TABİİ TEŞKİLATLILIK HALİ

TABİİ TEŞKİLATLILIK HALİ

(Terkip ve İnşa dergisi 10. sayı)

*İman ve teşkilat
İman, ruhi yöneliştir, ruhun istikamet kazanmış halidir. Bu sebeple iman, ruhi teşkilatlanma halidir. Ruhi teşkilatlanma, müşahhas değil, mücerrettir. Şahıslara veya müesseselere bağlılık değil, manaya bağlılıktır. İnsanların aynı istikamete yönelmesidir, bu sebeple kendiliğinden bir teşkilatlılık haline işaret eder. Muhataplarına iman teklifinde bulunmalarından dolayı dünyadaki en büyük teşkilatlar, dinlerin ta kendisidir.
İman, derin ve muhkem bir teşkilatlılık halidir. Dış etkiyle mümkün olmayan, kendi kendine zuhur eden, insanı ruhundan kavrayan, kalbini ve zihnini teşkilatlandıran ve idare eden bir kıymettir. İnsanı büyük hadiseler karşısında ayakta tutan, ağır yükleri taşımasını mümkün kılan, şiddetli saldırılar karşısında mukavemet ettiren bir ruhi kıymettir. İdeolojilerin arayıp da bulamadığı, teşkilatların elde etmek isteyip de üretemedikleri bir kıymet…
*

İman, aklın aldatıcı etkilerine karşı sabrı mümkün kılan, akla ayartıcı teklifler sunulduğunda aklı zapt altına alabilen, nefsin baştan çıkarıcı hazlarına karşı mukavemet edebilen, nefse yapılan hain teklifleri reddedebilen tek kuvvet kaynağıdır. Bu hususiyetler, bir teşkilatın arayıp da bulamayacağı cinsten kıymetlerdir. Teşkilat, mensuplarından emin olmak istediğinde nasıl bir muhafaza merkezi ve muhafaza dairesi oluşturabilir? Geliştirilebilen hiçbir emniyet tedbiri, iman kadar muhkem ve derin olmamıştır.
Akla ve zekaya dayalı tedbirler, daha akıllı ve daha zeki birileri tarafından kırılmakta, yıkılmakta, geçersiz kılınabilmektedir. Bir tedbir ne kadar zekice olursa olsun, bir müddet sonra normalleşmekte çünkü aklın alanına taşınabilmekte, üzerinde çalışılabilir hale getirilmektedir. Bir tedbir, ilk keşfedildiği zamanda aşılmaz, kırılmaz gibi görünse de (gerçekten böyle olsa da) bir müddet sonra akıl ve zeka onu mutlaka aşmanın yolunu bulmaktadır. Netice olarak akıl ve zekaya dayalı tedbirlerin mutlaka bir miadı vardır, miadı olduğu ve miadının da ne zaman dolduğu bilinmelidir. Miadı dolan tedbirin değiştirilmesi şarttır zira aşılması, kırılması, yıkılması zamanı gelmiş demektir. Ne var ki bir tedbirin miadını doldurduğunu bilmek için hayattaki tüm gelişmeleri, her insanın akıl ve zeka durumunu bilmek gerekir, bu ise imkansızdır.
İşte imanın vazgeçilmez bir kıymet, kaynak ve kuvvet olarak ehemmiyetinin anlaşıldığı noktalardan birisi burasıdır. Teşkilatlar için tedbir meselesi ne kadar mühimse, iman teşkilatlanmada o derecede mühimdir.
*
Teşkilat her zaman fedakarlık ister, fevkalade hallerde ise çok daha fazla fedakarlık ister. İnsanları fedakarlık yapmaya sevk etmek, fedakarlık yapmalarını mümkün hale getirmek, ihtiyaç duyulduğunda sabırlı ve dayanıklı kılmak nasıl mümkün olabilir? Bir insanı fedakarlık yapmaya neyle ikna edebiliriz? Fedakarlığın maddi ve dünyevi bir karşılığı olabilir mi? Sabırlı ve dayanıklı olması için ne teklif edilebilir?
İman bitmez tükenmez bir enerji kaynağıdır. Hiçbir teklifte bulunmadan insanları sabırlı, dayanıklı, fedakar, cefakar yapar. Böyle bir kaynak yerine maddi tekliflerde bulunmak makul müdür? Kaldı ki, imanın ürettiği sabrın karşılığı hangi maddi kıymetle ödenebilir, imanın talep ettiği fedakarlığa dünyanın tamamı bedel olarak kafi midir?
Her meseleyi tek tek ele almaya gerek yok. İmanlı insanlara dayanan teşkilatlar, en muhkem teşkilatlardır. Keza hedefi imanın istikameti olan teşkilatlar, en muhkem bünyeleri kurabilirler.
*Ahlak ve teşkilat
Ahlak, cemiyet teşkilinin ruhi ve akli altyapısıdır. İnsan kalabalığı ile cemiyet arasındaki fark, kalabalıkların cemiyet çapındaki teşekkülüdür. Bu teşekküle ahlak diyoruz, bu manada ahlak, insan kalabalığını cemiyete tahvil eden veya insan kalabalığından cemiyet inşa eden kaideler manzumesidir.
Kaideler manzumesidir ama alt alta yazılan bir kaideler listesi değil. Ahlak, hayatın tüm hadise çeşitliliğini izah ve tanzim eden, sayısız insandaki tüm mizaç çeşitliliğini belli bir çerçeveye alan, hayatın merkez ve muhitini, özünü ve sınırlarını gösteren, hayatın içinde mecralar açan ve bu mecralarda akan suyu belli havzalarda toplayıp değerlendiren muhteva manzumesidir.
Ahlak, tüm cemiyetin bir araya gelip müşterek kararlar almasına ihtiyaç duymaksızın cemiyet çapında teşkilat kuran ana fikirdir. Merkezinde iman olmak üzere oluşturduğu “muhit”te, hayatın nasıl yaşanacağını, alt ve üst sınırlarını gösteren, insanların birbirini tanımadan “bilmelerini” sağlayan, nasıl davranacaklarını birbirinden habersiz şekilde öğreten özdür.
Ahlaklı cemiyet, “büyük teşkilatını” kurmuş demektir. Büyük teşkilat, cemiyet teşkilidir. Ve büyük teşkilat, teşkilat kurmanın altyapısı ve ufkudur. Tüm teşkilatlar bu ufuk içinde kurulur, idare edilir ve verimlendirilir. Ahlak yoksa teşkilat kurmak fevkalade zordur.
Mafya bile önce bir “ahlak” oluşturur, nelerin yapılıp yapılmayacağı, nelerin nasıl yapılacağı, hangi hedeflere yürüneceği, insanların birbiriyle münasebetlerinin nasıl kurulacağı ila ahir… Tüm bunların adına “racon” dese de, onun asıl adı ahlaktır. Mafya bile ahlak yoksa ayakta kalamaz.
Ahlak, hayatın içinde cereyan edeceği nazari havzadır. Bu havza yoksa hayatın hangi yöne, hangi mecralarda, hangi ritimde akacağı bilinmez. Bunlar bilinmediğinde hayat, kaosa döner, kaos üretir. Kaos, nizamın (teşkilatın) zıddıdır.
Hiçbir şey iklimini bulmadan doğamaz, yaşayamaz. Teşkilatın nazari havzası ahlak, ameli havzası ise cemiyet yani teşkilatlı kalabalık yani ahlaklı topluluktur. Teşkilat kurabilmenin zemini ve ufku ahlaklı cemiyettir. Ahlaklı cemiyet yoksa teşkilat kurmanın, sevk ve idare edebilmenin, hedeflerine ulaşabilmenin çerçevesi farklıdır. İşte günümüzün teşkilatlanma problemlerinin kaynağı budur, halkın (insanların) kafi derecede ahlaklı olmaması…
Kurulmak istenen teşkilatların arzulanan seviyeye gelememesinin temel sebebi, içinde yaşadığı halkın nazari ve tatbiki çerçevesini kaybetmiş olmasıdır. Kimin ne yapacağı, nasıl yapacağı, hangi hadise karşısında nasıl bir tavır takınacağı meçhul… Bir insanı tanımak yıllar sürüyor ki yıllar sonra da nasıl davranacağından emin olmak fevkalade zor. Bilinmeyen, tanınmayan, test edilmemiş insanlarla teşkilat kurmak nasıl mümkün olabilir?
Bir insanı tanımanın iki yolu var, birincisi ahlak, ikincisi ise o kişinin kendini tanımasıdır. Ahlak, bir insanın mizaç hususiyetleri ne olursa olsun, davranışların umumi çerçevesini tayin ettiği için, kişi tanınmasa da mesela hainlik etmeyeceği, mesela ahde vefa göstereceği bilinir. Mizaç hususiyetlerindeki farklılıkların bilinmemesi, teşkilat kurmaya ve idare etmeye mani olmaz. Ahlak ortadan kaybolunca geriye kalan yol, insanların mizaç hususiyetlerini derinliğine keşfetmektir. Bunu yapmak ise on yıllar alır, çünkü insanın sahip olmadığı imkanlar eline geçtiğinde mizaç hususiyetleri içinde gizli kalanların zuhur edeceğini bilmek gerek. Mizaç hususiyetlerinin zuhur etmesi için ona uygun imkan ve şartlar gerekir. Mizaç hususiyetlerinin tezahürü için gerekli olan imkan ve şartlara sahip olmayan bir insanın, o imkanlara sahip olduğunda nasıl davranacağını o insanın kendisi de bilmez, başkasının bilmesi ise zaten imkansız. Ahlak yoksa insanın kendisini tanıması gerekir ki o insan bilinebilsin, oysa sahip olmadığı imkanlar mizaç hususiyetlerinin zuhuruna mani olduğu için, kişi kendini bile tanıyamıyor. Büyük paradoks…
Ahlaki altyapının olmaması, teşkilatların, birbirini yıllarca tanıyan insanlar arasında kurulmasına sebep oluyor. Bu durum, mevcut şartlara baktığımızda neredeyse zaruret gibi görünüyor. Ne var ki ancak birbirini tanıyan insanların teşkilat kurabilmesi, teşkilatın büyüme istidadını engelliyor. Bu durum teşkilatları “cemaat” ufkuna hapsediyor. Cemaatler kendi insanlarıyla teşkilat kurmayı tercih ediyorlar, bu tercihlerinde haksız da değiller.
Mevcut şartlarda haksız değiller tabii ki ama teşkilatlanmaya mani olan bu durumun aşılması ve yeni yolların bulunması gerekiyor. Aksi takdirde insanların ve teşkilatların ufku çok dar kalıyor.
İçinde bulunduğumuz çağda, en fazla hasarı ahlak aldı. Modern zamanlar denilen, postmodern zamanların temrinleri yapılan bu çağ, tüm ahlaki altyapıları yıktı. Bu durum, eski ahlak anlayışlarına karşı yürütülen bir mücadele değildi, bu durum, tam olarak ahlaka karşı yürütülen bir mücadeleydi. Batının ahlaka açtığı savaşın hedefi ve neticesi anlaşılamadı. Ahlaka karşı açılmış savaş, “büyük teşkilatı” çökertti. Büyük teşkilat, büyük direnişti, büyük oluşların havzasıydı, büyük hamlelerin istinatgahıydı. Ahlak çöktüğü nispette batı dünyaya nüfuz etti, dünyayı yönetebilir hale geldi. Dünyada batıya karşı mücadele etmek, direnmek, batıyla hesaplaşmak isteyenler ise çözümü başka yerde aradı. Son iki asırdır yanlış teşhisin peşinde koşan dünya, batıyla bir türlü hesaplaşamadı.
Büyük teşkilat çöktüğü için, o ufuk içinde kurulan tüm teşkilatlar problemli hale geldi, kendinden beklenen neticeleri ve faydayı üretemedi. Mevcut kaynaklar da yanlış teşhisin peşinde israf edildi.
Bu günün ahlaksız içtimai zemininde teşkilat kurmak çok problemli hale geldi. Bu günün şartlarına uygun teşkilat numuneleri geliştirmek şart… Ahlak zafiyeti bu kadar açık olduğu için her teşkilat, faaliyet alanı ne olursa olsun, ilk hedefini veya mühim hedeflerinden birini “ahlak” olarak tespit etmelidir. Herhangi bir teşkilat, cemiyete veya en azından mensuplarına, ahlaki çerçevede bir kıymet katmıyorsa, hedefi ne olursa olsun, maksadına uygun faaliyet göstermiyor demektir.
NURETTİN SARAYLI

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir