SİYASAL YALANLAR VE SOSYAL TRAVMALAR

SİYASAL YALANLAR VE SOSYAL TRAVMALAR

İlkokula başlayana kadar tarih ile ilgili bilgiler edinme imkanına sahip olunabilir mi? Bu sorunun cevabı kural olarak hayırdır. Ne var ki her kuralın istisnası olduğu gibi bu kuralın da istisnası vardı ve yaşanılan evde (ailede) büyük çocuklar var ve siyasi sohbetler ve tartışmalar yaşanıyorsa, ilkokula başlamamış olan küçük çocuk da kulak misafiri oluyor. Dinlediklerini anlamasa da hafızasına bazı bilgiler, intibalar, isimler ve şablonlar giriyor. Bunlar malum olduğu üzere daha sonraki yaşlarında anlayacağı malzemelerdir. Bu çerçevede ilkokul öncesi hayatımda hatırladığım bilgi kırıntıları arasında tarih ile ilgili olanlar; Sultan Vahdettin Han’ın hain olmadığı, Osmanlı devletinin de kötü olmadığıydı. Esas olarak bunlardı hatırladıklarım ama ara sıra Atatürk’ün de lafı geçerdi. Atatürk’ün bahsi ise tabi ki müspet şekilde geçmezdi. Kısacası Atatürk’ü seven bir ailede büyümemiştim. Tabi ki o yaşlarda Atatürk’ü sevmenin şart olduğunu bilmiyordum ve bunu daha sonraki yaşlarımda öğrenecektim. Hem de ağır şekilde öğrenecektim.

İlkokula başladığımızda o sevmediğimiz kişinin, kitapların tamamında resminin ve isminin geçtiğini gördüm. O kişiden bahsederken “Adam” dememeye gayret ettiğim sanırım anlaşılıyor. Zira o kişiye “adam” demenin suç teşkil ettiğini koca ülke bir profesörün konuşmasında hem de naklen kullandığı bir ifadede “adam” dediği için ceza almasıyla anladı. Bir kişiye (veya insana) adam demenin suç teşkil ettiğini iyi ki, ilkokulda kimseler bize söylememişti. Söylemiş olsalardı herhalde insiyaki olarak “Allah Allah, adam değil miydi ki?” şeklinde tepki vermekten daha gelişmiş bir dimağa sahip olmadığımız malumdur. Birinci sınıfta okumaya başladığımızdan itibaren o kişiyle ilgili metinleri müfredat gereği okuttukları zaman, evde ve çevrede duymadığımız bambaşka biriyle karşılaştık. Bir kahramandı bir kahramandı ki sormayın… Koca vatanı tek başına kurtarmıştı mesela… Her nasıl yapmıştı bilinmiyordu ama kurtarmıştı. Samsun’a çıktığından bahsediliyordu ama mesele onbinlerce askere sahip düşman kuvvetlerini yalnız başına nasıl yendiği anlatılmıyordu. Ne var ki çocuk dimağı, anlatılmayan parantez içlerini muhayyilesi ile dolduruyordu. O kadar kahraman o kadar kahramandı ki, yalnız başına bilmem kaç tane düşman devlet ordularını yenmişti ya, öyleyse ya insanüstü bir varlıktı veya elinde sihirli bir asa (veya kılıç) vardı ve bir sallamaya binlerce düşman askeri öldürüyordu. Çocuk muhayyilesi dedik ya, mesela bir bakışıyla bir tümen düşman askerini, arkasından bir nefeste bir düşman kolordusunu imha ediyor olmalıydı. Bu yazdıklarımızın şaka olduğunu zannediyorsunuz değil mi? Yanıldınız. Şaka değil… Bir kişinin koca vatanı yalnız başına kurtardığını her sayfada yazacaksınız ve bunu nasıl yaptığını anlatmayacaksınız… Bunu da yaşları yedi ile on iki arasındaki çocuklara yapacaksınız. Peki ne bekliyorsunuz? Neresi şaka bunun? Ha illa şaka olduğunu iddia ediyorsanız size bir koridor açayım. Devlet şaka yapıyor olmalıdır. Bakın bu olabilir. Zira okul kitaplarında bir kişinin koca vatanı yalnız başına kurtardığını yazıyor ama bunu nasıl yaptığını yazmıyorsanız, şaka yapıyor olmalısınız. Ha o zamanda “devlet şaka yapar mı ki?” diye sorarlar insan değil mi?

İlkokulda, “iyi de öğretmenim, bir kişi yalnız başına o kadar orduyu nasıl yendi de koca vatanı kurtardı” diye soracak zihin ve akıl oluşmadığı için sorular daha sonraki yıllara miras kaldı. Kimlerde miras kaldı sorular? Okulda okudukları ile evde (ailede) dinledikleri aynı olan kişiler için miras kaldı. Okulda okudukları ile evde dinledikleri birbirine taban tabana zıt olanlar için bu sorular geleceğe miras kalmadı. Okul kitaplarında okudukları ve öğretmenden dinlediklerini evde aile büyüklerine sordular. Yani biz sorduk ailemize… Ve kitapları gösterdik… Ve öğretmenin anlattıklarını naklettik… Dedik ki, okulda bunları okutuyor, bunları anlatıyorlar, doğru mu? “Asla doğru değil” diye cevap verdiler ve çocuk dimağının bile anlayabileceği gerçeklikte açıklamalar sundular. “Bir kişi, onbinlerce askeri olan bir orduyu yalnız başına yenebilir mi?” Tüm kahramanlık duygularımıza rağmen, muhayyilemizin kahraman üretme maharetine ve ihtiyacına rağmen, yaşımız gereği hala irrasyonel bir hayat yaşamamıza rağmen, bir kişinin tek başına onbinlerce askeri yenebileceğine inanmakta zorlandık. Evde anlatılanlar muhayyilemizin tüm çabalarına rağmen daha mantıklı geldi ve okulda anlatılanların saçma olduğuna kanaat getirdik. Üstelik daha aklın inşasını tamamlamadığı, aklın metotları kullanma seviyesine ulaşamadığı, zihni evrenin “gerçeklik” boyutunun daha teşekkül etmediği bir dönemdeki kavrayışımızla okulda okutulan ve anlatılanların saçma olduğuna kanaat getirdik. Hala şaka yaptığımızı zannedenler varsa durumları çok vahimdir. (Bu ne demek şimdi? Sekiz-on yaşlarında kabul edemediğimiz “gerçeklik tasavvuru” yetmiş yaşındaki insanlar tarafından hala dillendiriliyor. En kısa ifadesiyle Kemalistlerin “akıl yaşı” ancak sekiz olmalı ki bu iddialara hala inanıyor olsunlar. Ortaya çıkan neticeye bakın.)

İlkokulda önümüze çıkan bu çelişki, aklımızın gelişmesini tetiklemiş olmalı. Çünkü ortaokula başladığımızda, okulda okutulanları değil, ailede anlatılanları da sorgulamaya başlamıştık. Tamam, ailemiz, okulun resmi ve soğuk yüzünden daha fazla güven veriyordu. Ailemize torpil geçtiğimi itiraf edeyim. Fakat ortaokula gelene kadar müfredatın her tarafında ondan bahsediliyor ve o kadar ısrar ediliyordu ki, insan “doğru olabilir mi acaba?” diye tereddüt de etmiyor değil.
Ortaokulun sonları ve lisenin başlarında insanın zihni biraz daha aydınlanıyor ve “gerçeklik kavrayışı” daha sağlam zemine oturmaya başlıyor. Bir anda fark ediveriyorsunuz ki, devlet, milyonlarca vatandaşına (tüm halka) yalan söylemez. Ve bir anda anlayıveriyorsunuz ki, koca bir tarih yalan ve yanlış yazılamaz ve koca bir devlet yalan üzerine inşa edilemez. “Hadi…” diyorsunuz içinizden, “bunu yaptılar fakat bu kadar yalanı nasıl gizleyebilirler ki?”. Hani daha “adam” dediği için hapis cezası alan insanları görmemişsiniz. Gerçi çevrenizde bazı insanlar hapse giriyorlar ama onlar genellikle “mürteci” olduğu için hapse giriyorlar. Onları saymıyorsunuz ve tereddütlerinizle baş başa yaşamaya devam ediyorsunuz. “Koca devlet tüm millete yalan söyler mi?”. “Koca devlet tüm millete bu kadar çok yalan söyler mi?”. İnsanın muhayyilesi genişledikçe daralıyor mu ne? Biyolojik yaşın ilerlediğini önemsemeyeceğim de “akıl yaşı” ilerliyor ve “gerçeklik kavrayışı” gelişiyor ya… “Koca devletin tüm millete bu kadar yanlışı bu kadar zamandır söyleyebiliyor” olması, mümkün görünmüyor. Yok canım… Bu kadarı olmaz diye düşünmeye başlıyor insan. Hayır… Olamaz. Bu devletin başında millet düşmanları mı var ki? İnanamıyor insan böyle büyük bir kurgunun olabileceğine. Daha Ergenekon terör örgütü deşifre olmamış. Tamam 12 eylül darbesinin üzerinden az bir zaman geçmiş ama büyük bir anarşinin arkasından asker idareye el koymuştur. Küçük yaştaki dimağın, can korkusu ile “gerçeklik kavrayışı” kompozisyonuna dahil ettiği 12 eylül darbesinden gerekli neticeleri çıkaramaması tabidir.

Tam bu istikamette zihni organizasyona sahip olacakken, yani lise sonlara doğru resmi tarihin dışında bir tarih olduğunu kitaplardan okumaya başlıyorsunuz. O zamana kadar resmi tarih kitaplarda, gayriresmi tarih ise “laftaydı”. Kitap, her zaman lafa galip gelir. Tam bu olacakken, gayri resmi tarih kitaplarını fark etmek, bambaşka bir zihni organizasyonun önüne getiriveriyor insanı… Kitaba karşı kitap… İşte tılsım bir defa daha bozuluyor. Resmi tarihin baştan sona yalan ve kurgu olduğunu anlatan bir sürü kitap… Zaten “gerçeklik kavrayışına” sığmayan irrasyonel kahramanlık hikayesi ile hesaplaşmanızı tamamlamamışsınız, bunun üzerine resmi tarihin yalan olduğuna dair kitapları okumaya başladığınızda, aklınız tabi olarak tarafını seçiveriyor. Fakat daha bitmemiştir hesaplaşmanız. Son bir mevzii var ele geçirilmemiş olan… Zihni kıvrılmalarınızda karşınıza çıkan o mevzii şu, “Allah Allah, bu kadar ahmak olabilirler mi?”. Bu soruyu cevaplamakta zorlanıyor insan… Hakikaten bir devlet (adına devlet demek gelenek olmuştur, aslında devlet değil) tüm varlığını yalan üzerine kurar mı? Böyle yapıyorlarsa, bu ne çapta bir ahmaklık… Zira yalan üzerine kurulu siyasi sistemin yaşama şansı yok ki.

Bu hesaplaşmanın çetin geçtiği doğru. Fakat tam o aralarda (yani lise sonları ve fakülte başları) resmi tarihin bazı sayfaları kamuoyunda tekzip edilmeye başlanıyor. Mesela Atatürk’ü Anadolu’ya, Kurtuluş Savaşını başlatmak için Sultan Vahdettin Han’ın gönderdiği, hem tarihçiler ve hem de resmi ağızlar tarafından teyit edilmeye ve dolayısıyla resmi tarih tekzip edilmeye başlanıyor. İşte bu noktadan itibaren zihni patinajlarınız bitiyor ve resmi tarihin tamamen yalan olduğuna inanmaya başlıyorsunuz. Devam eden yıllarda resmi tarihin birçok sayfası çöpe atılıyor ve zihni mevzilenişiniz muhkem hale geliyor. Bir anda kendinizi öyle bir zihni organizasyonun içinde buluyorsunuz ki, resmi tarihin tekzip edilmeyen sayfaları da mutlaka yalandır. Tüm sayfaların yalan olduğuna dair hala elinize kafi derecede malzeme ve delil geçmiyor ama bunu açılmayan arşivlerle izah etmek gayet makul hale geliyor. Artık siyasi rejimin ve Kemalistlerin baştan sona yalan ve yalancı olduğu konusu, zihni ve akli verilerinizin en muhkem istinatlarından birini oluşturuyor.

Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir siyasi hile ve aldatma ile karşı karşıya olduğunuzu anlamanız, 40 yılınızı alıyor. Bunun oluşturabileceği öfkeyi hiç hesaba katmamış olmalılar. Çok büyük bir hata yaptılar, yalan söylediler. O kadar çok yalan söylediler ki, artık doğrularına inanmak için bile bir sebep kalmadı. Zira sadece yalan söylemediler, aynı zamanda doğruları da yanlış gibi gösterdiler. Çok büyük bir suç işlediler. Halkı doğrulardan uzaklaştırdılar. Doğrulardan uzaklaşan insan dimağının yalana ısrarla sahip çıkacağını zannetmek gibi bir dalalete düştüler. Doğruya sahip çıkma maharetini kaybeden insanların yalana sahip çıkmak konusunda dirayetli olması nasıl mümkün olabilir ki?

Bundan sonra yapacakları iş, siyasi cenazeyi ortadan kaldırmaktır. Bu konuda Sultan Vahdettin Han’ın asaletini göstermeliler diyeceğim ama ne gezer. Sultan Vahdettin Han’ın asaleti nedir diye soranlara anlatalım. Şart oldu çünkü…

Atatürk ve daha başka bir çok subayı Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya gönderen Sultan Vahdettin Han, savaşın neticelenmesinden sonra kendi görevlendirdiği subaylar tarafından hain ilan edildiğinde, Anadolu’nun yani vatanın ve milletin işgalden kurtulmuş olmasını kafi görüp tahtını koruma çabasına girmemiştir. İstanbul ile Ankara arasında ihtilaf çıkmasına fırsat vermeyip tahtını bırakmış ve milletinin ve vatanının düşman işgalinden kurtulmuş olmasına sevinmiştir. O noktadan sonra yapacağı mücadele bir iç savaş demektir. Asaleti de tam bu noktada ortaya çıkar. Sultan ve halife Vahdettin Han, Ankara’ya gelip otursaydı yani İstanbul’dan çıkıp Ankara’ya sadece yoldaki halkı arkasına takıp gelseydi o günden bugüne Atatürk’ün ismi bile kalmazdı bu ülkede. Ama asalet o ki, millet ve vatanın kurtulmasını, tahtının kurtulmasına tercih eden bir yüce şahsiyet, vatan ve milletin işgalden kurtulmasından sonra tahtı için bir iç savaşa sebep olmamış ve şahsı için Müslüman kanı dökülmesini istememiştir. İŞTE YÜKSEK ASALET BU.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir