ŞİA NEDİR? GİRİŞ-2-

ŞİA NEDİR? GİRİŞ-2-
Şia yazı serisine daha başlamadık. Birinci ve ikinci yazımız, Türkiye’deki Şia’nın, zihin dünyası ve akıl formu hakkında “takdim” mahiyetindedir. Daha önce Şia hakkındaki yazılarımıza gelen tepkilerde gördük ki, bu insanlar, yazılarımızda bahsini ettiğimiz konulara hiç girmeden, Ehl-i Sünneti, Yezid taraftarı olmakla, Emevi saltanatının ürettiği İslam anlayışı olmakla itham ediyorlar, yani açık gerçekliklere rağmen iftira etmekten imtina etmiyorlar. İftiralarının hepsi bu kadar değil tabii ki… Yazı serimizin esas konularına başlamadan, Şiilerin zihin dünyalarındaki bu “çılgınlık” halini tespit etmek istedik. Yazı serimize devam ederken de, ara sıra bu başlıkla (ŞİA NEDİR?) yazılarımıza devam edeceğiz.
Sayısız iftiralarından biri de, Ehl-i Sünneti, Emevi saltanatının oluşturduğu ithamıdır. İmam-ı Azam Hazretlerinin hem Emevi hem de Abbasi yönetimleri döneminde zindana atıldığı ve nihayetinde zindanda şehit olduğu gerçeği, bu adamlara hiçbir mana ifade etmez. Emevi ve Abbasi yönetimlerinin İmam-ı Azamdan, iktidarlarını meşrulaştırmak için fetva, içtihat veya başka herhangi bir destek alamadıkları, bu sebeple büyük imamı zindanlarda çürüttükleri ve nihayet orada şehit ettikleri gerçeği orta yerdeyken, o kadar büyük iftiraları hiçbir vicdan emaresi göstermeden savurmaları, ancak “çıldırmış” ruh ve zihin haliyle izah edilebilir.
İftiranın da bir sistematiği var. İftiranızın inandırıcı olması için, içine birazcık “doğru parçaları” koymanız gerekiyor. Adamlar hem kindar ve müfteri, hem de ahmak. Bari bir işi adam gibi yapın, madem iftira ediyorsunuz, biraz gerçeğe benzetin. Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamayan adamlar bunlar, çıkmışlar bütün bir tarihe iftira atıyorlar. Adamların “ceza ehliyeti” yok, fakat din inşa etmeye çalışıyorlar.
İftira olduğu açık olan bu tür sözleri neden umursamaz şekilde sarfediyorlar, anlaşılır gibi değil… Boşuna çılgınlık hali demiyoruz. Yanlış merkezde kurulan anlayış, “doğruyu” yanlış, “yanlışı” doğru görür. Bunu yapabilmek için “maddi vakaları” da tersyüz etmeye başlar. Büyük İmam, Emevilere ve Abbasilere karşı direndiği için canını vermiştir fakat canını veren bir Şii olmadığı için bu adamların nezdinde hiçbir kıymeti yoktur.
Nasıl bu kadar açık ve ağır iftira edebildiklerinin izahı, zihin ve ruh dünyalarında gizli… Ruh ve zihin dünyaları o kadar kaotik bir yapı arzediyor ki, adamların herhangi bir “sınırı” yok. Kaotik ruh ve zihin dünyalarında “sabitlenmiş” tek gerçek, Şia inancı… Bunun dışında her vaka tersyüz edilebilir, her iftira atılabilir, her yalan söylenebilir. “Çılgınlık hali” ifademizi yabana atmayın.
Şia özü itibariyle “aksül amel” bir harekettir yani reaksiyoner bir akımdır. Reaksiyoner anlayışlar bilindiği üzere, karşı oldukları fikirlerin zıddı olmaktan kurtulamazlar. Tüm çabaları, karşı oldukları fikri imha etmek, onun yanlış olduğunu ispatlamak içindir. Karşı oldukları fikir doğru ise, onun yanlış olduğunu ispatlamak için hezeyanlar, saçmalıklar, iftiralar atarlar. Karşı oluş bir müddet sonra “girdaba” dönüşür ve tüm akıl, düşünce ve duyguyu emer, geriye sıhhatli bir zihin ve ruh dünyası bırakmaz. Şia’nın Ehl-i Sünnet hakkındaki iftiralarını başka şekilde izah etmek mümkün müdür?
Reaksiyonerdir çünkü tarih boyunca hiçbir şey üretmemiş, bir medeniyet inşa etmemiş, insanlığa hiçbir şey katmamıştır. Asırlarca yaptığı tek şey, Ehl-i Sünnete iftiradır ve Müslümanlar arasına fitne sokmaktır. İftira etmekten bir şey inşa etmeye vakit bulamamış garip bir akımdır.
Ruh ve zihin dünyaları o kadar nefretle doludur ki, Ehl-i Sünnet anlayışını önce kendi iftiraları ile çerçeveliyorlar, sonra o iftiralardan ördükleri Ehl-i Sünnet anlayışını alabildiğine kin ve nefretle eleştiriyorlar. Eleştirdikleri, aslında kendi iftiraları… Ehl-i Sünneti olduğu gibi anladıkları takdirde eleştiremeyeceklerini bilen Şia merkezindeki alimler (ki asıl alçak bunlar, çünkü bildikleri halde halkı aldatıyorlar), önce iftira sağanağına başlıyor, sonra o iftiralar üzerinden eleştiri geliştiriyorlar. İslam’ın usul, ahlak, edep gibi kıymetlerine riayet etmedikleri gibi beşeri aklın ürettiği felsefenin metoduna bile riayet etmiyorlar. Adamlar, insanlık mirasından da nasibini alamamış tuhaf bir akıl formuna sahipler.
Daha önce söylediğimiz gibi, bu yazı serisinin muhatabı Şiiler değil. Onlar, “nefretin tecessüm” etmiş halidir, kelam onlara tesir etmez. Kelam, yani insani muhabere vasıtası… Kaotik zihin ve ruh dünyasına kelam tesir etmez. Yeryüzünde Şia’nın oluşturduğu kaotik zihin şeması, hiçbir anlayışta yoktur. Reaksiyon, bunların zihin dünyasını zehirlemiştir. Bu adamlarla konuşmanın, tartışmanın anlamı yok, insanları bu zehirden korumak gerekiyor. Çabamız da zaten bu…
Sitemiz yazarlarından İbrahim Sancak’ın son yazısında (Ali Bulaç-2-Biraz isabet kaydetmiş), Şia’nın biraz da olsa bulaştığı herhangi bir zihin dünyasının (mesela Ali Bulaç’ın) ne hale geldiğini gösteren teşhisleri çok hoş. Ali Bulaç, tüm yazısı boyunca Şia’nın yanlışlarını teşhis etmesine rağmen, Şia’ya hiçbir şey söylememekle, hala Şia’nın “üstün” bir konumda olduğunu göstermeye mi çalışıyor? Zihin dünyası bir defa sıhhatli merkezini kaybettiğinde, “doğru” bile o insanların elinde eğilip bükülmeye başlanıyor. Yazık…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir