SAVAŞ VE BARIŞ VEYA KORKU VE CESARET

SAVAŞ VE BARIŞ VEYA KORKU VE CESARET
Suriye’nin savaş uçağımızı düşürmesi ile başlayan tartışma, barışçı olmak ile korkak olmak, cesur olmak ile ahmak olmak, soğukkanlı olmak ile vurdumduymaz olmak, tedbirli olmak ile çekingen olmak arasındaki sınırın nerede olduğunu aramayı gerektiriyor. Yapılan kamuoyu araştırmalarında, savaş isteyenlerin (böyle soru mu sorulur) oranının çok düşük görünmesi de bu konu ile ilgilenme ihtiyacını büyütüyor.
Mesele, savaş ile barış arasında bir tercih yapmaktan ibaret değil. Savaşı barışa tercih edenlerin zihin dünyalarında teşhis edilmemiş hastalıklar olduğunu tartışmaya gerek yok. Mesele, savaş gerektiğinde nasıl davranacağımız ile ilgilidir. Savaş, zaruret haline geldiğinde konuşulmalıdır, zaruret haline geldiğinde ise korkmamak gerekir. Konumuz, zaruret haline gelen savaşa nasıl bakacağımız ile ilgilidir. Savaş bir eğlence olmadığına göre, normal zamanlarda savaşmaktan bahsetmek patolojik bir hadisedir.
Barış yanlısı veya savaş yanlısı olmak diye bir şey yok. Bunlar, boş kalan sığ entelektüellerin gevezelikleridir. Savaşın zaruret haline geldiği yerde barışçı olunabilir mi? Veya savaş gerekmediği halde savaş yanlısı olmak izah edilebilir mi? Mesele barış yanlısı, savaş yanlısı şeklinde ortaya konulduğunda, bir sürü saçmalık, fikir muamelesi görüyor. Oysa esas olan, “doğru olanı yapmaktır”. Doğru yapmak, yapılması gerekeni yapmaktır. Evet, barış esastır, hayat barıştadır, savaş istisnadır, savaşta ölüm vardır. İstisna olanın şartları da istisnadır, ama istisna olması, gerçekleşmeyeceği manasına gelmez. Anlamsız ve izahsız bir barış taraftarlığı, barışı (yani hayatı) muhafaza edemez.
*
Korkaklar savaşamaz, bu sebeple barış yanlısı olmaktan başka çareleri yoktur. Korkakların barışseverliği, barışın zaruret haline gelip gelmemesi ile ilgili değildir. Onlar, mizaçlarında bulunan ve zihni evrenlerini vakumlayan “korku” tarafından esir alınmışlardır. Aşırı korku, zihni evreni allak bullak eder, tüm sıhhatini bozar, müzmin hastalıklarla malul hale getirir. Korkak bir insanın, savaş ihtimali zuhur ettiğinde veya savaşta asla fikri olmaz. Çünkü zihni evreni korku tarafından öyle bir vakumlanır ki, tefekkür faaliyetini gerçekleştirecek bir alan kalmaz. Fakat korkaklık o kadar rezil bir özelliktir ki, insanlar korkak olduklarını kendilerine ve başkalarına itiraf etmekten kaçınırlar. Hem korkan hem de korktuğunu söyleyemeyen kişi, korkunun peşindeki sürüklenişini, mantık manevralarıyla izah etmeye, fikir kırıntıları ile süslemeye, alternatif(!) tekliflerle sunmaya çalışır. Korku, zihni evrende, eşine ender rastlanan bir etki oluşturur ve zihni evrenin yüzde on kapasiteyle bile çalışmasına fırsat vermez. Zihni evreni bu hale gelen insanların fikri olmaz. Öyleyse korkaklarda akıl ve fikir yoktur. Tefekkür mahareti olmayan insanlar, savaş ve barış gibi fevkalade mühim konular üzerinde söz hakkına sahip olmamalıdır.
Korkaklar savaşamayacağı için, barış yapamazlar. Korkakların, adına barış anlaşması dedikleri her metin, “teslim” olduklarının vesikasıdır. Barış anlaşmasını, savaşmaktan çekinmeyen cesur insanlar (yönetimler, devletler, ordular) yapar, barış anlaşmasının tek garantisi de, imza atan tarafların savaştan korkmamalarıdır. Barış anlaşması denilen metin, birkaç sayfalık kağıttan ibarettir ve beş yaşındaki çocuk bile onu yırtıp atabilir. Barış anlaşmasını, beş yaşındaki çocuğun yırtıp atabileceği kağıt olmaktan çıkaran ve top bataryalarının imha edemeyeceği kadar sağlam bir malzeme haline getiren faktör, imza atan tarafın cesareti ve gücüdür. Savaşma gücü ve cesareti olana savaş açamazsınız, onunla yaptığınız barış anlaşmasını (haşa) kutsal metin gibi muhafaza edersiniz. İnsanlık tarihi, barış anlaşmalarının yırtılıp atıldığı çöp sepetidir. Yırtılamayan kağıt cesaret hamurundan yapılmış olandır.
Korku ve cesaret, birbirine zıt iki insani hususiyettir. Şahsiyetsizliğin sebeplerinden biri korku, kahramanlığın sebeplerinden biri de cesarettir. Fakat bu bakış, neticeden sebebe doğru mantık silsilesini takip eden bir kavrayıştır. Kahramanlığın sebeplerinden biri cesarettir ama cesaretin tek neticesi kahramanlık değildir. Keza şahsiyetsizliğin ve şerefsizliğin sebeplerinden biri korkudur ama korkunun tek neticesi de şahsiyetsizlik değildir. Beş lirasını gasp eden silahlı suçlunun peşinden koşup onunla kavga eden ve vurularak ölen de cesurdur. Onuncu kattan atlamamıza mani olan ve hayatımızı korumamıza sebep olan da korkudur. Öyleyse her ikisi de lazımdır. Lazımdır ama nerde, ne kadar hangisi lazımdır? Meseleyi derinliğine doğru anlamak ve yerli yerine oturtmak için korku ve cesareti doğru tarif etmek, kaynağını sıhhatli tespit etmek, lazım olduğu şartları doğru anlamak gerekir.
*
İnsanın tehdit ve tehlike kavrayışındaki ifrat korku, tefrit ise cesarettir. Korku, tehlike kavrayışındaki mübalağadır, cesaret, tehlike kavrayışındaki zafiyettir. Korku tehlikeyi muhayyel olarak büyütür, cesaret tehlikeyi muhayyel olarak küçültür. Korku ve cesaret birer süzgeç, birer optik alettir, ikisi de tehlikeyi olduğundan farklı gösterir. Korku optiği tehlikeyi büyütür ve akla öyle sunar. Akıl, dev tehlikeyi karşısında gördüğünde büzüşür, küçülür ve maharetlerini kaybeder. Cesaret optiği, tehlikeyi küçültür ve akla öyle sunar. Akıl, küçük ve önemsiz tehlikeyi gördüğünde ondan kaçınmaz ve üzerine gider.
Terbiye edilmemiş cesaret de korku da aklı esir alır. Korku ve cesaretin terbiye edilmesinin en önemli şartı, gelişmiş ve güçlenmiş bir akıldır. Çünkü korku ve cesareti terbiye ettikten sonra aklın tasarrufuna vermek gerekir. Terbiye edilmemiş, aklın tasarrufuna verilmemiş, serbest kalmış olan korku da cesaret de aklı teslim alır ve insana, neredeyse birbirine denk seviyede zarar verir.
Korkunun kaynağı nefstir. Çünkü nefs, fanidir. Fani olan, fani olduğunu bilen varlık (nefs) yok olmaktan korkar. Korku, nefsin, yokoluşa karşı direnişi, varoluş hamlesidir. Bu sebeple tüm korkuların kaynağı, tek korkudur, ölüm korkusu… Konuyu “varoluş hamlesi” şeklinde ifade edince, güzel görünüyor. Unutmamak gerekir ki bu çaba, nefsin varoluş çabasıdır. Nefs, öyle bir varlıktır ki, varlığını devam ettirmek için her türlü rezilliğe, haysiyetsizliğe, alçaklığa razı olur. Bu sebeple nefsin varoluş usulü olan korku ve varoluş çabasının sınırsızlığı, takdire layık değildir.
Cesaretin kaynağı ruhtur. Çünkü ruh bakidir. Bu dünyaya gelmeden önce de yaşıyordu, bu dünyadan gittikten (insan öldükten) sonra da yaşamaya devam edecek. Ruh için insanın ölmesi yokoluş değil, bir evden diğerine taşınmak gibidir. Baki olan ve baki olduğunu bilen ruh için tehlike yoktur, tehlike olmadığı için de tehlike kavrayışı bulunmaz. Sonu olmayan, kendisine ölüm bulunmayan varlık, korkmaz.
İnsandaki korku-cesaret dengesi (ve dengesizliği), mizaç terkibine nefs ve ruhun katkı nispetleriyle ilgilidir. Mizaç hususiyetlerinin ne kadarı nefsten ne kadar ruhtan alınmışsa, o nispetlerde korku-cesaret dengesi oluşuyor.
İnsan, sadece ruh veya sadece nefs veya sadece bedenden ibaret değil, bunlardan herhangi birisi için “insan” ifadesini kullanmıyoruz. İnsan, bu üç unsurun yekunundan meydana gelir. Akıl, bu üç unsurun oluşturduğu alanın özel bir noktasında bulunmalı ve hepsiyle irtibatlı olmalıdır. Birisi tarafından vakumlanır ve tasarruf altına alınırsa, ona köle olur ve diğerlerini ihmal eder. Oysa hepsi gereklidir. Aklın bulunması gereken özel mevzii, ruha yakın, nefse uzaktır. Çünkü iyi hususiyetler ruhta depolanmış, kötü hususiyetler ise nefiste bir araya gelmiştir.
*
Akıl, korkudan uzak tutulmalıdır, korkunun akıl üzerindeki tesiri yıkıcıdır. Akıl, korku yerine “tedbir fikrini” ikame etmelidir. Tedbir fikrinin kaynağı korku olmamalıdır. Korkudan kaynaklanan tedbir fikri (fikir de denmez ya), faaliyeti yok eder, ataleti kaim kılar. Tedbir fikri, cesaretin çerçevesidir, cesaretin terbiye edilmesidir. Bu sebeple tedbir fikrinin kaynağı korku değil, cesaret, havzası da aklın bünyesi olmalıdır. Korku zaten tabiatı gereği tedbirin kardeşidir, hatta ta kendisidir. Korkudan tedbir üretilmez. Cesaretten üretilecek tedbir, hem hamle kudret ve imkanını yok etmez hem de akilane şekilde hamle yapabilme mahareti kazandırır.
Cesareti tedbir mahfazasına alan, akıl ile taçlandıran şahsiyet terkiplerine ihtiyacımız var. Savaştan korkmak, savaş esnasında ve savaşın akabinde meydana gelecek tüm zararlara, savaşmadan muhatap olmaktır. Savaşmamak için verilecek tavizler, savaşın zararlarından daha az değildir, haysiyetsizliği ise cabası…
*
Bir uçağımız vurulduğu için savaşmalı mıyız? Asla… Fakat bir bir vurulmaya devam ettiğinde de savaşmaktan imtina edecek miyiz? Beş liramızı gasp ettiği için silahlı suçlunun peşinden koşup kendimizi tehlikeye atmayalım tamam ama periyodik şekilde paramızı gasp etmeye başladıklarında ne yapacağız? Ne zaman savaşacağımızı bilmeliyiz. Biz bilmeliyiz ki, düşmanlarımız da, düşman olmaya niyetlenenler de bilmeli. Bizim bilmediğimizi onlar bilemez, kendimize söylemediğimizi onlara söylemiş olmayız. Bir uçağımız düşürüldüğü için savaş ilan etmememiz, savaştan korktuğumuz için olmamalı. Bunu biz de bilmeliyiz, dünya da bilmeli.
Unutulmamalıdır ki, İsrail Suriye’yi her vurduğunda Suriye Hükümetinden şu açıklama gelir; “Misilleme hakkımızı mahfuz tutuyoruz”. Ne zamana kadar? Fi tarihine kadar… Oysa asıl sebep (ki tüm dünya bilir) İsrail ile savaşmaktan korkmasıdır. İsrail ile savaşmaktan korktuğu ve bunu da İsrail dahil tüm dünya bildiği için İsrail sürekli aynı şeyi yapar. Meramımı anlatabildim mi?
Başbakanın gurup toplantısındaki konuşmasını bir de bu zaviyeden değerlendirmek gerekiyor. Konuşmanın muhteva özeti şu değil midir; “Savaştan korkmuyoruz, savaşmak gerekirse tereddüt etmeyiz, bir uçak için savaşmayız ama bir uçak bir uçaktan ibarettir, başka bir uçak daha vurulursa, o da “bir uçak” olmaz”. “Türk Silahlı Kuvvetlerinin angajmanı değişmiştir” ifadesini başka türlü okumak mümkün mü?
*
Kamuoyu araştırma şirketlerinin araştırmalarında çıkan savaş ile ilgili neticeler, araştırma hatası olmalı. Soru sorma tekniği ile ilgili yanlış yapıyorlardır umarım. Bu milleti savaştan korkacak bir psikolojik organizasyona mahkum etmek, yaşadığımız coğrafya ve devir dikkate alındığında, tam bir faciadır. Bir hükümet, üç-beş savaş tahrikçisinin naralarından zaten etkilenmez. Fakat milletin savaştan korkacak hale gelmesi, getirilmesi çok kötü. Ben bu milletin savaştan korkacak hale geldiğini zannetmiyorum. Soru, “zaruret olursa, gerekirse savaşmalı mıyız?” şeklinde sorulmalı ki sıhhatli bir araştırma yapılmış olsun.
Savaş kararı almak zaten zor bir süreç. Kolay kolay kararı alınamayacak olan savaş aleyhine yapılan propagandalar, halkın psikolojik kaynaklarını kurutur, tüketir. Dirayetli ve cesaretli bir millet olmalıyız. Halk, yabancı unsurların propagandalarına açık hale getirilmemelidir. Düşmanların propagandalarına açık psikolojik organizasyonları kendi elimizle hazırlamamamız gerekir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir