİZM FİYASKODUR” üzerine 2 düşünce

  1. Bu oldukça güzel bilgiler için çok teşekkür ederiz, böyle mükemmel bir web sitesini bizler için hazırladığınız için çok sağolun.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir