28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

(Bu yazıyı, ülkenin iktisadî köküne dinamit koyup, milyarlarca doların kaybına, dolayısıyla elli yıl geriye gitmesine ve istihdam teşebbüslerinin önünün kesilerek işsizlerin daha da çoğalmasına sebebiyet veren, o günden bugüne doğan her çocuğun istikbâline ve kişi başına düşen gelirin artmasına mâni olan, toplumda “irticacı” yaftasıyla düşmanlık oluşturan, milyonlarca insanı fişleyerek zihin travmasına yol açan 28 Şubat darbesinin hain kurt karakterli generallerinin ruh tahlili olarak okuyunuz. Onları gördüğünüz yerde buğz ve telin ediniz. “Siz bizden değilsiniz, vallâhi ve billâhi rûz-ı mahşerde iki elimiz yakanızda olacaktır” diyerek haklı öfkenizi yüzlerine savurunuz. Korkmayın bu general artıklarından. Çünkü yürekleri yanında değildir)

“Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabı başucu kitabımdır. Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın ihatalı üslûbuyla makbul oğluna anlattığı birbirinden ibretli efsaneler içinde “Generaller ve Kurtlar” efsanesini 28 Şubat dâvası ne zaman gündeme gelse, memleketin askerî bürokrasisinde ne zaman bir yozlaşma başlasa yeniden okuma ihtiyacı hissederim:

Dinle oğul! Oğuz Ülkesi’nde hâkimiyet uzun zamandır kurtlaşan generallere aittir. Apoletli kurtların koyduğu kırmızı çizgilerin geçilememesi, temelleri sökülemeyen vesayet rejiminin devam ettiğini gösterir. Oğuz Cumhuriyeti’nin zâlim ve kanlı diktatörleridir bu yüksek üniformalılar. Generallere devlet memuru demek suçtur. Devletin ve milletin askeri değil bu despot apoletliler; millet onların tebaası, devlet de mülküdür.

28 ŞUBAT’IN AZILI GENERALLERİ
Okumaya devam et

Share Button

28 Şubat’ta Kurtla Bir Olup Kuzuyu Yedikten Sonra Çobanla Ağlayanlar

28 Şubat’ta Kurtla Bir Olup Kuzuyu Yedikten Sonra Çobanla Ağlayanlar

(İşbu yazıdaki tipleri, fiil ve sıfatları 28 Şubat’ın azılı generallerinin ve onlara tahaccüb ve yaltaklık eden siyasîlerin, medya ve gazetecilerin, askerî ve sivil bürokratlarla işadamlarının özellikleri olarak okuyunuz)

***************************

“Kurtla bir olup kuzuyu yedikten sonra çobanla oturup kuzuya ağlayanlar”dan kendinizi koruyunuz. Bu münâfıkları tanıyıp zararlarına mâni olmak Kur’ân-ı Kerim’in buyruğudur.

Sûret-i haktan, yani iyiden, doğrudan, adâletten, çobanın mazlum ve mazrurluğundan yana görünüp kurtlara, zâlimlere, tâgutî rejimin zorbalarına perestiş eden, despot cumhuriyetin cellâtlarına ve generallerine gülücük dağıtan, onların sofrasında yemlenen ikiyüzlüleri tanımak ve onları aramızdan kovmak İslâm’ın emridir.
Okumaya devam et

Share Button

28 ŞUBAT’IN PARANOYAK ZORBALARI:KURTLAŞAN GENERALLER

28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

(Bu yazıyı, ülkenin iktisadî köküne dinamit koyup, milyarlarca doların kaybına, dolayısıyla elli yıl geriye gitmesine ve istihdam teşebbüslerinin önünün kesilerek işsizlerin daha da çoğalmasına sebebiyet veren, o günden bugüne doğan her çocuğun istikbâline ve kişi başına düşen gelirin artmasına mâni olan, toplumda “irticacı” yaftasıyla düşmanlık oluşturan, milyonlarca insanı fişleyerek zihin travmasına yol açan 28 Şubat darbesinin hain kurt karakterli generallerinin ruh tahlili olarak okuyunuz. Onları gördüğünüz yerde buğz ve telin ediniz. “Siz bizden değilsiniz, vallâhi ve billâhi rûz-ı mahşerde iki elimiz yakanızda olacaktır” diyerek haklı öfkenizi yüzlerine savurunuz. Korkmayın bu general artıklarından. Çünkü yürekleri yanında değildir)
———————————————–

“Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabı başucu kitabımdır. Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın ihatalı üslûbuyla makbul oğluna anlattığı birbirinden ibretli efsaneler içinde “Generaller ve Kurtlar” efsanesini memleketin askerî bürokrasisinde ne zaman bir yozlaşma başlasa yeniden okuma ihtiyacı hissederim: Okumaya devam et

Share Button

PİSLİKLERİ TEK TEK DÖKÜLÜYOR

PİSLİKLERİ TEK TEK DÖKÜLÜYOR
Orduda albay rütbesindeki bir subayın eşi Star gazetesine, 1990’lı yıllarda yaşadıklarını anlatmış, aman Allah’ım nedir o olaylar… İki yıl askeri lojmana arabalarının arkasında, battaniyenin altına gizlenerek girmiş. Hanımefendinin beyi olan albayın komutanı evlerine misafir olarak gelmiş ve demiş ki, “Eşin gelsin, komutanın elini öpsün. Artık başımı açacağım desin ve bu işi kapatalım”
Orduda bu tür zulümler, haksızlıklar, mağduriyetlerin sürekli olduğunu biliyorduk. Fakat konunun dikkatlerden kaçan bir noktası var, adamların zulmü de tam olarak kendileri gibi seviyesiz. Zulmün seviyelisi mi olur diyeceksiniz ama zeka eseri uygulama örnekleri var. Adamlar hem ortalama zekaya sahip, hem ortalamanın altında bir akıl hacmine sahip, hem de tam bir askeri zorbalık… Yani doğrudan, gizlemeden, evirip çevirmeden bir güç kullanımı, güç gösterisi… Zorbalıklarında ve zulümlerinde hiçbir zeka alameti yok. Okumaya devam et

Share Button

AHMET SELİM, HASSASİYETSİZLİĞİN BU KADARI

AHMET SELİM, HASSASİYETSİZLİĞİN BU KADARI
İnsanları tanımak zaman istiyor. Zaman, dikkat, emek… Fikir adamlarından bahsediyorum. Kendimi çok kötü hissettiğim yani yanlış tanıdığımı farkettiğim birisi Ahmet Selim’dir. Yanlış tanıdığımı, yanlış değerlendirdiğimi kabul etmekte zorlandığım, uzun süre de direndiğim birisidir Ahmet Selim. Türkiye’deki az sayıda “fikir adamı”ndan birisi olduğunu düşünüyordum. Gerçekten enteresan bir durum, fikir adamlarının her konudaki düşüncelerini okuyana kadar karar vermemek gerekiyormuş. Ben tam aksini düşünüyordum, bir fikir adamının orta halli bir makalesinden (kafi derecede uzun bir makalesinden) tüm fikriyatının ortaya çıkacağı zannındaydım. Bu zannımın hala nazari çerçevede doğru olduğunu düşünüyorum. Fakat Türkiye pratiğinde doğru netice veren bir yaklaşım olmadığını gördüm.
Aslında meselenin özü şu; fikir adamı dediğimiz kişilerin, bağlı olduğu dünya görüşünün tamamına nüfuz etmiş olduğunu düşünüyoruz. Bu tarif, nazari çerçevede doğru… Dünya görüşünün bir kısmına (parçasına) nüfuz etmiş birisine fikir adamı denmesi, “fikir adamlığına” irtifa kaybettirmektir. Ne var ki Türkiye’de İslam’ın tamamına nüfuz etmiş, dolayısıyla zihni ve kalbi evrenini İslam’ın yekunu ile inşa etmiş adam bulmak samanlıkta iğne aramaya benziyor. Garip bir şekilde “parça fikirler” ile meşgul olan adamlarla dolu piyasa ve bu durum insanı aldatıyor. Bir yazara bakıyorsunuz, bir alanda, konuda, meselede dikkat çekici bir düşünce inceliğine ve derinliğine sahip fakat konu değiştiğinde baştan sona problemli hale geliyor. Okumaya devam et

Share Button

28 ŞUBAT’IN AZILI GENERALİ ÇEVİK BİR

28 Şubat’ın Azılı Generali Çevik Bir
Sevinin ey ahali! Çevik Bir ve hempası generaller bir bir mahkemenin önünde çıkarılıyor? Yüzleri sapsarı mahkemeye götürülüşlerini gördük şükür. Adaletin bir katre de olsa gerçekleştiğini görünce insan seviniyor.

Evet, sevinin ey 28 Şubat’ın mazlum ve mazrurları! Çevik Bir adlı tekaüt general, 28 Şubat zamanlarında yüzüne bakmaya tenezzül etmediği savcı ve polis tarafından arabaya bindirilip götürülüyor. Okumaya devam et

Share Button

28 Şubat’ta Kurtla Bir Olup Kuzuyu Yedikten Sonra Çobanla Ağlayanlar

28 Şubat’ta Kurtla Bir Olup Kuzuyu Yedikten Sonra Çobanla Ağlayanlar

(İşbu yazıdaki tipleri, fiil ve sıfatları 28 Şubat’ın azılı generallerinin ve onlara tahaccüb ve yaltaklık eden siyasîlerin, medya ve gazetecilerin, askerî ve sivil bürokratlarla işadamlarının özellikleri olarak okuyunuz)

***************************

“Kurtla bir olup kuzuyu yedikten sonra çobanla oturup kuzuya ağlayanlar”dan kendinizi koruyunuz. Bu münâfıkları tanıyıp zararlarına mâni olmak Kur’ân-ı Kerim’in buyruğudur.

Sûret-i haktan, yani iyiden, doğrudan, adâletten, çobanın mazlum ve mazrurluğundan yana görünüp kurtlara, zâlimlere, tâgutî rejimin zorbalarına perestiş eden, despot cumhuriyetin cellâtlarına ve generallerine gülücük dağıtan, onların sofrasında yemlenen ikiyüzlüleri tanımak ve onları aramızdan kovmak İslâm’ın emridir. Okumaya devam et

Share Button

GÜNLÜK (14 MART 2009)

            Demirel’in yaptığı ve söyledikleriyle ilgili bir değerlendirme ve eleştiri yapmak bana her zaman beyhude ve zaman kaybı olarak görünmüştür. Bir insan, değerlendirilecek kadar önemli bir söz söylemez veya iş yapmaz mı, bu nasıl mümkün olabilir? Yeryüzündeki hiçbir insan, hayatı boyunca bir söz veya iş mutlaka yapar, değerlendirilecek kadar önemli olan… Muhtemelen bunun tek misali Demirel’dir.

            Bu gün, Demirel’in bir sözünü değerlendireceğiz. Fakat değerlendirilecek kadar önemli bir söz olmasından dolayı değil, değerlendirilecek kadar önemli bir söz söylemediğini göstermek için. Okuyucuların zamanını Demirel gibi biri için alacağımdan dolayı peşin özür diliyorum.

            Aşağıda, Vatan gazetesinde yayınlanan mülakattan birkaç soru ve cevaplarını göreceksiniz. Değerlendirmemiz Bu metin üzerinde gerçekleşecektir. Soruların ve cevapların özelliği, ülkedeki siyasi rejimin ve ordunun pozisyonu ile ilgili itiraflarda bulunmasıdır.

 

“28 Şubat’la ilgili dava açılacağı söyleniyor. Bir hesaplaşma mı var?

Devirlerle hesaplaşmaya kalkıldığı takdirde çok dikkat etmek lazım. Siyasi kişilerin gördükleri siyasi hizmetlerden dolayı hesap verecekleri yer evvela Meclis’tir sonra da kendilerini seçen halktır. Siyasi hizmetlerin müeyyidesi halkın onları seçip seçmemesidir. Bunun dışında siyasi kişilere hesap sorma olmaz. Siyasi hadise dışında ceza icabet ettiren şeyler varsa hükümetin müeyyidesi de gensoru ile düşürmektir. Bakanların kusurları varsa gideceği yer de Yüce Divan’dır. Siyasi kişileri kimse soruşturmaya tabi tutamaz. Hakları da yoktur. Çünkü sistem budur. Kimin adına bu soruşturmaları yapacaklardır. Millet adına. Millet zaten kendi adına yapıyor onu. Yüksek memurlara gelince, eğer herhangi bir kusurları varsa, siyasi karakterli olmamak şartıyla, gayet tabii onlara her zaman sorulabilir. Siyasi karakterli şeyler varsa orada sorumluluk siyasi kişilere aittir. Dünyada sistem budur. Devri sabık açma ihtilal mahkemelerinin işidir. Normal işleyen bir düzende devri sabık olmaz. Hesaplaşmalar seçimde, Meclis’te yapılarak geliyor zaten. Bir daha niye hesaba çekilecektir?” (Vatan gazetesi 14 mart 2009)

 

            Soruya verdiği cevaba bakar mısınız? TSK ne zamandan beri siyasi parti oldu ki, “siyasi hizmetlerin müeyyidesi halkın onları seçip seçmemesidir” diye cevap veriyorsun be adam. Ha generaller siyaset yapacaklarsa çıkarsınlar üniformalarını ve parti kurup seçime katılsınlar. Halk da onlara teveccüh eder veya etmez, o zaman kimse bir şey demez. Soru 28 şubatla ilgili dava açılacağına dair ama kendisi hiç ordudan bahsetmiyor. Zeki ya adamımız… Hala bu cümlelerin veya bu tavırların “zekice” olduğu vehmine sahip…

 “Komuta kademesinden de söz ediliyor…

TSK’nın görevi 215 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamaktır” şeklinde belirlenmiştir. Bu madde 1935 tarihli eski iç hizmet kanununda aynı şekilde ifade edilmişti. Bu görev TSK iç hizmet yönetmeliğinini 85/1 maddesinde de “Vazifesi Türk yurdu ve cumhuriyetini iç ve dışa karşı korumak” şeklinde ifade edilmiştir. Hadi buna birşey deyin. Ortalıklarda dolananlar buna birşey desin. Burada bakın asker, 60 darbesini buna göre; 71 müdahalesini, 80 darbesini buna göre yaptı. Türkiye’de Türkiye’nin güvenliğinden resen Türk Silahlı Kuvvetleri sorumludur. Atatürk 1935’te Cumhuriyeti askere emanet etmiş. Bu İç Hizmet Kanunu mevcut olduğu sürece askere, “sen niçin bu işe karışıyorsun” demek mümkün değildir. Zaten kimse de onu tartışmıyor.”

            Soruya verilen cevaba iyi bakın… TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddesine göre ordunun darbe yapma hakkı olduğunu söylüyor yüzsüz adam. TSK nın öyle düşündüğünü biliyoruz da, bunu sivil birinin ve cumhurbaşkanlığı yapmış birinin ve darbeyle alaşağı edilmiş birinin söylemesi, nasıl bir arsızlıktır? Demirel’den bunların beklenmesi gerektiği doğrudur fakat bir eski cumhurbaşkanı olarak bunu itiraflar listesine almak gerekir. Üstelik, o madde (35. madde) Atatürk zamanında konulmuş. Demirel’in ifadesine göre, Atatürk cumhuriyeti orduya emanet etmekle orduya darbe yapma hakkı vermiştir. Demirel’in ifadesini doğru kabul edersek, darbe geleneğinin başlatıcısı Atatürk’tür. Şimdi bunu nasıl yazarsak suç olur, nasıl yazarsak suç olmaz? Veya Demirel söylediğinde suç olmaz biz söylediğimizde suç mu olur? Bakın ülkedeki hukuk sisteminin sakatlığına… Atatürk darbe geleneğini başlatan veya bu geleneğin başlamasına sebep olan kişidir dediğimizde suç olup olmadığını nasıl bileceğiz. Bir savcıya veya hakime bu soruyu soramazsınız. Hakimlerin bir konu hakkında önceden fikir beyan etmesi “ihsas-ı rey”dir. İhsas-ı rey ise hakimler için suçtur. Hakime soramayacaksak, bir cümlenin veya fikrin veya yorumun veya eleştirinin suç olup olmadığını öğrenme imkanına sahip olamayacağım. Özet olarak hukuk sistemi diyor ki, sen söyleyeceğini söyle, yapacağını yap ve karşıma gel, suç olup olmadığını yargılama neticesinde söylerim. Tamam ama suç teşkil ediyorsa belki ben söylemeyeceğim. Öyleyse bana birisi bunun suç olduğunu söylesin. Vatandaşların ceza hukuku felsefesini anlaması ve mevzuatı bilmesi mümkün değil. Bu durumda birilerine sorabilmeli ve suç olup olmadığını öğrenebilmeli. Aksi takdirde devlet vatandaşına tuzak kurmuş olmuyor mu?            Başa dönersek, darbeciliği Atatürk’ün başlatmış olduğunu (Demirel’in sözünden hareketle) söylersek, suç işlemiş olur muyuz? Demirel bu noktayı kafi derecede net bir şekilde ifade etmiş zaten. Demirel hakkında soruşturma yapılmadığına güvenerek “Darbe geleneğinin kaynağı Atatürk” dediğimizde ve savcılık bizim hakkımızda soruşturma açtığında, şöyle bir savunma yapamıyoruz. “Ama Demirel aynısını söylemişti ve onun hakkında soruşturma açmamıştınız, bizde bunun suç teşkil etmediğini düşünerek aynı fikri seslendirdik”. Böyle bir savunma yaptığınızda size derler ki, “kem misal, emsal olmaz”. Tamam da insanların hepsi hukuk mu tahsil etsin? Birini yargılamadığınızda suç devletin veya yargınındır. Çünkü kötü misali oluşturan kişiyi yargılamamakla aslında yargı o misalin üretilmesine katkıda bulunuyor. Diğer taraftan kötü örneğin misal olmayacağı hükmü teorik olarak doğru ama kamuoyunu kötü misal ile doldurduktan sonra içlerinden işinize geleni yargılayamazsınız ki? Buna hukuk veya adalet denmez aksine zulüm denir. Bir ülkede devlet, hukuk, yargı bu kadar perişan edilir mi?            Tekrar başa dönersek, TSK darbe yapma hak ve yetkisini İç Hizmet Kanunu madde 35 den alıyorsa (böyle inandığı malum) ve bu madde Atatürk zamanında getirilmişse, Atatürk’ü ister “koruma kanunu” ile ister tüm mevzuat ile isterseniz uzaydan getireceğiniz kanunla koruyun, darbe geleneğinin kaynağı Atatürk’tür. Hah, şimdi bu suç oldu mu olmadı mı? Eğer suç olduysa Demirel ile beraber yargılanmak istiyorum. Eğer Demirelsiz yargılamaya teşebbüs ederseniz, en baştan söyleyeyim, adaleti gerçekleştirmek yerine zulmü gerçekleştirirsiniz.
Siz onu tartışmaya açmıştınız…

Kimse gelmedi üstüne…

Değişmesini önermiştiniz…

Büyük bir tartışmadır bu, ben bu tartışmayı vaktiyle yaptım ama hiç bir tane adam bulamadım beni takip edecek. Ben size bir soru sorayım: Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğinden kim sorumlu?

            İç hizmet kanunu madde 35 i bir zamanlar (kendine karşı darbe yapıldığı zamanlar) tartışmaya açan “dün dündür, bugün bugündür” sözünün sahibi adam, kimse ilgilenmedi diye bu gün tam aksini savunuyor. Aslında ise bu bir mazeret. Çünkü şimdi asker ile aynı safta bulunuyor ve askerin yaptığı veya yapması gerektiğine inandığı işlerde onlarla aynı ideolojik çerçevede ikamet ediyor.  Türk Silahlı Kuvvetleri, değil mi?

Hükümet nerede? Hükümet görevlendirmedi, ne olacak? Bu madde durduğu sürece Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete de parlamentoya da sormadan “laiklik elden gidiyor” diyerek resen el koyar. 

Türkiye’de darbeler bitmedi mi?

Bunun cevabını ben vermeyeyim. Hani o dönem basına verilen brifingin metinlerini bulun okuyun.

O metni okumuştuk efendim…

Bir daha okuyun. O günkü havayı aksettiriyor. Bittiğini çıkarıyorsanız bitmiştir diye yazın onu. Bak o günlerde ne konuşuluyordu diyeceksiniz, altına da diyeceksiniz ki, yani halen bu caridir diyeceksiniz.

 

            Şu cevaplara bakar mısınız? Adam doğrudan darbe çağrısı yapıyor. Bu darbe çağrısının iki sebebi var bizce. Birincisi, 28 şubat sürecinin yargılanma ihtimalinde kendisinin de yargılanacağına dair yüreğine taht kuran KORKU, diğer sebebi de eski düzenin yıkılacağını artık görüyor olması. Arzum ise, Demirel’in ölmeden önce eski düzenin yıkıldığını görmesi…

Share Button

GÜNLÜK (07 MART 2009)

Amerikan faktörünü bertaraf ederek Orta Asya'da yeni bir güç mücadelesi başlatan Rusya bölge ülkeleri üzerinde giderek daha etkili olmaya başladı. Bir süre önce Rusya'yla vardığı kredi anlaşmasının da etkisiyle topraklarındaki Amerikan askeri hava üssünü kapatma kararı alan Kırgızistan bu kez de Afganistan operasyonunda yer alan ve aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 11 ülke ile imzaladığı anlaşmaları iptal kararı aldı. Buna göre Türkiye, Hollanda, Kanada, Yeni Zelanda, Danimarka, İspanya, Fransa, Avusturya, Güney Kore, İtalya ve Norveç ile yapılmış olan anlaşmaların iptaline yönelik tasarı, 80 oyla kabul edildi. (Yeni Şafak-07 mart 2009) 

Türkiye’nin tabi müttefiki olan (olması gereken) Kırgızistan veya diğer Türk Cumhuriyetleri ile münasebetlerini ABD veya AB üzerinden gerçekleştirmesi ve onların menfaatlerinden dolayı bu ülkelerle münasebetlerinin zedelenmesi TAM BİR DIŞ POLİTİKA FACİASIDIR.

 

*

Zaman Gazetesi'nin haberine göre, Balbay ve Aydın dün hakim karşısına çıktı. Mahkeme, şüphelileri 'cebir ve şiddet kullanarak TC hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüsten' tutukladı. Balbay Metris'e, Aydın ise kadın tutukevine nakledildi. Balbay, 10 saatlik sorgusunda 95 sayfa ifade verdi. Yeniden gözaltı süreci şöyle yaşandı: Balbay'ın el konulan bilgisayarında daha önce silinen bazı belgelerin olduğu belirlendi. Uzmanlar silinen dosya, belge ve yazışmaları kurtarmayı başardı. Bu evraklar savcılığa gönderildi. Belgelerde, darbe içerikli konuşmaların ve Ergenekon'dan tutuklanan bazı kişilerle yapılan konuşmaların bulunduğu iddia edildi. Sorguda, belgelerin kendi bilgisayarından çıktığının söylenmesi üzerine Balbay'ın şaşırdığı ve "Bu dosyaları silmiştim." dediği iddia edildi. (Yeni Şafak-07 mart 2009)

Bu haber doğruysa çok komik… Bilgisayar teknolojisini dahi bilmeyen, dosyayı sildiğinde bile bilgisayarın muhafaza ettiğini ve uzmanların onu bulup çıkardıklarını öğrenmeyen teknoloji özürlü insanların ülkede darbe yapmak veya hükumeti alaşağı etmek için organize olmaları çok komik… Hayatın geldiği (ulaştığı) seviyenin çok gerisinde olanların fevkalade işler yapacağını zannetmeleri (aslında vehmetmeleri) çok çok komik… Fakat bunlar isim olarak kendilerine “ilerici” adını taktıkları için kendilerini cemiyetin en ilerisinde vehmetmekten kurtulamazlar. İlericilikleri ise hiçbir altyapıya ve gerçekliğe dayanmaz ama olsun, onlar en ilericidirler. Komik, çok komik… “Ben bu dosyaları silmiştim” demiş hayretle.

            Bu haberin teyit edilmesini dört gözle bekliyorum. Lakin tekzip edilse bile bunların ilericilikleri aslında tam da bu olaydaki gibidir. Gariplerim hala kendilerini ilerici zannediyorlar. “Aman annelerine gerici olduklarını söylemeyin, anneleri onları ilerici biliyor”. Hayat hiçbir ihmali affetmiyor, biraz geç kaldıysanız veya biraz yavaşladıysanız, nefs emniyetini biraz abartıp tembellik yaptıysanız vay halinize…

 

*

 

CEZAYİR (A.A)
Cezayir'in başkenti Cezayir'in doğusunda bir kışlaya düzenlenen saldırıda en az 2 kişi hayatını kaybetti. Görgü tanıkları, Tizi Uzu yakınlarındaki Tadmait'te düzenlenen saldırıyla ilgili ayrıntılı bilgi veremezken, en az 2 kişinin öldüğünü, 5 kişinin aralandığını aktardı. Resmi kaynaklar ise konuyla ilgili henüz açıklamada bulunmadı. (Yeni Şafak-07 mart 2009)

Cezayir’deki direnişin ve mücadelenin bittiğini zannediyorduk değil mi? Bitmez… Çünkü “ikinci kurtuluş savaşları çağı” başladı. Her coğrafya parçasında biraz hızlı veya biraz yavaş fakat mutlaka devam eder. Her İslam ülkesinde biraz durabilir, dinlenebilir fakat tekrar harekete geçer. Bu hususta anlaşılmayan konu, örgütlerin çökertildiğinde (bu mümkün olduğunda bile) problemin halledilmiş olduğu zannıdır. Oysa mesele, ikinci dalganın geldiğidir ve dalga boyu her gün artmaktadır.

            İkinci kurtuluş savaşları çağı, müstakil eser olarak incelenmiştir ve sitemizin e-kitap bölümünde tam metni bulunmaktadır.

            İkinci kurtuluş savaşları çağı, İslam’ın kendi coğrafyasına müstakilen sahip olacağı güne kadar hızla devam edecektir.

 

*

 

            Çevik Bir isimli 28 şubat faillerinden birinin, 28 şubat sürecinde RP sine karşı cepheyi genişletmek için uydurduğu gerekçeler arasında “müdahale yapılmadığı taktirde, gerici bir partinin 2000'de yüzde 34, 2005'te de yüzde 67 oyla iktidara geleceği” provokasyonu da vardı. Takip edenler hatırlayacaktır, geçenlerde TARAF GAZETESİNDE belgeleri yayınlanmıştı.

            Ülkedeki siyasi duruma bakıldığında bu öngörülerin yaklaşık olarak tuttuğu görülmektedir. Mevcut neticelere bakarak bu adamların ileri görüşlü olduğuna mı hükmedeceğiz? Hayır… Bu adamların ileri görüşlü olmaları mümkün değil… Pekala öyleyse adamların öngörüleri ile bugünkü neticelerin yaklaşık birbirine uygun olması karşısında ne diyeceğiz? Burada çok önemli bir nokta var, bu nokta üzerinde birkaç satırlık duralım.

            Adamın öngörüsü, “müdahale etmezsek yüzde 34 oy alırlar” şeklinde. Bilindiği gibi 28 şubat sürecinde bu müdahale gerçekleşti. Müdahale edildiğine göre “gerici partinin” iktidara gelmemesi gerekiyordu. Ama geldi. İşte öngörünün çöktüğü nokta… Aslında ise müdahale edildiği için “gerici parti” iktidara geldi. Hala devam eden bu tür ahmakça görüşler, anlaşılıyor ki, çok sathi bir tahlil gücüne sahip. Müdahale edildiği için “gerici parti” iktidara geldiğine göre, Çevik Bir namlı kişiye “gerici parti”nin teşekkür etmesi gerekir mi? Hayır, zira onlar bu neticenin gerçekleşmesi için değil gerçekleşmemesi için müdahale etmişlerdi.

            Bunlardan korkan insanlar, hakikaten korkaktırlar. Bunlar korkulacak adamlar değil…

 

*

 

Ünlü borsa sihirbazı George Soros'la birlikte Quantum fonunu kuran Jim Rogers, yatırımcılara emtia borsalarına yatırım yapmalarını öneriyor. Gelecek on yılın en çok getiri sağlayacak olan sektörün tarım olacağına işaret eden Rogers yatırımcılara bu alanda yatırım yapmalarına tavsiyelerde bulunuyor. Rogers, Bussines Week dergisinin Amerikan edisyonunda yer alan haberde "Yıllarca tahvillere yatırım yapanlar kazandı, ancak devir değişti, artık borsa simsarları taksici olacak. Aklını kullanan da traktör kullanmayı öğrenip çitçiliğe başlasın. Çünkü bundan sonra tarım sektörü yükselen değer olacak. Artık sıra çiftçilerin Lambhorgini kullanmasına geldi" şeklinde konuştu. (Yeni Şafak 07 mart 2009)

 

            İşte beklediğim haber… ABD deki iktisadi kriz ile ilgili beklediğim haber… Eğer SOROS’un bu teşhisi bu gün için tam doğru kabul edilirse, başka bir ifadeyle ABD ekonomisi bu noktaya gelmişse, kriz, çöküş mecrasına dökülmüş demektir.

            Bu haberde önemli olan nokta nedir? Tarımın en önemli sektör haline gelmesi, hayatın tabi/zaruri sınırlarına kadar gerilediği veya gerileme trendine girdiğini gösterir. Malum olduğu üzere insanların zaruri ihtiyaçları, gıda, giyinme ve barınmadır. Tarım sektörünün, iktisadi sektörler arasında birinci sıraya geldiği an, çöküş neticelenmiş demektir. Ve bu çöküş, iktisadi çöküş olarak görünse de ondan çok daha fazla ve derin bir şeydir.

            ABD’de iktisadi krizin nereye doğru gittiğini tartışanların fikri güzergahlarını bu istikamete doğru çevirme zamanı çoktan gelmişti de illa ki batıdan birinin bunu söylemesi gerekiyordu. Bizimkilerin başka şekilde anlamaları nedense kabil olamıyor?

            Ve SOROS bir noktada fena halde yanılıyor. Tarım, birinci sektör haline geldiğinde çiftçiler asla Lambhorjini’ye binemez. Zira hayat o kadar gerilemiş olur ki, Lambhorjini üretilemez bile… Olsa olsa çiftçiler traktör ve üçüncü sınıf bir otomobile binebilir.

 

*

   

AB, büyük bir kaosla karşı karşıya

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, AB'nin krizden dolayı, benzeri görülmemiş bir durumla karşı karşıya olduğunu ve kredi akışını yeniden kurabilmek için farklı düzeylerde çalışma sürdürmesi gerektiğini söyledi. Barroso, AB ekonomisinin bu yıl yüzde 2 oranında daralmasının beklendiğini belirtti. Barroso, Komisyon'un odaklandığı başlıca sorunun ekonomik toparlanma olduğunu, dolayısıyla ekonomiyi desteklemek harcamaları hızlandıracaklarını bildirdi. (07 mart 2009)

Hala anlamadılar. Bu bir iktisadi kriz değil. İktisadi krizde yapılması gerekenleri yapmaya çalışıyorlar ve krizden kurtulmak yerine krizi derinleştiriyorlar. Bu kriz medeniyet ve hayat anlayışı krizidir ve çöküştür. Daha önceki iktisadi krizlerdeki tecrübeleriyle yol almaya çalışmaları, çöküşü hızlandırmaktan ve derinleştirmekten başka bir etkiye sahip olamıyor. Akıl tutulması diyeceğim ama o daha farklı bir hadise… Batı, böyle bir hadise (çöküş) yaşayacağına hiç ama hiç ihtimal vermediği için anlamakta zorlanıyor. Çünkü onların “hayat anlayışları ve medeniyetleri tekdir ve mutlak doğrudur”. İşte bu vehim, batıyı çöküşe daha hızla yaklaştırıyor.

Share Button

GÜNLÜK (28 ŞUBAT 2009)

            Saadet Partisi genel başkanı Numan KURTULMUŞ, G.Antep’deki konuşmasında, “ekonomik kriz değil, medeniyet krizidir” demiş. 25 ŞUBAT 2009 tarihli GÜNLÜK’te İbrahim KARAGÜL’ün yazısı ile ilgili tespitler yaparken biz de meselenin iktisadi kriz değil medeniyet krizi olduğunu yazmıştık. Bir veya iki gün sonra Numan KURTULMUŞ’un aynı ifadeyi kullanması hoş bir duygu.

            İktisadi krizin doğru teşhis edilmesi çok önemli… Zira bu kriz batıyı çökertecek ve dünyayı da fevkalade sarsacak. Anlaşılması gereken noktalardan birisi şu; Dünya, tarihinde hiç şimdiki kadar zengin olmamıştı. Dünyanın bugünkü zenginliği ise uzun bir döneme ait değil. İkinci cihan harbinden sonra üretilmiş bir zenginliktir. Dünya iktisadi krizinin en önemli neticelerinden birisi ise bu zenginliği imha edecek olması. Dünya, tekrar ikinci cihan harbinden önceki iktisadi seviyelere gerileyecek. Bu günkü zenginliği tekrar elde etmesi uzun bir zaman alacak. Bunun anlamı ise şu; iktisadi krizi atlatmanın veya ondan kurtulmanın veya ona dayanmanın yolu, iktisadi tedbirlerden daha ziyade, “kanaatkarlık”, “tahammül”, “sade hayat” ve “tesanüd” gibi ahlaki ve psikolojik kaynakların derinliği ile ilgili olacaktır. Bu sebeple gelişmiş ülkeler bu krizi atlatamayacak ve çökecektir.

 

*

 

Yeni Şafak yazarlarından Ayşe BÖHÜRLER’in bugünkü yazısında ilginç bir anekdot var.

“Eskiden Doğu şehirlerinin pisliği Batı şehirlerinin temizliği anlatılırdı. Bugün ise durum tersine dönmüş durumda. Londra hayranı çok dostum vardır. Londra'ya her gittiğimde anlatılan ile gördüklerim arasıdaki fark giderek açılıyor. Bu sefer de havaalanında başladı her şey. Valizleri almak için 45 dakika, araba ile park yerinden çıkmak için 2 saat bekledik. Hiç olmadığı söylenen korna korosu, Londra trafiğinin çığırından çıkmış durumunu gösteriyordu. Havaalanından itibaren önümüzde akıp giden şehir resimleri içinde artık çöp kümeleri var. Sabah trafiğini ağırlaştıran çöp arabaları, çok hızlı ulaşım sağlasa da neredeyse "dökülüyor" tabiri ile tanımlanabilecek metro sistemlerine, metroda insanın oturup oturmamakta tereddüt edeceği pislikteki koltuklar da eklenince "bu şehirde neler oluyor" diye düşünüyorsunuz.”(Yeni Şafak 28 ŞUBAT 2009)

            Bu anekdotun gösterdiği vaka, “medeniyetin göç vakti”nin geldiğinin her alanda kendini göstermeye başladığıdır. Bir müddettir medeniyet batıdan doğuya doğru göç etmek için katarını dizmeye başlamıştır. Medeniyet, öyle bir kıymettir ki, bir coğrafyayı terk ettiğinde orayı viraneye çevirir. Göç için katarını dizmeye başlayan medeniyet, toparlandığı yeri viraneye çevirmeye başlamıştır.

Pekâlâ, Medeniyet bir coğrafyayı neden terk eder? Cevabı “Medeniyetin Göç Vakti” isimli eserde…

 

*

 

            Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından HÜSEYİN GÖRÜM, duruşmadaki savunmasında şunları söylemiş;

“Görüm, görev aldığı ulusalcı derneklerde kandırıldığını ileri sürerek "Bir çok arkadaşıma VKGB'yi anlattım. Onları kandırdım. Bunlar 'vatansever' değil, 'vatansatar'mış. Arkamdakiler (sanıklar) bana kızıyordur şimdi. İyi ki tutuklanmışlar. Bu pisliklerin ayrılması lazım" dedi. Görüm, emekli Korgeneral Hasan Kundakçı'nın da VKGB'nin onursal başkanı olduğunu söyledi. Görüm, Danıştay tetikçisi Alparslan Aslan için de "İyi çocuktu" dedi.” (Yeni Şafak 28 ŞUBAT 2009)

            Bunları bir arada tutan hiçbir manevi kıymet yok. Ergenekon mensuplarının yakın gelecekte birbirlerine girdikerini ve birbirlerini ispiyonladıklarını çok göreceğiz. Ergenekon davasının asıl yükünü (ispat, delil yükünü), kendini kurtarmak isteyenlerin verecekleri ifadeler taşıyacak. Ergenekon savcılarının hiç endişe etmesine gerek yok, bizzat sanıklar bir müddet sonra eşek yüküyle delili önlerine koyacaklardır.

 

*

 

            Yine bir Çeçen suikastı… İçinde yaşadığımız devirde dünyanın iki “asil halkı”ndan birisi ÇEÇENLERDİR. Diğer malum olacağı üzere FİLİSTİN HALKIDIR.

            Haberin teferruatı bir tarafa ama ÇEÇEN YİĞİTLERİN cephede değil de böylesine kahpece pusularda şehit edilmesi çok ağır bir duygu. Bu duyguyu taşıyamıyorum. Cephede şehit olmanın düşman için bir maliyeti var, fakat bu şekilde özellikle de savunmasız durumlarda toprağa düşmeleri, ruh dünyamı harap ediyor.

 “48 yaşındaki Ali Osaev önceki akşam saat 23.00 sıralarında Zeytinburnu Gökalp Mahallesi'ndeki evinin önünde BMW marka bir araçla kendisini takip eden şahıslar tarafından susturuculu tabanca ile vuruldu. Başına isabet eden 3 kurşunla kanlar içinde evinin merdivenlerine düşen Osaev, olay yerinde hayatını kaybetti. Osaev'i öldürenler plakası alınamayan otomobilleriyle olay yerinden kaçtı.” (Yeni Şafak 28 ŞUBAT 2009) 

            Suikastin işleniş tarzına bakılırsa, gizli servislerin işi. Yani Rus gizli servisinin işi… Öncelikle Allah şahadetini kabul etsin. Lakin bir yiğidin bu şekilde can vermesi, insanın zoruna gidiyor.

 

*

 

            TSK, TRT 6 (şeş) için açıklama yapmış. Kim sormuş fikrini? Nedense TSK, askerlikten başka her konuda fikir sahibi… Bir de askerlik mesleği hakkında bir açıklama yapsalar da o konuda ne kadar derin fikirleri varmış anlasak!

 

*

 

            Ve Ali KALKANCI cezaevinde… Bunlar zannediyor ki, Allah intikamını almaz.

Share Button

GÜNLÜK (27 ŞUBAT 2009)

            Eski genelkurmay başkanı İsmail Hakkı KARADAYI’NIN son ses kaseti ortalığa saçıldı. Ne kadar geveze biriymiş… Her yerde konuşuyor muymuş bu adam? Ne kadar çok konuşuyor ki bu kadar çok ses kaydı ortalıkta dolaşıyor. Bunun sebebi ise malum… Yaptığı işlere kendisi bile inanamıyor, yani boyundan büyük işler yapmış, bunları her yerde tekrar edip duruyor. Fakat bu defa tüm sabıkasını ortaya dökmüş. Kendi ifadesi ile “sicili bozuk” birisi.

            Burada gazetecilik mesleği açısından önemli bir soru var. Bu ses kaydı Karadayı’ya mı ait? Bu soru sadece gazetecilik mesleği açısından önem ihtiva etmiyor, herkes için “gerçeği” arama açısından önem arzediyor. Ses kaydının Karadayı’ya ait olup olmadığını bizim bilme ve anlama imkanımız var mı? Hayır. Öyleyse nasıl bir yaklaşım içinde olmamız gerekiyor?

            Her ne kadar ses kaydının o adama ait olup olmadığını bilme imkanımız yoksa da, konuşma metnini incelediğimizde anlıyoruz ki ses kaydı Karadayı’ya veya muadil bir adama ait. Neden? Zira konuşma metnindeki hadiselerin zaten çoğunu geçen 12 yıl içinde öğrendik. Ses kaydındaki bilgiler sır olmaktan çıkalı çok oldu. Ses, Karadayı’ya ait değilse bile konuşma metnindeki vakaların birçoğunun faili o adamdır. Öyleyse teknik teferruatta boğulmaktan çıkıp konuşma metni üzerinde çalışalım. Zaten bu günkü “GÜNLÜK”te sadece bu konuyla ilgileneceğim zira 28 şubatın yıldönümündeyiz.

 

*

 

            Adamamız sabıka sunumuyla başlamış. Hani, “Merd-i Kıpti secaatin arzederken sirkatin söyler” veciz sözü var ya, adamamız marifetlerini, maharetlerini, başarılarını, mücadelesini vesaire anlatırken, kahramanlığını göstermek için olsa gerek, 28 şubat hızını kesememiş olacak ki, 27 mayıstan başlamış.

“Şimdi bir de üniversiteler faaliyete geçerdi, bağırır şey yapardı, o zaman üniversitelerde muazzam bir kaynama vardı. Bunlar, üniversiteler partiye karşı çok şeydi, biliyorsunuz 555K falan vardı. Üniversiteler hükümete karşıydılar. Nümayişler yapıyorlar bilmem ne yapıyorlardı. Polis onlardan yakalarlardı. Kamyon kamyon bize adam gönderirlerdi. Davutpaşa'yı hapishane zannediyorlardı herifler. Biz çocuklarla akşam otururduk, top oynardık yemekler yedirirdik, akşam arka kapıdan gönderirdik. Bu kolayı ben anlattığım zaman, orada şey vardı, Alemdaroğlu dedi "Komutanım ben onların içindeydim beni de saldınız" dedi. Kemal Alemdaroğlu onu da almış gelmişler, ondan sonra biz akşam arka kapıdan göndermişiz.” 

            Polisin yakalayıp getirdiği öğrencileri (yani suçluları) yedirip içirip arka kapıdan salmak… Doğrudan suç itirafı… Ama daha önemlisi şu; bu ses kaydının hakikaten Karadayı’ya ait olduğu tespit edilirse Polise “us pahası” olsun. Yani bir daha yakaladıklarını askere (jandarmaya) asla teslim etmesin.

 

*

“Sonra Cumhurbaşkanı dedi ki bana, bize, ikimize bir arada otururken. Sayın Genelkurmay Başkanının bazı fikirleri var dedi. Bunu dedi 3'ümüz bir araya gelelim de dedi, konuşalım. Basından gizli, zaman zaman toplandık biz, görüştük. 8 yıllık eğitim konusu açıldı, çocuklara ilkokul talebelerine Kur'an kursu yarışması yaptırıyorlar, hanginiz iyi okuyacak hanginiz. Öyle şey olur mu yav. Çocuk o zaman Kur'an düşecek Kur'an ezberlemeye kalkacak. Elinde bir dosya var, şu kadar ince bir şey, dosya şöyle, boyuna çeviriyor ben konuşurken, dedi ki, bunu yaparsak şu kadar dersliğe ihtiyaç var, şu kadar şeye dershaneye ihtiyaç var. Yapmayacaksanız dedim Hoca'dan ne farkınız var… Ondan sonra neyse geldik. 8 yıllık eğitime karar verdik. 8 yıllık eğitime değişecek diye komisyondan geçti. Bana dediler ki, istihbarattan geldiler, efendim bunlar 8 yıllık eğitimi 5+3 yapacaklarmış, önerge vermişler, sahtekar bunlar, burada karar veriyoruz. Bir milletvekili kalkıyor önerge veriyor, hemen onu Meclis'te ayarlıyorlar, Yaşar Tüycü. Allah biliyor ya inanmadım, ya dedim olmaz öyle şey Cumhurbaşkanı ile konuştum, Başbakanla konuştum, komisyona sevk ettirdim, komisyon kabul etti, yani hükümet, onun başında Başbakan var, inanmadım, sonra Meclis'e gelindi. Hakikaten 5+3 dendi, adamlar kabul etti. Sonra 8 yıla zor çektik. Onlar bu kadar adi adam, şimdi, Mesut Yılmaz da kaypak.” 

            İfadeye bak… “Çocuk Kur’an ezberlemeye kalkacak”. Vebadan kaçar gibi kaçıyorlar Allah’ın dininden ve kitabından. Hani kaçtıklarının önemi yok, zaten bunların Allah’ın dinine ve kitabına yakıştıkları da yok. Fakat milleti de uzaklaştırmak için milletin kaynaklarını kullanmalarına tahammül mümkün değil.

            Bu arada Mesut YILMAZ’ın da kulakları çınlasın. İyi yoldaşları varmış… Arkasından “kaypak” diyen… Gerçi Mesut YILMAZ şanslılarından… Tansu ÇİLLER için kullandığı “kahpe” sıfatını görünce…

            Adam küfrediyor yahu… Genelkurmay başkanlığı yaptığına inanabiliyor musunuz? Hem de ülkede başbakanlık yapmış insanlara… Sıradan insanların bu üslup ve ahlaktan nasibi nedir öyleyse? Ana avrat mı küfrediyor acaba?

 

*

“On gün sonra tekrar eve telefon etti, bizim hanım çıktı. Tansu Hanım dedi, ondan sonra ben çıktım dedi ki, sayın Genelkurmay Başkanım sizinle görüşmek istiyorum dedi. Ondan sonra peki dedim ben size haber veririm dedim. "Çok önemli bir şey söyleyeceğim" dedi, "çok önemli bir şey söyleyeceğim size" dedi, "peki" dedim ertesi günde kuvvet komutanları tesadüfen bir araya geleceğiz. İşte yemek yedik, yemekten sonra, dedim ki arkadaşlar bu Tansu Hanım'ı birinci sefer kabul etmedim biliyorsunuz, basın da yazdı bunu. İkinci sefer, dün akşam bana telefon etti, böyle böyle dedi, ne diyorsunuz. Şimdi bazıları dedi ki, komutanım bu kahpe, bu kahpe dedi. Yani kamuoyuna ordu bize ihtilal yapamaz, darbe yapamaz efendim havasını yaratmak için geliyor, söyleyeceği bir şey yok.” 

            Bunlar üstelik kurmay… İnanırsanız… “Yani kamuoyuna ordu bize ihtilal yapamaz, darbe yapamaz havasını yaratmak için geliyor” diyorlar. Ordu için en şerefli ihtimalden bahsederek o ihtimali önlemeye çalışıyorlar. “Ordu ihtilal, darbe yapmaz” düşüncesi, ordu için en şerefli ihtimalken bu kanaatin kamuoyunda oluşmasından ne kadar rahatsız oluyorlar? Ne kadar rahatsız oldukları ise üsluplarından belli… “Kahpe” demişler, kime, ülkede başbakanlık yapan birine. Çıldırmamak mümkün değil, bu adamlar hala insan içine çıkabiliyorlar ve hala sokaklarda gezebiliyorlar ve hala haklarında bir soruşturma ve yargılama yok…

 

*

 “Bunu Cumhurbaşkanı şey, herkes bunu kabul etti. Biz bunu yapacağız. Ben onu neden yayınladılar bilemiyorum. Bir sebebi olmalı onun bir sebebi olmalı. Bir de şimdi burada Genelkurmay'ın diri durması lazım. Bir partiyi kapattık yav. Valla aynı kafadan gidiyorlar kafaların değişmesi lazım.” 

            Bu ifadeler tahlil yapabilenler için zengin bir malzeme sunuyor. “Bir partiyi kapattık yav”, ifadesi, yaptığına kendisi dahi inanamadığını gösteriyor. Necmettin ERBAKAN.’ın kulakları çınlasın, Refah Partisi hakkında kapatma davası açıldığında hemen Fazilet Partisini kurarak, kapatılma durumunda vereceği tepkinin ne olduğunu gösterdi. Sen, partin kapatıldığında yerine yeni bir parti kurup azar işitmiş bir çocuk gibi hayatına devam edeceksen eğer seni azarlayan ve hatta Osman ÖZBEK gibi “pezevenk” diyen mütemadiyen çıkacaktır.

            Necmettin ERBAKAN, partisinin kapatılması için dava açıldığında kamuoyunun önüne çıkıp sadece şu açıklamayı yapsaydı, “bu partinin sahibi millettir, kapatılırsa millet ne yapacağına kendisi karar verecektir”, parti kapatılmazdı. Zira anayasa mahkemesi isimli kuruluş, dünyada üyeleri “hakim” olmayan fakat ismi mahkeme olan tek kuruluştur. Bu da davanın hukuki mahiyet taşımadığını ve bir siyasi mücadele olduğunu gösterir. Öyleyse geri çekilmeyeceksin.

            Bütün bunları geçmişin dedikodusunu yapmak için yazmıyorum. Tecrübe kadar önemli çok az kıymet vardır bu dünyada. 28 Şubat süreci devasa bir tecrübe üretti. Bu tecrübenin heba edilmemesi için yazıyorum. Zira 12 yıllık zaman dilimi içinde 28 şubat sürecindeki hadiseler ortaya çıktıkça anlaşılmaktadır ki, generaller Erbakan’dan fevkalade korkmuşlardı ama Erbakan onlardan daha fazla korkmuş. Mücadele belli safhalarda öyle noktalara gelir ki, orada sadece CESARET vardır, gerisi hikâyedir.

 

*

 

            Karadayı hakkında son zamanlarda neden bu kadar fazla sayıda ses kaydı kamuoyuna aksediyor? Bu yoğunlaşmanın 28 şubat yıldönümü ile ilgisi olduğunu düşünmek mümkün ama bundan daha fazla bir sebebi olduğunu hissediyorum nedense…

            Muhtemelen Ergenekon terör örgütü hakkındaki soruşturma da sıra Karadayı’ya geldi, fakat eski genelkurmay başkanı olmasından dolayı gözaltına almak biraz “ağır” geleceğinden, zemini yumuşatıyorlar gibi geliyor. Ortaya çıkacak tepkiyi yok etmek veya en azından dengelemek için Karadayı hakkında kamuoyu oluşturuyorlar. Bunun gibi birkaç ses kaydı daha kamuoyuna sürüldüğünde artık Karadayı’nın gözaltına alınması değil alınmaması zorlaşacak. Zira kamuoyu artık, “daha ne bekliyorsunuz gözaltına almak için” diye ağır bir baskı yapacak.

            Eğer hadise bu ise, artık Karadayı da kapsama alanındadır. Bakalım, göreceğiz.

Share Button