SİNSİ İNTİHALCİLER

SİNSİ İNTİHALCİLER (SİNSİ FİKİR HIRSIZLARI)
İstanbul’da köşe başlarını tutmuş sinsi ve kifayetsiz insanlar var. Gazeteleri, dergileri, televizyonları, bazı mahfilleri tutmuşlar, bazıları bulundukları yerin hakkını veremediklerini biliyor bazıları ise burnundan kıl aldırmayacak kadar kibirli… Her iki cinsi de kifayetsiz fikir adamı müsveddesi… İslam’a dair üç beş ezberleri var ve onları tekrar etmekle meşguller. Bir kısmı tam bir ahmak şablonuna mahkum olmuş kifayetsizliğinin de farkında değil, hala ülkenin (yani Anadolu’nun) eskisi gibi ne verirse yiyeceğini zannedecek kadar geri kalmış durumda, kendilerine gösterilen itibarın, işgal ettikleri mevkii olduğunu bile farketmiyorlar. Bazıları ise bunu farketmiş fakat elinden bir şey gelmeyen çaresiz insanlar misali çırpınıp duruyor. İstanbul dışında, meşhur olmamış insanların fikirlerini sinsi şekilde çalmakla meşgul.
Fikir adamı olmak bambaşka bir şey… Olamayanların çırpınışları seyre değer bir komiklik sergiliyor. İşgal ettikleri mevkii, ciddi fikir keşiflerini gerektiriyor, bunu anlamayanlar tekrara boğuldular çoktan. Anlayanlar ise sinsi şekilde fikir hırsızlığı yapmaya yelteniyor.
Basılmış fakat piyasaya sürülememiş, tanınmamış, okuyucuya ulaşmamış kitaplar var. Bunlar, basanlar tarafından İstanbul’daki işgalcilere ulaştırılıyor veya işgalciler bunlardan bir şekilde haberdar oluyor. Hatta hiç basılamamış, internette “e-kitap” olarak yayınlanan kitaplar var ve işgalciler bunlardan haberdar. Kitapların dışında, internet sitelerinde yayınlanan, yüzbinlerce okuyucusu olmadığı için kamuoyunun önüne gelmeyen makaleler de mevcut. İstanbul’daki işgalciler, bunları okuyor, içlerinden orijinal olanları (fikri keşif mahiyetindekileri) alıyor, bazen dilini, bazen üslubunu değiştiriyor, bazen de hoyratça fazla değişiklik yapmadan kendi adına gazetelerde yayınlıyor, televizyonlarda konuşuyor.
Biraz zeki olanları, bir makalenin ana fikrini (yani fikri keşfi) alıyor, yazısının merkezine yerleştiriyor ama yazıyı kendi dil ve üslubu ile örüyor. Hal böyle olunca, okuyucu, intihal ettikleri yazıyı okumuş olsa bile farketmiyor. Hep merak etmişimdir, zekasını hırsızlık için kullanan insanların ruh dünyasını… Bu insanlar hakkında en fazla merak ettiğim husus ise, kendilerine nasıl tahammül ettikleridir.
İstanbul’un işgalcileri, “fikir adamı” tahtında oturdukları için, kimse onların fikir hırsızı olduğunu farketmiyor, böyle bir ihtimalin gerçek olduğunu kabul etmiyor. Öyle ki, sinsi intihalci, intihal ettiği makale aylar önce yayınlanmasına rağmen, kendi yazısını esas alıp, fikre sahipleniyor ve fikrin esas sahibini intihalci olarak mahkum edebiliyor. İşgal ettiği mevkii, bunu yapması için gerekli donanımı ve itibarı sağlıyor, adamı durduracak tek engel, “fikir namusuna” sahip olması. Ne var ki kifayetsizlerde “fikir namusu” olmaz.
Bu tür sinsi fikir hırsızlıklarını deşifre etmek aslında kolay… Bir müddettir tenkit yazısı yazmama kararımız devam ediyor. Tenkit yazıları, “saf fikir imalini” engelleyen, insanın aklını vakumlayacak kadar büyük bir iştihayı besleyen mahiyet taşıyor. Tenkit yazısı yazmaktansa telif çalışmaları yapmak, mümkün olduğunca çok sayıda “eser” vermek, doğru ve makul olandır. Mevcut kıymetleri korumak için hırsızlara karşı tedbir alma çabası, kıymet birikimini artırmaya mani oluyor. Günde bir tane tenkit yazısı yazmak, ayda otuz yazı yapıyor ki, bu emek telif çalışmalarına verildiğinde bir adet eser vücut buluyor. Hangisini yapmak lazım?
Tabii ki ikisinden de vazgeçmek mümkün değil. Fikir hırsızlığının yaygınlaştığı bir ülkede, fikir keşif ve imal etmek, hırsızların beslendikleri tekneyi doldurmaya çalışmak gibi bir şey… Meseleye böyle bakınca tenkit yazıları zaruret kesbediyor. Lakin meselenin manevi tarafı var ki, bir kıymeti çalmaktansa, bir kıymetinin çalınmasına razı olmak gerekiyor. Fikri, sinsi şekilde de olsa çalan alçak, o fikri piyasaya sunuyor, insanlar bir şekilde o fikirden faydalanıyor. İşte bu nokta, “fikir yiğitlerinin” manevi dünyalarında, mesuliyetlerini yerine getirdiğine dair bir kanaat oluşuyor ve hırsızlara karşı kavgaya varacak bir cedelleşmenin de önünü kesiyor. Fikir namussuzlarının hırsızlıkla besledikleri dimağlarına inat, çalınacak kadar kıymetli fikirler üretmiş olmanın manevi hazzı ve tatmini kafi geliyor. Aradaki seviye farkına bakın…
Meşhur olmak için cami duvarına küçük abdestini bozan şerefsizlerden olmayan fikir yiğitleri, eserlerinin görünmesi, tanınması için hoyrat yollar denemedikleri için, istismar edilmeye fazlasıyla müsaitler. Fikirlerinin sinsi şekilde çalınması bu istismarın yollarından sadece birisi… Vakarın ve asaletin şahsiyet halinde tecessüm etmesi bir tarafa, tarifinin bile unutulduğu bir vasatta, gerçek fikir adamlarının istismarı kolay ve yaygın olacaktır. Fikrinin izharı için bile vakarını bozmayan, fikrini şöhret için manivela olarak kullanmayan yiğitler, fikrin yayılmasının tek yolunun tanınmak olduğu bir devirde, derin bir paradoks yaşıyorlar. İman ile gerçeklik, ahlak ile şöhret, asalet ile ucuzluk, vakar ile hafifmeşreplik arasında, her gün suratına suratına çarpan bu paradoks, ne büyük bir imtihandır Allah’ım… Ümmetin meselelerinin çözümüne katkı sunacak bir idrak ve tefekkür cehdinin, fikir hırsızlarından başka müşterilere ulaşamaması, ulaştırılamaması, bir fikir adamı için yeryüzü cehennemi değilse nedir? Eğer bu gerçekten yeryüzü cehennemiyse, İstanbul bu cehennemin gayya kuyusudur, zebanileri de fikir adamı müsveddesi haysiyetsizlerdir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir