ŞEHİR VE MEDENİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET

Bir şehirle medeniyet olmaz ama bir şehirde olmayan medeniyet hiçbir yerde olmaz. Şehir, medeniyetin nüvesidir, numune-sidir, timsalidir. Şehrini inşa edemeyen bir mefkure, medeniyetini inşa edemez, bir medeniyet tasavvuruna sahip olduğunu iddia edemez. Bu manada her İslam Şehri, bir medeniyet timsalidir, böyle olmalıdır.
İslam medeniyet tasavvuru muhakkak ki bir şehre sığmaz. Şehrin büyüklüğü bu meselede ehemmiyetsizdir, mevzuu, medeni-yet tasavvurunun bir şehirle sınırlandırılamayacak olmasıdır. İslam medeniyet tasavvuru, bir şehri, o şehrin içinde olduğu ülkeyi, o ülkenin içinde olduğu İslam coğrafyasını ve nihayet tüm dünyayı kuşatacak hacimdedir. Ne var ki medeniyet tasavvurunun ilk inşa edeceği (veya ilk imtihan sahası) şehirdir, bu manada bir ülkedeki siyasi sistem de değildir. Bir ülkede İslam’ın hukuku, siyaseti, ahlakı devlet çapında kurulsa bile, o ülkede İslam medeniyetinin kurulduğunu söylemek kabil olmaz, ta ki İslam şehri inşa edilene kadar.

İslam medeniyetine giden güzergahın ana istasyonu devlet değil şehirdir. Belki de şehir, İslam medeniyet inşasında karargah mahiyetinde ve ehemmiyetindedir. Devlet kurmak güç ile ilgilidir ve devlet kuracak güce ulaşanlar onu elde edebilirler, devleti kurduklarında güçleri daha da artar. Fakat medeniyet o kadar hassas ve naif bir meseledir ki, dünyanın en büyük gücüne (bu günkü dünya ölçülerinde ABD’nin gücüne) sahip olsanız bile medeniyet kuramayabilirsiniz. Medeniyet inşası için belli miktarda güce ihtiyaç olduğu doğrudur ama güç, devlet kurmak için yalnız başına kafi olsa da medeniyet inşası için asla kafi değildir ve zaten birinci unsur da değildir.
İslam devletinin olmadığı veya Müslümanların kafi derecede güçlü olmadığı bir vasatta İslam şehrini ve İslam medeniyetini inşa teşebbüsü tabii ki akim kalır. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, İslam şehri veya medeniyeti bir tarafa, kadınların başörtüsüne bile tahammül edemeyen, onları tüm haklarından mahrum bırakan bir vahşet var, bu şartlarda İslam şehrini veya medeniyetini, devletten bağımsız şekilde inşa düşüncesi, tabii ki ham bir hayaldir. Ne var ki İslam medeniyeti, İslam cemiyetinden ve şehrinden bağımsız şekilde düşünülmemelidir, böyle düşünmeye başlandığı andan itibaren İslam devletinin kurulması da imkansızlaşır. Müslümanlar, İslam cemiyetini ve şehrini inşa etmeden devlet kurduklarında, o devlet, (la teşbih) Kemalist rejimde olduğu gibi sadece güce dayanır, gücün hakimiyeti kurulmuş olur. Böyle bir devlet, kurallarıyla İslam devleti tarifine uysa da, ruhuyla İslam devleti değildir.
Mesele şu açıdan mühim; Türkiye’nin mevcut durumu, İslam devleti olmayan ama Müslümanların hakimiyetinde bulunan bir şartlar manzumesi oluşturmuştur. Türkiye’de artık, İslam şehrini inşa etmek, tamamen ol-masa da, nispeten mümkün hale gelmiştir. İslam şehri ve medeniyetini gündemimize almamız için İslam devletini kurmayı beklemek yanlıştır. Böyle bir erteleme, ülkenin mevcut durumdan İslam’a doğru taşınması, toplumun İslam cemiyetine dönüştürülmesi konularını, sadece devlet gücüne yüklemek olur ki bu durum metodik olarak Kemalizmdir. Devleti idare etmek kolaydır çünkü devlet denilen cihaz müesseseleşmiş bir yapıdır. Zor olan cemiyeti ve hayatı idare etmektir, bu mesele ruh, fikir ve ahlak ister. Cemiyetin dönüştürülmesinde devletin kuvvet ve im-kanlarına tabii ki muhtacız. Ama meseleyi bundan ibaret gördüğümüz andan itibaren ahlak, cemiyet, hayat, şehir, medeniyet ila ahir tüm mevzularda imal-i fikirde bulunmayı bırakacağımız için, geriye kalan (Kemalist zorbalıkta olduğu gibi) çıplak güçtür. Çıplak güç netice alamaz, sadece devri (konjonktürel) başarılar kazanır ama bir müddet sonra başka bir güç gelir ve onu alaşağı eder. Oysa ruh, fikir, ahlak, medeniyet güç ile yıkılmaz.
Türkiye’de Müslümanların mevcut durumu (gücü), birçok meseleyi aynı anda gündemimize almamızı gerektiriyor. Devlet çapında yapılacak çok şey olduğu doğru ama bu durum mesela kendi şehrimizi inşa etme düşüncemizi ertelemeyi gerektirmez.
Tarihteki misallere bakarak, mevzu tertibi veya sıralaması yapmak, tecrübe müktesebat bakımından faydalı olsa da, bugünün gerçeklerini doğru değerlendirmeye mani de olabilir. Türkiye’nin mevcut durumu, tarihteki hiçbir hadiseye benzemeyecek bir “yeni durum” oluşturuyor. Türkiye’deki siyasi değişim hareketinin nihayetine varmamış olması, mücadelenin hala siyasi sahada yoğunlaşmasına sebep oluyor. Siyasi mücadelenin (her sahadaki mücadelede olduğu gibi) yarım bırakılması tabii ki büyük bir felaket olacaktır, hiçbir fikrimiz, bu mücadelenin yarım bırakılması veya ihmal edilmesi manasına gelmez. Bununla birlikte, mücadelenin veya faaliyetlerin sadece siyasi alanla sınırlı kalması, mevcut imkanlarla yapılabilecek bir çok işi erteliyor. Siyasi sahanın zihnimizi vakumlaması, birçok sahada iş yapmak bir tarafa, fikir bile üretemez hale gelmemize sebep oluyor. Bu durum, kendi kendimize ürettiğimiz zihni bir tuzaktır.
***
Türkiye’deki şehirlerin belediyesinin kahir ekseriyetinin Akparti’de olması, birkaç dönemdir böyle devam etmesi, buna rağmen bir şehir fikri, şehir anlayışı, şehir kültürü ve nihayet İslam Şehri mefkuresi geliştirilememiş olması manidardır. Sebebi, yukarıda bahsini ettiğimiz üzere, mücadelenin siyasi alanda yoğunlaşması ve zihnimizin vakumlanmasıdır. Akparti siyasi mücadeleyi zaten yürütüyor, fikir, ilim ve sanat adamlarının siyasi sahadaki mücadeleye bigane kalmamakla birlikte birçok sahada imal-i fikirde bulunması gerekmiyor mu?
Bu hal biraz şu misaldeki garipliğe benziyor; Çanakkale savaşı (veya muadil ehemmiyette bir savaş) başlamış, devletin ve milletin akıbeti o savaşın neticesine bağlı, yani bu kadar mühim bir savaş devam ediyor, cephe gerisindeki herkes nefesini tutmuş o savaşın akıbetini bekliyor, yani doktor hastasını tedavi etmiyor, yani hoca talebesine dersini anlatmıyor, yani temizlikçi şehrin çöplerini toplamıyor ila ahir… Tamam savaş mühim, neticesi birçok şeyi tayin edecek mahiyette ama kardeşim hastanede hasta ölüyor, elektrik idaresi hasarı tamir etmiyor vesaire… İşin ilginç tarafı, savaş da uzuyor, mesela yıllarca sürüyor (Türkiye’deki siyasi mücadelenin süreçleri misalinde olduğu gibi) ve savaşın dışındaki tüm hayat çöküyor, bu durumda savaşı kazansanız bile hayatı kaybediyorsunuz. Hayat, tüm unsurlarıyla devam etmeli, etmezse, cepheye cephane ve yiyecek bile gönderilemez.
Müslüman fikir ve ilim adamları, Akparti’nin bazı yanlışlarını ağızlarına sakız yapacağına, bazı yanlışlarına bakıp mızmızlanacağına, hayatın her sahasında tatbik edilebilir fikirler imal etmelidir. Akparti için en büyük tenkit de bu olur, tatbik edilebilir fikir üreten ve piyasaya sunan fikir adamları, Ak-parti hakkında tek kelime etmeseler bile, o fikirleri tatbik etmediği takdirde partiye karşı en ağır muhalefeti gerçekleştirmiş olurlar. Böyle bir çaba, hem ufku genişletir hem ten-kitleri ucuzluktan kurtarır hem de Müslümanların ruhi ve zihni gelişmesine katkıda bulunur.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir