SEÇİM 2018 BEYANNAMESİ-İNSANLIĞA HİTABE

SEÇİM 2018 BEYANNAMESİ-İNSANLIĞA HİTABE

BEYANNAMENİN METNİ

1-Dünya; insan cinsine ihanet eden bir “Karanlık Akıl” tarafından esaret altına alınmıştır.
2-Karanlık Akıl; nursuz mahfillerin puslu ikliminde karar almakta, parapsikolojinin karanlık laboratuvarlarında insanlara zerk edilmekte, dünyayı karanlık dehlizlerden yönetmektedir.
3-Karanlık Akıl; insanların ruhunu, zihnini, aklını, ahlakını ve nihayet hayatını işgal ve imha etmiş, yerine kendi şeytani tabiatının hayvani içgüdülerini yerleştirmiştir.
4-Karanlık Aklın nüfuz ettiği her insan zihni, hızlı şekilde şeytanlaşmakta ve “insan” düşmanı haline gelmektedir. Karanlık akla sahip olan insanlar, hürriyet ve istiklal sahibi oldukları vehmine kapılmakta, karanlık aklın sahiplerine itaat ettiklerinin farkına varmamaktadır.
5-Karanlık Akıl; hayvani içgüdülerin gereğini yapmayı, hürriyet ve istiklal olarak sunmaktadır. Hak, hürriyet ve istiklal mefhumunun muhtevasına zerk ettiği hayvani içgüdüler, insanlar arasında mütemadi çatışma ve savaşın sebebi olmaktadır.
6-Karanlık Akıl; hayvani içgüdülerin kaçınılmaz savaşından kuvvet ve iktidar devşirmekte, yüz dolar için insan öldürecek hale getirdikleri vahşi tetikçilerle insanlığı köleleştirmektedir.
7-Karanlık Akıl; insanlığın tüm mahrem noktalarına girmiş, milletlerin mühim müesseselerine sızmış, ülkeleri askeri veya kültürel yolla işgal etmiştir.
8-Karanlık Akıl; hemcinsler arası beraberliği teşvik ederek insan neslini kurutmak, hakim olduğu coğrafyanın dışında savaşların kesintisiz devamını sağlayarak insanlığa kastetmek, insanlığın tüm kıymetlerini ve kaynaklarını sömürerek onları yokluğa mahkum etmek ve nihayetinde kendi hükümranlığını daim kılmak arzusundadır.
9-Karanlık Akıl; erkek ile kadını, ferd ile cemiyeti, halk ile devleti birbirinden ayırmış, her birine yalnız başına varlık iddiası zerk etmiş, böylece mütemadi çatışmanın tohumunu atmıştır. Bunları tek tek ideoloji haline getirerek dünyayı kan deryasına çevirmiştir.
10-İnsanlık; tarihin en derin işgal ve tehdidi altındadır.
11-İnsanlık ölüyor.
12-“Karanlık akıl”, şeytani hakimiyetini derinleştiriyor.
13-Karanlık Akla karşı silahla mücadele edilmez, zira akla mermi işlemez. Karanlık Akla karşı mücadele, yeni bir akılla, “Ahlaklı Akıl” ile mümkündür.

Öyleyse dinle, ey insanoğlu…

1-İnsan, Ahsen-i Takvim üzere yaratılmış Eşref-i Mahlukattır.
2-İnsan; münhasır ve müstesna bir varlıktır, atası da insandır.
3-İnsanı münhasır ve müstesna kılan hususiyeti, beyni ve bedeni değil, ruhu ve kalbidir.
4-Ahlak, insan ile hayvan arasındaki temel fark ve sınırdır.
5-Sadece insan ahlakla mükelleftir; hayvan ahlakla mükellef değildir.
6-Akıl, ahlakı yani insanlığı ihlal salahiyetine malik değildir.
7-İnsanlığın istiklali; hayvan olduğunu ret ve en şerefli varlık olduğunu kabul ile başlar.
8-İnsanın ferdi şubesi zaruret, içtimai şubesi mecburiyettir; liberal ve sosyalist ideolojiler insanı parçalamaktadır.
9-İnsan, kendinden ibaret birey değil, ahlakla mücehhez şahsiyettir.
10-Şahsiyet, insanın ferd şubesinde varoluş terkibi, cemiyet şubesinde varoluş amilidir.
11-Şahsiyet; cemiyeti inşa eden asıl ve asil amil, cemiyet; şahsiyeti mümkün ve daim kılan mahfazadır.
12-Ferd ve cemiyet, her birinin hakkını teslim ederken iki müstakil oluş, insanı ve hayatı tarif ederken mürekkep iki şubedir.
13-Ferd ile cemiyet arasındaki münasebet, üstün nizama doğru akan muvazene arayışıdır.
14-Ferd hürriyetin, cemiyet nizamın mümessilidir.
15-İnsanlığın istiklali; hürriyet ile nizamın mütekamil terkip kıvamında mümkündür.
16-Erkek ve kadın ayrı ayrı insanı temsil edemez.
17-İnsan, erkek ve kadının birbirini ikmal etmesiyle zuhur eder.
18-Erkek ve kadın birbirinin zıddı değil, birbirinin mütemmim cüzüdür.
19-İzdivaç olmadan erkek ile kadının vuslatı mümkün ve meşru değildir.
20-Sadece erkek ile kadının izdivacı makbuldür, diğer ihtimaller insani sınırın ihlalidir.
21-İnsanlığın istiklali; erkek ile kadının, aile müessesesini inşa etmesiyle mümkündür.
22-İktidar üzerinde özel mülkiyet kurulamaz
23-Şahıs veya gurupların iktidar imtiyazı yoktur
24-İktidar ile halk ihtilafa düşerse, haklı olan halktır
25-Ordu, halka karşı iktidarın safında yer alamaz, halkı katleden ordu, düşman ordusudur
26-İktidarın inşa ve iktisabı, seçimledir
27-Siyasi muhalefet mümkün ve zaruridir
28-Muhaliflerin ve azınlıkların hukuku muhafaza altındadır
29-İktidarın gaspı, iktidara karşı isyanın meşru sebebidir
30-Devlet, cemiyetin teşkilatlı halidir.
31-Devlet, şahsiyet sahibi insanlar için lüzumlu, şahsiyetsiz bireyler için zaruridir.
32-Devlet, medeni cemiyet için tabii netice, keşmekeşe düşmüş toplum için sun’i müeyyidedir.
33-Devlet, nizamın müesses tezahürüdür.
34-Devlet, şahsiyet ve cemiyeti medeniyet ufkuna taşıyan müesses vasıtadır.
35-Devlet, maddi kuvvetin temerküz ettiği büyük teşkilattır.
36-Maddi kuvvet, çıplak olarak bırakılamaz, hukuk ve ahlakla sarılmalıdır.
37-Hukuk, kuvvetin şekli sınırlarını tespit eder.
38-Ahlak, kuvvetin muhtevasını ve maksadını tayin eder.
39-Hukuksuz devlet zorba, ahlaksız devlet vahşidir.
40-Bugünün dünyasında ahlaklı devlet kalmamıştır.
41-İnsanlığın istiklali; ahlaklı devletlerin kurulmasıyla mümkündür.
42-İnsan canı azizdir, öncelikle can emniyeti sağlanmalıdır.
43-“Bir insan katleden, tüm insanlığı katletmiş gibidir”.
44-Canın bedeli candır, haksız yere can alanın canı alınır. Ancak ihkak-ı hak menedilmiştir, ceza tayini ve infazı hukuk marifetiyle devlete aittir.
45-Bir can için dünyanın tüm servetini harcamayı, tüm ordularını seferber etmeyi göze almadan insanlığın istiklali sağlanamaz.
46-Akıl emniyeti sağlanmalıdır.
47-Akıl, öncelikle insanın “insanlığını” idrak melekesidir.
48-Akıl emniyeti, insan olmanın ve insan kalmanın teminatıdır.
49-Tefekkür hürriyeti, akıl emniyetinin mütemmim cüzü ve neticesidir.
50-Tefekkür, insanın haysiyetidir, vazgeçilmesi ve engellenmesi düşünülemez
51-Esas olan akıl emniyetidir, akıl emniyeti sağlanmadan tefekkür hürriyeti muhaldir
52-Her din, kültür, mefkure kendi akıl terkibini ve çeşidini inşa edebilmelidir
53-Batı tarafından icbar edilen “tek akıl” (pozitif akıl), tefekkür hürriyetine manidir.
54-Hiç bir din, kültür ve mefkure insanlığı; kendi akıl terkibini kabule zorlayamaz.
55-Tefekkür hürriyeti, ahlakla mahduttur; akıl ve ahlak teklifinde bulunmayan tefekkür iddiası batıldır.
56-İnsanlığın istiklali; tek akıl hakimiyetinin son bulmasıyla mümkündür.
57-Din emniyeti sağlanmalıdır.
58-Din, insanın hakikatle kurduğu irtibattır.
59-Din, hakikatin hayatını teklif eden manzumedir.
60-Din emniyetine dönük her türlü tecavüz şiddetle def edilmiştir
61-Farklı dinler birlikte yaşayabilmelidir
62-Dinlerin birbiri üzerinde baskı kurmadığı dünyada insanlığın istiklali temin edilmiştir.
63-Nesil emniyeti sağlanmalıdır.
64-Nesil emniyetinin ilk şartı nikahtır.
65-İnsan kainattaki en aziz varlıktır, insanın doğumuna ve yaşamasına mani olmak yamyamlıktır
66-İnsanın kürtaj yoluyla katli menedilmelidir, ekmeği paylaşma kaygısı kürtajın mazereti değildir.
67-Bebeğin doğumuna mani olanlar, insanı öldürmekte de mahirdirler
68-Çocuğun doğmasına müsaade edilmeyen bir dünyada, insanlığın istiklali muhaldir.
69-Mal emniyeti sağlanmalıdır.
70-Mal kavgası, insan kadar aziz bir varlık için tahkir edicidir.
71-Mala karşı işlenen suç, insanın kendini tahkir etmesidir, hiçbir ferdin, cemiyetin ve devletin; kendini, insan cinsini ve insanlığı tahkir etmesine müsaade edilemez.
72-Mal kavgasına dönük her sebep yok hükmündedir. Lakin;
73-Dünyadaki her aç insandan bütün insanlık mesuldür.
74-Tüm insanlık asgari hayat seviyesine ulaşana kadar mal emniyeti sağlanamaz.
75-Mal emniyetinden öncelikle zengin şahıslar ve devletler mesuldür, zenginler mallarını korumakla değil, fakirlerin asgari ihtiyaçlarını karşılamakla mükelleftir.
76-Hiçbir zengin, zaruri ihtiyaçlarını karşılayamamış bir insanın taarruzu karşısında mal emniyetine iltica edemez.
77-Aç ve muhtaç insanların bulunduğu dünyada, insanlığın istiklali sağlanamamıştır.
78-Ahlak, insan olarak doğan varlığın, insanlaşma sürecidir.
79-Hiçbir ideolojik bakış ve anlayış ahlaktan müstakil değildir, önce ahlakını teklif etmeyen ideoloji yok hükmündedir.
80-Ahlakın siyasi sınırları yoktur fakat farklı ahlak telakkileri mümkün ve lüzumludur
81-Ahlak ve İstiklal Beyannamesi cihanşümuldür, siyasi rejimlerin ve iktidarların insafına terk ve teslim edilemez
82-Siyasi iktidarlar, Ahlak ve İstiklal Beyannamesine malik değil, tabi olmalıdır
83-İnsanlığın istiklali; dünyanın, bir “Ahlak ve İstiklal Şurası” kurmasıyla mümkündür.
84-Türkiye; Ahlak ve İstiklal Beyannamesini tüm dünyada temsil ve tekeffül etmeye namzettir.

HAKİ DEMİR Medeniyet Akademisi Başkanı
PROF. DR. VEYSEL ASLANTAŞ Erciyes Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı

BEYANNAMENİN ŞERHİ

Beyanname, veciz ifadelerden oluşur, oluşmalıdır. Her cümle, büyük bir fikir demetinin netice (veya hüküm) kısmıdır. Beyannamenin veciz halinin, bir manada tedvin edilmiş metnin anlaşılması zordur. Bu sebeple gerekçesinin ortaya konulması fikri bir ihtiyaçtır.
Gerekçe, hükmü ortaya çıkaran bir ön izah olarak da yapılabilir, hükmün teşrihi yoluyla da yapılabilir. Şerh, her ne kadar gerekçe mahiyeti taşımasa da, hükmün izahı (şerhi) aynı zamanda hükmün muhtevasını ve maksadını gösterir. Bu cihetle çalışmalarımız biraz gerekçe, biraz da şerh mahiyetinde olacaktır.
Gerekçeler mümkün olduğunca kısa tutulmuştur lakin zenginleştirilmesi gerekmektedir. Uzun izahların kitabiyat mevzu halinde ele alınması, ihtiyaç hasıl olduğunda bir külliyata baliğ olacak şekilde tetkik ve izahı yapılmalıdır.

1-Dünya; insan cinsine ihanet eden bir “Karanlık Akıl” tarafından esaret altına alınmıştır.
Artık tüm insanlık biliyor ki; dünya, karanlık bir akıl tarafından işgal edilmiştir. Geçen birkaç asırlık tecrübe ve tüm gizliliğine rağmen sızan bilgiler; kendini insanlık aleminin idrak ve dikkatine sunmayan, bundan imtina eden bir karanlık akıl var. Bu akıl o kadar karanlık ki, kendini insanlığın asla kabul etmeyeceğini bilecek ve bu sebeple gizlenecek kadar iğrenç… Hüviyetini ve hususiyetlerini, sayısız maskeyle perdeleyen ve asli hüviyetinin görünmesine asla fırsat ve imkan tanımayan bu akıl, özü itibariyle şeytani akıldır, şeytanla işbirliği yapanların aklıdır ve insanlığa düşmandır.

2-Karanlık Akıl; nursuz mahfillerin puslu ikliminde karar almakta, parapsikolojinin karanlık laboratuvarlarında insanlara zerk edilmekte, dünyayı karanlık dehlizlerden yönetmektedir.
Karanlık akıl, öncelikle batıyı işgal etti. Batıyı işgal eden bu akıl, dünyada yaşayan milletlerle, haysiyet ve şerefi esas alan eşitler arası münasebet kurma ahlakından mahrum emperyalistleri üretti, bunların vasıtasıyla milletlerin ruhunu, zihnini ve aklını sinsi yollarla ifsat etmek için istihbarat servisleri kurdu, istihbarat servisleri ile insanların ve milletlerin iradesini iptal edecek çalışmalar için karanlık parapsikoloji laboratuvarları inşa etti. Buralarda, insanlığı imha etmek için sayısız proje geliştirildiğini artık tüm insanlık öğrendi.
Fetö’nün tasarlandığı parapsikolojinin karanlık laboratuvarlarında, insan suretinde şeytan ordularının, çok sayıda ve çok çeşitte üretildiğini ve üretilmeye devam ettiğini biliyoruz. İnsan suretinde şeytan ordularının her çeşidine karşı şiddetli bir istiklal mücadelesi yürütmek, acil ihtiyaç haline gelmiştir.

3-Karanlık Akıl; insanların ruhunu, zihnini, aklını, ahlakını ve nihayet hayatını işgal ve imha etmiş, yerine kendi şeytani tabiatının hayvani içgüdülerini yerleştirmiştir.
Emperyalist istihbarat servislerinin karanlık parapsikoloji laboratuvarlarında üretilen şeytanlar ordusu, sahte imanla teçhiz edilerek insanlık taraftarı görünme imtiyazına kavuşmuş ve milletlerin kılcal damarlarımıza kadar sirayet etmiştir.
Karanlık akıl, insanların zihni evrenlerine sirayet etmenin kolay yolunun, onların nefsine hitap etmek olduğunu keşfetmiş, nefisleri kabartmak ve insani hususiyetleri yok etmek için hem dış (içtimai) müdafaa hattı hem de iç (ruhi) müdafaa hattı olan ahlaka saldırmış, bunu da hürriyet maskesiyle yapmıştır. Geçtiğimiz birkaç asırda ahlakın çelik zırhını parçalayan karanlık akıl, insanların zihnini ve aklını işgal edebilmiş, böylece nefsin tüm hayvani şehvet ve ihtiraslarını bilim ve ideoloji haline getirerek dünyaya yaymıştır.
Hayvani içgüdülerin felsefi cereyan haline getirilmesi, meselenin özünü perdelemiştir. Nefsin şehvet ve ihtiraslarını, felsefi cereyan olarak tartışmak ve oradan ideolojiler üretmek, insan haysiyetinin ana sütunu olan tefekkür maskesiyle pazarlanabilmiştir. Geçen birkaç asırlık tecrübe göstermiştir ki; batının felsefesi, bilimi, sanatı insanlığa yüz milyonlarla ifade edilen cana mal olmuştur. Artık karanlık aklın hilelerinden ve tuzaklarından kurtulma zamanı gelmiştir.

4-Karanlık Aklın nüfuz ettiği her insan zihni, hızlı şekilde şeytanlaşmakta ve “insan” düşmanı haline gelmektedir. Karanlık akla sahip olan insanlar, hürriyet ve istiklal sahibi oldukları vehmine kapılmakta, karanlık aklın sahiplerine itaat ettiklerinin farkına varmamaktadır.
Karanlık Akıl, insanların istiklal ve hürriyet fikrini zehirlemekte; itaati karanlığa bağlamakta, istiklali aydınlığa düşmanlık olarak göstermekte, kaynağı karanlık ne kadar davranış varsa hürriyet diye pazarlamakta, böylece esaretin zihni altyapısını ve insanın kendi cinsine düşmanlığının girift denklemini kurmaktadır.

5-Karanlık Akıl; hayvani içgüdülerin gereğini yapmayı, hürriyet ve istiklal olarak sunmaktadır. Hak, hürriyet ve istiklal mefhumunun muhtevasına zerk ettiği hayvani içgüdüler, insanlar arasında mütemadi çatışma ve savaşın sebebi olmaktadır.
İnsanın, hiçbir ahlaki kaygı duymaksızın her istediğini yapabilmesini hürriyet olarak tarif eden karanlık akıl, öncelikle hak, hürriyet ve istiklal mefhumunu zehirlemektedir. Karanlık Akıl, önce insanların hislerini, sonra akıllarını, sonra maddi kaynaklarını sömürmenin mantık örgüsünü dokumak ve propagandasını yapmakta maharet kazanmıştır. Üst üste ve iç içe zihni evrenler inşa etmekte, insanlık ve ahlak ölçülerini katmanlar arasına saklamakta, kısaca yeni hile çeşitleri bulmakta ustalaşmıştır.
“İnsan Hakları ve Hürriyetleri” başlıklı beyanname yayınlayarak, hiçbir mükellefiyet ve mesuliyete yer vermeyen karanlık akıl; insanların cemiyet halinde birlikte yaşamasını mümkün kılan hak ve mükellefiyet, hürriyet ve nizam arasındaki muvazeneyi yıkmış, aralarındaki mesafeyi açmış, böylece insanlığı kaosa teslim etmiştir. Mütemadi çatışma havzası oluşturan kaotik evren, karanlık aklın işgal ve idare etme imkanını oluşturan bir altyapıdır.

6-Karanlık Akıl; hayvani içgüdülerin kaçınılmaz savaşından kuvvet ve iktidar devşirmekte, yüz dolar için insan öldürecek hale getirdikleri vahşi tetikçilerle insanlığı köleleştirmektedir.
Karanlık Akıl, maddi kıymetleri, insani kıymetlerin üzerine çıkarmakta, maddi kıymetler üzerinde kurduğu mülkiyeti, insanlar üzerinde mülkiyet kurmanın manivelası olarak kullanmaktadır. Kapitalizm, bu vahşetin sistemleştirilmiş haline verilen isimdir.
Maddeyi esas alan, maddeden daha yüksek bir kıymet görmeyen karanlık akıl, maddeden ibaret hale getirdiği insanları, yüz dolar için insan canına kıyacak kadar vahşileştirebilmekte, sonra da bunlardan milyonluk ordular kurabilmektedir. “İnsani” hususiyet taşıyan hiç kimse, batının maddi değerler teklifiyle bu kadar büyük vahşet ve barbarlık sergilemez. Bu sebeple karanlık akıl, önce insanı ruhundan soymakta, sonra maddeden ibaret hale getirmekte, böylece ucuz ve vahşi ordular kurabilmektedir.

7-Karanlık Akıl; insanlığın tüm mahrem noktalarına girmiş, milletlerin mühim müesseselerine sızmış, ülkeleri askeri veya kültürel yolla işgal etmiştir.
Karanlık Akıl; kat kat maskelenmiş asıl hüviyetini gizleyebildiği ve her kültür ve ülkeye uygun “ifsat edilmiş fikirler-ideolojiler” üretebildiği için yaygınlaşmış, tüm milletlerin kalbine nüfuz etmiştir. Asıl hüviyetiyle saklandığı kanalizasyondan dışarı çıkma imkanı olmayan karanlık akıl, maske ve makyajlar tüm kültürlere sirayet etme ve tüm insanlığın zihni evrenini işgal etme fırsatı bulmuştur.
Milletlerin itimat ve itibar mercilerine, ülkelerin ahlak ve ananelerine, devletlerin stratejik müesseselerine nüfuz etmekte ustalaşan karanlık akıl, her ülkede farkına varmadan kendine çalışan kuvvet merkezleri oluşturmuş, bu yolla işgalini perdelemiş, insanlığın dikkat ve husumetini kendinden uzaklaştırmıştır. Artık, doğrudan karanlık akla karşı mücadele etme zamanı gelmiştir.

8-Karanlık Akıl; hemcinsler arası beraberliği teşvik ederek insan neslini kurutmak, hakim olduğu coğrafyanın dışında savaşların kesintisiz devamını sağlayarak insanlığa kastetmek, insanlığın tüm kıymetlerini ve kaynaklarını sömürerek onları yokluğa mahkum etmek ve nihayetinde kendi hükümranlığını daim kılmak arzusundadır.
Karanlık Akıl, öncelikle “insan” cinsine düşmandır. Bu asla unutulmamalıdır. O kadar düşmandır ki; erkek ile kadın arasındaki münasebeti zehirlemekte, hemcinsler arasındaki cinsi münasebeti teşvik ve tahrik etmekte, insan neslini kurutmaya çalışmaktadır. Karanlık Akıl için savaş, hak, adalet, hürriyet anlamı taşımamakta, insanlığın birbiriyle savaştırılması kendi hakimiyetini devam ve menfaatini temin etmenin stratejisi demektir. Bu kadar insanlığa, yani “insan” cinsine düşmandır. Özet olarak; Karanlık Akıl için bir dolar, bir insandan daha kıymetlidir.

9-Karanlık Akıl; erkek ile kadını, ferd ile cemiyeti, halk ile devleti birbirinden ayırmış, her birine yalnız başına varlık iddiası zerk etmiş, böylece mütemadi çatışmanın tohumunu atmıştır. Bunları tek tek ideoloji haline getirerek dünyayı kan deryasına çevirmiştir.
Karanlık Akıl; erkek ve kadın gibi insan türünün “çift” yaratılan iki cinsini, ferd ve cemiyet gibi insan türünün iki şubesini, halk ve devlet gibi insan türünün iki tezahürünü, birbirinin zıddı gibi gösterme ustalığına sahip olmuş, birbirini ikmal eden bu şubeleri birbirine hasım hale getirmiş, bunların her birini bir ideoloji olarak piyasaya sürmüş, böylece savaş ve yıkımı kalıcı ve sürekli kılmıştır. Devlet ile halkı ayrıştırarak siyasi kaos, ferd ile cemiyeti ayrıştırarak içtimai kaos, erkek ile kadını ayrıştırarak insani kaos üretmiş, kendisi de bu kaostan beslenen bir vampir haline gelmiştir.

10-İnsanlık; tarihin en derin işgal ve tehdidi altındadır.
Siyasi tehdit, askeri tehdit, iktisadi tehdit gibi meselelerin çok ötesinde bir tehdit var, özet olarak “insanlık” tehdit altında… Zira tarihte ilk defa insanın, hayvan olduğu iddiası dünyaya yayılmış durumdadır. İnsanın “hayvan” olduğu iddiası ne kadar yaygınlaşırsa, insanlık o nispette hayvanlaşmaktadır. Bu tehdit, bundan önceki hiçbir tehdide benzememekte, bundan önceki hiçbir tedbirle önüne geçme imkanı bulunmamaktadır.
“İnsanlık” tehdit altındadır, zira insanın hayvan olmadığı, hayvandan gelmediği fikrine sahip kültür havzası kalmamıştır. Bunun tek istisnası İslam alemidir, İslam coğrafyasında bile evrimci oryantalistler hamle ve hareket halindedir.
Çok acil ve büyük bir insanlık hamlesi ve hareketi başlatılmalı; hayvandan geldiklerini iddia edenlerle insanlar arasında kalın bir sınır çizilmeli, bu sınırda muhkem bir müdafaa hattı inşa edilmelidir. Bu mesele, herhangi bir ülkenin veya kültür havzasının mevzuu değil, tüm insanlığın davasıdır.

11-İnsanlık ölüyor…
Dünyanın batı kutbunda yuvalanan “şeytani akıl”, önce Avrupa ve Kuzey Amerika’yı esir aldı. Kuvvet ve refahı, batılı halkları esir almak için bir “afyon” olarak kullandı. Binlerce insanın kanı dökülerek bir tane batılı insanın refahı temin edildi ve batılı insan bununla aldatıldı. Batı halklarının desteğini alan “şeytani akıl”, dünyada; hiçbir insani kıymet ölçüsünü umursamadan vahşi şekilde milyonluk katliamlar yaptı ve yapmaya devam ediyor.
Öncelikle Avrupa ve Amerika halklarının insanlık hareketini başlatması gerekiyor. “Şeytani Akla” karşı batılı halkların kendi istiklalini kazanması ve insanlığın istiklaline katkıda bulunması şart, ancak bu yolla insanlığa borcunu ödeme imkanı bulabilir.
Batılı halklar bu harekete katılmadığı takdirde, insanlıktan çıktıklarını ve insanlığa karşı ödeyemeyecekleri kadar ağır bir borç altına girdiklerini hatırda tutmalıdır.

12-“Karanlık akıl”, şeytani hakimiyetini derinleştiriyor.
Karanlık Akıl; Türkiye’de ortaya çıkan ve Türkiye’nin itibarını kullanarak yüz küsur ülkeye yayınlanan Fetö misali maskeli terör örgütleriyle hakimiyetini derinleştirme çabasındadır. Her ülkenin şartlarına ve özelliklerine göre ayrı ayrı terör örgütleri kuran karanlık akıl, askeri işgallerin trilyon dolarlık maliyetlerinden kurtulmak ve mahalli renklere boyanarak gizlenmek imkanı olan Fetö tipi itimat ve itibar suikastçılarıyla ülkeleri içten işgal etmekte, milletlerin ahlaklarını ifsat etmektedir.
Genetik ve parapsikolojinin karanlık laboratuvarlarında ürettikleri yarı insan-yarı hayvan canlı türüyle insanlığa korku salmakta, akıllar üzerinde baskı kurmakta, ümitleri tüketmektedir. Hedefine mermi gibi ilerleyen yarı insan-yarı hayvan türü canlılar, kendi milletini katletmekte, kendi ailesine ihanet edebilmekte, kendi canlı türüne (insana) düşmanlık yapabilmektedir. Anlamsız ve tarifsiz bir canlı türü haline getirdikleri Fetö ve benzeri örgüt militanlarını, bir takım zihni kodlarla sevk ve idare edebilmekte, şifrelenen zihni evrenlerini tüm etkilere karşı koruyan kalkanlarla zapt atlında tutmaktadır.
Ahlak ve İnsanlık hareketi artık bir tercih olmaktan çıkmış, biz zaruret haline gelmiştir. İnsanlık, istiklalini kazanmak istiyorsa, öncelikle bir ahlak hareketi başlatmalı ve her millet kendi ahlak ve anane havzasını ihya ve yeniden inşa etmelidir.

13-Karanlık Akla karşı silahla mücadele edilmez, zira akla mermi işlemez. Karanlık Akla karşı mücadele, yeni bir akılla, “Ahlaklı Akıl” ile mümkündür.

Ey “Eşref-i Mahlukat” olan insan;
İnsani kıymetleri, maddi kıymetlerin üzerine çıkarmak için
Şeref ve asaleti tekrar hakim kılmak için
Ahlakı insanda ve hayatta ikame etmek için
Adaleti tesis etmek ve tüm dünyaya yaymak için
Zayıfın güçlüden, fakirin zenginden, modern kölelerin muktedirlerden hakkını alması için
İrade ve istiklali sahiplerine teslim etmek için
İnsanın, şeytana galip gelmesi için BÜYÜK YÜRÜYÜŞ başlamıştır.
Kendini kaybetmeyenler derhal katılmalı, kendini kaybedenler uyanmalı ve geç kalmamalıdır.

Öyleyse dinle, ey insanoğlu…

1-İnsan, Ahsen-i Takvim üzere yaratılmış Eşref-i Mahlukattır.
İnsan mahlukatın en şereflisidir. Hangi bilgi evreninden, hangi kültür ikliminden, hangi ideolojik yaklaşımdan bakılırsa bakılsın insanın, varlığın en şereflisi ve en güzel terkip ve terkip kıvamına sahip olduğu görülür, görülmelidir. Herhangi bir fikriyatın insanla ilgili bu tespite ulaşamaması, o fikriyatın eksikliğini, güzergah haritasının müntehasına varamadığını, yarı yolda kaldığını, bunların tabii neticesi olarak “yanlış” olduğunu gösterir. Farklı ideolojiler için söylemek gerekirse, insanın nereden geldiğinden bağımsız olarak “ahsen-i takvim” üzere olduğu açıktır. İnsanlıktan daha ileri bir uygarlığa sahip olduğu vehmiyle beslenen uzaylıların tasviri bile, insana nispetle çok çirkindir. İnsan, engin tefekkür ufkuna rağmen kendisinden daha güzel bir varlık tasavvuruna ulaşamamıştır.
Evrimin olmadığının, olamayacağının bir delili de, insanın muhayyilesinde ve müfekkiresinde insandan daha güzel bir varlık tasavvuruna ulaşamamış olmasıdır. Tefekkürle ulaşmak bir tarafa, hayal ile ulaşılması bile kabil olmayan bir güzellik, evrim yoluyla ulaşılabilir bir menzil değildir.
Bu esas, insanlığın kendine, aslına dönmesini mümkün kılan fikri hamledir. İnsanlık, batının zihinleri işgal etmesinin neticesi olarak kendi kendine zulmetme itiyadından vazgeçmelidir. Bu ölçüyü başa almaksızın insanlık ve ahlak hareketi başlatılamaz.

2-İnsan, münhasır ve müstesna bir varlıktır, atası da insandır.
İnsan, münhasır ve müstesna bir varlıktır, istisnasının esas kaynağı ve sebebi ruhu olmasına rağmen, şeklinin güzel kıvamı dahi müstesna olmasına kafidir. Kainattaki hiçbir varlık, insanın muadili değildir. Bu sebepledir ki insanın atası da insandır. Evrim, ideolojik bir propagandadan ibarettir.
İnsanın hayvandan geldiği iddiası, hayvanlaşmış olanların, insanı hayvanlaştırma projesidir. Batının insanı hayvanlaştırma projesi, hayvanlar üzerinde kolaylıkla hakimiyet kurma imkanını elde etmek için bir manevradır. Evrimi “bilimsel gerçek” olarak dünyaya yayan batı, bazı kavimlerin ve milletlerin evrimleşme sürecini tamamlamadığı iddiasının altyapısını oluşturmakta ve böylece geçen asırda “manda” gibi metotlarla, şimdi de üstün medeniyet gibi iddialarla baskı altına almaya çalışmaktadır. Kendisini, evrimini tamamlayan veya evrim sürecinin en ileri merhalesine ulaşan varlık çeşidi olarak görmekte, bu propagandayla insanlığın efendisi veya tanrısı olduğunu iddia etmektedir.
Bu umde ihmal edildiğinde, batı tarafından hayvanlaştırma sürecini tersine çevirmek ve yeniden insanlaşma sürecini başlatmak muhaldir.

3-İnsanı münhasır ve müstesna kılan hususiyeti, beyin ve bedeni değil, ruhu ve kalbidir.
Şekil, tüm varlığın en kıymetsiz özelliğidir. Her varlığın en kıymetli hususiyeti, derinlerindedir. Bedeni ve beyni de emsalsiz olan insan, esas kıymetini ruhundan ve kalbinde almaktadır. Ruh gittiğinde kadavra haline gelmesinden anlaşılmalıdır ki, hayat beyinde değil, ondan ötede bir kıymette saklıdır. Kalb krizi geçirip ölen, yani maddi cihetinde (bedeninde ve beyninde) her şey yerli yerinde olan insanın hayata devam edememesi, ettirilememesi, başka bir delile ihtiyaç kalmaksızın ruhun varlığını gösterir. Beden ve beyinden ibaret insan telakkisi, batının hayvanlaştırma projesinin neticesidir ve dünyaya bilim ve düşünce körlüğü olarak miras kalmıştır.
Ruh ve kalbden bahsetmediğimiz her ihtimalde, insandan bahsetmiyoruz demektir. Ruh ve kalb yoksa insan denilen varlık, ekolojik dengedeki besin zincirinden biri haline gelmekten kurtulamaz. Son birkaç asırdır olduğu gibi, mesela petrol için milyonluk insan katliamları tabii sayılır.

4-Ahlak, insan ile hayvan arasındaki temel fark ve sınırdır.
Hayvanda akıl ve irade yoktur, neyi nasıl yapacağını insiyaki olarak bilir. Hareketinin sebebi, hayvani (bedeni) ihtiyaçlardan ibarettir, acıkır, acıkması bedenini harekete geçirir, ve karnını doyurmak için neler yapması gerektiğini bilir, ne var ki “bildiğini bilmez”.
İnsan, akıl ve irade ile teçhiz edildiği için, hayat ve hareketini, insiyaki olarak (sevk-i tabii kaynaklı) yapmaz. Bedeni ihtiyaçları, aynı hayvanda olduğu gibi bedeni tarafından izhar edilir ama ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağı meselesinde akıl ve iradeye dayalı faaliyet göstermek durumundadır. İşte tam bu noktada insan, neyi nasıl yapması gerektiğini, akıl ile idrak, irade ile tercih yapma istidadına sahiptir. Toplu olarak söylemek gerektiğinde hayatı nasıl yaşaması gerektiğine dair ölçüler manzumesine sahip olmalıdır, onun adı, ahlaktır.
Ahlak, aynı zamanda insan tabiat haritasındaki “insani bölge” tarifidir. Nasıl bir ahlak tercih ediliyorsa, insani bölgenin o özelliklerini kabul etmiş olur. Bu durumda ahlak, aynı zamanda bir insan telakkisidir. İnsan ve ahlak telakkisinin doğru veya yanlış olması ayrı bir meseledir, buna mukabil insan ve ahlak telakkisine sahip olmayan birisi, tam olarak hayvandır, hayvani özellikleriyle yaşamaktadır. Ahlak, insan ile hayvan arasındaki farkın, nizami çerçevesidir.
Ahlak ve İstiklal beyannamesi, bu ve benzeri sebeplerle “İnsanlık Beyannamesi” mahiyetindedir. Ahlak yoksa insan yok, ahlak beyannamesi yoksa insanlık teklifi yoktur. Bunlar olmadığında istiklalden bahsetmenin sırası bile gelmez. İnsanlığa hitap, ancak ahlak için, ahlakın ikamesi için ve ahlak üzerinden yapılmalıdır. Ve nihayet insanlığa hitap, ahlaklı şekilde yapılmalıdır, bunun dışındaki tüm ihtimaller, istismar ve hileyle maluldür. Kendini hayvandan nasıl ayırdığını ortaya koyamayanlar, insanlığa; “insanlık” teklifinde bulunamaz.
*
İnsan, kainattaki yaratılmış tüm varlığın özelliklerinin özetidir. Özet, aynı zamanda varlık veya bilgi demetinin yoğunlaştırılmış tertip ve terkibidir. Bu sebeple özette, tüm özellikleri teferruatıyla aramak beyhudedir. Ne var ki derin idrak sahibi insanlar, yoğunlaştırılmış tertip ve terkibi, sıhhatli ve doğru şekilde tahlil edebilmekte, bu ihtimalde insanın özellikler toplamı anlaşılabilmektedir.
İnsan tabiat haritası da böyledir. Cemadat, nebatat, hayvanat ve melekut aleminin özellikleri, insan denilen varlıkta cem olmuştur. Hayvani özellikleri, hayvanlarda bulunan sevk-i tabiide olduğu gibi kendiliğinden zuhur halindedir. Fakat insani özellikleri, idrak, irade ve ahlak ile ortaya çıkar, çıkarılabilir. Bu sebeple insan tabiat haritasındaki “insani bölge”, o bölgenin özelliklerinden olan tefekkür ve irade ile teşhis ve izhar edilebilir.
İnsanın engin tabiat haritasındaki “insani bölge” keşfedilmeli, şahsiyet o bölgede inşa edilmeli, hayat o bölgede yaşanmalıdır. İnsanlaşmak ve insani hayat yaşamak ancak böyle mümkündür. İnsan tabiat haritasındaki “insani bölge”yi aramayan her hamle ve hareket, hayvani insiyaklardan ibaret bir kıpırdanıştır.

5-Sadece insan ahlakla mükelleftir; hayvan ahlakla mükellef değildir.
Hayvan ahlak sahibi değildir, ahlaklı olmasını gerektirecek bir sebebe de malik değildir, zaten bu sebeple hayvandır. İnsan, hayvandan ahlaklı olmasını ve ahlaklı davranmasını istemez, çünkü akıl ve idrak sahibi olmayan varlığın ahlaklı olması beklenmez.
Ahlak, aynı zamanda idrak ve iradenin temelidir. Ahlak yoksa irade etmek gerekmez, bu ihtimalde hayvani insiyaklarla ihtiyaçların karşılanmasından başka bir şey kalmaz. İhtiyaç-hareket sarmalı, iradeyi gerektirmez, bu hal zaruretle ilgilidir. İhtiyaç ile hareket arasındaki münasebet, ahlak marifetiyle kurulacaksa idrak ve irade vardır, zira ihtiyacın kuralsız (ahlaksız) şekilde karşılanması hayvani derekedir.
Ahlak yoksa irade olmadığı için ahlak yoksa hürriyet ve istiklal de yoktur. Ahlaktan müstakil olarak istiklalden bahsetmek, istiklalin tarifini bile imkansız hale getirir. Sadece istiklal beyannamesi değil, “Ahlak ve İstiklal Beyannamesi” hazırlanmasının sebepleri bunlardır. Farklı ahlak manzumeleri seçmek ayrı bir meseledir, ahlaksızlık ayrı bir meseledir. Ahlaksızlığın hürriyet ve istiklal için elzem olduğu iddiası, insanı hayvani bir hayatı davet etmektir.

6-Akıl, ahlakı yani insanlığı ihlal salahiyetine malik değildir.
Akıl bir ahlak evrenine doğmalı, kendini ahlaki çerçevede inşa ve idrak etmelidir, faaliyetlerinde ise ahlakın sınırlarına riayet etmelidir. Akla ahlakı ihlal salahiyeti vermek, akıl-ahlak çatışmasına davetiye çıkarmaktır. İnsanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisi, akıl-ahlak çatışmasıdır.
Akıl, içine doğduğu ahlak evreninden çıkmak isteyebilir, başka bir ahlak evrenine girmek isteyebilir. Bu talep kabul edilebilir ama ahlakın ihlali kabul edilemez. Keza akıl, yeni bir ahlak manzumesi telif ve teklif edebilir, onu ikame ve tatbik etmek isteyebilir.
Tabi olduğu ahlakı tercih ve ilan etmeyen veya yeni bir ahlak telif ve teklif etmeyen akıl, tefekkür rüştünü iktisap etmemiştir. Zira parça fikirler kaos, külli fikirler (ahlak manzumesi) nizamdır. Nizam, insanın ve hayatın tarifidir, nizam yoksa hayat yoktur. Hiçbir fikir, hayatın altyapısını (ahlakı) imha maksadına matuf olamaz.

7-İnsanlığın istiklali; hayvan olduğunu ret ve en şerefli varlık olduğunu kabul ile başlar.
İnsanlığın istiklali, öncelikle hayvani derekeden, insani irtifaya çıkabilmektir. Hayvani derekede debelenen insan, hayvanlara ve hayvanlığa karşı istiklalini kazanamamıştır ki, başka mahkumiyet ve esaret meselelerine karşı istiklal iddiasında ve cehdinde bulunabilsin.
Hayvan, maddi dünyaya mahkumdur. Hayvani derekeden insani seviyeye çıkamayan insan da, maddeye mahkumdur. Maddenin insan hayatındaki en yaygın tezahürü, menfaattir. Hayvan derekesinde kalan insan aklı, ahlakı değil menfaati takip eder. Oysa aklın istiklali, menfaati değil ahlakı takip etmekle kabildir. Akıl, menfaat (madde) tarafından ihata edilmiş ve ondan başka bir şey düşünemez hale gelmişse, insan maddeye karşı istiklalini kazanamaz.
Menfaatler, bitmez tükenmez bir çatışma sebebidir, ahlak ise hayatın nizami deveranıdır. İnsanın menfaatinden vazgeçmesi gerekmez ama menfaatini birinci maksadı yapması kaos sebebidir. Akıl, kişinin menfaatini ahlaki çerçevede ve ahlaklı şekilde elde etmenin faaliyet merkezi haline gelmelidir.
Menfaatin ahlaki evrendeki takibi, insanların karşılıklı fayda üretmelerini mümkün kılar. Ahlaksız menfaat takibi ise kaçınılmaz olarak kaosu davet eder. Ahlak, menfaatlerin nizami şekilde tevzi edildiği hayat altyapısıdır.

8-İnsanın ferdi şubesi zaruret, içtimai şubesi mecburiyettir; liberal ve sosyalist ideolojiler insanı parçalamaktadır.
İnsanlık, birkaç asırdır batının hayvanlaştırıcı ve ayrıştırıcı taarruzuna maruz kalmıştır. Felsefenin başıboş arayışını anlamlandırma gayreti olan diyalektik işleyiş, ferd ile cemiyeti insanın ve insanlığın ikmal edici şubeleri olarak görme maharetine kavuşamamış ve onları tez ve antitez mevzuu haline getirerek aralarına husumet sokmuştur. Cahil bir insanın bile ferd ve cemiyetin birbirine hasım olmaması gerektiğini, birbirini ikmal eden iki şube olduğunu anlaması kabilken, bunları birbirinin hasmı haline getirmek ancak felsefenin yapabileceği işti.
Felsefi cereyanların tatbikat fırsatı bulduğu yirminci asırda insanlık, ferd ve cemiyet şubelerinin ayrı ideolojilere mevzu edinilmesiyle kendini kaybetmiş, ferdiyetçi (liberal) ve içtimaiyatçı (sosyalist) cephelerin savaşında yaklaşık yüz milyon insan katledilmiştir. Cahil insanın bile gülüp geçeceği ferdiyet ve içtimaiyat çelişkisi, ancak felsefenin kaotik arayışının ve batının hayvanlaştırıcı etkisinin neticesi olabilirdi.
İnsanın ferdi şubesi zarurettir, zira insan önce ferttir. Ferdi şubesi tabiatı gereği mevcut olduğu için tercih meselesi de değildir. İçtimai şubesi ise mecburiyettir, iradi olarak kabul edilmediğinde icbari olarak inşa ve ikame edilmelidir. Zira insan, ferden yaşayamaz, ferden var olamaz. Marifet, ferd ve cemiyeti, insani varoluş sürecinde birbirini inşa, ikmal ve muhafaza eden iki şube haline getirmektir. Bunun yolu ise ferd ve cemiyet arasında mütekamil bir muvazene kurabilmektir. Ahlak, ferdiyet ile içtimaiyatı muvazeneye kavuşturan nizami çerçevedir.

9-İnsan, kendinden ibaret birey değil, ahlakla mücehhez şahsiyettir.
“Birey” olmak, kendi ihtiyaç ve menfaatlerinden ibaret bir çeşit hayvanlıktır. Kendinden, kendi ihtiyaç ve menfaatinden ibaret hale gelen kişi, “insanlık” aleminin bir mensubu değildir. Bu sebeple kendinden ibaret hale gelen kişi, insanlığın meselesi de değildir.
Ahlak, insani varoluş sürecinin zaruri ilk menzilidir. Ahlak, ferd ile cemiyeti aynı ölçüler manzumesinde muvazeneye kavuşturan kıymettir. İman, akıl, ahlak terkibinden şahsiyet zuhur eder. Şahsiyet; ferdi ve içtimai boyutu insan tekinde bünyeleştiren muhteşem terkiptir.

10-Şahsiyet, insanın ferd şubesinde varoluş terkibi, cemiyet şubesinde varoluş amilidir.
Ferdi varoluş süreci, şahsiyet inşasına matuftur. Şahsiyet, insanın nefsini (egosunu) zapt altına almayı ve insani hususiyetlerini hayatının merkezi yapmayı mümkün kılan ferdi varoluştur. Şahsiyet en özet haliyle, kişinin sahip olduğu mizaç hususiyetleri ile tabi olduğu ahlak manzumesinin mütekamil terkip kıvamıdır. Ahlak olmadığında kişi, nefsinin (egosunun) şehvet ve ihtiraslarının esiri ve takipçisi haline gelir. Bu ihtimalde ortaya çıkan “birey”, cemiyet için imha edici bir bomba mahiyetindedir.
Şahsiyet, insan kalabalıklarını “cemiyet” haline getiren kurucu unsur ve kurucu iradedir. Bireylerden ancak kalabalıklar oluşur, kalabalıklar ise biteviye çelişki ve çatışma havzasıdır. Şahsiyet, ferdi özellikler olan mizaç hususiyetleri ile içtimai nizamın ta kendisi olan ahlakın terkibiyle inşa edileceği için, aynı zamanda bir cemiyet inşasının ferdi seviyedeki mimari planıdır.

11-Şahsiyet; cemiyeti inşa eden asıl ve asil amil, cemiyet; şahsiyeti mümkün ve daim kılan mahfazadır.
Her ferd, kendi mizaç hususiyetleriyle doğar. Halk, her ferdin farklı mizaç hususiyetlerinin toplamından oluşur. Fertte şahsiyeti, halkta nizamı inşa eden, her ikisindeki müşterek ölçüler manzumesi olan ahlaktır. Ferd, şahsiyeti iktisap edemezse, halk cemiyet haline gelemez, cemiyet örgüsüne kavuşamaz.
Ferd, ya kalabalığın anlamsız ve yalnız bireyi ya da cemiyetin asıl ve asil kurucu unsuru haline gelir. Meselenin sırrı şahsiyette mahfuzdur. Şahsiyet, ferdi iradeyi temsil ettiği gibi, içtimai nizamı da inşa edecek tek kıymettir.

12-Ferd ve cemiyet, her birinin hakkını teslim ederken iki müstakil oluş, insanı ve hayatı tarif ederken mürekkep iki şubedir.
Ferd ve cemiyetin hakları ayrı ayrı tarif ve tevzi edilmeli, hukuki altyapı bu şekilde kurulmalıdır. Hakların tespit ve tayin işlemi yapılmadığında ahlak, istinatsız kalır. Bu sebeple ferd ve cemiyetin hakları, mükellefiyetleri ve hürriyetleri, belli bir nizami çerçeve içinde tarif, tespit ve tayin edilmelidir. Hak, hürriyet ve mükellefiyet tayini, varoluş sürecinin altyapısıdır, bunlar “bilinebilir” hale getirilmeden gerçekleşecek her hamle ve müdahale keşmekeş (kaos) sebebidir.
İnsan; ferd ve cemiyet şubelerinden mürekkeptir. Ferd ve cemiyeti birbirinin zıt kutupları haline getirmek, “insani nizam” inşasına manidir. Cemiyet, şahsiyetler (iradeler) yekunu olmalıdır. Cemiyet, “insan”ın şubesi değilse, her ferd diğer insanları eşya (obje) olarak görür. İnsanın insanı obje haline getirmesi, kişinin bireyleşmesidir, bu ihtimalde her birey, diğer insanları eşyalaştırdığı için kendini tanrılaştırmıştır.
Nefsin (egonun) şehvet ve ihtirasları veya bunların muharrik tesiri “irade” değildir. İrade; aklın, nefsi (egoyu) ahlak ile zapt altına alarak, tefekkür maharetiyle doğru, iyi, güzel peşine düşmesi, bu istikamette hamle ve hareket üretmesidir. Bu ihtimal şahsiyetle mümkündür, şahsiyet sahibi insanlar, diğer insanları da irade sahibi (obje değil, süje) olarak görmenin ruhi ve akli altyapısına sahip olur.

13-Ferd ile cemiyet arasındaki münasebet, üstün nizama doğru akan muvazene arayışıdır.
Ferd ile cemiyet arasındaki münasebetin temeli, muvazenedir. Fakat buradaki muvazene, batının sığ anlayışında ortaya konulduğu üzere zıt kutuplar arasındaki muvazene değil, insani varoluş güzergahındaki iki şubenin birbirini ikmal ve muhafaza edeceği bir muvazenedir. Bu sebeple ferd ile cemiyetin, zıt kutup olarak anlaşılması halindeki biteviye çatışmaların neticesinde oluşan bir dengeden bahsetmiyoruz.
Ferd ile cemiyet, insani varoluşun iki şubesi olduğu içindir ki, aralarındaki muvazene, aynı istikamete yönelebilme istidadına sahiptir. Keza insani varoluşun iki şubesi olduğu içindir ki aralarındaki muvazene, kuvvete değil, ahlaka dayanır, dayanmalıdır. Kuvvete dayanan muvazene, hakları esas alır, ahlaka dayanan muvazene ise fedakarlığı esas alır.
Hukuk, kesin kaidelerle ferd ve cemiyet arasındaki muvazene temelli nizamı inşa eder. Ahlak ise bu nizamı, fedakarlıkla naif bir bünye haline getirir. Anlaşılacağı üzere hukuk, kaçınılmaz olarak ferd ve cemiyeti zıt kutuplar olarak görme temayülüne sahiptir, oysa ahlak bunları insani varoluş güzergahının iki şubesi haline getirir. Bu sebeple ancak ve sadece ahlaktır ki, ferd ile cemiyet arasındaki muvazene arayışını, mütemadiyen inkişaf ettirebilen ve “üstün nizama” doğru akmasını sağlayan kıymetler manzumesidir.

14-Ferd hürriyetin, cemiyet nizamın mümessilidir.
Dünyada yalnız başına yaşamak kabil olsaydı, ferdi hürriyet en üst sınırına çıkardı. Cemiyet halinde yaşama mecburiyeti, nizam ihtiyacını ortaya çıkarır. Nizama ihtiyaç duymayan, dünyanın ıssız bir bölgesinde yalnız başına yaşayabilir, buna mani bir sebep yoktur.
Ferdin cemiyet ile kurduğu münasebetin yoğunluk derecesi, hürriyetini sınırlama ve nizama riayet etme seviyesini (miktarını) tayin eder. Cemiyet ile münasebet yoğunluğunu azaltıp, hürriyet sahasını genişletme imkanı her zaman vardır.
Tefekkür ve irade ferdi hususiyettir. Bu sebeple hürriyet, ferdin ihtiyacıdır. Hürriyeti olmayan ferdin, tefekkür faaliyetinde bulunması ve bu faaliyetin neticesinde irade ve tatbikata yönelmesi imkansızdır. Tefekkür ve irade yoksa hayat yoktur. Cemiyet ise hayatı kaostan kurtaran ve mümkün hale getiren nizamı tesis ve muhafaza etmek zorundadır. Çünkü kaosta hayat yoktur, hayat bizzat nizamdır.
Hürriyetin maksadı, hayatı mümkün kılmak ve seviyesini yükseltmektir, kaos oluşturmak ve hayata kast etmek değil… İşte ferd ile cemiyetin, hürriyet ile nizamın kesişme noktası burasıdır. Cemiyet, hayatın nizami altyapısını tesis ve muhafaza ederken, hayata kast etmeyecek ama hayatın kalitesini artıracak hürriyet alanını açmak zorundadır. Ferd ise bu hürriyet alanını, nefsinin (egosunun) keyfi için değil, nizami çerçeve içinde hayatın kalitesini ve seviyesini artırmak için kullanmalıdır.

15-İnsanlığın istiklali; hürriyet ile nizamın mütekamil terkip kıvamında mümkündür.
Batı felsefesi, özellikle de diyalektik işleyiş; çelişki arayan, bulamadığında da inşa eden bir idrak savrulmasıdır. Bu sebeple benzemeyen her şeyi birbirinin zıttı olarak görmeye meyleder ve zıttı olmadığında da suni çelişki inşa eder. Hürriyet ile nizam da bunlardan birisidir.
Hürriyet yoksa kölelik vardır, kölelik hayat değildir. Nizam yoksa kaos vardır, kaosta hayat yoktur. Hürriyet ile nizam zıt kutuplar değildir, çünkü hayat her ikisinin yokluğunda da zuhur etmemektedir. Öyleyse hürriyet ve nizamın terkibi hayat, iptali ölümdür. İlla çelişki aranacaksa, biraz daha derine inmeli ve burada aranmalıdır. Hayat ve ölüm çelişkisi…
Hayat, hürriyet ile nizamın mütekamil terkip kıvamındaki akıştır. İkisi olmadığında hayatın alameti bile yoktur ama birisi olmadığında da hayat var olma imkanına kavuşamaz. Öyleyse bunlar birbirinin zıttı değil, birbirini ikmal eden iki cüz veya şubedir. İki şubeyi (veya parçayı) birbirinin zıttı olarak kabul etmek, sağ el ile sol eli veya kafa ile gövdeyi düşmanlaştırmaktır.
Ferd, hürriyetin; cemiyet, nizamın temsilcisidir. Hürriyet ile nizam arasındaki münasebet aynı zamanda ferd ile cemiyet arasındaki münasebettir. İnsanlığın istiklali; ferd ile cemiyet, hürriyet ile nizam arasındaki münasebetin üstün kıvamında mümkündür.

16-Erkek ve kadın ayrı ayrı insanı temsil edemez.
Erkek ve kadının ayrı ayrı şahsiyet iddiası izahsızdır ve ispatsızdır. Erkek ile kadının vuslatı vaki olmadığında “insan” dünyaya gelmediğine göre, her birinin yalnız başına “insanı” temsil ettiği iddiası bir illüzyondur.
Erkek ve kadını birbirine karşı bağımsızlaştırmak, insani eksilmedir. Bağımsızlık oranı arttıkça birbirini istismar ihtimali de artar. Birbirine karşı istiklal ve birbirini istismar derecesi arttıkça, insani varoluş süreci tersine mesafe alır.
Batının kör felsefesiyle oluşturduğu iklimde, ahlaksız kapitalizmin tüketimi körükleme niyetiyle erkek ve kadını müstakil varlıklar haline getirmesine seyirci kalan dünya, her iki cinsi birbirini istimal edecek malzeme ve istismar edecek değer haline getirdi. Erkek ile kadının birbirine olan ihtiyacının temeli iktisadi değil, insani varoluş güzergahındaki ruhi altyapıdır.

17-İnsan, erkek ve kadının birbirini ikmal etmesiyle zuhur eder.
Belli ki erkek ve kadın cinsi birbirinden farklıdır. Birbirinin zıddı değil, aynı varlık türünün çift yaratılmış iki buudu, iki şubesidir. Birbirini ikmal eden iki şube, birbiriyle terkip olan iki parçadır. Erkek ile kadını birbirinden uzaklaştırmak, iki varlık arasına mesafe koymak değil, bütünü parçalayıp parçaları birbirinden uzaklaştırmaktır.
Erkek ile kadının birbirine olan ihtiyacı ve cazibesi, birbirinden ayrılmasını imkansızlaştıracak derecededir. Buna rağmen erkek ile kadını ayrı ve müstakil şahsiyet (varlık) haline getirmek, ihtiyacı ve cazibeyi ortadan kaldırmayacağı için, suiistimal ve istismarı kaçınılmaz kılar. Tüm ihtiyaçlar bir tarafa, sadece aşk bile erkek ile kadını farklı iki varlık olmaktan çıkarıp, ruhi irtibatı neredeyse terkip seviyesine çıkaracak kıymet ve tesirdedir.
Zaruret aşikar olduğuna göre, erkeğin şahsiyet inşasında kadın, kadının şahsiyet inşasında erkek kurucu unsurdur. Birbirini ikmal etmeli ve istismara son vermelidir.

18-Erkek ve kadın birbirinin zıddı değil, birbirinin mütemmim cüzüdür.
Erkek ile kadını ayrı varlıklar haline getirme projesi, aralarındaki münasebetin zıddiyet mahiyetine büründürülmesiyle mümkündü. Kapitalizmin tüketim tahrikinden ibaret bir ucuz ve soysuz çabaya teslim edilen insan, birbirini ikmal eden iki parçanın birbirine hasım iki zıt kutup haline getirilmesine sebep oldu. Erkek ile kadının zıt kutuplar olması, batıda bile hiçbir felsefi izaha sahip değilken, liberalizm-kapitalizm şeklinde örgütlenen insan iştihasının sınırsız istismarına yol açmak, ancak ve sadece batının umumi politikası olan hayvanlaştırma projesiyle mümkün olabilirdi. Erkek ile kadının zıt kutuplar olduğunu kabul ettiğimiz andan itibaren aralarındaki uçurumu aşılmaz bir derinliğe kavuşturmak kolaydı, böylece her birinin ayrı ev, ayrı eşya alması, böylece tüketimin iki katına çıkarılması mümkündü. İnsanlığın bu kadar basit bir oyuna gelmesi beklenmezdi fakat nefs bir defa tahrik edilmeye görsün, kendi kendini aldatma konusunda yüksek bir maharet sahibidir.
Erkek ile kadını birbirinin zıt kutbu olmaktan çıkarıp, birbirini ikmal eden iki şube haline getirmek, ahlak ve insanlık hareketinin temel umdelerinden birisidir. Çünkü bu yolla hem insanı tamamlamak hem de hayatı tamamlamak mümkün olacaktır.

19-İzdivaç olmadan erkek ile kadının vuslatı mümkün ve meşru değildir.
İnsan, eşref-i mahlukattır. İnsanın iki cinsinin, iki şubesinin vuslatı, şeref, haysiyet ve namus çerçevesinde gerçekleşmelidir. Erkek ile kadın, insanın iki şubesi olduğuna ve “insan” türü bunların birbirini ikmal etmesiyle gerçekleştiğine göre, bedeli parayla ödenen ve bir saat içinde olup biten vuslat, insanın ancak eşya ile kurabileceği bir münasebet çeşididir. Plastik bardakla çay içip, bardağı çöpe atmaktaki insan-eşya münasebeti, insanın iki şubesi olan erkek ile kadın arasında gerçekleşemez, bu ihtimal en hafif tabiriyle yüz kızartıcı bir insanlık ihanetidir.
İnsan çok kıymetli bir varlıktır. İki şubesi (cinsi) arasındaki münasebetin de bu kıymetle mütenasip olması şarttır. Bir insanın, başka bir insanı, velev ki parasını ödeyerek olsun, bir-iki saatlik istimali, onu hayvandan da aşağı derekeye indirmek ve eşya haline getirmektir. İnsanlığın bunu kanıksamış olması, batının hayvanlaştırma projesinin mesafe kat ettiğini gösterir. Zira birkaç saatlik zevk münasebeti, hayvanlarda mevcuttur. Hatta hayvanların bir kısmının aile benzeri beraberlikler kurduğu müşahede edilmektedir ki, insan türü için ne kadar ağır bir alçalma olduğunu göstermeye kafidir.
Zina men, aile müessesesi ikame edilmiştir. Zina bir hürriyet meselesi değil, bir insanlık suçudur. İnsan türünün zinada olduğu kadar alçaldığı çok az fiil çeşidi vardır.

20-Sadece erkek ile kadının izdivacı makbuldür, diğer ihtimaller insani sınırın ihlalidir.
İzdivaç, erkek ile kadın arasında mümkün ve makbuldür. Hemcinsler arasında izdivaç veya benzeri vuslat, insanlık sınırının ötesindedir. Neticesi “insan” olmayan münasebet, insani fiil vasfını taşımaz. İnsan, erkek ile kadının vuslatından doğar, öyleyse insani olan, erkek ile kadının izdivacıdır.
Bir şeyin fiilen mümkün olması, onun insani mahiyete sahibi olması için kafi değildir. Hemcinsler arasındaki cinsi münasebet, hayvanlar aleminde bile olmayan bir alçalmadır. Bu sebeple hemcinslerin birbiriyle cinsi münasebeti, hayvanlık sınırını bile aşağıya doğru aşmak anlamına gelir.
Hemcinslerin birbirine karşı cinsi alakalarının teşvik edilmesi, hem hayvanlaştırma maksadını hem de neslin yok edilmesini hedeflemektedir. İnsan tabiatına dönük bu tür operasyonlar, batının gizli mahfillerinde tanrıcılık oynayan insanlık hainlerinin, kendilerini tanrı olarak sunmasını mümkün kılmak için insanlığın seviyesini düşürmeye dönüktür. Kendileri tanrı olamadıkları için, insanları hayvanlaştırmak ve aradaki mesafeyi açmak çabasındadırlar.
Neticesi “insan” olmayan münasebeti mümkün ve makbul görmek, insan türünün ikna olacağı bir alçalma değildir. Bu tür insanlık ihlallerinin, hususi operasyonlar olduğundan tereddüt etmemek gerekir. Ahlak ve insanlık hareketinin en büyük mücadelesi, tabii olarak batının hayvanlaştırma projesine karşıdır.

21-İnsanlığın istiklali; erkek ile kadının, aile müessesesini inşa etmesiyle mümkündür.
Aile müessesesi, öncelikle erkek ile kadının birbirini ikmal ve şahsiyetini inşa edebileceği tek iklimdir. “İnsan” ailedir. Aile haline gelememiş, aile kuramamış, kendi başına yaşayan bir insan, insanlaşma sürecini tamamlamamış, insanı temsil salahiyetine kavuşamamıştır. Aile; sadakat, mesuliyet, vefakarlık, fedakarlık gibi insani hasletlerin ilk zuhur edeceği iklim ve ilk tatbik edileceği müessesedir. Aile müessesesi, bu hususiyetlerin temrinlerinin yapılacağı, böylece insanileşme sürecinin ruhi bedelinin ödeneceği pilot uygulamadır. Bu imtihanı geçemeyen bir kişinin, cemiyetin inşasında asli rol oynayabileceğini düşünmek, vehimden ibarettir.
Aile müessesesini kuramamış, bunu göze alamamış, bu mesuliyeti üstlenememiş birinin, cemiyetten kendi hissesine düşen yükü taşıyacağını düşünmek muhaldir. Cemiyetin yükünü omuzlamayan bir kişi, cemiyet için sadece yüktür, problemdir. Aile müessesesini kurup sürdürecek kadar mesuliyet hissine ve çözüm maharetine sahip olmayan kişi, şahsiyet olamamış, sadece birey olarak kalmış, bunların tabii neticesi olarak içtimai problem haline gelmiştir.
İnsanlığın istiklali; kendini ikmal ve terkip etmiş şahsiyet numunelerinin oluşturacağı cemiyet ile mümkündür. Aile bile kuramayan, sadece kendi süfli menfaatini takipten ibaret bir hayat yaşayan kişinin, istiklal gibi ağır bir yükü taşıması beklenmez.

22-İktidar üzerinde özel mülkiyet kurulamaz
İktidar üzerinde özel mülkiyet kurma alışkanlığı eskidir. Tarihte krallık şeklinde tezahür eden ve binlerce yıl devam eden bu durum, çağımızda yeni şekiller ve muhtevalar kazanmıştır.
Devlet ve iktidar üzerinde özel mülkiyet kurmaya matuf her fikir ve şekil, şiddetle muhalefet mevzu edinilmelidir. Kuvvet sahiplerinin bu şehvetinden vazgeçmeyeceği bilinmeli ve bu husustaki teyakkuz sürekli kılınmalıdır.
İktidar üzerinde özel mülkiyet kurulamaz zira iktidar, üretilebilir bir kıymet değildir. İktidar, halkın vekaletidir, vekil asıl yerine geçemez, asıl haline gelemediği için özel mülkiyet sahibi olamaz. Halkın vekaletine rağmen özel mülkiyet kurma çabası, halkın vekaletini kendiliğinden ortadan kaldırır, bu ihtimalde özel mülkiyet bir tarafa, iktidar bile meşru değildir.

23-Şahıs veya gurupların iktidar imtiyazı yoktur
Şahıs veya gurupların iktidar imtiyazı, içinde yaşadığımız çağda iki kaynaktan geliyor; birisi ülkelerin kendi kültür ve gelenekleridir, ikincisi ise Batılılaşmış elitlerdir.
Halkların kendi tarih, kültür ve geleneklerinden gelen iktidar imtiyazlarının ortadan kaldırılması lüzumu açıktır. Fakat bu kaynak, neticede halkların kendi kültür ve tarihlerinin eseri olduğu için, sembolik kaldığı, zulüm aracı haline gelmediği ve halk rıza gösterdiği müddetçe o ülkenin iç meselesidir. Buna mukabil; batıdan, Batılılaşmaktan, batının operasyonlarından kaynaklanan iktidar imtiyazları, her nasıl ifade edilirse edilsin yabancı müdahaledir ve şiddetle reddedilmelidir.
Batılıların oluşturduğu iktidar imtiyazları, yabancı kültür ve ideolojilerle bir ülkeye müdahale etmenin manivelasıdır. İnsan hak ve hürriyetleri, demokrasi, çağdaşlık vesaire gibi hangi kavramla ifade edildiğinin hiçbir anlamı ve kıymeti yoktur. Ülkelerin ruhuna kadar nüfuz eden batılı iktidar imtiyazları, özet şekilde söylemek gerekirse; batının efendi, dünyanın köle olduğu temel propagandanın neticesidir. Bu propaganda, aynı zamanda hayvanlaştırma projesinin uygulamasıdır ve mahalli devşirmeler tarafından kendi halkına karşı hayvanca tatbik edilmektedir.

24-İktidar ile halk ihtilafa düşerse, haklı olan halktır
İktidar ile halk ihtilafa düşmemelidir. Devlet ve iktidar, halkın teşkilatlı halidir, müesses halidir. Bunların ihtilafa düşmesi, marazi bir durumdur. Marazın sebebi ise iktidarlardır.
Halk ile iktidar arasındaki ihtilafın nihai tecrit noktasında tek bir sebebi vardır; iktidar üzerinde özel mülkiyet veya imtiyaz sahibi olma iddiası… İktidar ve devlet üzerinde özel mülkiyet iddiasının geleneklerden kaynaklanmasıyla yabancı (batı) tesirinden kaynaklanmasının hiçbir önemi yoktur. Veya halk ile iktidar arasındaki ihtilafın bir ideolojiden kaynaklanıyor veya bir ideolojik izah getiriliyor olması, sadece meselenin süslenmesinden ibarettir ve nihayetinde iktidar üzerinde özel mülkiyet kurmak veya imtiyaz sahibi olmak iddiasından ibarettir. İktidar ve devlet üzerinde özel mülkiyet veya imtiyaz kurma düşüncesi ve teşebbüsü sona erdiği andan itibaren iktidar ile halk arasında ihtilaf çıkma ihtimali biter.
İktidar ile halk arasındaki ihtilaf, geleneklerden kaynaklanan mülkiyet veya imtiyaz ise, bu ihtimalde halk artık o geleneklere itibar etmiyor demektir. Öyleyse iktidarın halka teslim edilmesi zamanı gelmiştir.
Son bir-iki asırdır halk ile iktidarlar arasındaki ihtilafların kahir ekseriyeti batı kaynaklıdır. Batılılaşmış bir avuç hain, kendi halkına hayvan muamelesi yapmaktadır. Batı, öncelikle kendini evrim sürecinin zirvesine çıkan toplum olarak kabul eder, dünyanın ise evrimleşme sürecini tamamlamadığını ve hala hayvan olarak kaldığını düşünür, bu sebeple insanlığın efendisi olduğu hususunda kesin kanaat sahibidir. Bir ülkedeki Batılılaşmış kadrolar da bu duygu ve düşünceyi aynen alır, batı karşısında kendi evrim sürecini hala tamamlamamış bir çekingenlik ve utangaçlıkla hazır ola geçer fakat kendi halkından daha fazla evrimleştiğini ve Batılılaştığını düşünerek, kendi halkının efendisi olma iddiasına sahip olur. Bu duygu ve düşünce, kendini insan, halkı da hayvan yerine koyduğu için, çok şiddetli bir tatbikata girmesine, gerektiğinde milyonluk katliamlar yapmasına, hatta basit sebeplerle (mesele şapka giymediği için) insan asmaya kadar uzanır.
Tüm insanlık bilmelidir ki, halkla iktidar arasında ihtilaf çıktığında, izaha ihtiyaç duymayacak şekilde haklı olan halktır. Tüm halklar, bu hakkını bilmeli ve hakkına sahip çıkmalıdır.

25-Ordu, halka karşı iktidarın safında yer alamaz, halkı katleden ordu, düşman ordusudur
Hiçbir iktidar, silahlı güçlere dayanmadan halkla ihtilafa giremez. İktidar bir avuç insandır, halk ise deniz… İktidarların halk karşısında hiçbir şansı yoktur. Bu sebeple her devlet ve iktidar, halkla ihtilafa düşme cesaretini, silahlı güçlerden, ordudan, polisten, istihbarat teşkilatından alır.
Batı, halklara nüfuz etmekte zorlandığı veya hızlı şekilde nüfuz etmek istediği için, tesiri altındaki her ülkenin ordusunu ele geçirmiştir veya önce orduyu ele geçirip sonra ülkeye nüfuz etmiştir. Orduyu, iktidar üzerinde özel mülkiyet kurmak veya imtiyaz elde etmek için mahalli güçlerin de ele geçirmeye çalıştığı malumdur. Her iki ihtimalde de ilk operasyonlardan birisi ordu üzerinde yapılmakta, önce ordu işgal edilmektedir.
İktidar ile halk arasında çıkan ihtilaflarda ordu, iktidarın tarafında yer alamaz, ya tarafsız durmalı ve sınırları savunmalıdır ya da halkın tarafında yer almalıdır. Hiçbir ülkenin ordusu, devletin veya iktidarın ordusu değil, halkın ordusudur. Halkın kaynaklarıyla kurulan ordunun, halka karşı silah kullanması, dünyadaki en ahlaksız iştir. Özellikle de batılı iktidarların yanında yer alan ve onları korumak için halkı katleden ordu, düşman ordusudur. Düşman ordusu haline geldiği andan itibaren yaptığı iş, ülkeyi yabancılara karşı savunmak değil, ülkeyi yabancılar adına işgal etmektir. Öyleyse o hale gelmiş bir orduya karşı halkın savaşma hakkı vardır.

26-İktidarın inşa ve iktisabı, seçimledir
İktidar, halkındır. İktidar, seçimle elde edilir. Seçimler, halkın iradesini yansıtmalıdır. Seçimlerin halkın iradesini yansıtması, sadece sandık yoluyla olmaz, olmamalıdır. Dünyada bilinen seçim sistemlerinin alternatifleri keşfedilmeli ve geliştirilmelidir. Mesela dar bölge sistemi yaygınlaştırılmalı, bir bölgeden bir milletvekili seçilmeli, seçimin devri olma şartı ortadan kaldırılmalıdır. Seçilen milletvekili, sonraki seçime kadar koltuğunu garantilememeli, sonraki seçim zamanı gelmeden halkın azletme ve yerine başkasını seçme imkanı oluşturulmalıdır. Mesela noter marifetiyle azilname tanzim etmek mümkün olmalı, belli bir süre içinde çoğunluğa ulaşan azilnameler vekilliğin düşmesi için kafi sayılmalıdır. Noterlerin azilname evrakını ücretsiz hazırlaması kanuni vazife haline getirilmeli, halkın iradesi önündeki engeller kaldırılmalıdır.
İktidar halkındır, öyleyse iktidarın meşruiyet kaynağı ahlaktır. Adayların, seçim çalışmalarında halka yalan söylediği, sahip olduğunu iddia ettiği vasıflara sahip olmadığı, kendinde bulunmadığını söylediği ahlaksız vasıfların kendinde bulunduğu gibi hususların seçimden sonra ortaya çıkması durumunda, vekilliğin düşmesi gerekir. Bu meseleye o kadar hassasiyet gösterilmelidir ki, en küçük bir yalanın ortaya çıkması halinde vekilliğin düşürülmesi için gerekli hukuki müesseseler ihdas edilmelidir.
Vekil olmak için hukukun tespit ettiği şartların takibi zaruridir fakat mesele bundan ibaret değildir. Vekillik şartları olarak ahlaki esaslar tespit etmek, tatbikatta fevkalade zor olduğu için bu yola girilmemelidir ama adayın seçim döneminde halka söylediği yalanlar, halkı aldatarak iktidarın gasp edildiği anlamına geleceği için müeyyideyle karşılanmalıdır.

27-Siyasi muhalefet mümkün ve lüzumludur
Devlet ve iktidar üzerinde özel mülkiyet veya imtiyaz iddiasını engelleyecek yollardan birisi, çoklu siyasi hareketi mümkün kılmaktır. İktidarın iktisabı için halkın önüne çıkacak ve seçimden sonra da muhalefet yapacak çoklu siyasi-kültürel yapı zarurettir.
Siyasi muhalefetin lüzumuna dair insanlığın müktesebatı zengindir. Bu meselenin uzun izahlara ihtiyacı yoktur.

28-Muhaliflerin ve azınlıkların hukuku muhafaza altındadır
Serbest seçimler yoluyla olsa da iktidarın iktisabı, muhaliflerin ve azınlıkların haklarını ihlal hakkı vermez. Bunların hakları, iktidar (kuvvet) sahibi olanlar için asil ve zaruri bir mükellefiyettir. Lüzumlu tüm hukuki düzenlemeler yapılmalı ve tüm müesseseler kurulmalıdır.

29-İktidarın gaspı, iktidara karşı isyanın meşru sebebidir
İktidarın gaspı birçok yolla mümkündür ama hepsinin temelinde de iktidar üzerinde mülkiyet veya imtiyaz iddiası olduğu açıktır. İster iktidarın iktisap sürecinde isterse meşru şekilde iktisap edildikten sonra halkla ihtilafın zuhuru, iktidarın gasp edildiği anlamına gelir.
İktidarın gaspı, genellikle iktidarın kendi ürettiği kanunlar yoluyla gerçekleşir. Yani her iktidar bir kanunlar demetine dayanır, mesele iktidarın kanuni olup olmadığı değil, halkla ihtilafa düşüp düşmediğidir. Halkla ihtilafa düşen her iktidar gayrimeşrudur.
İktidarın gasp edilmesi veya halkla ihtilafa düşülmesi halinde halkın, meşru isyan hakkı vardır. Ahlak ve İstiklal beyannamesi halkın meşru isyan hakkının varlığını tespit eder ve Ahlak ve İstiklal Şurası bu hakkın kullanılması için gerekli tedbirleri alır.

30-Devlet, cemiyetin teşkilatlı halidir.
Halk ile devlet arasındaki münasebet tersinden kurulmuştur, asıl olan devlet, tali olan halk… Oysa asıl olan halk, tali olan devlettir. Meselenin tabiatı ve tarihi seyri de böyledir, önce halk vardır, halk bazı ihtiyaçlarını teşkilatsız karşılayamadığı için devlet kurmuştur.
Çağımızda devlet ile halkın birbirinden ayrıştırılmasının temel sebebi, batı emperyalizminin ülkelere nüfuz etme niyetidir. Batı coğrafyası dışındaki ülkelerin kahir ekseriyeti, Batılılaşmış elitlerin, batılı güçlerin de destekleriyle devleti ele geçirdiği bir siyasi altyapıya mahkum edilmiştir. Avrupa ve ABD’nin, dünyada darbeler, suikastlar ve benzeri yollarla iktidarlar devirdiği ve yerine kendi gönüllü veya muvazzaf ajanlarını ikame ettiği bir düzen, son bir-iki asırdır devam ediyor. Bir avuç batılı veya Batılılaşmış ajanın iktidarı ele geçirmesi ve elde tutması, ancak devletin halktan kopartılması ve halksız şekilde tarif edilmesiyle mümkündür. Devletin tarifini genellikle ideolojiler üzerinden yapan batı, sosyalist devlet, liberal devlet, hukuk devleti gibi kaynağı kendine ait olan ve kendine bağlanmasını mümkün kılan şablonları, halka rağmen geçerli hale getirmiştir. Hukuk devleti şablonu, şekil olarak doğrudur ama batının bahsettiği “hukuk devleti” kendi hukukunu esas aldığı ve halkın hukukunu tepelediği için, sosyalist devlet şablonundan daha yıkıcı olmuştur.
Devlet halkın teşkilatlı halidir, kaynağı batıda olan ve batı tarafından tarif edilen bir “mit” değil… Dünyadaki bütün halklar, kendi devletlerini kurma hakkına sahiptir. Riayet etmeleri gereken husus, ahlak beyannamesidir. Ahlak beyannamesi, aynı zamanda her halkın kendi ahlak manzumesini teklif etme hakkı verdiği için bir icbar değil, sadece insani çizginin muhafaza edilmesini gerektirir.

31-Devlet, şahsiyet sahibi insanlar için lüzumlu, şahsiyetsiz bireyler için zaruridir.
Halk, kendi kültür ikliminin şahsiyetini inşa etmek ve şahsiyetli fertlerini yetiştirmek hakkına sahiptir. Halkla devlet arasındaki münasebeti ve muvafakati kuran kıymet, şahsiyettir. Şahsiyetsiz insanlar kalabalığı, cemiyet haline gelemeyeceği için, içtimai ve siyasi ihtiyaçların karşılanması zorlaşacaktır.
Şahsiyet sahibi insanlar, zaten tabi oldukları kültür ikliminin ferdini ve cemiyetini inşa edecek insanlardır. Cemiyet inşası, aynı zamanda devlet inşasıdır. Zira cemiyet kıymetler mimarisi, devlet ise o kıymetlerin müesses nizamıdır.
Hayat nizamda mümkün ve caridir. Nizamın kurucu unsuru olan şahsiyetler hayatı taşırlar, şahsiyetsiz bireyler ise kendilerini hayata taşıtırlar. Kendini hayata taşıtan şahsiyetsiz bireyler için devlet zarurettir zira zorlamadan nizama riayet etmezler.

32-Devlet, medeni cemiyet için tabii netice, keşmekeşe düşmüş toplum için suni müeyyidedir.
Medeni cemiyet, şahsiyet sahibi (ahlaklı) fertlerle kurulur. Bir cemiyetin medenilik seviyesi, nüfusundaki şahsiyet sahibi fertlerin sayısıyla orantılıdır, şahsiyet sahibi fertler arttıkça cemiyetin medenilik seviyesi artar.
Şahsiyet sahibi fertler halkın kahir ekseriyetini oluşturduğunda, medeni cemiyet inşa edilmiş olur. Bu ihtimalde devlet, medeni cemiyetin tabii neticesidir ve hayata müdahalesi asgariye inmiştir. Şahsiyet sahibi fertler halkın yüzde doksanına ulaştığında, o ülkede devletin varlığı fark edilmez hale gelir.
Şahsiyet sahibi insanlar için devlet lüzumludur zira halkın ancak devlet teşkilatıyla yapabileceği işler vardır. Şahsiyet sahibi olamayan bireyler, içtimai ve siyasi nizamın kurucu unsuru değildir, aksine nizamın arızalarıdır ve yıkıcı etkiye sahiptir. Bu sebeple şahsiyetsiz bireyler için devlet, teşkilatlanmış müeyyidedir.
Şahsiyet sahibi insanlar devletin müeyyidesine muhatap olmaz, zira onlar suç işlemez. Şahsiyet sahibi olmayan bireyler ise içtimai ve siyasi nizama karşı suç işleme meylindedir. Bunlara karşı devletin müeyyide uygulaması kaçınılmazdır.

33-Devlet, nizamın müesses tezahürüdür.
Devlet nizamın kendisi değildir, devlete bizzat nizam muamelesi yapmak, illiyet irtibatını tersinden okumaktır. Nizam, ahlaktır, ahlak ile mümkün, ahlak ile kaimdir. Devlet, bu nizamın neticesi ve teşkilatlı halidir. Devlet, kaynağını nizamdan alan büyük teşkilat olarak anlaşılmak zorundadır, aksi halde “mit” haline gelir ve zulüm aracı olur.
Devleti, nizamın tabii neticesi olarak görmek, aynı zamanda kaynağının ahlak ve halk olduğunu gösterir. Devlet bu kaynaklardan bağımsızlaştığı andan itibaren, nizamın münhasır sahibi olduğunu iddia etmeye başlar ki, zulmün bidayeti ve sebebi burasıdır. Oysa devlet, nizamın neticesi olarak kabul edildiğinde, ahlak ve halk tarafından kuşatılmış olur ki, zulüm aracı olmaktan kurtulup, hizmet vasıtası haline gelir.
Ahlak ve İstiklal beyannamesini kabul ve taahhüt etmeyen her devlet, çıplak güç hırsının peşindedir. Ahlak ve İstiklal beyannamesi, her ülkenin ve halkın kendi ahlak manzumesini tercih etme hakkına sahip olduğunu ilan ettiği için, Ahlak ve İstiklal beyannamesinin kabulü, dış baskı değildir. Bir baskı mahiyeti taşıdığı kabul edilecekse eğer, “ahlaki baskı” veya “insani baskı” denilebilir. Ahlaki baskı (insani baskı) ise meşrudur.

34-Devlet, şahsiyet ve cemiyeti medeniyet ufkuna taşıyan müesses vasıtadır.
Devlet, şahsiyet sahibi fertlerin ve bunların inşa ettiği cemiyetin teşkilatlı halidir. Öyleyse devlet, şahsiyet ve cemiyeti, medeniyet ufkuna taşımak maksadına matuftur.
Devlet, halkın ihtiyaçlarını karşılamak, ihtiyaçlarını karşılamak için altyapılar ve müesseseler kurmakla mükelleftir. Fakat mesele bundan ibaret değil, bunlar, devletin zaruri mükellefiyet listesini oluşturur. Devlet, halkın tabii olduğu ahlak manzumesinin ufkuna, yani medeniyet ufkuna yürümek, bu yürüyüşünde fertleri ve cemiyeti de taşımakla mesuldür.
Her devlet, önce kendi medeniyet ufkuna yürümek, sonra da insanlığa kendi ahlak ve medeniyet manzumesi çerçevesinde hizmet etmek zorundadır. Hiçbir ülke, sadece kendi faydasına ama insanlığın zararına bir ahlak ve nizam anlayışına tabi olamaz, olmamalıdır. Ahlak beyannamesi tam da bu sebeple elzemdir. Her ülkenin kendi ahlak manzumesini tercih etme hakkı vardır ama hiçbir ülkenin insanlığın aleyhine bir ahlak sistemi oluşturma hakkı yoktur. Bu sebeple ahlak beyannamesi umumi çerçeveyi oluşturmak çabasındadır.

35-Devlet, maddi kuvvetin temerküz ettiği büyük teşkilattır.
Devlet, maddi kuvveti tekeline alır ve kendi bünyesinde biriktirir ve kurallar çerçevesinde kullanır. Fakat kuvvetin tek elde toplanması her zaman ciddi bir problemdir. Kuvvetin tek elde toplanması, aynı zamanda zulmün altyapısıdır. Ne var ki kuvvetin bölünmesi de iç çatışma tehlikesinin kaynağıdır.
Hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukuka riayet esasları mühimdir, devleti zulüm aracı olmaktan nispeten korumaktadır. Fakat hukuk şekli kaidelerden ibarettir ve her zaman istismar edilebilmektedir. Kaldı ki iktidarlarla yargının maksat birliğine varması halinde devletin çıplak gücünü hukuk da sınırlayamamaktadır.
Maddi güç merkezinin devlet olması bir tercih değil, bir zarurettir. Bu sebeple vazgeçilebilir bir durum değildir, imkan nispetinde tedbirler alınmalıdır. Tedbirlerin en mühimi, manevi-ahlaki kuvvetlerin halkın uhdesinde tutulmasıdır. Maddi gücü dağıtmak ve devlet içinde devlet ihdas etmek tehlikelidir ama maddi-manevi güç tasnifini yapmak ve manevi-ahlaki gücü halka bırakmak doğrudur.

36-Maddi kuvvet, çıplak olarak bırakılamaz, hukuk ve ahlakla sarılmalıdır.
Maddi kuvveti tek elde toplamak zarurettir ama onu çıplak kuvvet olarak bırakmak akılsızlıktır. Maddi kuvvet, öncelikle hukukla sarılmalı, kuşatılmalı, tanzim edilmelidir. Kuvvetin kaynağının hukuk olması, hukuk tarafından tanzim ve tayin edilmesi, onu çıplak (vasıfsız) halden kurtarır.
Ne var ki hukukun kolay istismar edildiğini insanlık tarih boyunca tecrübe ederek öğrenmiştir. Hukuk kaidelerinin “bilinebilir” ve “anlaşılabilir” olması şartı, şekli özelliklerinin ağır basmasına sebep olmuştur. Hukuk kaidelerinde müphemlik yoktur, kesindir. Kesin olması, şeklinin keskin olmasını fakat muhtevasının müphem kalmasını sağlar. Tatbikatta hukuk kaidelerinin muhtevası, şekle kurban edilmekte, bu durum istismarını kolaylaştırmaktadır. Bu sebeple maddi kuvvetin bir de ahlakla sarılması gerekir.
Manevi-ahlaki kuvvet, hem meşruiyet kaynağıdır hem de kuvvetin kendisidir. Maddi kuvvet, manevi-ahlaki kuvvetin tezahür etmiş, tecessüm etmiş, harekete geçmiş halidir. Halkın, manevi-ahlaki kuvveti kendi inhisarında tutması, hem devletteki maddi güç birikimini dengeleyecek hem de maddi gücün meşruiyet kaynağını devretmemiş olacaktır. Burası önemlidir, halk, meşruiyet kaynağını devlete devrettiğinde, devlet tarafından işgal edilmeye müsait hale gelir.

37-Hukuk, kuvvetin şekli sınırlarını tespit eder.
Kuvvetin şekli sınırlarının tespit ve tayin edilmesi önemli ve lüzumludur. Şekli sınırların tespiti, aynı zamanda ana hatlarıyla tariftir. Ana tarif yapılmaz, sınırlar tespit edilmezse, kuvvetin ele geçirilmesi (yani yetkilendirme) ve kullanılması imkanı ortadan kalkar.
Hukuk, kuvvetin meşruiyet kaynaklarından birisidir, böyle olmalıdır fakat asla tek meşruiyet kaynağı haline getirilmemelidir. Tek meşruiyet kaynağı haline getirilen hukuk, mutlaka istismar edilmekte, istismarın bir yolu bulunmaktadır.
Hukuk, kuvvetin şekli sınırlarını tayin ederken, aynı zamanda esas meşruiyet kaynağının ahlak olduğunu ayrıca tespit etmeli, onun sahibinin de halk olduğunu teslim etmelidir.

38-Ahlak, kuvvetin muhtevasını ve maksadını tayin eder.
Ahlak, hem kuvvetin muhtevasını ve maksadını tayin eder hem de meşruiyet kaynağını oluşturur. Meşruiyet kaynağının sadece hukuk olduğu vehmi, devleti ele geçirme imkanı ve düşüncesi olanların propagandasıdır. Devletin ve kuvvetin esas meşruiyet kaynağı ahlaktır, zira ahlak kağıtta zapt altına alınmaktan ziyade halkın kalbi evreninde mevcuttur.
Hukukun istismar edilebilme ihtimali yüksektir, kaldı ki iktidar sahiplerinin istedikleri kanunu yaptıkları görülmüştür. İstediği gibi kanun yapılmasının önüne geçmek için geliştirilen tedbirler ise, bir taraftan halkın iradesini sınırlandırmakla neticelenmiş diğer taraftan gerçek anlamıyla keyfi kanun yapmayı engelleyememiştir.
Kuvvetin muhtevasının ahlak tarafından üretilmesi ve doldurulması en uygun yoldur. Bugünün dünyası, ahlakın kuvveti sınırlandıramayacağına inanmış görünüyor. Gerekçe olarak da, ahlakın belirsizliğinden ve çeşitliliğinden bahsediliyor. Ahlakın hukuk kadar kesin olmadığı vakadır ama zaten onun tabiatı öyledir. Diğer taraftan birçok ahlak anlayışının olduğuna dair tenkit ise, ahlakın umumi esasları karşısında anlamsızdır.
Fakat bugünün dünyasında ahlakın kendisi çürütülmüş, geriletilmiş, ahlak alanı hürriyet alanı haline getirilmiştir. Batı, liberalizm yoluyla kuvvetin muhtevasını boşaltmıştır. Böylece devlette temerküz eden kuvvet, yabancı güçler, yani batılılar tarafından istenildiği gibi ele geçirilebilir ve kullanılabilir hale gelmiştir. Batı, önce toplumları ahlaksızlaştırmış, sonra ahlakın tanzim ve tayin edici özelliğini yok etmiş, sonra da her şeyi hukuka bağlamıştır. Hukuk ise kendi hukukudur ve kendi hukukunun tatbik edildiği ülkeleri kolaylıkla ele geçirme imkanına kavuşmuştur.
Tüm dünya, kendine gelmeli, kendi ahlak manzumesini ihya ve ona ittiba etmelidir. Batının işgal ve sömürüsünün temeli, ahlaki altyapının çökertilmiş olmasıdır. Ahlak beyannamesi, kaçınılmaz olarak yirmi birinci asrın insanlık hareketidir.

39-Hukuksuz devlet zorba, ahlaksız devlet vahşidir.
Hukuksuz devlet, kuvvetin vasıfsız (yani çıplak) hale gelmesidir, vasıfsız kuvvetin ne yapacağı ve neye yöneleceği belli olmaz. Hukuk, en azından kuvvetin tarifini yapar ve kullanılmasını esaslara bağlar. Bu durum, bilinebilirlik özelliğidir ki, halk ne yaparsa ne olacağını bilme imkanına kavuşur. Hükumetin veya bir bürokratın hangi salahiyetlere sahip olduğu bilinmediğinde, o kişinin doğru iş yapması halinde bile halkla çatışması kaçınılmazdır. Bu sebeple hukuk zaruridir ve hukukun zaruriliği meselesinde insanlığın müktesebatı zengindir, bu sebeple fazla söze gerek yoktur.
İnsanlığın müktesebatının fakirleştiği saha, devletin ahlaksız olma ihtimalidir. Devletin ahlaklı olma zarureti unutulduğu için, ahlaksızlığın maliyeti bilinmemektedir. Üstelik ahlaksızlığın zararları hukuka fatura edilmekte, hukukun eksik veya yanlış olduğu zannedilmekte, böylece hukuk sürekli değiştirilmekte ve bu sebeple hukuki zemin de kaybolmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, ahlaksız devlet vahşidir. Yine unutulmamalıdır ki, batılı devletlerin hepsinde hukuk vardır ama dünya, batı hakimiyetinin olduğu son bir-iki asırlık dönemde insanlık tarihinin en vahşi çağını yaşamıştır. Sadece iki dünya savaşındaki can kaybı yüz milyon kişiye yaklaşmıştır.
Batının sürekli hukuktan bahsetmesi, buna mukabil ahlaktan hukuktan bahsettiği kadar bahsetmemesi, hukuk istismarında ileri derecede beceri kazanmış olmasındandır. Hem ahlaksız hem de hukuk istismarcısı bir batı, dünyayı kan gölüne çevirmiştir.

40-Bugünün dünyasında ahlaklı devlet kalmamıştır.
Batı, kendi hukukunu dünyaya ihraç ettiği için sürekli ona vurgu yapmaktadır. Kültürü ve ahlaksızlığı da dünyaya yayılmıştır ama ahlak sahasındaki çabası, bir ahlak inşasından ziyade ahlaksızlaştırma projesidir. Ahlaksızlaştırma, aynı zamanda hayvanlaştırma projesinin mütemmim cüzüdür, böylece kendi üstünlüğünü ikame etme imkanı kazanmaktadır.
Kendi hukukunu dünyaya ihraç eden batının, “hukukun üstünlüğü” ile ilgili söylediği her söz, kendi hukukunun üstünlüğüdür. Kendi hukukunun üstünlüğünü iddia etmek başkadır, hukukun üstünlüğü iddiası başkadır. Ahlakı zaten yok ettiği için, elde kalan tanzim edici kaynak sadece hukuktur, hukuktan kastı da kendi hukukudur. Bu illiyet zinciri tabii olarak batı üstünlüğü şeklinde tercüme edilebilir.
Her ülke ve halk, kendi kültür ve ahlakına uygun şekilde kendi hukukunu üretebilir, üretmelidir. Kendi hukukunu üretmeyen bir ülke, kendi ahlakına sahip olamaz, varsa bir ahlak manzumesi onu da muhafaza edemez.
Batı, önce kendini ahlaksızlaştırmış sonra dalga dalga dünyayı ahlaksızlaştırmıştır. Kendisi de ahlaksızlaştığı için üstünlüğünü hukukla gerçekleştirmek, ahlaksızlığı esas alan kültür ile derinleştirmek ister. Ahlaksızlaştırma projesinin iki ayağı var, halk ve devlet… Halkı ahlaksızlaştırarak kendi kültürünün önündeki içtimai bariyerleri yıkmış, devletleri ahlaksızlaştırarak milli kuvvet merkezlerini işgal etmiştir. Bir ülkede darbe yapmak, ahlaksızlık altyapısından beslenir, darbe ise batının ülkeleri ele geçirmesinin kestirme yoludur.

41-İnsanlığın istiklali; ahlaklı devletlerin kurulmasıyla mümkündür.
Yirminci asır, fertler, halklar ve devletler nezdinde ahlaksızlığın dip yaptığı bir çağdır. Dünya, tarihinde hiç bu kadar insanlıktan ve ahlaktan uzaklaşmamıştır. Ahlaksızlık ve insansızlığın asli faili ise batıdır.
Yirmi birinci asır, ahlaklı halklar ve devletler çağı olmalıdır. İçinde bulunduğumuz kaostan çıkışın ve yeni bir çağ başlatmanın tek yolu budur. Yeniçağı başlatacak olan ise Ahlak ve İstiklal Beyannamesidir.
Artık dünya (insanlık), bir ahlak hareketini doğurmak ve yoğurmak zorundadır. Ahlaklı halklar ve ahlaklı devletlerin zamanı gelmiştir.
İnsanlığın istiklalini kazanması için ahlaklı devletler kurulmasından başka bir yol görünmüyor.

42-İnsan canı azizdir, öncelikle can emniyeti sağlanmalıdır.
İnsan, kainatın en kıymetli varlığıdır, şeref ona bahşedilmiştir. Can, hayatın başlangıcıdır, can emniyeti sağlanmayan dünyada, hiçbir kıymet yoktur.
Can emniyetinin sağlanması, aynı zamanda bir ehemmiyet ve aciliyet listesiyle ilgilidir. Can emniyeti, hem ehemmiyet hem de aciliyet listesinin birinci sırasındadır. Keza varlık mertebelerinde de insan ilk sıradadır. Hayvan, bitki ve cansız varlıkların hiçbiri, ehemmiyet ve aciliyet listesinde insandan ve insan canından öne geçemez. Bu sebeple hayvan ve bitki sevgisi, insan sevgisinin üstüne çıkamaz.
Hayvanı insandan daha fazla seven, hayvan sevgisinden bahsedemez, o sadece kendi türüne yönelik bir sevgi sahibidir, yani hayvanlaşmıştır. Bir şehirde, sokakta yaşayan evsizler varsa, o şehirde evinde hayvan besleyen kişiler, evlerini ahır yapmışlar ve hayvanlaşmışlardır. Keza, ihtiyaç nispetinde olmak ve yağmaya dönüştürmemek şartıyla, insana hayat alanı açmak için ağaç kesilmesine müsaade etmeyenler, ağacı insandan daha fazla seven ağaçlaşmış kişilerdir.
Ehemmiyet ve aciliyet listesindeki sıra, aynı zamanda insanlık telakkisiyle ilgilidir. Hayvanı (ve hayvan sevgisini) birinci sıraya koyanlar, kendi türünü öncelemekten başka bir şey yapmış olmazlar. Bunlar, asla can emniyetini sağladıklarını iddia edemezler.

43-“Bir insan katleden, tüm insanlığı katletmiş gibidir”.
İnsan, kadın ve erkek şubelerinin toplamından oluşur. Erkek veya kadın yalnız başına “insan” türünü temsil edemez. İnsanlık, bir “insan”dan oluşur, bir insandan doğar. Zaten böyle olmuştur, Hz. Adem Aleyhisselam ile Hz. Havva validemizden çoğalmıştır. Öyleyse bir insan katleden, tüm insanlığı katletmiş gibidir. Bir erkek veya bir kadın katletmekte insanlığı katletmek gibidir, zira çiftlerden biri olmadığında “insan” meydana gelmez.
İnsan, aynı zamanda kainatın özüdür, özetidir. Bu sebeple bir insan katleden, kainatı yok etmiş gibidir. Özellikle de maddi kainatın toplamı, bir insan kıymetinde değildir. Bu zaviyeden bakıldığında, mesela kainat dolusu altın, bir insanın kıymetine denk değildir. Öyleyse bir insanı katletmek nasıl izah edilebilir?

44-Canın bedeli candır, haksız yere can alanın canı alınır. Ancak ihkak-ı hak menedilmiştir, ceza tayini ve infazı hukuk marifetiyle devlete aittir.
Canın, insanın bedeli yoktur. Kainat dolusu altın vermek, insanın bedelinin ödendiği anlamına gelmez. Bu sebeple canın bedeli candır. Hiç kimse, bedelini ödeyemeyeceği suçu işlememelidir.
Canın bedelinin ne olduğu sorusu, aynı zamanda insanın kıymetinin ne olduğu sorusudur. İnsanın kıymetinin ne olduğu sorusu ise, aynı zamanda “insan telakkisi nedir” soruyla ilgilidir. Canın bedelini, cezasını, “can” dışında başka bir bedelle ödemeyi mümkün ve meşru görenler, insana hayvan muamelesi yapanlardır.
Haksız yere insan öldüren birine, idam cezası yerine başka bir ceza takdir ve tayin edilmesini, hümanizma ile açıklamak, ancak batının pozitif aklının eseri olabilir. Pozitif akıl ve onun kültür iklimi olan batı uygarlığı, insanın hayvandan geldiğine inandığı için, hayvan muamelesi yapmaktadır. Ne var ki “bilimsel” bir manevrayla hayvanlıktan değil, insanlıktan bahsettiğini iddia edebilmektedir. Cinayete hapis cezası vermek, cinayet mevzuu olan kıymeti, hayvan derekesine indirmektir. Bunu, kendilerinin nasıl izah ettiği kendilerine aittir ve kendi hayvani telakkileriyle mahduttur.
Haksız yere can alanın canı alınır.

45-Bir can için dünyanın tüm servetini harcamayı, tüm ordularını seferber etmeyi göze almadan insanlığın istiklali sağlanamaz.
İnsanın ve canın kıymeti, kainat dolusu altından kıymetli olduğuna göre, bir can için dünyanın tüm serveti harcanmalı, ihtiyaç hasıl olduğunda tüm orduları seferber edilmelidir. Öyle ki, masum bir canı korumak veya kurtarmak için “dünya savaşı” göze alınmalıdır. İnsanın kıymeti ve masum cana kıymanın bedeli, tüm insanlık tarafından askeri ve iktisadi seferberlik ilanıyla gösterilmelidir.
Dünya, tek insan için tüm insanlığın ayağa fırladığı bir ahlak seviyesine sahip olmalıdır. Kendisine zararı olmadığı için masum bir insanın katledilmesine üzülmeyen, ruhi intiharını gerçekleştirmiştir. Ruhi intihar, insan suretinde yaşayan varlığın, insanlıktan istifasıdır. Haksız şekilde bir insana atılan tokat, benim de canımı acıtmıyorsa, canım yok demektir.
İnsanlık, masum bir can için tüm servetini harcayacak ahlaki seviyeye çıktığında, dünyada masum bir cana kıyılmayacağı garanti edilebilir. İnsanlık, masum bir canın katledilmesini tüm insanlığın katledilmesi gibi anlayacak ve hissedecek idrak ve ahlaka ulaştığında, tek bir insanın canına kast edilmeyeceği açıktır.
Bu hedefe ilerlemenin ilk şartı Ahlak ve İstiklal Beyannamesinin yayınlanması, ikinci şartı ise Ahlak ve İstiklal Şurasının kurulmasıdır. Ahlak ve insanlık hareketi başlatılmalıdır ki, dünya ne yapacağını, nasıl yapacağını, hangi istikamete yöneleceğini bilsin.
Bu şartlar gerçekleştiğinde insanlık istiklalini kazanmış olacaktır.

46-Akıl emniyeti sağlanmalıdır.
Akıl; idrak ve izah aletidir, tefekkür melekesidir. Akıl olmazsa herhangi bir insani kıymet üretme ve insani kıymete muhatap olma imkanı yoktur. Hem müessir olan hem de müteessir olan merkez akıldır. İnsanda akıl dışı müessir ve müteessir olma kaynakları da vardır ama onların müessiriyet ve müteessiriyeti de aklın muhakemesine tabidir, böyle olmalıdır. Bu sebepledir ki akıl, insanda muhatap alınan ve muhatap olunan idrak merkezidir.
Deliler de insan tabiatına sahiptir lakin muhatap mevzuu değil, muhafaza mevzuudur. Delilerin insanlığı, insanların muhafazasına muhtaçtır, zira onlar fail değillerdir. Fail (süje) olmak, akıl (ve tefekkür) ile irade sahibi olma şartına bağlıdır. Tam da bu sebeple akıl emniyeti, insanlık emniyetidir.
Akıl emniyetini sağlamak, sadece ona karşı doğrudan müdahaleleri engellemekle kabil değildir, aynı zamanda hayatın altyapısını ve deveranını, aklın taşıyamayacağı ağırlıklardan temizlemek, anlamayacağı giriftliklerden kurtarmaktır. İçtimai ve siyasi nizam, hiçbir aklın yalnız başına taşıyamayacağı bir yük üretmemeli, ağır yüklerin ve zaruret hallerinin paylaşılmasını esas almalıdır.
Akıl emniyetinin birinci unsuru, ferdin kalbi ve zihni evreninde aklın inşasını mümkün kılmak, ikinci unsuru ise sıhhatini muhafaza etmektir. Akıl inşasının yolu talim ve terbiyedir, muhafazasının çerçevesi ise içtimai ve siyasi nizamdır. Ahlak, hem akıl inşasının altyapısı hem de muhafazasının nizami çerçevesidir.

47-Akıl, öncelikle insanın insanlığını idrak merkezidir.
Aklın ilk maksadı, sahibinin “ne” olduğunu, yani insanı anlamaktır. Her din ve kültür ikliminin kendine ait bir akıl tarifi ve bünyesinin yani bir akıl teklifinin olması mümkündür. Fakat her ihtimalde aklın ilk maksadı, sahibinin “ne” olduğunu anlamaktır. Akıl, insanı anlamadığı her ihtimalde nefsin (egonun), kırıcı, yıkıcı, imha edici aleti haline gelir. Unutulmamalıdır ki akıl, en vahşi fiillerin işlenmesini düşünen ve planlayan bir melekedir aynı zamanda… Akıl, öncelikle sahibini, yani insanı anlamaya sevk edilmezse, insani kıymeti keşif, telif ve inşa etmekten uzaklaşır ve nefsin şehvetlerinin peşinde insanlığı katletmeye kadar gidebilir.
Batı aklı (pozitif akıl), materyalist felsefe, evrimci insan telakkisi, pozitif bilim mecrasına perçinlidir. Materyalizmle maddi evrene mahkumdur, evrimle hayvanlığa mahkumdur, pozitif bilim mecrasıyla beş hassasına (duyusuna) mahkumdur. Bu üç sütun üzerine yerleştirilen çatı, “insan” muhtevasına yabancıdır, bu sebeple batı kültüründe “insan” yoktur. Bu sebeple batı aklı (pozitif akıl), insanı anlamaya değil, ancak eşyayı (objeyi) tanımaya ve kullanmaya ayarlıdır.
İnsanlığın akıl emniyetini sağlamanın birinci şartı, batı aklının tasfiyesidir. Ne var ki batının da bir akıl teklifinde bulunması mümkündür ve pozitif aklı teklif etmiştir. İnsanlık, o akıl çeşidini de tercih edebilir ama o aklın ne olduğunu ve neticelerinin neler olabileceğini anlamalıdır. Keza son birkaç asırdaki büyük insani felaketler o aklın eseridir, hatırda tutulması gerekir.

48-Akıl emniyeti, insan olmanın ve insan kalmanın teminatıdır.
Akıl emniyetini temin etmek, aynı zamanda “emniyetli akıl” inşa etmektir. Emniyetli akıl, ahlaklı akıldır, ahlakla kuşatılmış akıldır, ahlakı ilan ve ona riayeti taahhüt edilmiş akıldır. Emniyetli akıl inşa etmek bahanesiyle tüm dünyaya tek bir akıl terkibi (çeşidi) teklif ve icbar etmek, akıl emniyetini hileli şekilde imha etmektir. Akıl emniyetinin ihmal veya imha edilmesi, insanlığın iptalidir.
Akıl emniyeti emniyetli akılla, emniyetli akıl ahlaklı akılla mümkün olduğuna göre, akıl emniyetini dünya çapında sağlamak için, “Ahlak Beyannamesi”nin yayınlanması ve tüm insanlığın bu beyannameyi imza ve taahhüt etmesi gerekir. Tüm dünyanın imza ve taahhüt etmesi çok büyük bir hedeftir, gerçekleşmesi de imkansız gibidir. Öyleyse bir gurup devlet, ahlak beyannamesini imza ve taahhüt edip, insanlık ve ahlak hareketini başlatmalı, dünyada akıl emniyetinin sağlandığı bir coğrafya ve kültür iklimi oluşturmalıdır. Ahlak beyannamesinin karşısında yer alan ahlaksızlık cephesine karşı ahlak havzası, akıl emniyetinin temin ve muhafaza edildiği bir medeniyet coğrafyası haline getirilmelidir. Bu ihtimalde, akıl ve hayat emniyetini arzu edenlerin iltica edebileceği bir medeniyet coğrafyası oluşur.

49-Tefekkür hürriyeti, akıl emniyetinin mütemmim cüzüdür.
Tefekkür aklın faaliyetidir, asıl olan akıldır, tefekkür onun tezahürüdür. İçinde yaşadığımız çağda, gölgeye asıl muamelesi yapılıyor, aynadaki akis varlığın kendinden daha kıymetli hale geliyor. Tezahürlerle oyalanıyor, sahte tatminlerle mutluluk rolü yapıyoruz. Batı, her şeyin sahtesini, aslının yerine ikame etti, insanlık da buna aldandı.
Akıl emniyeti sağlanmalı, emniyetli akıl inşa edilmelidir. Bundan sonradır ki tefekkür hürriyeti vardır ve akıl emniyetinin alameti ve emniyetli aklın muhafızıdır. Akıl emniyeti sağlanmadan sıhhatli tefekkür olmayacağı için fikir hürriyetinin anlamı yoktur ama tefekkür hürriyeti yoksa akıl emniyetini sağlamanın da bir anlamı yoktur. Akıl tohum, tefekkür meyvedir. Muhakkak ki akıl sıhhatli (emniyetli) olmalıdır ama emniyeti temin edilmiş akıl (tohum) ekilmezse, bir anlamı ve eseri olmaz.
Aklın sıhhat şartlarının birincisi, tefekkür maharetidir. Tefekkür mahareti kazanmamış akıl, ya kendine sunulana mahkumdur ve taklitçidir ya da bir şeyler söylemek istediğinde saçmalar hatta hezeyanlara fikir muamelesi yapar. Bu sebeple aklın sıhhat şartı olan tefekkür mahareti, aynı zamanda akıl emniyetinin unsurlarından birisidir.

50-Tefekkür, insanın haysiyetidir, vazgeçilmesi ve engellenmesi düşünülemez
Tefekkür, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir kıymettir, dışarıdan engellenmesi ise dehşetengiz bir şeydir. Fakat unutulmamalıdır ki insanlık için vazgeçilmez tek kıymet tefekkür değildir, mesela ahlak da öyledir. Bu sebeple vazgeçilmez pahadaki tüm kıymetler birlikte değerlendirilir.
Tefekkür insanın haysiyetidir, ahlak ise hayatı ve asaleti… Meselenin esası, bu ikisinin aynı anda mümkün olmasıdır. Öyleyse akıl ve tefekkür, ahlak ve nizam ile mütenasip olmalı, ahlak ve nizamı ihlal ve imha değil, inşa ve muhafaza etmelidir.

51-Esas olan akıl emniyetidir, akıl emniyeti sağlanmadan tefekkür hürriyeti muhaldir
Asıl ile gölge, varlık ile tezahür karıştırılmaya, gölgeye asıl muamelesi yapılmaya başlandığından beri hayatın derinliği kayıp, sığlık ve ucuzluk hakim oldu. Her şeyi tersyüz eden ise batıdır ve dünyada batı hakimiyetine giren veya tesirine uğrayan her ülke ve halk, tepetakla olmuş bir hayat yaşamaktadır.
Her kültür coğrafyası, sahip olduğu kültür ikliminin aklını inşa etmelidir. Akıl emniyeti, ancak bu şartla sağlanır. Aksi takdirde hem akıl emniyeti sağlanamaz hem de akıldan emin olunamaz. Yani hem ferdin akıl emniyeti sağlanmalıdır hem de ferdin aklının muhtemel zararlarına karşı cemiyetin emniyeti sağlanmalıdır. Emniyetli akıl inşa edilememesi veya inşasından sonra marazlara duçar olması ihtimallerinde, akıl emniyeti kadar akla karşı emniyet meselesi de ortaya çıkar. Malumdur ki akıl, ne kadar inşai hususiyet taşıyorsa, o kadar da yıkıcı özellik sahibidir. Akıl emniyeti, emniyetli akıl ve akla karşı emniyet bahisleri; ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet silsilesinin zaruri meseleleridir.
Bir kültür iklimi içinde, başka kültür ikliminin akıl çeşidine sahip insan yetiştirilmemelidir. Akıl rüştünü kazandıktan sonra başka bir din, kültür ve mefkureyi tercih edebilir. Fakat bunu ilan ve bağlı olduğu kültür iklimini tarif etmelidir. Farklı akıllardan tabii olarak farklı fikirler çıkacaktır, tercih edilen akıl ilan edilmediğinde, akıl farklılığı (çeşitliliği) ile fikir farklılığı birbirine karışır.
Akıl farklılığı ile fikir farklılığı ayrı şeylerdir. Akıl farklılığı temel bir meseledir, fikir farklılığı ise aynı akıl çeşidinin muhtelif fikir üretimidir. Akıl farklılığı bilgi ve kültür evrenine işaret eder, fikir farklılığı ise aynı bilgi ve kültür evrenindeki fikir çeşitliliğidir.
Batı, kendi kültür coğrafyasının dışında da kendi aklına sahip insanlar yetiştirdi. Fakat bu insanlar, farklı bir akıl terkibine sahip olduklarını söylemek yerine, “aydınlanmış”, “ilerici”, “modern” gibi kelimelerle meselenin esasını perdeleme yolunu seçtiler. Bu seçim, aslında batının kültür emperyalizminin makyajlanmış haliydi, makyajı suratında taşıyanlar bile farkına varmadı.
Bir kültür ikliminde, yabancı kültür ikliminin akıl çeşidine sahip olmasına rağmen, bu özelliğini gizleyen, kültür ajanıdır, yabancı kültür ikliminin aklına sahip olduğunu kendisi de fark etmemişse, ajanlığını da anlamamış bir ahmaktır.
Akıl emniyeti esastır, akıl emniyetinin çerçevesi ise ahlaktır. Herkes aklının evreni olan kültür iklimini bilmek ve ilan etmekle mükelleftir. Tefekkür hürriyeti, akıl çeşidinin ilanına bağlıdır. Akıl çeşidini ilan etmeyen kişi, kültür ajanıdır. Kültür ajanları, akıl emniyetinden faydalanamazlar, aksine onların akıllarına karşı emniyet tedbiri almak şarttır.

52-Her din, kültür, mefkure kendi akıl terkibini ve çeşidini inşa edebilmelidir
Her din, kültür ve mefkurenin farklı bir akıl teklifi olabilir, farklı bir akıl terkibi gerçekleştirebilir. Bugünün dünyası, batı bilim ve kültürünün işgali altında olduğu için, tek akıl çeşidine mahkum olmuştur. Doğrusu batının en derin işgali, akıl işgalidir ve kendi aklını icbar etmesidir. Kendi aklının tüm dünyaya kabul ettirdikten sonra fikir hürriyetinden bahsetmesi, kendi aklıyla ancak kendi kültür iklimine uygun tefekkür faaliyetinin gerçekleştirilebileceği gerçeğidir. Oysa esas hürriyet, akıl hürriyetidir, her din, kültür ve mefkurenin kendi akıl çeşidini seçme hürriyetidir.
Batının insan hak ve hürriyetleri deklarasyonu ve onun muhtevasında bulunan düşünce hürriyeti, akıl hürriyetini ve emniyetini gasp ettikten sonra kendi kültür iklimi içinde düşünmeyi serbest bırakmaktan ibaret bir hiledir. Bu durum, en derin anlamıyla ahlaksızlıktır.
Ahlak ve İstiklal beyannamesi çerçevesinde başlatılacak olan insanlık ve ahlak hareketi, farklı fikirlerden önce farklı akıl çeşitlerini emniyete alır. Böylece, bir taraftan gerçek akıl ve düşünce hürriyeti sağlanmış diğer taraftan batının derin sahtekarlığı deşifre edilmiş olur.

53-Batı tarafından icbar edilen tek akıl (pozitif akıl), tefekkür hürriyetine manidir.
Tefekkür merkezi akıldır. Akıl çeşitliliği yoksa fikir hürriyetinin olması muhaldir. Her akıl, tabi olduğu bilgi evreni ve kültür iklimi içinde hürdür. Farklı bilgi evrenleri (ve bilgi telakkisi) ile kültür iklimleri arasında tercih yapabilmek, akıl hürriyetidir.
Batı, kendi bilgi telakkisini ve bunu merkeze alarak kurduğu bilgi evrenini ve bununla inşa ettiği kültür iklimini dünyaya hakim kıldıktan sonra, insanlığa düşünce hürriyeti lütfetmiştir. Oysa tüm dünyayı tek tefekkür melekesine, yani akıl çeşidine mahkum ettikten sonra lütfedilen düşünce hürriyeti, kişiyi hapishane sınırları içinde hür bırakmak gibidir.
Dünyanın her tarafından düşünce hürriyeti yankılanırken, hiç kimsenin neden batı bilgi ve kültür ikliminin dışında bir fikir üretilemediğini merak etmemesinin sebebi de budur. Aynı akılla, o aklın tabi olduğu bilgi ve kültür evreninin dışına çıkılamayacağı için, farklı bir akıl çeşidi ile bilgi ve kültür evreni inşa edilemeyeceği anlaşılmalıdır. Dünya, batının aklına mahkum olduğu müddetçe, batıyı kendi coğrafyasında yeniden üretmek durumunda kalır.
Akıl emniyetinin ilk şartı, batı aklının mahkumiyetinden kurtulmak ve farklı akıl çeşitlerine imkan hazırlamaktır.

54-Hiç bir din, kültür ve mefkure insanlığı; kendi akıl terkibini kabule zorlayamaz.
Batının, kendi akıl çeşidini insanlığa zorla kabul ettirdiği bir çağda yaşıyoruz. İstiklalin birinci şartı “batı aklı”na itiraz etmekse, ikinci şartı da başka kültürlere bu yolu açmamaktır. Her kültür kendi akıl çeşidini ve terkibini inşa etme hakkına sahiptir, zaten hiçbir kültür kendi aklını inşa etmeden kendini muhafaza edemez.

55-Tefekkür hürriyeti, ahlakla mahduttur; akıl ve ahlak teklifinde bulunmayan tefekkür iddiası batıldır.
Zeka herhangi bir kıymet tanımaz, hiçbir kıymete bağlanmaz. O, saf manasıyla keşif melekesidir. Bu sebeple zeka, mesela orijinal bir yalan, orijinal bir hile, orijinal bir sahtekarlık için de kullanılabilir. Bir kıymet ölçüsüne, bir ölçüler manzumesine bağlanabilen, bağlanma imkanı olan akıldır. Bu sebeple tefekkürün kaynağı zeka değil, akıl olmalıdır, zeka da aklın yardımcısı…
Sadece zekaya veya zeka ile birlikte nefsin (egonun) hakimiyeti altındaki akla tefekkür hürriyeti vermek, aynı zamanda yalan söyleme, hile ve sahtekarlık yapabilme, nazari ve fiili tuzaklar kurabilme hürriyeti de vermek olur. Oysa her kıymet gibi tefekkür hürriyetinin de bir maksadı vardır, o maksat ise yalanı, hileyi, sahtekarlığı, tuzak kurmayı ihtiva etmez.
Sahtekarlığı mümkün kılan altyapı, tarifsizliktir. İnsan ve hayatın toplam tarifinin adı ahlaktır. Ahlak, bir kıymetler manzumesinin ilanı ve ona riayet taahhüdüdür. Bir ahlak manzumesine bağlılığını ilan eden kişi, kendini tarif etmiştir, o tarifle (ahlakla) bağlıdır. Hayatın itimat ve emniyet altyapısı da zaten budur.
Farklı ahlak manzumeleri arasında tercih yapmak başka bir şeydir ve mümkündür. Ama ahlakını ilan eden kişi, onunla bağlıdır. İşte bu tarif edilebilirlik ve bilinebilirlik, insanların taahhütte bulunabilmesini mümkün kılar. Bu taahhüdün birincisi, akıl ve tefekkürün, ahlakla mahdut olduğudur. Çünkü en büyük sahtekarlık, ahlak manzumesi çapında taahhütte bulunan birinin, o çapta hile yapmasıdır. Bu durum, ahlak manzumesi çapında yalan söylemektir ki, ahlak manzumesinin muhtevasındaki ölçü sayısınca yalanın sahibi olmaktır.
Akıl terkibi ve ahlak manzumesi, tefekkür ve hayatın ön şartıdır. Tefekkür ile hayat birbirinden ayrılırsa tefekkür, hayatı inşa etmek yerine imha etmek veya en hafifinden istismar etmekle malul hale gelir. Akıl ve ahlak, tefekkür ile hayatı birbirine bağlayan, üstelik aralarında sıhhatli bir köprü kuran iki kıymettir. Ahlak hayatın, akıl tefekkürün kaynağıdır. Akıl ile ahlak birbirine bağlanmazsa, tefekkür ile hayat birbirine bağlanamaz.
Tefekkür aklın faaliyetidir. Hangi akıl terkibine sahip olduğunu ilan etmeyen kişi, fikirde hile yapar. Hayat ahlakın neticesidir, böyle olmalıdır. Ahlak teklifinde bulunmayan veya bağlı olduğu ahlakı ilan etmeyen ve ona sadakat göstermeyen hayatta hile yapar. Akıl ve ahlak teklifi, tefekkür ve hayatın kaynağını ilan etmektir, kaynağı ilan edilmeyen hiçbir şey meşru değildir.
Bağlı olduğu aklı ilan eden kişi nasıl tefekkür faaliyetinde bulunduğunu, bağlı olduğu ahlakı ilan eden kişi nasıl bir hayat yaşadığını, yaşamak istediğini beyan etmiştir. Bu iki teklif, kişinin kendini tarif etmesi ve itimat altyapısını kurmasıdır. Bu şartladır ki, tefekkür faaliyetinde bulunabilir, aksi her ihtimalde fikir sahibi değil, hile malikidir.

56-İnsanlığın istiklali; tek akıl hakimiyetinin son bulmasıyla mümkündür.
Batının, insanlığı işgalinin en derin ve zor fark edilen kısmı, kendi aklını insanlığa kabul ettirmesidir. Dünya ve insanlık, batı aklına karşı çıkmak, batı aklı yerine kendi kültür havzasının aklını yeniden inşa ve kabul etmekle istiklalini kazanacaktır.
Tek aklın hakimiyeti, tefekkür hürriyetine manidir. Zira batı aklının hakimiyeti, tefekkürü, o aklın ufkuna mahkum eder. Farklı tefekkür tarzları ve usulleri, ancak farklı akıl çeşidi ve terkibiyle mümkündür. İnsanlık, batı aklına sahip olmaya devam ettiği müddetçe, dünyada tefekkür hürriyeti yok demektir. Tefekkür hürriyeti yoksa istiklal yoktur.

57-Din emniyeti sağlanmalıdır.
İnanma hakkı tefekkür hakkından, inanma hürriyeti tefekkür hürriyetinden daha kıymetli ve daha müessirdir. Dünyada düşünmeyen insanlar vardır ama inanmayan insan yoktur. İnsanların neye inandığı ayrı bir meseledir ama bir şeye inandığı muhakkaktır.
Batı, son iki asırdır materyalist felsefeye bağlanmış, onun tabii neticesi olarak evrimci insan (hayvan) telakkisine inanmış, bu sebeple dinleri yok etmek için olağanüstü bir gayret göstermiştir. Herhangi bir dinin değil ama “din”in dışına çıkmak, yani materyalizm, kaçınılmaz olarak evrimcidir, yani hayvancıdır.
Dine karşı mücadele, materyalizm ve evrimci dayatmayla karşı karşıya kaldığı için insanlıktan uzaklaşmak anlamına gelir. Bu sebeple dinsizleşmek, insansızlaşmaktır.
Din emniyetinin sağlanmadığı bir dünya, kaos mekanıdır. Din emniyeti, insanlık emniyetidir.

58-Din, insanın hakikatle kurduğu irtibattır.
Hakikatle münasebet tesisi insanlıktır. İnsan, kendinden üstün bir kudrete inanmadığında, kendini hayvanlaştırmakla putlaştırmak arasında gidip gelmekte, ifrat ile tefrit arasındaki mutedil yolu bulamamaktadır.
Birden çok dinin olması, muhakkak ki “hakikat nedir?” sorusunu ve buna bağlı olarak “hangisi hakikattir” sorusunu icbar eder. Fakat hakikatin hangisi olduğundan önce, insana bir hakikat fikri kazandıranın din olduğu unutulmamalıdır. Hakikat fikri, her şeyin başıdır.
Yaratıcı kudrete inanmayan insan, dehşetengiz bir zihni kaosa sürüklenmektedir, o kadar ki hayvandan geldiğine iman edecek kadar alçalabilmekte, buna da “bilimsellik” kılıfı giydirecek kadar sahtekarlaşmaktadır. İnsan, hiçbir idrak ve izah çabasına girmeden, yani insiyaki olarak bilir ki, hayvan değildir, müstesna ve münhasır bir varlıktır. Hayvanlarla yaşasa, hiçbir insanla temas kurmasa bile insiyaki olarak hayvanlardan farklı ve münhasır bir varlık olduğunu bilir. Böyle bir varlığın “hayvan” olduğu iddiası, ancak yoğun bir eğitimle mümkündür.

59-Din, hakikatin hayatını teklif eden manzumedir.
Hakikat arayışı, hakikat idraki, hakikat kaygısı insanın temel meselesidir. “İdrak” istidadı verilmiş bir varlık olan insan, idrakin zirvesi olan hakikate doğru akar. Hakikat fikrinden mahrum kılınan insan, temel insani hususiyetinden uzaklaştırılmış demektir.
Hakikat, entelektüel gevezelik değildir; varlığın, insanın, hayatın izahını yapan ve bunu teklif eden bir ölçüler manzumesidir. Din, hakikati mevzu edinir. Bu sebeple hakikatin hayatını teklif eder. Hakikatin hayatını teklif etmek, insan nefsinin (egosunun) üstünde bir kıymet manzumesini tebliğ etmektir.
Hakikatin hayatı, ahlaktır. Her din, bir ahlak manzumesi teklif eder. Zaten ahlak teklif eden sadece dindir. Dinlerin dışındaki ideolojilerin hiçbiri ahlak teklif edememiştir, teklif ettikleri sadece bir takım görgü kurallarından ibarettir. Oysa ahlak, insanın canını ve malını feda edebileceği kıymetler yekunudur.
Sekülerleşen batı, yemek masasında nasıl oturacağına dair bir takım görgü kuralları teklif etmiştir ama bir ahlak manzumesi teklif edememiştir. Ahlakı olmadığı için ABD ve Avrupa ülkeleri yabancı bir ülkeyi işgal edip, milyonluk kitleler halinde soykırımlar yapabilmektedir. Irak’ta bir milyon insanı öldürdükten sonra görgü kurallarına uygun şekilde yemek masasına oturması, ahlak sahibi olduğunu göstermez, aksine ne kadar büyük bir sahtekar olduğunun işaretidir. Ahlak, öncelikle insanın iç alemiyle dış aleminin aynı olmasıdır, yani sahtekarlıktan arınmasıdır.

60-Din emniyetine dönük her türlü tecavüz şiddetle def edilmiştir
Din emniyeti, insanlık emniyetidir. İnsan tabiat haritasındaki “insani bölge”, asgari insanlık çerçevesidir. O çerçeve içinde kalan dinler ve fikirler, korunmuştur. O çerçevenin dışı, insanlık aleminden aşağıya doğru iniştir, ilk basamak ise hayvanlar alemidir.
Öncelikle “insani bölge” emniyeti sağlanmalıdır, Ahlak Beyannamesinin muhtevası ve maksadı odur. İnsani bölgenin en bariz hususiyetlerinden birisi ise “din emniyeti”dir. Din emniyeti, insani bölge emniyetidir.
Din emniyetine dönük tecavüzlerin şiddetle def edilmesi şarttır. Aksi takdirde dinler arasında büyük çatışmaların yaşanması kaçınılmazdır.

61-Farklı dinler birlikte yaşayabilmelidir
Farklı dinler aynı toplum kütlesi içinde veya ülkede birlikte yaşayabilmelidir. Her din, kendi hayatını teklif etmeli ve her hayat çerçevesi bir arada yaşamalıdır. Dinler, birbirine hayat alanı açabilmeli, birbirinin hayat sahasına müsaade edebilmelidir.
Birlikte yaşayabilmenin içtimai altyapısı, insan tabiat haritasındaki “insani bölge”ye riayet etmeleridir. Bu bölge içinde kalmak şartıyla, farklı dinler ve dünya görüşleri, kendi hayatlarını inşa etmeli, kendi hayatlarını yaşayabilmelidir.
Hakikate muhatap olduğuna, hakikatin hayatını teklif ettiğine inanan dinlerin birlikte yaşaması, yaşayabilmesi gerekir. Hakikat, kılıcın ucunda değildir, bu sebeple meseleyi konuşabilmeli, konuşmanın ötesine geçip tatbik etmeli, tekliflerini tatbikatta gösterebilmelidir. Bütün dinler birbirini, hem beyanlarıyla hem de tatbikatlarındaki neticeleriyle müşahede edebilmelidir.

62-Dinlerin birbiri üzerinde baskı kurmadığı dünyada insanlığın istiklali temin edilmiştir.
Hiçbir din, diğer din üzerinde baskı kuramaz. Bir ülkede herhangi bir dinin hakim olması, ülkedeki diğer dinler üzerinde baskı kurmasını gerektirmez. Her din kendini ifade ve tatbik etmekte, tatbikat (hayat) alanı oluşturmakta hürriyet sahibi olmalıdır.
İslam; her dinin hayat hakkının ve hayat alanının varlığını, kendini ifade ve tatbik etme hürriyetine sahip olduğunu kabul ve ilan etmiş, hakimiyeti altındaki tüm din ve toplumları bu meselede serbest bırakmıştır. İslam; insan tabiat haritasındaki “insani bölge”yi tespit ve ilan etmiş, o bölgeyi teminat altına almış, hem Müslümanların taşkınlıklarından hem de gayrimüslimlerin tecavüzünden korumuştur.
İslam’ın bu özelliğidir ki, bir Müslüman ülkenin “Ahlak ve İstiklal Beyannamesi” yayınlamasını mümkün kılmaktadır. İslam, insanların Müslüman olmasını arzu eder ama bunu icbar etmez. İnsanlar Müslüman olmaya zorlanmaz ve başka dinlere inanmak ve kendi dinini yaşamak hakkına sahiptir. Bu sebepledir ki Müslüman olmayanlara bir insani hayat çerçevesi teklif eder.
Dinlerin birbiri üzerindeki baskısı kaldırıldığında, insanlık istiklalini kazanmış demektir.

63-Nesil emniyeti sağlanmalıdır.
Nesil emniyetinin sağlanmadığı bir dünya, insanlık için uygun bir gezegen değildir. Nesil emniyeti, insanlığın devamı için ilk şarttır. Zaten nesil emniyeti, can emniyetinin temadi eden halidir. Keza nesil emniyeti, insanlığın ilk imtihanıdır. Zira nesil emniyeti, aynı zamanda can emniyetidir.
Nesil emniyeti, sıfır yaşındaki bebeğe, yani insanın en savunmasız çağındaki haline karşı takındığı asil tavırdır. Sıfır yaşındaki insana, hatta doğmamış insan namzedine karşı insana gösterilen tüm hürmet gösterilmeli ve insana verilen tüm kıymet verilmelidir. Büyümüş, kuvvetlenmiş insana gösterilen hürmet, menfaat sebebine de dayanabileceği için samimiyet ifadesi olmayabilir.
Nesil emniyeti, öncelikle doğumu muhtemel olan bebeğin doğması için tüm tedbirlerin alınmasıdır. Dünya insanın vatanıdır, insan başka bir gezegende doğmaz. İnsanın dünyaya gelmesine mani olmak, insanlığı katletmektir.

64-Nesil emniyetinin ilk şartı nikahtır.
Nesil emniyetinin ilk şartı nikahtır, bu şart iradi değil zaruridir. İnsan, doğduğunda hayata hazır değildir, hayata hazırlanması için uzun bir süre gerekir. Bu süre, ancak aile müessesesiyle mümkündür. Aile müessesesi dışında büyüyen çocuklar, insanlaşma sürecini ikmal edemezler.
Aile, kadın veya erkeğin yalnız başına temsil edebileceği bir müessese değildir. Bebeğin ve çocuğun ruh dünyasında; anne ve baba, birbirinin yerine ikame edilmesi imkansız iki varlık ve kaynaktır. Bu sebeple nikah ve aile müessesesi, neslin sıhhatli şekilde devamı için zaruri şarttır.
Ahlak ve ananenin (kültürün) intikali için çekirdek aile bile kifayetsizdir, büyük aile sıhhatli ve kamil bünyeyi oluşturur. Bu çerçevede bakıldığında, tek çocuk bile aile müessesesinin eksik kalmasına sebep olmaktadır.

65-İnsan kainattaki en aziz varlıktır, insanın doğumuna ve yaşamasına mani olmak yamyamlıktır
Bir varlığın dünyaya gelmesine veya dünyadan gitmesine sebep olan düşünce ve eylemler, varlığın kendi türünü yemek anlamındaki yamyamlıktan başka bir şey değildir. Bir varlığın kendi türüne dönük varoluşunu (doğumunu) engelleme veya yok oluşuna sebep olma düşüncesi, o varlık türünün intiharıdır.
İnsan için bu mesele çok daha ağır bir cürümdür. Zira insan, kainattaki en aziz, en şerefli, en kıymetli varlık türüdür. Bugünkü dünya, modern yamyamlık çağını yaşamaktadır. Batının insan hakları doktrininin dillerden düşürülmediği dünyada, insan katliamı hat safhaya ulaşmıştır. Vahim olan nokta ise, insan katledilmesinin sebeplerinin basitleşmesidir, basit sebeplerle insan katledebilme noktasına gelen dünya, katliamın sayısını artırmıştır.

66-İnsanın kürtaj yoluyla katli menedilmelidir, ekmeği paylaşma kaygısı kürtajın mazereti değildir.
İnsan tabiat haritasındaki “hayvani bölge”ye demir atan dünya, ekmeğini paylaşma korkusuyla, insan gibi bir varlığın dünyaya gelmesine mani olacak kadar vahşileşmiştir. Bir insan, mevcut lüksünden vazgeçmemek için başka bir insanın dünyaya gelmesine engel olabilir mi? Dört odalı bir evde karı-koca olarak yaşayan bir aile, ev sıkıntısı çekeceği korkusuyla yeni bir insanın dünyaya teşrif etmesine karşı çıkabilir mi? Evinde yalnız başına ama bir hayvanla yaşayan, hayvanın yiyeceğine bebekten daha fazla para harcayan birisinin, doğum kontrolü veya kürtajı kabul etmesi, hayvanlıktan daha aşağı bir seviye değil midir? İşte batı, tam olarak budur…
Kendi konforundan, hatta hayvanla birlikte yaşadığı lüksten az bir miktar fedakarlık yapmayan, fedakarlık yapmasını gerektirdiği için insan türünün artmasına razı olmayan batı, hem kendini hem de dünyayı hayvanlaştırma projesinde çok mesafe aldı. Sömürerek fakirleştirdiği ülkelerdeki açlığı gerekçe göstererek kürtaj ve doğum kontrolünü meşru hale getirmeye çalışan batı, kendi ürettiği açlığı, kendi lüksünden vazgeçmemek için bahane olarak ileri sürüyor. Bu o kadar iğrenç bir hal ve seviyedir ki, hayvanlar onların yanında çok kıymetli kalır.
Kendini savunamayacak durumdaki bir bebeği, hem de ana rahminde katletmek, kendini savunacak yaşta ve kuvvette birini katletmekten çok daha ağır bir cürümdür. “İnsanlık”, zayıf olanın hakkını muhafaza etmekle belli olur.
Bunların birçok sebebi vardır, temel sebeplerinden birisi de ahlaksızlıktır. Ahlaksızlaşan ve dünyayı da ahlaksızlaştıran batı, “insan” bahsinde fikir beyan etmenin rüştüne sahip değildir. Bugün itibariyle insanlığı korumanın birinci şartı, batıyı insanlıkla ilgili söz sahibi yapmamaktır.
Ahlak ve İstiklal Beyannamesi yayınlanmazsa, yayınlanır da dünyada makes bulmazsa insanlık kendi türünün sonunu getirmektedir.

67-Bebeğin doğumuna mani olanlar, insanı öldürmekte de mahirdirler
Bebeğin doğumuna mani olanlar, yani kürtajcılar, aynı zamanda kolaylıkla insan öldürmekle meşhurdurlar. Batı, kendi bebeklerini annelerinin rahminde katledecek kadar vahşileşmiştir, buna rağmen hala batının insanlıktan bahsettiğini zannedenler, derin bir aldanış ve ahmaklık içindedir. Kendi bebeğini ana rahminde katledenlerin, dünyada insanlıktan bahsetmeleri, insanlığa merhamet göstermeleri muhaldir.
İnsanlığın acilen batıdan kurtarılması gerekir. O batı ki, cerrahları şifa uzmanı değil, cinayet aletidir. Batı, kendi refahından kendi çocuğu için fedakarlık yapmayan bir hayvan türü haline gelmiş, batı coğrafyası da bu hayvan türünün çiftliği olmuştur. Onların (batının), dünyada insanlığı temsil ettiği iddiasına inananlar dahi insanlıklarını yitirmiştir. Kendi çocuğu için konforundan bir miktar fedakarlık yapmayan batının, dünyadaki açlığa çare olabileceğini kabul etmek, tefekkür faaliyeti değil, aksine batının efendiliğini kabul eden köle zihinlerin refleksidir.
Ana rahmindeki savunmasız bebeği (veya cenini) katleden batı, dünyada insanları milyonluk kütleler halinde katletmekten imtina etmemektedir. Dünyanın bu vahşeti durdurmak için acilen bir Ahlak ve İstiklal Beyannamesi ile Ahlak ve İstiklal Şurasına ihtiyacı var.

68-Çocuğun doğmasına müsaade edilmeyen bir dünyada, insanlığın istiklali muhaldir.
Çocuğun doğmasına mani olmak, başka bir ifadeyle kürtajı serbest bırakmak, insanın yeryüzüne teşrif etmesinin yolunu kapatmaktır. Neslin yolunu kesmek, insanlığın yolunu kesmektir. İnsanlığın istiklali, “insan” cinsinin doğumunu ve yaşamasını teminat altına almak şartına bağlıdır.
İnsanın doğumuna mani olmak ile doğmuş insanın yaşamasına mani olmak arasındaki fark, izah edilebilir bir mesele değildir. İnsanın doğumuna mani olmak, yaşayanların imkanlarını paylaşmama cimriliğinden kaynaklanır. Oysa doğacak çocuğun, insanlığa katabileceği kıymetlerin neler olduğu, doğumuna mani olunduğunda asla anlaşılamayacaktır. Her doğacak çocuğun mutlaka “yük” olduğu vehmi, insanlık sınırını aşmış bir sapkınlıktır.

69-Mal emniyeti sağlanmalıdır.
Mal, canın yanında sonsuzda bir mesabesinde kıymetsizdir. Fakat mal, hayatı mümkün kılan ve insanın şerefini muhafaza eden bir kıymet ve malzemedir. İnsan maldan tecrit edildiğinde iç çamaşırı bile kalmaz, çırılçıplak kalan insan, şerefini muhafaza edemez.
Mal, bizatihi değil, muhafaza ettiği kıymet itibariyle önemlidir. Bu sebeple mal emniyeti, can ve hayat emniyetinin mütemmim cüzüdür. Bulunduğu mevzi unutulmadan, mal kıymetlidir ve mal emniyeti sağlanmıştır.
Mal, zatı itibariyle adi bir malzemedir, kıymeti nispeti itibariyledir. İnsanı muhafaza ve hayatı mümkün kıldığı nispette mal, azizdir. Öyleyse malın aziz olan miktarı, asgari ihtiyaçları karşılayacak nispetteki kısmıdır. Bu ölçü asla unutulmamalıdır, malla ilgili ve maldan dolayı canla ilgili ihtilaflar bu ölçünün anlaşılmamasından veya kabul edilmemesinden kaynaklanır.

70-Mal kavgası, insan kadar aziz bir varlık için tahkir edicidir.
İnsan ve mal arasında mukayese edilemeyecek bir kıymet farkı söz konusudur. Mukayese babında, insan ile mal arasında herhangi bir yüzdelik orandan bahsetmek muhaldir. İnsana nispetle mal (madde, eşya), mahiyet olarak mukayese edilemeyeceği için, her ikisi arasında kıymet irtibatı kurmak, insana hakarettir.
Herhangi bir şekilde mal kavgası, insan kadar aziz ve şerefli bir varlık için ağır bir tahkirdir. İnsanın böyle bir fiil işlemekten imtina etmesi, insanlığın böyle bir fiil işlemekten men edilmesi gerekir. İnsanlar arasındaki münasebet, esas itibariyle insanlar arasındaki münasebettir, yani kainatın en kıymetli varlıkları arasındaki münasebettir. İnsanla mal arasındaki münasebeti, insanlar arasındaki münasebetten daha kıymetli görmek ağır bir cürümdür. Bir insanın, mal için başka bir insanı üzmesi, kendini eşya derekesine düşürmesidir. Bu, tahammül edilebilir bir durum değildir.

71-Mala karşı işlenen suç, insanın kendini tahkir etmesidir, hiçbir ferdin; kendini, insan cinsini ve insanlığı tahkir etmesine müsaade edilemez.
Malın insana nispetle kıymeti, okyanusta damla bile değildir. Öyleyse mala karşı işlenen fiillerin “suç” tarifi içinde yer almasının izahı zordur. Ne var ki, mala karşı işlenen fiilleri suç tarifi içine almak ve ceza tatbik etmek, malın değerinden değil, tam aksine malın değersizliğindendir. Değersiz bir varlık (mal, eşya) için, aziz ve şerefli bir varlığın kavga etmesi, kendini ve kendi şahsında insan türünü tahkir etmesidir. Bir de mala karşı işlenen fiil, maldan dolayı insana yöneldiğinde, suçlu kişi hem değersiz bir varlık için kendini ve insanlığı tahkir etmekte hem de değersiz bir varlık için kainatın en kıymetli varlığına karşı suç işlemektedir.
Mala karşı işlenen suçlar, insan için iğrenç bir seviyesizliktir. İnsanın kendini ve kendi şahsında insan türünü bu kadar alçaltmasına müsaade edilmemelidir.

72-Mal kavgasına dönük her sebep yok hükmündedir.
Mal kavgasına dönük herhangi bir sebebi makul ve meşru görmek, madde ve insan telakkilerinin her ikisinde de isabet edememektir. Asgari ihtiyaçların karşılanması meselesi, insani sınırın aşağıya doğru aşılmaması içindir. Asgari ihtiyaçlarını karşılayamayan kişinin, mesela aç birisinin mal kavgası, özü itibariyle mal kavgası değil, insanlık kavgası, şeref kavgasıdır. Fakat asgari ihtiyacını karşılayamamış birinin, ihtiyaç fazlası malı olan bir zenginin malına yönelmesi, fakirin mal kavgası değil, onun ihtiyacını karşılamayan zenginin mal kavgasıdır. Asgari ihtiyacını talep eden fakir insanlık kavgası vermekte, onun asgari ihtiyacını karşılamamakta direnen zengin ise mal kavgası yapmaktadır. “Mal kavgasına dönük her sebep yok hükmündedir” ölçüsü, fakir ile zengin karşı karşıya geldiğinde, zengin için caridir.

Lakin;

73-Dünyadaki her aç insandan bütün insanlık mesuldür.
Asgari hayat seviyesi, izzetli ve şerefli bir hayatın altyapısıdır. Açlık ise insanın tamamen insiyaki, bir anlamda hayvani hareket merkezlerinin kontrolüne girmesidir. Bir insanın, kendinden (tembellikten) kaynaklanan açlık ihtimali mahfuz olmak üzere, aç kalması, mala karşı taarruzunu mümkün ve meşru hale getirir. Bunun sınırlarının olması gerektiği doğrudur, öncelikle açlığını gidermek, sonra da asgari hayat seviyesini temin etmek gibi sınırlardan bahsedilebilir.
Açlık, ahlaklı ve şerefli bir insanı bile hayvani seviyeye kadar indirebilecek bir mahrumiyettir. Bu sebeple, yeryüzünde bir tane bile aç insanın bulunması, tüm dünya için “insani zafiyet” anlamına gelir. İnsanlar, sadece asgari hayat seviyesini temin ederek veya karınlarını doyurarak şeref kazanamazlar, aynı zamanda dünyada aç insan kalmayıncaya kadar çalışmak ve paylaşmak gerekir.
Açlık karşısında mal emniyeti yoktur çünkü mal emniyetinin birinci gayesi açlığı önlemek, ikinci gayesi şerefli bir hayatın malzemesini temin etmektir. Bu gaye, her insanın kendine dönük hasis bir çabayla gerçekleştirilemez, tüm insanlığa dönük olmak zorundadır.

74-Tüm insanlık asgari hayat seviyesine ulaşana kadar mal emniyeti sağlanamaz.
Her insan, şerefli bir hayat yaşamak hakkına sahiptir, hayvanlarla insanlar arasındaki farklardan birisi de, insanın kendi türüne karşı mesuliyet sahibi olmasıdır. Her insan, asgari hayat seviyesinin gerektirdiği geliri çalışarak elde etmekle mükelleftir. Bu mükellefiyet, öncelikle kişinin kendine aittir ve buna mani olacak hiçbir tembellik ahlaki mahiyet taşımaz.
Bir kişi, tüm çabasına rağmen asgari hayat seviyesine ulaşamıyorsa, tüm insanlık o kişinin ihtiyaçlarını karşılamakla mesuldür. Malumdur ki mesuliyet, mal fazlası olanlara aittir. Asgari ihtiyaçlarından fazla malı olanlar, asgari hayat seviyesinin altında kalan insanların, malını değil, şerefini çalmıştır. Dünyada, samimi gayretine rağmen şerefli bir hayat süremeyen insanların şerefi, insanlığın mükellefiyeti altındadır. Hiçbir mal, insan şerefinden daha kıymetli değildir. İhtiyaç fazlası bir milyar dolar, bir insanın bir saniyelik şeref kaybı kadar kıymetli değildir.
Tüm insanlık asgari hayat seviyesine ulaşana kadar mal emniyetini sağlamak imkansızdır. Asgari hayat seviyesine ulaşamamış insanların şerefli bir hayat yaşamak konusunda istikrar kesbetmesi mümkün olmadığına göre, ihtilafların ve çatışmaların devamı kaçınılmazdır.

75-Mal emniyetinden öncelikle zengin şahıslar ve devletler mesuldür, zenginler mallarını korumakla değil, fakirlerin asgari ihtiyaçlarını karşılamakla mükelleftir.
Herhangi bir insanın asgari ihtiyaçlarını karşılayamadığı için şerefsiz bir hayata mahkum olması, ihtiyaç fazlası malı olup da o insanla ilgilenmeyen her zengini şerefsiz yapar. Hiç kimse, şeref bahsini, kendi şahsının mütemmim cüzü olarak kabul etmek imtiyazına sahip değildir, insanlığın şerefiyle ilgilenmeyen herkes şerefsizdir. Başkalarının şerefiyle ilgilenmeyen, kendi şerefiyle ilgilendiği iddiasında bulunamaz. Sadece kendi şerefiyle ilgilenen kişi, şeref gibi bir kıymeti mülkiyetine geçirmek gibi fikri ve ahlaki bir cürüm işlemektedir.
Mal, bizatihi kıymetli değildir, nispet edildiği kıymetle kaimdir. Nispet edildiği kıymet, insanın canı ve şerefidir. Şerefli bir hayat yaşayacak malvarlığından fazlası olanlar, malvarlığı ile ilgili olarak insanlığın şerefinden mesuldür. Ahlaki mesuliyet, şerefin temel sütunudur, bu sütun yoksa kişinin şerefli olma iddiası saçmalıktan ibarettir.
Devletler, tek tek insanların altından kalkamadığı, insani hayatın altyapısını kuramadığı, şerefli bir hayatı ikame ve idame ettiremediği için ihtiyaç haline gelmiştir. Devletler; can emniyeti, akıl emniyeti, din emniyeti, nesil emniyeti ve mal emniyetini tesis etmekle mükelleftir. Zengin ülkelerdeki devletler, fertlerin tek tek takip edemedikleri mağdur, mazlum ve fakir insanları dünya sathında takip etmek ve imkanları ölçüsünde ihtiyaçlarını karşılamakla mesuldür. Bir devlet, sadece kendi halkıyla barışık yaşayarak mesuliyetini yerine getirmiş olamaz, meşruiyet kazanmış olamaz.

76-Hiçbir zengin, zaruri ihtiyaçlarını karşılayamamış bir insanın taarruzu karşısında mal emniyetine iltica edemez.
Herhangi bir zengin, yani ihtiyaç fazlası malı olan kişi, zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayan, yani şerefli bir hayatın mali altyapısını kuramayan bir insanın taarruzu karşısında mal emniyetine iltica edemez. Şeref, maldan kıymetlidir ve ona mukaddemdir, şerefin ayak altına düştüğü yerde mal yağma meselesidir. Bu fakirler için bir hak değil, zenginler için bir mesuliyettir. Zenginler mesuliyetini yerine getirmediğinde fakirlere dur deme hakkı kimsede yoktur, zaten durdurmak da kabil değildir.
İnsanlığın bir kısmı, asgari hayat seviyesinin altında kaldığında iki neticeden birisi veya her ikisi gerçekleşir; ya insanlığın bir kısmı efendi diğer kısmı köle haline gelir ve bu eksende bir düzen kurulur ya da dünyaya kaos hakim olur. Birinci ihtimal, batının insanlığı hayvanlaştırma ve kendini efendi mevkiine çıkarma projesine uygundur ve birkaç asırdan beri bunu uygulamaktadır. Ülkeleri sömürmekte, insanlara kendi ülkelerinde yardım yapmamakta buna mukabil fakirleştirdiği ülkelerin vatandaşlarını mülteci olarak kabul etmekte, böylece kendilerini efendi sınıfına yerleştirmektedir.
Dünyayı sömürerek fakirleştiren, sömürüyle elde ettiği serveti kendi coğrafyasını imar için kullanan, sonra tam bir hayvani zevkle kendi ülkelerini dünyaya “yeryüzü cenneti” gibi sunan batı, bugünün dünyasındaki fakirlikten, şahsiyetsizlikten, şerefsizlikten, cürümlerden, zulümlerden sorumludur.

77-Aç ve muhtaç insanların bulunduğu dünyada, insanlığın istiklali sağlanamamıştır.
Açlık, insani sınırın altındaki bir bölgeye tekabül eder. Aç kalmış hiçbir insandan, “insani davranış” beklenmez, kimsenin böyle bir hakkı yoktur.
Açlık, “insan” olmanın altyapısını imha eder. Altyapısı olmayan insanlık, var olamaz, zuhur edemez.
İnsan olma imkanından mahrumiyet, istiklalin mevzu olmasına bile manidir.
Açlık, batının, insanlık üzerinde köleleştirici programlarını kullandığı bir “hayvani metot”tur.
İnsanlığın istiklali, tüm insanlığın asgari (zaruri) hayat seviyesine çıkması, çıkarılmasıyla mümkündür.

78-Ahlak, insan olarak doğan varlığın, insanlaşma sürecidir.
Ahlak, esasen insan tabiat haritasındaki “insani hususiyetleri” ifade eder. Fakat her dünya görüşünün insan keşfi aynı derinlikte ve hacimde değildir, bu sebeple ahlakın bir de itibari (izafi) tarifi vardır ki, o da her bakış ve anlayışın insan telakkisini gösterir.
Asıl maksat, insan tabiat haritasındaki “insani bölge”nin doğru şekilde keşfidir. Ne var ki ihtilafların esaslı kaynaklarından birisi, insan telakkisidir, insan telakkisindeki farklılıklardır. İnsan tabiat haritası o kadar geniş ve girifttir ki, insanlık, hala kendi tabiat haritasını çıkaramamış, insani bölge üzerinde ittifak edememiştir. İnsan tabiatıyla ilgili farklı teşhisler, farklı insan telakkilerini doğurmuş, farklı insan telakkileri ise farklı hayat (bir manada ahlak) tekliflerine kaynaklık etmiştir.
Farklı ahlak manzumelerinin olması başka bir şeydir, ahlaka ihtiyaç duyulması başka bir şeydir. Bugünün dünyası, ahlaka ihtiyaç duymayacak hale geldi. Bu çok derin bir yozlaşmadır. Bu sebeple, farklı ahlak manzumelerinin varlığı bir tarafa, öncelikle bir ahlak ihtiyacından bahsedilmelidir. Zira ahlak, insan ve hayat telakkisini birlikte ihtiva eden, bu sebeple hem şahsiyeti hem de cemiyeti, dolayısıyla hem hürriyeti hem de nizamı ifade eder. Öyleyse teklif edilen her ahlak manzumesi, bir insanlaşma süreci ve çerçevesidir.
Ahlak teklifinde bulunmayan her bakış ve anlayış, insana hitap etmiyor demektir. Bu sebeple kaynağı ahlak olmayan her şey, batının hayvanlaşma ve hayvanlaştırma projesidir.

79-Hiçbir ideolojik bakış ve anlayış ahlaktan müstakil değildir, önce ahlakını teklif etmeyen ideoloji yok hükmündedir.
Ahlak hayattır. Ahlak, insanın ne olduğunu izah eden ve hayatın nasıl yaşanacağını gösteren özet ölçüler manzumesidir. Bunu ortaya koymamış bir ideoloji, öncelikle bir “dünya görüşü” çapına ulaşmamış fikir kırıntılarıdır. Fikir kırıntılarının dünya görüşü olarak sunulması, sahtekarlıktır.
Ahlak teklif etmeyen her ideoloji, halkın hayatına ve hayatın nizami altyapısına dönük bir operasyondur. İnşai hususiyet taşımadığı gibi, mevcut yapıyı imha edici özelliğe sahiptir. Bu yolun açılması, aynı zamanda batının dünyadaki, farklı kültürlere, farklı ahlaklara, farklı hayat tarzlarına müdahale imkanı oluşturmaktadır. Batı, sahip olduğu birçok güçle ve özellikle medya gücüyle, dünya görüşü çapına ulaşamamış fikir kırıntılarını hatta hezeyanlarını gündem yapabilmekte, halkların hayatlarına sokabilmekte, moda haline getirip mevcut kültürel bünyeleri yıkmaktadır. Bir halkın kültür ve ahlakının yozlaştırılması, nazari savunma hatlarının yıkılmasıdır.
Bir ahlak teklif etmek, tefekkürün haysiyetidir. Hiçbir ahlak teklif etmeyen çıplak düşünceler (düşünce parçacıkları), hayatta zehir tesiri yapar. Bu tür yaklaşımlar, en hafif tabiriyle ucuzculuktur. Arkalarındaki güçlere bakıldığında ise tam bir sahtekarlıktan ibarettir.

80-Ahlakın siyasi sınırları yoktur fakat farklı ahlak telakkileri mümkün ve lüzumludur
Farklı ahlak telakkileri mümkündür, bu imkan ahlakın siyasi sınırlara hapsedilmesini ve siyasi sınırlarla zapt edilmesini haklı göstermez. Hiçbir devlet ve kuvvet, ahlaksızlık imtiyazına sahip değildir. Ahlak, insani varoluşun çerçevesidir, bu sebeple her insan, her toplum ve her devlet, öncelikle bir ahlak teklif etmek, sonra da ahlaklı olmakla mükelleftir. Ahlaksızlık, insani sınırın ihlali olduğu için, ahlak hareketi ve ahlaki müdahale, hiçbir sınırla durdurulamaz.
Ahlak ve İstiklal Beyannamesini imza ve taahhüt eden ülkeler (ve devletler) öncelikle kendileri riayet etmekle mesuldür. Riayet ettikleri nispette dünyaya çağrı yapmak ve dünyaya müdahale etmek yetkisine maliktir.
Hukuk istismarı ince manevralarla yapılabilmektedir, bu sebeple önüne geçmek çok zordur. Zaten hukukun istismarını engelleyecek olan da ahlaktır. Ahlak, hem hukukun da kaynağıdır hem de istismarının engelidir, bundan dolayıdır ki ahlakın istismarına asla müsaade edilmemelidir. Dünyada yeni bir çağ, ahlak çağı başlatılacaksa, batının bir-iki asırdır hukuk istismarı bu defa da ahlak istismarı olarak ortaya çıkmamalıdır. Ahlakın istismarının önlenmesinin birinci şartı, ahlak beyannamesini batının insafına teslim etmemektir, zira batının bugün itibariyle en bariz özelliği, istismardır.

81-Ahlak ve İstiklal Beyannamesi cihanşümuldür, siyasi rejimlerin ve iktidarların insafına terk ve teslim edilemez
Ahlak ve İstiklal Beyannamesi, insanlığa hitabedir. Keza Ahlak ve İstiklal Beyannamesi, cihanşümuldür, zira tüm insanlığın malıdır. Her kültür ikliminin farklı bir ahlak manzumesine sahip olma hakkı mevcuttur ama ahlak ve istiklal beyannamesi cihanşümuldür, böyle olmalıdır.
Bir ülkede gelişigüzel kurulan iktidar, kendi organlarıyla yaptığı kanunlardan meşruiyet kazanamaz. Bir şeyin meşruiyeti kendisi olamaz, kendi kendinin meşruiyeti olan tek istisna, ahlaktır. Bu sebeple Ahlak ve İstiklal Beyannamesini kabul etmeyen, bu beyanname çerçevesinde bir ahlak manzumesi teklif etmeyen, teklif ettiği ahlak manzumesine tabi olmayan hiçbir iktidar meşru değildir. Ahlak ve İstiklal Beyannamesi, meşru olmayan iktidarların insafına terk edilemez.

82-Siyasi iktidarlar, Ahlak ve İstiklal Beyannamesine malik değil, tabi olmalıdır
Devletler ve siyasi iktidarlar ahlak ve istiklal beyannamesini benimsemelidir ama onun üzerinde mülkiyet kurmamalıdır. Özellikle siyasi iktidarlar, ahlak ve istiklal beyannamesinin bir üst değer olduğunu ve tabi olunması gerektiğini kabul etmelidir. İstismarın birinci sebebi, manevi kıymetler üzerinde mülkiyet kurma teşebbüsüdür. Herhangi bir kıymet, şahıs veya kuruluş tarafından mülkiyet mevzu haline getirildiği anda, istismar başlamıştır. Mülkiyet kurma teşebbüsü zaten istismarın büyüğüdür.
Ahlak ve İstiklal Beyannamesi üzerinde Türkiye, mülkiyet kurmamakta, böyle bir iddiada bulunmamaktadır. Her ne kadar bir ülkenin telif ve ilan etmesi zaruri bir ihtiyaç olsa da, bu ihtiyacı yerine getirmiş olmayı fırsata çevirmek ve imtiyaz talep etmek ahlaksızlıktır. Ahlak ve İstiklal Beyannamesini telif ve ilan eden Türkiye, dünyadaki her ülkeden daha hassas şekilde ona tabi olmalıdır. Bu aynı zamanda bir samimiyet imtihanıdır.

83-İnsanlığın istiklali; dünyanın, bir “Ahlak ve İstiklal Şurası” kurmasıyla mümkündür.
Ahlak ve İstiklal Beyannamesini esas alan bir “Ahlak ve İstiklal Şurası” kurulmalıdır. Ahlak ve İstiklal Şurası, mevcut Birleşmiş Milletler teşkilatının dışında olmalıdır. Birleşmiş Milletler teşkilatının oluşturduğu sistem, ahlaksızlığın organize olmuş halidir. Beş ülkeye veto yetkisi vermek, tüm dünyaya ilan edilmiş ahlaksızlıktır, o ülkelerin veto yetkisini yüzleri kızarmadan kullanabilmesi ise ahlaksızlıklarının sökülüp atılamayacak kadar derinleştiğini gösterir.
Ahlak ve İstiklal Şurası, öncelikle hükumet dışı kuruluşlar tarafından inşa ve ihdas edilmelidir. İlerleyen safhalarda Ahlak ve İstiklal Beyannamesi, devletlerin imzasına açılabilir, bu durumda devletlerin katılımıyla milletlerarası resmi bir AHLAK VE İSTİKLAL ŞURASI kurulabilir.

84-Türkiye; Ahlak ve İstiklal Beyannamesini tüm dünyada temsil ve tekeffül etmeye namzettir.
Ahlak ve İstiklal Beyannamesi tüm dünyaya hitaben yayınlanmıştır. Türkiye’de kurulacak Ahlak ve İstiklal Şurası merkez teşkilatı, Ahlak ve İstiklal Beyannamesini tüm dünyada temsil ve tekeffül etmektedir. Bu beyanname ile ahlak ve insanlık hareketi başlatılmıştır, bu çerçevede, tüm ülkeler, halklar ve devletlere çağrıda bulunmaktadır.

HAKİ DEMİR Medeniyet Akademisi Başkanı (Tlf: 0532 285 04 05)
PROF. DR. VEYSEL ASLANTAŞ Erciyes Ünv. Mimarlık Fak. Dekanı (Tlf: 0536 201 08 93)

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir