SANCI

Ünlü düşünür Halil CİBRAN, Gezgin adlı kitabında iki istiridyenin konuşmalarını şöyle anlatır:
“ Bir istiridye komşu istiridyeye dedi, ‘ İçimde büyük bir sancı var. Ağır ve yuvarlak; ve bana çok ıstırap veriyor.’
Ve öbür istiridye tepeden bakar bir hoşnutlukla yanıtladı, ‘ Göğe ve denizlere şükürler olsun ki benim içimde hiçbir sancı yok. İçimde ve dışımda her şey iyi ve tamam.’
O sırada oradan geçmekte olan bir yengeç iki istiridyenin konuşmasını duydu ve içinde ve dışında her şey iyi ve tamam olan istiridyeye dedi, ‘ Evet, iyi ve tamamsın; ama komşunun taşıdığı sancı gerçekte son derece güzel bir inci.”

İçinde bir sancı olmadan yaşamak insanoğlunun aradığı, ulaşmaya çalıştığı bir istenç olsa gerek. Sorumsuz, sorunsuz, kaygısız, kedersiz, bilinçsiz ve sonsuz bir yaşam… Bekli de cennete olan tutkumuzun altında yatan sebeplerden biri de budur. Âdem’in o yasak meyveyi yemesindeki örtülü arzusu da bu olmalı. Sonsuz, sancısız ve sorumsuz bir cennet arzusu…

Bir cenneti düşlemek… Düşlerken yaşamaya çalışmak… Yürümeden, ulaşmak; düşünmeden, anlamak; sevmeden, sevilmek; bakmadan, görmek; çalışmadan, kazanmak; dilemeden, kavuşmak; ölmeden, dirilmek; yıkmadan, yapmak; konuşmadan, anlatmak; damlamadan, dolmak / akmak; uyanmadan, idrak etmek; ekmeden, biçmek; cefa olmadan sefayı yaşamak gibi tuhaf, bir o kadar da çelişkili ve trajik alışkanlıklarımız var beslediğimiz, beslendiğimiz.
“Elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Muhakkak ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” hakikatiyle arınırken, kolaylığın zorluğun içinde saklı olduğu açıkça anlatılır bizlere. Önce sıkıntı sonra inşirah, önce darlık sonra felah, önce zifiri karanlık sonra güneşin aydınlığı, önce sancı sonra inci…
Unuttuk mu yoksa sancının tadını? Fikir çilesi, duygu çilesi, yokluk, hiçlik çilesi çekmeden; bu kadim ağır sancıyı taa içimizin en derinlerinde yaşamadan; sancıyı sancılanmadan; gecenin siyahında, azgın ve yüreklere sığmayan korkuları bir Şeb-i Yelda’da arzulamadan; çöllerin sıcağında susuzluğu sulamadan; denizin tuzunda çoraklığı yudumlamadan; Firavunlara Musa olmadan; ateşe İbrahim, bıçağa İsmail olmadan hiçbir yatışma bizi tatmin etmeyecektir. Bu sancı, bir cam kesiği ya da diken batması değil, bütün bu acıların ötesinde kalbi dağlayan, beyni kaynatan tarifi ancak yaşam olan bir sancıdır ki bizler, içinize iç olan bu sancıyı büyütmeden, yaşamadan; varlık içinde varlık çilesiyle tanışmadan hiçbir “inciye” ulaşamayız.
Bu yüzden, hadi harla ateşini, dudağın kanasın sessiz ısırıklarla… Yorgun düşelim gecenin sabahına… Yorgunluğumuzda dirilelim sabahın ilkinde… Güne en tazesinden başlayalım… Bütün bayat yaşamlar can bulsun, canlansın geceden emanet aldığınız sancımızda… Kimsesizler kimlik bulsun, çaresizler çare… Düğümlü yollar açılsın teker teker… Dikenler gülle süslensin, kurak mevsimler imbatlarla yeşersin… Bütün istiridyeler inciyle sancılansın…
Bazen susuzluğumuzu kandırmadan geçmeliyiz nehirlerden, pınarlardan. Bazen açlığımızı açlıkla doyurmalıyız. Ağlamadan, kör olmadan göremeyecek gözler Yusufu’nu… İçinde bir yerde yüreğini “inciye” dönüştürenler, ancak tadına varacak sancının parlaklığının, güzelliğinin… Biliriz elbet, etekleri bulutların üzerinde olan “Kaf Dağı’nı” aşmadan, bilge ağacına ulaşmadan, yokluk vadilerini geçmeden dönüşmeyecek hiçbir kuş Simurk Anka’ya… Konuşamayacak mesela sancısıyla susmayan/susamayan… Sancısını sabırla olgunlaştırmadan kavuşamayacak hiç kimse incisine; sancısını içine saramayan, anlayamayacak ve Eyuplaşamayacak hiçbir zaman…
“içinde ve dışında her şey iyi ve tamam olan istiridye” gibi sancısızlığı dilediğimizde, süslenmiş, albenisi artırılmış ama içi boş bir kütükten ne bir farkımız olur? Sancı çekmeden yağmur bile düşmez biliriz de, “hayatın sancısının” hangi bereketli toprakları sulayacağını, hangi güzel günlerin habercisi olduğunu bilmek istemeyiz nedense… Hiçbir sorunun muhatabı olmadan, dertleri dertlenmeyi üstlenmeden, sorumsuzluğu sorun haline getirmeden kendimizi “tam ve iyi” olarak görebiliriz belki. Belki her sancısız günleri kendimizden biliriz. Acıyı bize uzak, acının ahını adressiz ve sahipsiz de biliriz belki. Ama işte o zaman, kendimizi sancısız ve müstağni gördüğümüz zaman, o parlak inciyi, o her şeye değer inciyi, o zerre zerre çoğalttığımız kıymetlimiz olan inciyi ne görebiliriz ne de ona dokunabiliriz… Bir istiridye gibi incimiz büyütürken bir “Şems” bizi de tutuşturacak “Rumi” gibi; bir “Taptuk Emre” bizi de pişirecek “Yunus” gibi; bir “Leyla” bizi de kemaline ulaştıracak aşkın, “Mecnun” gibi; bir “Şirin” bizi de yakacak ve deleceğiz dağları “Ferhat” gibi; bir “istiridye” bizi de büyütecek “inci” gibi…
Havva’sını kaybetmeden, kavuşamayacak hiç kimse Havva’sına… Cennetten düşmeden, yükselemeyecek cennetine hiç kimse… Bütün var kılan acılar ve sancılar, elbette bizi bulacak ve kalbimize bir kurşun gibi çökecek… Acısız, sancısız, korkusuz, bedelsiz bir yaşamı mı düşledik yoksa? Hiç kimse “inandık” demekle denenmeden bırakılmayacağını yakinen biliriz elbet… Bunu içimizdeki sancıdan biliriz biz… Çünkü biz “içinde ve dışında her şey iyi ve tamam olan istiridye” gibi olmayacağız. Çünkü bizler, her yenilgiden bir zafer, her acıdan bir düğün kurarız halaylarla… Çünkü bizler her sürgünü bir vuslata dönüştürürken, her susuzluğu bir Kevser’e, her ölümü bir Şeb-i Arus’a, her baskıyı bir sancıya, her “sancıyı” da bir “inciye” dönüştürmesini de biliriz…
Eğer içinizde ağır ve yuvarlak bir sancınız varsa, ne mutlu sizlere!… Biliniz ki siz de sancınızın hediyesi olarak, parlak ve eşiz bir inciye sahipsiniz…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir