ŞAHSİYET – İNSAN OLMANIN ÜST FORMU-

ŞAHSİYET –İNSAN OLMANIN ÜST FORMU-


 

Şahsiyeti bir merkeze bağlama yaklaşımı anlamlı gelmiyor ilk bakışta. Doğrusu, teferruatına kadar netleştirilmiş bir çerçeveye şahsiyet demek kabil gibi görünmüyor. Şahsiyetin sistematik bir ciheti olduğu doğrudur fakat bunu teferruata kadar indirmek ve muayyen hale getirmeye çalışmak, hayatın mütemadi deveranı karşısında şahsiyeti elden kaçırmak olur.

 

Şahsiyeti en netice nizami bir insan iç dünyası olarak düşünmek kabilse eğer, ona bir merkez tayin etmek veya merkezi olduğunu kabul etmek yanlış olmayacaktır. Şahsiyetin bir merkezi olduğu düşüncesi, insan iç dünyasının giriftliğini ortadan kaldırmayacak şekilde kabul edilmesini gerektirir. Şahsiyet, müphemlik ile muayyenliğin tılsımlı bir harmanıdır. Merkezi olmadığı düşüncesinin ortaya çıkaracağı dağınıklık ve mutlak müphemlik bizi şahsiyete götürmeyeceği gibi varolması gerektiğini düşündüğümüz merkezi, insan iç dünyasındaki müphemliği ortadan tamamen kaldıracak derecede anlamak da donmuş veya kilitlenmiş bir yapıya işaret edecektir.

 

İnsan iç dünyasının genel hatlarıyla bir bütünlük oluşturması, insanın “kendi” olması (hatta insan olması) ve hayatı yaşayabilmesi için elzem olduğuna göre, merkezi bir bünyeden bahsediyor olmalıyız. Bir insan kompozisyonu (ferdi kompozisyon) varsa eğer, ruhi ve zihni süreçler (aslında hayat süreçleri de dâhil) tabi akış halinde bütünlüğe doğru ilerlemektedir. Zaten bir bütünlükten yola çıkmış olması gerekiyor ve hayata dâhil olduktan sonra bozulan bütünlüğü tekrar kurmak için çabalıyor veya kesintisiz o bütünlüğü aramaktan geri durmuyor. Şahsiyet belki de bütünlüğün bulunması ve kuşanılması ya da o bütünlüğün aranması istikametindeki organize oluştur.

 

Ruhi ve zihni süreçler ile hayatın akış mecraları ve safhalarının birbirini mütemadiyen etkilediği vakadır. Birbirine paralel gitmemesi ve birinin diğerinden açık farkla geride kalması ihtimalinde akışın durduğu veya çıkmaza girdiği veya geride kalanın oluşturduğu frenle ileride olanın yavaşlamaya başladığı malumdur. Bu anlamda “ferdi evren” sadece iç dünyadan veya dış dünyadan (yaşadığı hayattan) ibaret değildir. Bunların toplamından veya harmanlanmasından veya ilişkilendirilmiş halinden meydana gelen ferdi evren, kişinin süreçlerinin zeminidir. Şahsiyetin teşekkül edeceği vaha bu kompozisyondur. Belki de ferdi evrenin kompoze edilebilmiş hali şahsiyetin ta kendisidir.

 

İnsanın iç dünyasındaki süreçlerin kaynaklarını ve mecralarını mizacında aramak gerekir. İnsan doğumu ile ölümü arasındaki zaman parantezinde mizaç hususiyetlerindeki şifreleri çözmekten başka bir macera yaşamamaktadır. Hayat, mizaç hususiyetlerinde derinliğine doğru bazen üst üste bazen helezonik yapı içinde bazen iç içe mahfuz bulunan sırların tecelli ve tezahürlerine malzeme, imkan ve vasıta üretmekten ibarettir. Herhangi bir mizaç hususiyetinin tecelli etmesi ve insan iç dünyasında hareki bir özellik haline gelebilmesi için hayatın içinde zuhur şartlarını bulması gerekir. Hayat insanın kendini kendine tanıtan dairevi bir imkan alanıdır. İnsanda başlayan tecelli hayatı dolaşıp orada ne edinmişse heybesine koyarak tekrar insanın kendine dönmesidir. Doğrusu dünyada hiçbir insanın mizaç hususiyetlerinin tamamen zuhur etmediğini söylemek ıstırap vericidir. Ne var ki bu doğrudur ve dünyada zuhurunu tamamlamış veya kendini keşfetmenin müntehasına varmış insan sayısının kaideyi bozmayacak kadar istisna olduğunu tespit etmek isyan duygularını tahrik edici bir mahiyet taşımaktadır. Şahsiyet muhtemelen kişinin kendini keşif ameliyesinin müntehasına veya ona en yakın noktaya kadar ulaşmış olma halidir.

 

Son birkaç asra kadar dünyanın gelişmişlik seviyesine bakıldığında (özellikle muhabere alanındaki gelişmişlik seviyesi) insanın ruhi ve zihni süreçlerinin dış plandaki gerçekleşme ufkunun, içinde yaşadığı millet olduğu vakadır. Bu gün içinde bulunduğumuz çağ ise bu ufkun artık dünyaya şamil bir hacme ulaştığını göstermektedir. Ruhi ve zihni süreçlerin cemiyetin ufku ile sınırlı olması (bu gün için insanlık ufku) cemiyetin fabrikasyon üretimi anlamına gelecek bir kişilik yapılanmasını aşamayacağını göstermektedir. Şahsiyet ise cemiyetin kodladığı kişilik türlerinin dışına ve üstüne çıkabilmek ve hayata yeni alanlar veya tarzlar katacak üretimi gerçekleştirebilmek olarak tarif edilmesi gereken bir muhtevadır.

 

Kişinin içine doğduğu hayat ruhi ve zihni süreçleri sınırlayan dış plan ufkunu oluştururken mizaç hususiyetleri ise muhteva ufkunu oluşturmaktadır. Bir ömür boyu sürecek olan hayat macerasının mizaç hususiyetlerinin keşfine dahi yetmediği noktada mizaç sınırlarını aşmak lüzumundan bahsetmek nasıl ameli (pratik) gerçeklik haline gelebilir? Kaldı ki böyle bir lüzumun varlığı nasıl açıklanabilir?

 

Doğrusu insanın kendini keşfi, altından kalkılması zor bir yüktür ama kendini keşfetmesi ham haliyle sadece “bilmektir”. Neticesi sadece “bilmek” olan bir faaliyetin derin (yüce) manalar taşımaması gerekir. Bilmek, üretmeyi, yeniden şekillendirmeyi, manaların keşfini veya mana mahfazaları oluşturmayı, netice olarak “kendi hayatını” yaşamayı mümkün kılmıyor veya en azından bunları tahrik etmiyorsa hakikaten bir kıymeti olmayacaktır. Çünkü bu nokta “varoluş” destanının mukaddimesidir ve şahsiyetin diğer adı “kesintisiz varoluştur”.

 

Varoluş, istikamet üzere olmaktır. Hayatın bir ömür boyu muayyen fakat aynı nispette müphem, yakın fakat asla ulaşılmaz bir “yüce hedefe” ecel teri dökercesine yürümektir. Bunun adı imandır. Varoluş iman etmektir fakat her an yeniden iman etmektir.

 

Her iki iman arasında “imansız” kalacak kadar zaman aralığı bırakılmayacak kadar kesintisiz iman etmek fakat iki anı aynı imanla geçirmeyecek kadar da yeniden iman etmektir.

 

İman etmek insanın mizacını aşabileceği tek hamledir. Çünkü iman, mizacın kaynağı olan “varlığın” aksiyonudur ve mizaçtan daha derinlerden kaynaklanmasından dolayı mizacı aşabilme kudretine sahiptir. Şahsiyet, insanın kendini aşabilmesi değilse eğer insanın “ben hassası” ile mahduttur ki, benlik merkezinde (sınırlarında) yapılabilecek bir şahsiyet tarifi asla kabil değildir.

 

Mizacın aşılması mutlak olarak anlaşılmamalıdır. İman, mizacın kaynağı olan ruhun doğrudan tezahür etmesidir ve mizaç engeline takılmayan bir tabi temayüldür. Ne var ki ruh iman etmekle mizacı imha etmeyecektir. Doğrusu ruhun iman tavrı mizaca mizaç katabilecek kadar devasa bir hamledir ama mevcut mizaç hususiyetleri varlığını ve sınırlayıcılığını nispeten devam ettirecektir. Ruh iman hamlesi ile elde ettiği/edeceği verimleri mizaç mahfazasına dökeceği için mizacın sınırlama özelliğinin devam ettiği görülmektedir.

 

Mizaç aslında muhteva olmasına mukabil, ruhun doğrudan tezahürlerinde (mesela imanda) suret haline gelmektedir. İman (ruhun doğrudan tezahürleri) yoluyla elde edilebilecek verimlerle mukayese edildiğinde mizaç ancak mahfaza mesabesindedir. Mizacın oluşturduğu mahfazalar “tabi suret”lerdir. Öyle ki bunların suret olduğunu dahi fark etmek çok ince bir idrak faaliyeti ile kabildir. Zira mizaç zaten derinlerdedir ve insani faaliyetlerde genellikle muhteva olarak kendini gösterir. İman ise muhteva olan mizaç hususiyetlerinin muhtevasıdır. Mizacın muhteva değil de suret olduğunu keşfedebilmek için gerekli olan tecrit maharetinin ne denli kuvvetli olması gerektiği tahmin edilmelidir. Şahsiyet, mizacın muhteva olmaktan çıktığı noktaya kadar derinleşmektir.

 

İman ile elde edilebilecek derinlik insanın ulaşabileceği en uzak ufuktur. Fakat imanın verimlerinin tezahürü mizaç hususiyetlerinin potansiyel imkânlarıyla nispeten sınırlı olduğu için imanın oluşturacağı ufuk mizacın oluşturacağı ufuktan çok ileride olmayacaktır.

 

İmanın (ya da iman marifetiyle ruhun) mizacı aştığı noktada mizaca kattığı temel değer “ahlak”tır. Mizaç insanın “tabi ahlakı”dır. Mizaç insanın doğuştan sahip olduğu ahlaktır ve ıstılahtaki ahlak mefhumunun iki kaynağından biridir. Ahlakın diğer kaynağı imandır ve iman marifetiyle edinilen ahlak “kesbi ahlak”tır. Kesbi ahlak kazanılmış ahlaktır.

 

Mizaç hususiyetlerinden müstakil bir ahlak mümkün değildir. Ahlakın ikinci kaynağı meydana gelmemiş ise eğer kazanılmış ahlak sözkonusu olmayacak ve insan tabi ahlakı ile kalacaktır. Mizaç ile sınırlı bir ahlak, tekâmül etmemiş demektir.

 

Mizacın oluşturduğu mahfazalardan tamamen kurtulmak imkânsız olduğuna göre, ahlak, iman ile mizacın harmanlanmasından (terkibinden) meydana gelmelidir. Terkibin mizaç unsuru mecburi, iman ise iradi (kesbi) unsurudur. Şahsiyet tabi ahlak ile kesbi ahlakın mütekâmil terkibine verilen isim olmalıdır.

 

Varlığın ve hayatın manasını idrak etmek ile onları manalandırmak cehdinin birbiri ile tezat teşkil etmeyecek tavır bütünlüğüne sahip olabilmek şahsiyetin anlaşılabilir tarifidir. Varlığın manasını hakikatine nispetle idrak edebilmek ve bu idrak ile hayatın müesses yapısını ve hadiselerin girift ve dağınık tabiatını nizami şekilde izah edebilmektir.

 

Varlığın manasına idrak zafiyetlerinden mümkün olduğunca arındırılmış halde nüfuz ederek, varlığın, hayatın tesis ve teşkil edilmiş mevcut halinde yanlış manalar yüklenmiş olduğunu fark edebilmektir. Yanlışı teşhis etmenin yalnız başına bir anlamı olmayacağını insanlık tarihi göstermiştir. Yanlışın teşhisi, teşhis edilen yanlıştan insanlığı muhafaza edebilir ama başka bir yanlışa düşmeye engel olmaz. Bu sebeple yanlışı teşhis eden idrakin doğruyu da inşa etmesi şarttır.

 

Hayatın tamamını eşyanın (varlığın) hakikatine nispetle ve mahiyetine muvafık şekilde izah ve aynı zamanda müesses çapta inşa eden şuurdur. Bu sebeple olsa gerek, şahsiyetin diğer adı şuurdur. Şahsiyet tek kelimeyle ifade edilecek olursa bu kelime şuur olmalıdır.

 

Şahsiyet, niçin ve nasıl sorularının her ikisine verilen cevapların harmanlanmasından meydana gelir. Kişilik ise sadece nasıl sorusuna verilen cevap ile oluşur.

 

“Hayatı niçin yaşıyorum” sorusuna verilen cevap, hayatın genel istikametidir. Hayatın istikameti ise imandır. Niçin sorusuna cevabı iman verir.

 

“Hayatı nasıl yaşamalıyım” sorusunun cevabı hayatın pratiğidir. Bu sorunun cevabını akıl verir.

 

Hayatın pratiğini hayatın istikameti üzere üretmek ise şuurun maharetidir. Şuur genel olan ile özel olanı, yekûn ile teferruatı, nasıl sorusunun cevabı ile niçin sorusunun cevabını cem eden bir merkezdir. Şuur şahsiyettir.

 

Şahsiyetin en kısa tarifi, tanımlanabilir olmaktır. Tanımlanabilmek itimat edilebilir olmaktır. Güvenilir olmak, hangi etki karşısında nasıl tavır takınacağının (tepki göstereceğinin) bilinebilir olmasıdır.

 

Şahsiyet, hayatın nasıl yaşanacağına dair köklü ve sağlam fikirlerin ve inançların olmasını ilzam eder. Hayat alanı ve hayat tarzı oluşmuş ve ilan edilmiş insanlarda şahsiyetin varlığından bahsedilebilir. Hayat alanının çerçevesini ve sınırlarını (genişliğini) kendisi dahi tespit edememiş insanların kendi kendilerine itimat edebilmeleri de kabil değildir.

 

Hangi etki karşısında nasıl bir tepki verileceğinin bilinmemesi, düşmanlar arasında mümkün ve gerekli olabilir. Düşmanlık ilişkisinde dahi genel hayat anlayışı bakımından tanımlanabilir olmak şahsiyetin vazgeçilmez özelliğidir.

 

Türkiye’de itibar edilen kişilik özelliklerinin başında, tepki belirsizliği gelmektedir. İnsanlar fevkalade çaba göstererek tanımlanamaz olmak istiyorlar. Tanımlanamaz olmanın maharet haline geldiği bir ülke ve toplum yapısının oluşması, insanlararası ilişkileri düşmanlık ilişkisine tahvil etmektedir.

 

En büyük şahsiyet, yeni bir hayat anlayışı üreten ve bunun tatbikatını gerçekleştirebilendir.
Risalet ve nübüvvet şahsiyetin ufkudur.
Mütefekkir şahsiyetin zirvesidir.
Şair şahsiyetin tanımlanamamış formudur.
Deha şahsiyetin yoldaşıdır.

 

Fikir şahsiyetin ana rahmidir.
Bilim şahsiyetin beşiğidir.
İdrak şahsiyetin asaletidir.
Hareket şahsiyetin izharıdır.

 

Fert şahsiyetin bedenidir.
Cemiyet şahsiyetin bahçesidir.
Hayat şahsiyetin tecelli alanıdır.

 

Zeka şahsiyetin feneridir.
Akıl şahsiyetin koltuk değneğidir.
Şuur şahsiyetin mahiyetidir.
İman şahsiyetin hakikatidir.

 

Zaman şahsiyetin muhtevasıdır.
Mekân şahsiyetin kaidesidir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir