ŞEHİR VE MEDENİYET-6-ŞEHİR VE CEMİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET -6-ŞEHİR VE CEMİYET
Cemiyet ile toplum mefhumları aynı manaya gelmez. Toplum, seyrek münasebetler ağıyla birbirine bağlı insan topluluğudur, münasebetler ağı da umumiyetle zaruretlerden doğar. Cemiyet ise belli başlı bir mefkure merkezinde inşa edilen insan yekunudur. Toplumda birbirinden bağımsız ve birbirini umursamayan insan kütleleri bulunabilir, cemiyette her ferd ve her topluluk (mesela cemaat), birbirine karşı mesuliyet taşır, birbirine karşı mükellefiyet üstlenir. Toplum, yekpare hale gelemediği (gelemeyeceği) için, mesela zengin ile fakir birbirinden bağımsız şekilde yaşayabilir, zengin fakire karşı bir mükellefiyet hissetmez, birbirini görmeden bile yaşama ihtimalleri vardır. Cemiyette ise bu durum tam aksinedir ve her ferd ve topluluk tek bir bünyenin uzvu gibidir, zengin ile fakir arasında aşılmaz engeller yoktur, mesela günde beş vakit omuz omuza namaz kılar. Birbirine bu kadar yakınlaşanlar, birbirinden bağımsızlaşamazlar, birbirine karşı mükellefiyetlerini unutamazlar, birbirine karşı mesuliyetleri olduğunu reddedemezler.
Toplum, birbirinden bağımsız ferd ve topluluklardan teşekkül ettiği için, birbiriyle çatışır, topluluklar sınıflara ayrılır ve tenakuzlar başlar. Zengin ile fakir arasındaki uçurum, çatışmadan başka münasebet yolu bulamaz, alim ile cahil arasında köprü kurulamaz. Marksizm, bir cemiyette doğamaz, ancak batı tipi bir toplumda zuhur edebilir. İnsanları hakir gören entelektüalizm bir cemiyette yaşayamaz, ancak sınıflara ayrılmış, bir kısmı cahil bırakılmış, bazıları tahsil imkanı elde etmiş kalabalıklarda ortaya çıkar. Aliminin camide, halka beş vakit ders verdiği bir cemiyette entelektüalizm doğamaz ve yaşayamaz.
Toplum kaçınılmaz olarak sınıflara ayrılır, sınıflara ayrılmış ve birbirinden bağımsızlaşmış gurupların oluşturduğu toplumlar, bir arada yaşayabilmek için maddi müeyyideye ihtiyaç duyar. Maddi müeyyide yani hukuk, toplumları bir arada tutmak için kullanılan maniveladır. Çatışan sınıflardan meydana gelen toplumlarda hukuk, adalet dağıtan mevzuat değil, otorite sağlayan kanun listesidir. Bir insan kalabalığı, bir arada yaşayabilmek için, birbirlerinden haklarını alabilmek için, birbirlerine zulmetmeleri engelleyebilmek için yoğun şekilde hukuka ihtiyaç duyuyorsa, orada hukuk ve siyaset profesyonel meslek haline gelir ve mutlaka istismar ve iktidar mevzu olur.
Cemiyet, hukuka en az ihtiyaç duyan, meselelerini ahlak ile halleden, ihtilaflarını çözmek için hukuk ve siyaset otoritelerine değil, ahlak abidesi ariflere götüren insan topluluğudur. Bu sebepledir ki cemiyet, insan topluluğunun rüştünü kazanmış tek çeşididir. Hukuki rüşt ferd için sözkonusudur, cemiyet için hukuki rüşt olmaz, cemiyet için ahlaki rüşt vardır. Ahlaki rüştünü ispat eden cemiyet, kendi meselelerini kendisi hallettiği için, devlet ve idareye en az ihtiyaç duyan insan yekunudur.
Herhangi bir fikriyat, cemiyetini kurabilmiş ve belli bir süre yaşatabilmişse en büyük zaferini kazanmıştır. Hiçbir fikriyat, cemiyetini, şehrini inşa etmeden kuramaz. Cemiyet şehirdir, şehir de cemiyet… Cemiyet fikrin, şehir de cemiyetin tezahürüdür.
Şehir, cemiyet haline gelmiş insan topluluğu tarafından kurulur, cemiyet ruh, şehir bedendir. Bu münasebet aynı zamanda şu hükmü de cari kılar; nasıl bir şehir inşa etmişseniz, cemiyet o şehrin şeklini alır. Kurduğunuz şehir, aynı zamanda cemiyet tasavvurunuzu ele verir, tasavvurunuz ve şehriniz yanlışsa, cemiyetin doğru olması beklenmez.
Şehir, cemaatleri cemiyet yapan mekandır, mekanın cemiyete uygun tanzimidir. Şehir, ihtilafların kaynaştığı bir iskan sahası değil, aksine ihtilafların asgariye indirildiği yerdir. Çünkü şehir cemiyet olabilmenin altyapısına sahiptir.
Köydeki ihtilaflar, şehirdeki ihtilaflardan daha azdır muhakkak… Fakat köyde cemiyet değil, cemaat vardır, cemaatteki ihtilaf sayısı, cemiyetteki ihtilaf sayısından tabii olarak daha azdır, zira münasebet sayısı ve çeşidi daha azdır. Münasebet çeşitlerinin azlığından kaynaklanan ihtilaf azlığı, ahlak ve medeniyet seviyesini göstermez, tam aksine medeniyet inşası için ihtiyaç duyulan insani münasebet sayısının ve çeşitliliğinin kifayetsizliğine işaret eder. Cemaatin cemiyete doğru inkişaf etmesinin önündeki en büyük manialardan birisi budur, insan sayısını ve buna bağlı olarak insani münasebet çeşidini az tutarak ihtilafın zuhurunu engellemek çabası… İhtilaf sayısını ve çeşidini artırmamak gayreti, özü itibariyle ihtilafları halletme maharetinden değil, ihtilaftan korkmaktan kaynaklanır. Bu korku, cemaatin büyümesini, cemiyete doğru inkişaf etmesini, medeniyet menziline ulaşmasını engeller.
Cemiyet şehirdedir. Şehir çapına ulaşan insan toplulukları ancak cemiyeti teşkil ve inşa edebilir. Ancak bir şehri oluşturacak kadar kalabalık bir insan topluluğu cemiyet haline gelememiş fakat buna rağmen şehir kurulmuşsa, ortada çok derin ve girift bir mesele var demektir. Ccumhuriyet dönemi ve içinde bulunduğumuz durum, bunun tipik misalidir. Osmanlıdan sonra ne cemiyet inşa edebildik ne de şehir kurabildik. Hiçbir şeye baştan başlama imkanımız yok, çünkü her şeyin ortasındayız.
Osmanlı medeniyeti ile birlikte her şeyimizi kaybettik. Bir ferd (şahsiyet) numunemiz yok, bir cemiyet misalimiz yok, bir şehir emsalimiz yok. Bunlar yok ama biz tüm bunların sahtesinin ortasındayız. Bu sebeple baştan başlayamayız, bir mevzii edinmeliyiz, o mevziden başlayarak bir taraftan şahsiyeti, bir taraftan cemiyeti, bir taraftan da şehri inşa etmeliyiz. Hiçbirinin diğerini bekleyecek zamanı ve takati yok.
Osmanlıda her şehir bir cemiyetti, cemiyeti unuttuk şehirlerle uğraşıyoruz. İnsan kalabalıkları için şehir kurmaya çalışıyoruz, şehrin ne olduğunu da bilmediğimiz için, kurduğumuz şehirde “cemiyetin” yaşama ihtimali olmadığını da anlamıyoruz. Bu halde elimizde kalan şey, mümkün olduğunca geniş cadde yapmak, altyapıyla uğraşmak, sıra halinde bina dikmek, sağa sola birkaç tane de kültür merkezi serpiştirmek… Bütün bunları anlamayan belediye başkanları ve valiler, hala Kemalist cumhuriyetin ceberut devlet anlayışından bir türlü kurtulup da, çağdaş ismiyle sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği geliştiremiyor, onlarla birlikte çalışma becerisini gösteremiyor. Cadde ve sokakları belirlemekten ibaret bir imar planından başını kaldırıp da, oralarda yaşayacak olan insan kalabalıklarının cemiyet haline gelebilmesini mümkün kılacak içtimai müesseselerinin (sivil toplum kuruluşlarının) ayakları altına kırmızı halı sermiyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir