ŞİA FİTNESİ

ŞİA FİTNESİ
İran-Suriye-Hizbullah hattındaki gelişmeler ve bu gelişmelerin merkezinde yer alan Şia ile ilgili yazılarımız, bazı insanlar tarafından ağır ve sert şekilde tenkit edildi. Bazı insanların içinde yakın arkadaşlarımız da var. Doğrusu üslubumuz ile ilgili “aşırılıklarımız” var mı diye yazılarımızı kontrol etmek ihtiyacı hissettik. Gördük ki üslubumuz “aşırı” değil, aksine Şia’nın tavır ve tatbikatları karşısında fevkalade yumuşak kalmış. Çok daha ağır ifadelerle tenkit etmemizi gerektiren olaylarla karşı karşıyayız.
Hakikaten daha ağır tenkitlere ihtiyaç var. Zira Tahran ve Kum şehrindeki Şia’nın ileri gelenleri (devlet ve ilim adamları) Suriye’deki çocuk, kadın, ihtiyar, hasta, yaralı ayrımı yapmadan toplu katliamlar yapanlara “devrim muhafızlarını” gönderiyor ve Suriye’deki rejimle birlikte daha büyük katliam yapıyorlar. Kılları kıpırdamıyor, vicdanları sızlamıyor, ruhları titremiyor, hiçbir rahatsızlık alameti görülmüyor. Tek rahatsızlıkları, Şam’da ikamet eden can yoldaşları “vampirin” her gün biraz daha zayıflamasıdır.
Devrim muhafızları ve Hizbullah militanları Suriye’de Müslüman kanını neye dayanarak döküyorlar? Devrim muhafızları İran’dan Suriye’ye gelip, vampirin askeri saflarında şehirleri topa tutarken, Şii ulemasından “fetva” almış mıdır, almamış mıdır? Almışlarsa, o ulema(!), neyin ulemasıdır? İslam uleması mı, şeytanın uleması mı?
İran, Suriye’deki isyanı, bir savaş kabul ediyor ve bu savaşın sadece Suriye’deki vampire karşı değil aynı zamanda kendine (İran’daki vampirlere) karşı da açıldığını düşünüyorsa, “savaş hukukunu” uyguluyor demektir. Bu durumda bile, İslam savaş hukuku, kadınların, çocukların, ihtiyarların, yaralıların, sivillerin öldürülmesine cevaz vermez. Öyleyse şu soruyu sormak Müslümanların hakkı değil mi, Şia, hangi hukuka tabi? İslam hukuku olmadığı açıkça belli olduğuna göre, Şia hangi hukuka inanıyor ve hangi hukuku tatbik ediyor?
Devrim muhafızlar Suriye’ye giderken Şia ulemasından fetva almadıysa, kendi bağlı oldukları ordudan izinsiz gitmiş demektir. Böyle bir durumda İran’ın, Suriye’deki vampiri desteklemediğini ve bazı devrim muhafızlarının veya İran vatandaşlarının kendilerinden izinsiz şekilde Suriye’ye savaşmak için gitmiş olduklarını açıklayarak, onların mesuliyetini üstlenmekten imtina etmeli değil mi? Bunu niye yapmıyor, çünkü devrim muhafızlarını kendisi gönderiyor.
Pekala devrim muhafızları, Suriye’deki vampirin yanına vampirlik stajı için mi gittiler, yoksa kendi vampirlik tecrübelerini aktarmak için mi? Bu sorunun cevabını merak ediyorum.
*
Anlamadığım hususlardan birisi de şu; bu kadar ağır bir zulüm ve vahşet karşısında, bir tane Şii alimi neden tenkit etmez, tavır almaz, karşı çıkmaz? Bir fahişeler topluluğunda bile herhangi bir konuda muhalif fikir mutlaka çıkarken, bu vahşet karşısında bir tane Şii alimi neden itiraz etmiyor? Bu nasıl bir olay? Bir tane, fazla değil, bir tane Şia alimi neden karşı çıkmıyor? İran’da olması gerekmez, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da veya dünyanın başka bir yerinde, bir tane Şia alimi çıkmıyor. Allah rızası için, bir tane Şia alimi çıkıp itiraz etse de, onun destanını yazsak.
Bir tane Şia aliminin bile itiraz etmemesi nasıl açıklanabilir? Adamların sıfatlarına bakar mısınız, Ayetullah, Hüccetül İslam vesaire… Bir tane Ayetullah bile itiraz etmiyorsa, Şia’yı nasıl değerlendirmek gerekiyor? Demek ki Şia’nın anlayışı bu… Bu vahşet, Şia’nın anlayışından kaynaklanıyor olmalı. Tatbikat hataları veya münferit vakalar olsa Şia alimleri itiraz eder. Hiçbir Şia alimi itiraz etmediğine göre, Suriye’deki vahşet, Şia’nın anlayışının bir ürünüdür.
*
Yazılarımıza yöneltilen tenkitlerden bazıları, Şia ile İran’ı ve Suriye’yi ayrı tutmamız gerektiği istikametindeydi. İran’ın anayasasında “resmi mezhebinin” Şia olduğu yazılıdır. Yani resmi mezhebin, “İsna Aşere” olduğu açıkça ifade edilmiştir. Bu durumda Şia ile İran’ı ayrı tutma imkanına nasıl kavuşacağız? İran’ın anayasasına rağmen iyi niyetimizden dolayı Şia ile İran rejimini ayrı tutmaya çalışalım, bu durumda Şia adına bazı alimlerin çıkıp Suriye’deki vahşeti ve İran rejiminin o vahşete verdiği desteği tenkit etmesi gerekmiyor mu? Bir tane bile Ayetullah çıkıp da bu tenkidi ve itirazı yapmadığında, Şia ile İran’ı birbirinden ayrı tutmanın imkanı var mı?
Yazılarımıza yöneltilen tenkitlerin bazıları çok hafifmeşrep… Aslında bu kadar hafifmeşrep tenkitleri dikkate almak bizim seviyemizi de düşürür ama bu tür düşüncelerin yaygınlığından dolayı dikkate almak durumunda kalıyoruz. Yine de biz bir tanesini değerlendirelim ve bu türden hafifmeşrep itirazları fazla dikkate almayalım. Mesela, “Yezit de katliam ve zulüm yapmıştı?” türünden ifadeler… Bir insan, yaptığı veya yapacağı işe hangi kaynaktan, insandan veya hadiseden “gerekçe” yani “mesned” arıyorsa, ona ittiba ediyor demektir. Kur’an-ı Kerim’den mesned aramak, Kur’an-ı Kerim’e ittiba etmektir, Sünnet-i Seniyye’den mesned aramak, Sünnete ittiba etmektir. İran, Suriye ve Hizbullah’ın Suriye’deki vahşetine karşı, “ama Yezid de katliam yapmıştı” diyerek oradan gerekçe üretmek, “Yezidleşmektir”.
Yanlışı savunmak, insan zihnini ve kalbini zehirliyor. Yanlışın savunulma imkanı olmadığı için, savunma çabası, insanın zihin dünyasının merkezini kaydırıyor, aklın bünyesini dağıtıyor vesaire. Zihni savrukluk o kadar ileri noktalara varıyor ki, on dakika sonra bakmışsınız muhatabınız diktatörün taraftarı oluyor. Aslında kastı ve niyeti o değil fakat yanlışı savunmanın imkansızlığı, insan zihnini ve aklını hayal bile edilemeyecek kadar derinden zehirliyor. “Türkiye isyancılara yardım etmeseymiş isyan çabuk bastırılır ve böyle bir problem yaşanmazmış”. Bunu söyleyen insanın, Suriye’deki zulmü protesto etmek için Suriye sınırındaki eyleme katıldığını bildiğinizde, o kişinin iyi niyetinden şüphe etmiyorsunuz ama “yanlışı savunmanın” insan zihnini ve aklını nasıl zehirlediğini dehşet içinde seyrediyorsunuz. Esas dehşete düştüğünüz nokta ise, Esed denilen vampirin vahşetine karşı olan, karşı olduğunu sözlü ve eylemli şekilde gösteren insanların, İran ve Hizbullah’ın o vahşetin bizzat içinde olduklarını bildiği halde, onlara karşı küçücük bir tereddüt bile taşımadığını görmektir. Bu durum, cinayet işleme emrini veren komutana dokunmadan sadece eri cezalandırmaya benziyor. Tam bir Kemalist yöntem…
*
Evet… Şia fitnesi… Şia’nın bugünkü vahşetine bakınca uygun düşen teşhis bu… İran, Suriye veya Hizbullah fitnesi değil, Şia fitnesi… Neden? Çünkü bir tane bile Şia alimi itiraz etmiyor. Bu tam olarak Şia fitnesidir. Ümmet, bu fitneye karşı dikkatli olmalıdır. Şia’nın, ümmete ve insanlara karşı uyguladığı zulüm ve vahşete karşı Müslümanlar uyanık olmalıdır. Çünkü bu fitne Suriye’de, kadınlara tecavüz ediyor, yaralıları hastanelerde tutuklayarak işkence yapıyor, büluğa ermemiş çocukları katlediyor, ihtiyarlar hastalıktan (ve tabii ki ilaçsızlıktan) ölüyor. İşkencenin her türü deneniyor, İslam’ın men ettiği her şey yapıldığı gibi, insanlığın alt sınırı da çoktan aşıldı. Yani Şia’yı İslami ölçüler zaptedemediği gibi asgari insani sınırlar da zaptedemiyor. Bu kadar ağır bir fitne…
Ümmet Şia fitnesine karşı teyakkuzda olmalıdır. Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, Şia ile Şiileri birbirinden ayırmaktır. Anlaşılmıştır ki Şia, İslam’ın ana gövdesinden sapmış melun bir anlayıştır. O kadar melun bir anlayıştır ki, alimleri vahşet ve zulme itiraz etmiyorlar. Alimlerinin bile aklını ve ruhunu teslim ve satın alan Şeytan, halka her şeyi yaptırır. İşte dikkat edilmesi gereken nokta tam burasıdır. Alimleri o kadar büyük bir sapma içinde olan Şii halk, mazurdur. Şia, bir anlayış ve mezhep değil, tam tarifiyle bir “zehir”dir. Bu zehiri insanların zihin ve kalp dünyasına enjekte eden alimlerdir. Alimi sapıtmış bir cereyanın halkı yardıma muhtaçtır. Müslümanlar Şia’ya karşı en sert mücadeleyi yürütmeli fakat Şiilere karşı merhametli ve insaflı olmalıdır. Bu öyle bir zehirdir ki, alimini bile şeytana köle etmiştir, halkın bu zehire karşı direnebilmesini beklemek mümkün mü?
Yazılarımız sürekli sertleşerek ve ağırlaşarak devam edecek. Çünkü Suriye’deki vahşet ve zulüm ağırlaşarak ve sertleşerek devam ediyor. Yazılarımızın sertlik ayarını, Suriye’deki vahşetin sertlik katsayısına bağladık.
NURETTİN SARAYLI

Share Button

ŞİA FİTNESİ” üzerine 2 düşünce

  1. Abi, bir mezheb savaşı ufukta görünmüşken bu dilin bize ne faydası var?Zulümle orantılı eleştirilere evet de; bu sözler hakaret taşımamalı.

  2. Doğru…
    Lakin bu savaşı çıkaracak olan Şia… Doğrunun bir parçası da bu…
    Yıllardır Şia ile ilgili tek kelam etmedik, ümmet arasında fitne çıkmasın diye… Çıkacak bir fitnenin de sebebi biz olmayalım diye.
    Şia’yı eleştirmememiz, Şia’nın doğru ve sahih olduğundan değil, sadece fitneye sebep olmaktan kaçınma hassasiyetimizdi.
    Bu hassasiyetimizin, Şia’ya destek olduğu zannedilmiş, bizim de bundan haberimiz geç oldu. Şia tabiatı gereği tam bir rezillik, bir sonraki yazımızda da bu husus görünüyor. Özet olarak Şia, tabiatı gereği ümmetin fitnesi. Bu gün bu fitne, zulüm ve vahşete başladı. Artık buna müsamaha göstermek, insanın mesuliyet hissini köreltiyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir