BUNALTAN AHMET ALTAN

BUNALTAN AHMET ALTAN

Kemalizm ;vahşi kapitalizmin en katmerli zulüm aracıdır.
Hedefinde daima İslam vardır.
İslamın imhası vardır.
İslamdan halkı uzaklaştırmak esastır.Ya uzaklaştıracak,ya İslamı sulandıracak,ya bulandıracak yada İslamı aşağılayacak bir zihin inşasını enjekte etmek esas maksaddır.
İslam hayattan-akıldan –fikirden –kalpten –ruhtan uzaklaşsında yerine ne gelirse gelsin;bu netice kemalizm için her daim kazançtır.
Koca bir rejim bütün müessseleriyle topyekün icraatıyla bu maksada hizmet etmiştir.
Bu hedefine ulaşmak için evvela memlekette önceleri Yahudi-Rum-Ermeni mason –farmason ,rotary –lions kulüpleriyle uşak ruhlu ,aydın maskeli elitler teşekkül ettirilmiştir..
Bu maksad için İslam hukukunun devrim kanunlarıyla kaldırılmasından sonra; Türk vatandaşları İsviçre medeni kanununa göre evlenen,İtalyan mussolini yasalarına göre cezalandırılan,Alaman ceza mahkemeleri usulune göre yargılanan,Fransa idare hukukuna göre idare edilen adına kemalizm dedikleri bir nizam teşekkül edilmiştir.Aslında bu İslamla meczolmuş Türk milletinin kanunlar eliyle Küfürle daima çatıştırılarak kanun gücüne karşı aciz –biçare hale getirilmek suretiyle yeis ve ümitsizlik içinde debelenen birer biçareye çevrilmesi ve Müslüman şahsiyetlerinin asla asli hüviyetine kavuşturulmaması hedeflenmiştir..
Küfür kanunlarının kıskacına alınan Türk milletinin inim-inim inletilerek hayattan elimine edilmesi ve neticede İslamı yaşayamaz hale getirilmesi sağlanmıştır.. Okumaya devam et “BUNALTAN AHMET ALTAN”

AHMET ALTAN’IN “EZBERCİLİĞİ”

AHMET ALTAN’IN “EZBERCİLİĞİ”
Ahmet Altan, Taraf Gazetesinin ilk yıllarında Kemalist rejime karşı “tabu yıkıcı”, “ezber bozucu” türünden bir fonksiyon üstlendi. Gerçekten Kemalist rejim ve askeri vesayet ile ilgili yazdığı yazılarında, daha önce pek dokunulamayan, hakkında fikir beyan edilemeyen konularda yazılar yazdı. Ülke o yıllardaki Taraf Gazetesine ve Ahmet Altan’a borçlu. Fakat insan zihninin özelliklerinden biri de atalettir. Tembellik, sürekli fikir üretimini engelliyor, bir müddet çalışıp bir şeyler tespit ettikten sonra kendini salıveriyor. Üretmiş olduğu ezberlerle (şablonlarla) idare etmeye, onları tüketmeye başlıyor.
Ahmet Altan, bu türün ilginç bir örneği… Kemalist rejim ile ilgili bazı ezberleri bozduktan sonra, kendi ürettiği ezberleri tekrarlamaya başladı. Görünüşe bakılırsa, kendi de bunun farkında değil. Kemalist rejim ile ilgili yılların fikir üretimi, “ezber” haline gelmiş. Sürekli üretmeyince insan, ezberden başka söyleyecek bir söze sahip olamıyor.
Ahmet Altan fikir adamı olmadığı için, yeni durumlar, yeni hadiseler, yeni gelişmeler karşısında yeni fikirler üretemiyor. Kemalist rejim ile ilgili fikir yığınağını, her konu için kullanmaya çalışıyor. Teşbihlerle, kıyaslarla, Kemalist rejim ile ilgili bilgi ve fikirlerini, her durum için tekrarlıyor. Çok tuhaf bir durum, bunu hem kendisi farketmiyor hem de kamuoyu farketmiyor. Okumaya devam et “AHMET ALTAN’IN “EZBERCİLİĞİ””

AHMET ALTAN’IN “İNSANLIK STANDARDI”

AHMET ALTAN’IN “İNSANLIK STANDARDI”
Liberal kadro Taraf gazetesinde toplandı ya, onları toplu halde görmek, insan ve hayat ile ilgili düşüncelerini değerlendirmek imkanı bulabiliyoruz. İnsan anlayışları nedir, hayata nasıl bakıyorlar, bir teklifleri var mı? İtiraf etmek gerekir ki, bu ve benzeri soruların cevaplarını bir gazeteyi takip ederek öğrenmek iyi bir imkan.
Ne var ki bu soruların cevabını Ahmet Altan’ın yazılarında açıkça görmüyoruz. Fikir adamı olmadığından galiba, “temel meselelerde” kalem oynatmıyor. Bu soruların cevabını Ahmet Altan’dan almak isteyenler (yani bizim gibiler) için yapılacak tek iş var; Altan’ın yazılarını didik didik edip “fikir kırıntıları” aramak…
Ahmet Altan’ın 26.10.2012 tarihli “Erdoğan ve açlık grevi” başlıklı yazısında da aynı işi yapmamız gerekiyor. İnsanlık anlayışının sınırlarını görmek için yazıyı tahlil etmekten başka şansımız yok. Okumaya devam et “AHMET ALTAN’IN “İNSANLIK STANDARDI””

HALİL BERKTAY’IN “ARAYIŞI”

HALİL BERKTAY’IN “ARAYIŞI”
Halil Berktay, Ahmet Altan gibi değil, gerçekten entelektüel birisidir. Taraf gazetesinin iki ağır topundan birisi, diğeri ise Murat Belge… Ahmet Altan’ın hiçbir derinliği olmayan yazılarının aksine, Halil Berktay, analiz (tahlil) ve sentez (terkip) çabası içinde. Bu cihetten bakıldığında, ciddi bir düşünme gayreti göze çarpıyor.
Halil Berktay eski Marksistlerden. Eski halini fazla bilmem, Taraf’ta yazmaya başladığından beri takibimde olan birisi. Yazılarında sürekli olarak gördüğüm, görülmemesi mümkün olmayan vaka, tefekkür cehdidir. Bu özelliğinden dolayı da kıymetli buluyor ve takip ediyorum. Farklı dünya görüşlerine sahip olmak ayrı bir şey, insan haysiyeti “tefekkür” ile, en azından tefekkür çabası ile kaim. İnsan hangi dünya görüşüne mensup olursa olsun, tefekkür çabası ile “insan” oluyor, bu çabayı kaybettiği nispette ise “insanlıktan” uzaklaşmaya başlıyor.
Berktay, 20.10.2012 tarihli, “Bak, kimlerle berabersin” başlıklı yazısında, “düşünce dünyasının” evrim sürecini, Marksist tarih üzerinden yapıyor. Hoş bir yazı, Marksist tarihin açmazlarını tespit ederek, o tarih üzerinden oluşan zihni organizasyonların bir takım hastalıklarına dikkat çekiyor.
“Bir zamanlar büyük anlatılar ve onlara karşılık gelen ideolojik çatılar vardı. Dünyayı, kapitalizm cephesine karşı sosyalizm cephesi gibi düşünmek böyle bir zihinsel yapılanmaya yol açıyordu. Hiçbir konu diğerinden bağımsız değildi; öyle bir dizi mevzi vardı ki, hepsini birleştirdiğinde uluslararası komünist hareketin genel çizgisini oluşturuyordu ve hangi noktadan bunun dışına çıkarsan çık (ve o nokta ne kadar önemsiz gözükürse gözüksün) burjuvazinin kampına iltihak etmiş sayılıyordun.”. Güzel bir tespit… Okumaya devam et “HALİL BERKTAY’IN “ARAYIŞI””

AHMET ALTAN’IN “YAMYAM MANTIĞI”

AHMET ALTAN’IN “YAMYAM MANTIĞI”
Ahmet Altan, 20.10.2012 tarihli, “Kuzu ve şeytan” başlıklı yazısına şöyle bir giriş yapıyor; “Acaba Türkiye’nin en büyük düşmanı “mantık” mı? Bir insan bu ülkede “mantıklı” olmaya çalıştığında “affedersiniz, şimdi biraz mantıklı olmaya uğraşacağım” diye önceden özür mü dilemeli?”. Memleketin mantık zafiyetine sahip olduğunu bilecek kadar zeki ya, mantık gibi bir “güç” formunu arkasına alıyor. Ne var ki yazının devamında, mantık ile ilgili bir paragraflık açıklaması yok. Ülkenin mantık konusunda zafiyet içinde olduğunu düşünen birisinin, “mantık” bahsini birkaç paragraflık da olsa izah etmesi gerekmiyor mu? İnsanlar mantıktan özellikle mi kaçıyorlar yoksa farklı mantık formları mı kullanıyorlar? Soruyu başka şekilde de soralım da Ahmet Altan’ın anlaması kolay olsun; Tek mantık örgüsü mü var yoksa çok sayıda mantık örgüsü mümkün mü? Bu soruyu cevaplamadan mantıktan bahsetmek imkansız.
Ahmet Altan, fikir adamı değil de gazeteci olduğu için, hiçbir konuyu derinliğine tetkik etmez. Herhangi bir meseleyi derinliğine tetkik ettiğine hiç rastlamadım. Fakat bir konunun bazı özelliklerini alır, o noktaları “fikri mülkiyetine” geçirir ve o noktalardan hareketle yazısını inşa eder. Kaba bir bakışla yazı okunduğunda, Ahmet Altan’ın ne kadar iyi bir yazar olduğu zannı ortaya çıkar. Biz Ahmet Altan’a yardımcı olalım, birkaç mantık örgüsü örneği verelim ve mantığın ne olduğunu anlatalım. Okumaya devam et “AHMET ALTAN’IN “YAMYAM MANTIĞI””

AHMET ALTAN’IN HAFİFMEŞREPLİĞİ

AHMET ALTAN’IN HAFİFMEŞREPLİĞİ
Ahmet Altan, özel incelenmesi gereken bir psikolojik tür… Hiçbir fikri derinliği olmayan, hiçbir yazısında fikir derinliği görünmeyen, orijinal hiçbir teşhis yapamayan birisi… Bu halinin ve çapının tam tersine bir şöhret sahibi olması da, ülkedeki medyanın nakısalarındandır.
Fikri derinliği olmamasına rağmen bu kadar büyük bir şöhrete sahip olması, sadece cesaretinden ve asker ile ilgili yazılarından kaynaklanıyor. Cesaretinin takdire şayan olduğu doğru, yanlışını veya eksikliğini gösterirken, hakkını gaspetmek bize yakışmaz.
Türkiye’de liberalizmin “ileri geleni” denilen, cesaretinden kaynaklanan yazılarıyla bunu da hakeden Ahmet Altan, fikri anlamdan liberalizmin önde geleni ise eğer, liberalizm Türkiye’de gevezelikten ibarettir. Gerçekten de Taraf gazetesiyle bu şöhreti yakalayan Ahmet Altan’ın yazıları dikkatle tetkik edildiğinde, bir tane kendine ait önemli bir fikri keşif, tespit, teklif, çözüm olmadığı görülecektir. Türk medyasındaki problemlerden birisi de, bir insanın bir alanda dikkat çekici bir başarıya sahip olması, o kişiyi her alanda meşhur yapmaya kafi geliyor. Birinin iyi bir doktor olması, mesela katil olmasına mani değil, aynı zamanda katil olması da iyi bir doktor olmasına engel değil. Ahmet Altan’ın cesaretli olması, onu filozof yapmaz, nasıl ki Mehmet Haberal’ın iyi bir cerrah olması, onun darbecilerle işbirliği yapmasını mazur ve masun göstermez. Okumaya devam et “AHMET ALTAN’IN HAFİFMEŞREPLİĞİ”

AHMET ALTAN’IN ŞIMARIKLIĞI

AHMET ALTAN’IN ŞIMARIKLIĞI
Ahmet Altan’ın garip bir hali var. Nefs emniyeti (özgüveni) başka misallerdekine benzemiyor. Kazanılmış nefs emniyeti ile şımartılmış nefs emniyeti arasında bir noktada görünüyor. Kazanılmış nefs emniyeti, bir çerçeve belirtir, umumiyetle de ilim adamlarında olur. İlim adamları, ihtisas alanlarındaki çalışmalarla nefs emniyeti kazanabilirler, yaşadıkları kültür havzası veya ülkede, kendi çalışmalarına denk eserler verilmemesi ve tabii olarak kendisine itibar edilmesi, kazanılmış nefs emniyetinin tipik bir misalidir. İlber Ortaylı’daki nefs emniyeti, ilim adamlarındaki kazanılmış nefs emniyetini gösteren harika misallerden biridir. Kazanılmış nefs emniyetinin “hak edilmiş” olanı, şahsiyet üzerinde harikulade durur. Kazanılmış olan nefs emniyetinin, hak edilmiş olanı ve olmayanı mı var? Evet, var… Mesela İnkılap tarihinde kazanılmış nefs emniyetine sahip olabilirsiniz ama asla hak edilmiş nefs emniyetine sahip olamazsınız çünkü dönemin arşivleri açılmamıştır ki tarihçi olasınız.
Ahmet Altan, herhangi bir ihtisas sahasından bahsetmez, ihtisası nedir bilmem ama yazılarında böyle bir beyan veya vurgu yok. Öyleyse Ahmet Altan’ı entelektüel olarak değerlendirmemiz gerekiyor, en azından yazılarını bu çerçevede yazıyor. Kendini beyan şekli, düşünce adamı olduğu istikametinde… Öyleyse Ahmet Altan’ı bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Okumaya devam et “AHMET ALTAN’IN ŞIMARIKLIĞI”

TEŞKİLAT, TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIĞINI BİTİRİYOR

TEŞKİLAT TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIKLARINI BİTİRİYOR
Ülkedeki Kemalist düşüncenin(!) karşısında oluşan bir anlayış koalisyonu vardı. Müslümanlar, demokratlar, liberaller, bazı solcu guruplar vesaire… Bu oluşum, “karşı anlayış ortaklığı” şeklindeydi. Kemalist-militarist-diktatoryal statükoya karşısında, organize olmayan, siyasetin tabii seyrinde meydana gelen bu “karşı anlayış” miadını doldurdu.
Anlayış ortaklığını oluşturan aktörler, halkta karşılığı olmayan, siyasette havza veya mecra açabilecek kadar güce sahip bulunmayan, çoğunluğu entelektüel çerçevede yaşayan insanlardan müteşekkildi. Bu koalisyonun oluşması için teşkilat hiçbir çaba sarfetmemişti çünkü bu oluşum organize değildi. Teşkilat, Akparti eliyle geliştirdiği ve uyguladığı siyasi programlarla bu gurupların desteğini almıştı. Başka bir ifadeyle bu guruplar Kemalist-militarist baskı karşısında kendilerine bir mahfaza (koruma kalkanı) bulmuşlardı.
Koalisyon ortakları, Akparti’nin başarısını kendilerinin ürettiğini veya başarıda kendilerinin payının çok çok fazla olduğunu vehmetti. Ahmet Altan gibi isimler, kendileri olmasaydı Akparti’nin mevcut başarıyı elde edemeyeceğini düşünecek kadar saçmalamaya başladı. Kemalizm, militarizm, vesayetçi rejim aleyhine yazdıkları yazının etkisinin büyük olması, hedeflerinin çürümüş olmasındandı ama kendileri bunu anlamadı. Ortak anlayış koalisyonunun sahibi ve ideoloğu tahtına oturmak gibi ucube tavırlar takınmaya başladılar. Oysa teşkilat, halka ve devlete yeni bir ruh üflüyordu ve yeni ruhta Ahmet Altan ve benzerlerinin hiçbir etkisi ve katkısı yoktu. Okumaya devam et “TEŞKİLAT, TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIĞINI BİTİRİYOR”

BİR AHMET ALTAN PORTRESİ

BİR AHMET ALTAN PORTRESİ
Ahmet Altan, Taraf Gazetesindeki köşesinde, bir portreyi çizmek için fırça (kalem) sallıyor. Öncesini hatırlamıyorum ama Taraf Gazetesi çıkmaya başladığından beri aslında aynı portreyi çizmeye çalışıyor. Bu portreyi tanımaya ihtiyacımız var. Portreyi tanımadığımız için, değiştiğini zannediyoruz, oysa Altan değişmedi, portrenin yekununu görmeyenler değiştiğini zannediyor.
Önce portrenin ideolojik arka planına bakalım.
Ahmet Altan (aslında tüm Altan ailesi), her şeyin en iyisinin batıda olduğuna iman etmişlerdir. Bu o kadar sağlam bir imandır ki, batının hukuk, siyaset, iktisat ve hatta sanat metinlerini tercüme etmek onlar için kafidir. Aynıyla almakta bir mahzur yok aksine azami fayda vardır. Ferd, cemiyet, devlet, hayat, siyaset ve daha sayısız konuda hiçbir fikir sahibi olmamak, fikir sahibi olmaya ihtiyaç duymamak, bir yerde (batıda) stok halinde bulunduğunu düşünmek, kurtuluşun, onların birebir nakliyle mümkün olacağına iman etmek… Bu tespitler için delile ihtiyacı olanlar, Taraf gazetesindeki köşesini, geriye ve ileriye doğru okuyabilirler, geçmiş sayılarda mebzul miktar olduğu gibi, gelecek sayılarda da mebzul miktar bulacaklarından şüpheniz olmasın. Geçmiş sayılar neyse de, gelecek sayılarda olacağını nasıl biliyoruz, kahinlik mi yapıyoruz? Hayır, sadece bir insanın inandığını söyleyeme devam edeceğini kayda geçiyoruz. Okumaya devam et “BİR AHMET ALTAN PORTRESİ”

AHMET ALTAN-1-DENGESİZLİĞİN ORİJİNAL ÇEŞİDİ

AHMET ALTAN-1-DENGESİZLİĞİN ORİJİNAL ÇEŞİDİ
Bu memlekette herkes bir şeylere takmış durumda. Taktıklarının zararı yok da, fena takıyorlar ve dengelerini bozuyorlar. Dengelerini bozmalarına da bir şey demek gerekmez, halkın dengesini bozmasalar.
Zihinlerin ve akılların takıldığı noktalar umumiyetle hissi nitelikli. Debisi yüksek duygu mecraları açıyorlar zihni evrenlerinde ve düşünceleri o mecraların akıntısına kapılıyor. Takıldıkları konulardaki duygu yığınağı ve yoğunluğu, düşünce faaliyetlerini vakumluyor ve sağlığını bozuyor. Düşünceler, duygular tarafından çekiştiriliyor ve bir merkeze itiliyor. Normal metotlarla başlayan düşünce faaliyeti, bir aşamadan sonra bakmışsınız ki, duygu mecrasının çekimine kapılmış ve anlamsız beyanlarda bulunmaya başlamış.
Taraf gazetesi başyazarı ve genel yayın yönetmeni, Ahmet Altan… Nasıl bilirsiniz Altan’ı? Duygularının esiri olmayan, duygularından bağımsız düşünebilen, “doğru” arayışında hiçbir hissi mecranın etkisine kapılmayan, bunun için gerektiğinde devlete kafa tutan birisi… Böyle mi, evet, böyle birisi… Aklını ve düşüncesini duygulardan ayırmış ve bağımsız kılmış, bağımsız ve tarafsız düşünebilen birisi… Gerçekten piyasada aklını duyguların baskısından kurtarabilmiş çok az adam vardır ve birisi de Ahmet Altan’dır.
Ahmet Altan’ın hakkını yemek bize düşmez. Gördüğümüzü, anladığımızı olduğu gibi zapta geçiyoruz. Duygularının esiri olmadan düşünebilen bir yazar. Fakat Ahmet Altan’ın anlamadığı bir husus var ki, tüm maharetini ve başarısını gölgeliyor. Anlamadığı hususu yazının ilerleyen safhasına erteleyip bir konuya açıklık getirelim.
Düşünceyi, dolayısıyla aklı duygulardan bağımsız kılmak, ciddi bir maharettir. İnsanların dengesizliklerinin kahir ekseriyetinin hissi yoğunlaşmalar olduğu bir vasatta bu özellik daha da önemli hale geliyor. Önemli olduğu kadar da zor bir iştir çünkü aklı duygunun tasallutundan kurtarmak fevkalade bir çaba ve usul gerektirir. Zorluğun müşterisi genellikle yoktur ve insanlar kolay olan “duygulara teslim olmak” yolunu seçiyorlar.
Duygulara karşı çok yoğun bir zihni faaliyet neticesinde elde edilen akıl bağımsızlığı, “ayarı”, “ölçüyü” kaçırdığınızda başka bir dengesizliği meydana getiriyor. Duygusuzluk hali… Aklı duygudan bağımsızlaştırmak, duyguyu imha etmek değil, her ikisini de yerli yerinde tutmak, kullanmak, faydalanmaktır. İnsanlardaki hissi yoğunlukların oluşturduğu zihni çarpılmışlık haline bakıp, aklı duygudan bağımsızlaştırmak için gösterilen olağanüstü gayret, sarkacın diğer ucundaki bulunan başka çeşit bir dengesizliği üretiyor.
Bu çok temel bir mesele… Akıl ile duygu arasındaki dengeyi kurmak, hayatın tüm gaileleri içinde muhafaza edebilmek, zihni gelişme süreçlerinin her birinde yeniden akıl-duygu dengesini oluşturmak gerçekten zor. Bu konuda ülkenin literatürü sıfır noktasında. Hatırladığım kadarıyla bu alanda sadece Haki Demir’in kitapları dikkate değer. Bir yazarın kitaplarıyla literatür oluşmayacağını biliyoruz. Aynı yazar ne kadar çok kitap yazmış olursa olsun, tek yazarın kitaplığından literatür çıkmaz.
Yoğun duygululuk halinin meydana getirdiği düşünce hastalıklarının misalindeki çokluk, bu yönde malzeme sıkıntısı çekmemizi önlüyor. Gerçekten hemen herkeste bu türden bir zihni hastalık tespit edilebilen ülkemizde, duygunun aklı ifsat etmesi konusu, üzerinde rahat çalışılabilir bir alan oluşturuyor. İçtimai laboratuarımızın üretmediği veya çok az sayıda ürettiği örnek, “duygusuzluk halinin” misalleridir. Fikir piyasasında ve cemiyette pek az bulunmasından dolayı üzerinde çalışılmasını zorlaştıran duygusuzluk hali, aşina olduğumuz bir konu değil.
Ahmet Altan, “duygusuzluk haline” yakalanan bir tür dengesiz… Anlamadığı nokta da zaten burası… Aklını duygularından bağımsız hale getirmeyi başardığından dolayı nefs emniyeti kabarmış durumda… Toplumda yaygın olarak bulunan zihni hastalıktan kendini kurtardığını düşündüğü için (ki haklıdır bu konuda) başka tür zihni dengesizliklerin ve hastalıkların olabileceğine ihtimal vermiyor olmalıdır. Bir hastalığı tanımak, onu karşı geçerli tedbirler almak insanı emniyete alabilir. Fakat tüm bunlar sadece o hastalık için geçerlidir ve başka bir hastalık için insanın kendini emniyette hissetmesi, bir tür akıl savrulmasıdır. Duygunun hastalıklı etkilerinden kurtulmak için çaba sarfederken, duygusuzluk haline düşen Ahmet Altan, zehrin panzehirini “ayarsız”, yani fazla miktar verdiği için, panzehirin ihtiva ettiği hastalığa yakalandığının farkında değil.
24.12.2011 tarihli “Kırmızı yoyo” başlıklı yazısında bahsini ettiğimiz zihni dengesizlik halinin harikulade misallerini veriyor. Şu ifadelere bakın…
“Fransız Parlamentosu’nun kırk küsur kişiyle çıkardığı yasanın içinde Ermeni sözcüğü bile yok, yıllar önce Ermeni soykırımıyla ilgili yasa çıkarmışlar zaten, şimdi çıkardıkları yasada, o zamanki yasaya “isim” vermeden atıfta bulunup “inkâr etmek yasaktır” diyorlar.
Bırak desinler, gelip senin memleketine karışmıyorlar ya, kendi memleketlerinde yasa çıkartıyorlar, beğenmiyorsan yasalarını memleketlerine gitmezsin.”.
Ne kadar duygusuz… Düşünce bakımından da problemli fakat duygusuzluğu o kadar ileri noktada ki, mesela Fransa istihbaratının bir ajanı, Türkiye’deki tepkileri önlemek için basında yerleşmiş ve mücadele ediyor olsa, o bile Fransa tezlerini bu kadar duygusuz bir dil ve üslup ile savunamaz. Ha yanlış anlaşılmasın, Ahmet Altan’a ajan ithamında bulunmuyoruz, öyle hafifmeşrep tavırlardan nefret ederiz. Ahmet Altan düşünce adamıdır. Hem de düşüncesini duygularından bağımsızlaştırabilmiş biridir. Fakat bu kadar duygusuzlaşmak, duygu merkezli dengesizlikler kadar problemli bir durum.
Fransa’nın yaptığı işin doğruluğu/yanlışlığı konusunda duygularımızdan bağımsız düşünmeye çalışalım, buraya kadar itirazımız yok. Fakat Ahmet Altan gibi hiçbir şey hissetmeyelim mi? “Bırak desinler, gelip senin memleketine karışmıyorlar ya…”. Sıfır duygu… Bu toprakların çocuğu, böyle bir meselede bu denli duygusuz olabilir mi? Olmalı mı?
Sığ düşünce hakimiyeti her yere nüfuz etmiş. Bir yanlışı tespit etmek, başka bir yanlışa düşmeye mani olmuyor. Aklı duygunun baskısından kurtarmak isterken, duyguyu imha etmiş. İfadelerden anlaşılan o ki, hiçbir “aidiyet”, “mensubiyet” hissi kalmamış. İnsan bu kadar yabancılaşır mı? Aidiyet… İnsanın çocuğu cinayet işlediğinde, cinayetini savunmazsınız, cezasını çekmesini engellemeye çalışmazsınız ama o kişi çocuğunuz olmaya devam eder. Onunla ilgilenirsiniz, yanlış yaptığı için kendi haline bırakmazsınız, sokağa terk etmezsiniz. Ahmet Altan’daki duygusuzluk hali o kadar ileri dereceye ulaşmış ki, yanlış yapan evladını terk etmiş. Evladının yanlışını savunmamak için onu terk etmiş. Evladının yanlışını savunmak, adaletsizliktir fakat evladının yanlışını savunmamak için onu terk etmek, insanlıktan istifa etmektir.
İnsan aklının (ve zihninin) ezber üretme kabiliyeti sınırsız. “Onların yanlış yapması, bizim yanlışımızı ortadan kaldırmaz” düşüncesi, doğrudur. Bunu keşfedenler, hemen ezberliyor ve tekrar etmeye başlıyorlar. Tamam da kardeşim, bizim yanlış yapmış olmamız, onların yanlışını ortadan kaldırır mı? Birkaç cümle de Fransa için yazar mısın lütfen… Bir yanlıştan kaçarken başka bir yanlışa düşmek mukadder midir?
Ahmet Altan ile sınırlı değil bu durum. Taraf gazetesi yazarları koro halinde aynı üsluba ve tavra sahipler. Orada küçücük bir havza oluşturmuş ve birbirini etkilemeye başlamış olmalılar. Ahmet Altan’ın biraz izin kullanıp, kendini gözden geçirmesinde fayda var.
Aslında bu konu uzun fakat bir yazıda hepsini yazma imkanı yok. Duygusuz akıl bahsine devam edeceğiz.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com