İHANET GÜNLÜKLERİ-30.06.2014-ALİ ÜNAL’IN HAZİN HALİ…

İHANET GÜNLÜKLERİ-30.06.2014-ALİ ÜNAL’IN HAZİN HALİ…

Ramazanda tenkit yazısı yazmak hoş değil, bu mübarek ayda insanın kendi nefsini tenkitle iktifa etmesi asıl olmalıdır. Kendimizi hesaba çekmeden başkalarına hesap sormak yakışıksız bir hal…

Zaman gazetesi yazarları galiba Ramazan ayını, nefs muhasebesi, nefs tezkiyesi, ruhi istidatların inkişafı gibi manevi-kalbi çerçevede yaşamak fikrinden oldukça uzak görünüyorlar. Gazetenin genel yayın çizgisi ve yazarların yazıları, Erdoğan ve Akparti düşmanlığını, iftira, hakaret, hafife alma, alay etme şekillerinde devam ettiriyorlar. Dikkat çekici nokta şu ki, yazarların yazılarında, yazıların muhtevasında, dilinde ve üslubunda, ramazanın geldiğine dair hiçbir alamet, işaret, ima yok.
Okumaya devam et

Share Button

NELER OLUYOR, NEDEN OLUYOR, NELER OLACAK?

NELER OLUYOR, NEDEN OLUYOR, NELER OLACAK?

İslam coğrafyası kaynıyor… Diktatörlükler devriliyor, sistemler çöküyor, devletler yıkılıyor. İçtimai bünye çözülüyor, iktisadi kaynaklar yağmalanıyor, ahlaki çürüme derinleşiyor. Coğrafya kanıyor, kanadıkça sınırlar kalkıyor. Hayat, zaruri ihtiyaçlar sınırına kadar geri çekildi, gıda ve güvenlik altyapısına kadar indi ve orada direnmeye çalışıyor. Güvenlik ihtiyacı devletler tarafından karşılanamıyor, daha kötüsü halkın güvenliği devletler (siyasi iktidarlar, rejimler) tarafından tehdit ediliyor. O kadar kaotik bir yapı oluştu ki, “uzman” edalarıyla konuşanlar, en temel meseleyi anlamamış haldeler ve sürekli yanılıyorlar. Coğrafya, hiçbir denklemi “hayat” haline getirecek şartlara sahip değil, hayatın altyapısını kuracak hiçbir denklem oluşturulamıyor. Yanlış… Yanlış… Yanlış… Her söylenen yanlış, hiçbir cümle kendini birkaç şartta doğrulayamıyor, doğrulayanlar uzun süre kaim olamıyor.
Okumaya devam et

Share Button

İHANET GÜNLÜKLERİ(16.05.2014)-İHANET ÖRGÜTÜ TEZVİRATA BAŞLADI

İHANET GÜNLÜKLERİ(16.05.2014)-İHANET ÖRGÜTÜ TEZVİRATA BAŞLADI

Soma, ızdırabın bile nefessiz kaldığı belde… Bir insanın nefes alamaması, nefes alamadığı için hayatını kaybetmesi, en çok ihtiyacımız olan ama yeryüzünde bol miktarda bulunduğu için ticari meta haline bile getirilemeyen havayı bulamadığı için can vermesi… Çok derin bir acı… Hayatını kaybedenlerin son halleri görülemediği için facianın nasıl bir şey olduğunu tam bilemediğimiz, sadece nakillerle anlamaya çalıştığımız, hiçbir şekilde de ifade edemediğimiz bir ızdırap… Hayatını kaybedenlere Cenab-ı Allah’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil, yaralılara acil şifalar dileriz.

Hadise gerçekten can yakıcı, akılları patlatıcı bir mahiyet taşıyor. Kurtarma çalışmalarındaki görüntülere bakınca insan zapt edilmez bir öfkeye kapılıyor. İnsan, sorumluların bir an önce bulunması, kanunun öngördüğü en ağır cezaya çarptırılmasını istiyor. Muhakkak ki, bir daha böyle bir hadisenin yaşanmaması için gereken tüm tedbirlerin alınması konusunda en titiz uygulama ve takiplerin yapılması gerekiyor.
Okumaya devam et

Share Button

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(16.03.2014)-TÜRKÖNE, ŞÖVALYE Mİ LEJYONER Mİ?

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(16.03.2014)-TÜRKÖNE, ŞÖVALYE Mİ LEJYONER Mİ?

Zaman gazetesinin yazarı… (İhanete) hizmet hareketine mensup olmayan, gazeteye iliştirilmiş birisi… Fethullah Gülen örgütü ile hükümet arasındaki husumetin derinleşmesinden sonra saflarda ortaya çıkan arınmadan nasibini almadı. Leyla İpekçi, Ahmet Taşgetiren gibi isimlerin tahammül edemeyip ayrıldığı ihanet örgütünün yayın organlarından, ihanet hareketine mensup olmamalarına rağmen ayrılmayan, hatta mevziini sağlamlaştıran birkaç isimden birisi Mümtaz’er Türköne… (İhanete) hizmet hareketinin mensubu olmamasına rağmen, onlardan daha ağır ve seviyesiz saldırılarda bulunan Mümtaz’er Türköne ve Ali Bulaç gibi isimler, hükümete karşı şahsi husumeti olup da, fırsat bulmuş gibi davranıyorlar. Ali Bulaç ve Mümtaz’er Türköne, ihanet örgütü tarafından satın alınmış olabilir mi? Bunların parayla kalemini sattığı düşünülebilir mi? Doğrusu böyle bir itham çok ağır hakaret olur. Parayla satın alınmamışlarsa (ki kanaatimiz bu yöndedir) mevzilendikleri yerin bir izahı olmalı…

Mümtaz’er Türköne’de hükümet husumeti o kadar yüksek ki, tarafsız bir entelektüel (fikir adamı olmadığı için bu ifadeyi kullanıyoruz) olarak tavır aldığını ve yazılarını bu merkezden yazdığını söylemek mümkün değil. Hükümetin herhangi bir tavrı ve uygulamasının Türköne’ye şahsi zarar vermiş olma ihtimali ağır basıyor. Her ne olduğunu bilmediğimiz şahsi husumeti, aklını ve kalemini esir aldı. Geçen milletvekili seçiminde Akparti’den aday adayı olmuş, aday yapılmamış (yapılmayacağını anladığı için vazgeçmiş) olması, şahsi husumetini açıklamaya kafi midir? Zaman zaman bu ihtimalin doğru olduğunu düşündüğümüzü de itiraf edelim ama son zamanlardaki yazılarına bakınca, bu ihtimalin meseleyi izah etmeye kafi olmadığı zannı galip geldi. Yazılarında bas bas bağıran “şahsi husumet” meselesi her ne ise onun açıklanması gerekiyor.
Okumaya devam et

Share Button

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(07.02.2014)-YAZARLAR ALEYHİNE DÖNÜYOR

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(07.02.2014) YAZARLAR ALEYHİNE DÖNÜYOR

Cemaatin yüksek dozlu taarruzundan sonra kamuoyundaki gelişmelerin seyri, cemaatin öngörülerinin aksine gelişiyor. Cemaat kendi yayın organlarındaki yazarlarına hakim olamadığı gibi diğer yayın organlarındaki yazarların kendi aleyhlerine yayınları devam ediyor. Taarruz başladığından beri cemaat medyası kayıp veriyor, karşı taraf ise dirayetli şekilde dayanıyor ve cemaatten yazar kazanıyor. Cemaat medyasından ayrılan yazarlar bir tarafa, hala ayrılmamış olanların içinde de cemaat aleyhine veya orta yollu fikir beyan eden sayısı her geçen gün artıyor.

Ahmet Taşgetiren gibi aslında cemaate mensup olmayan, gazetecilik ve yazarlık gereği Bugün gazetesinde yazan, aklı ve fikri sağlam yazarların cepheden ayrılması ve tam karşı mevzie yerleşmesi, cemaat dışında herkes tarafından beklenen normal bir gelişmeydi. Cemaat de bunu hesaplamışsa eğer, tahammül edilebilir kayıplar listesinde görmüştür. Ama esas zor olan, kendi medyasından ayrılmayan, kendilerinin de atmaya cesaret edemedikleri, attıkları takdirde gazetelerinin boşalacağını bildikleri bazı kalemlerin, kendi medyalarında kendi aleyhlerine yazmaya başlamasıdır.
Okumaya devam et

Share Button

ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR

ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR
Ali Bulaç, 24.01.2013 tarihinden başlamak üzere üç adet seri yazı yazdı, numara vermese de aynı serinin dördüncüsünü 31.01.2013 tarihinde yayınladı. Yazı serisinin adı, “Demokrasinin İslam’la sınavı”… Son yazısının başlığı ise “Demokratik sınav ne olacak?”.
Mühim meseleleri gündeme getirmek, tartışılmasını temin etmek, fikir imali için vesile olmak güzel şey. Bu tür teşebbüsleri takdir etmek, desteklemek gerekir. Ali Bulaç’ın, İslamcılık tartışmasını başlatması bu meyandadır ve meseleye dair ciddi ipuçları elde etmemize sebep oldu. Müslüman fikir ve ilim adamlarının İslamcılık bahsinin neresinde olduğunu, meseleye nasıl yaklaştıklarını, muhtevaya dair bir fikirleri olup olmadığını gördük. Tartışmayı başlatan Ali Bulaç da dahil olmak üzere Müslüman fikir adamlarının, İslamcılık bahsinin muhtevasına dair hiçbir fikirleri olmadığını, bir ayı aşan tartışma boyunca, isimlendirme, tarihi süreçleri, temsilcileri gibi fer’i konulara takıldıklarını farkettik. Ali Bulaç, kendinin de seviyesini, hacmini, ufkunu ele veren o tartışmayı başlatmakla faydalı bir iş yapmıştı. Kendisi her ne kadar İslamcılık tartışmasını yeniden başlatmak istemediğini ifade etse de, “demokrasi” meselesi o tartışmanın bir mütemmimidir. İslamcılık bahsinin muhtevasından olan “siyasi nizam” fikri ve anlayışı, bu yazı serisi ile gündeme getirilmeye çalışılmış gibiydi. Okumaya devam et

Share Button

ALİ BULAÇ, DEZENFORMASYON YAPIYOR

ALİ BULAÇ, DEZENFORMASYON YAPIYOR
İnsanı, insanın akli ve ruhi süreçlerini, kalbi ve zihni havzalarını, bu havzalarda cereyan eden hadiseler, bu hadiselerin tabiatlarını ve mekanizmalarını anlamayınca, bazı yaklaşım tarzlarını “fikir” zannediyoruz. Umumiyetle insanlar herhangi bir meseleye önce aklıyla değil, hissiyle yöneliyor. “Hassasiyet” dediğimiz mefhum da zaten insanın zihni evrenine tutulan bir projektördür, nereyi aydınlatıyorsa orayı görüyoruz. Hassasiyetin aydınlatmadığı karanlık alanları aklın görebileceği zannı ise insan ile ilgili çok sığ bir bilgi ve fikir sahibi olunduğuna işarettir. Aklın, hassasiyetin aydınlattığı alanın dışını gördüğünü iddia etmek, insanlardaki sayısız hadiseyi izahsız kılıyor.
Hassasiyet, imanı merkeze alarak duygu ve düşünceleri aynı mecraya dökme, birbirini tamamlama, birbirini etkileme bünyesidir. Hassasiyet oluşmadığında, iman bir tarafta, akıl bir tarafta, hisler bir tarafta kalıyor ve aralarında terkibi bir bünyeleşme meydana gelmiyor. Hassasiyet meselesi üzerinde ısrarla durmamızın sebeplerinden biri, insanın kalbi ve zihni evreninin inşasındaki en harikulade mimari planlardan biri olmasıdır. İman ile aklı (yani düşünceyi), tefekkür ile hissiyatı aynı bünyede terkip eden tek zihni imkanın hassasiyet olması, ehemmiyetini anlamak için kafi olmalıdır. Hassasiyet bahsi anlaşılmadan, iman, imanın tezahürleri, tezahürlerin duygu ve düşünce mecralarındaki çeşitleri anlaşılamıyor. Hassasiyet yoksa veya yanlış merkezde oluşmuşsa, konu, ortaya çıkan düşünce benzeri zihni faaliyetleri tartışmaktan çıkıyor. Hassasiyet zafiyetinin veya hastalığının olduğu insanın zihni faaliyetleri tefekkür cümlesinden sayılmaz, o insanla konuşulacak tek konu hassasiyet meselesidir. Okumaya devam et

Share Button

ALİ BULAÇ, HİSSİYAT FAKİRİ

ALİ BULAÇ HİSSİYAT FAKİRİ
Müslümanın Müslüman ile hemhal olması gerekiyor. Hemhal, hemdert olması, hemfikir olmasından öncelikli ve önemlidir. Müminin ıstırabını hissetmeyenin, onun dertleri ile ilgilenmesi, ihtiyaçlarını karşılaması, ona yardımcı olması kabil değil. İmanın ilk tezahürü, fikri değil hissidir.
İslam irfanının harikulade ıstılahlarından birisi de, “hassasiyet”tir. Hassasiyet, his kökünden imal edilen bir mefhumdur ama duygudan ibadet değildir. Hassasiyet, muhtevası fikir ile doldurulmuş duygu halidir. Tersinden de anlaşılabilir; muhtevası imanın tecellisi olan hissiyat ile doldurulmuş fikri çerçevedir. Bu haliyle hassasiyet, insanın derununda (kalbi ve zihni evreninde) imandan sonra inşa edilmesi gereken en kıymetli mekanizmadır.
Hassasiyet, imanın mecrasında bulunan mıknatıstır, sahibini o mecraya doğru mütemadiyen cezbeder. Hassasiyetini oluşturabilmiş olan bir mümin imanın mecrasından dışarıya savrulmaz, o mecraya mahkum hale gelir, o mecranın dışında nefes alamaz. Çünkü hassasiyet, iman mecrası ile hayat arasındaki nefes borusudur, can koridorudur, ruh üfürülecek borudur. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-9-MEHMET OCAKTAN, “KARŞI CEPHENİN NEFERİ”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-9-MEHMET OCAKTAN, “KARŞI CEPHENİN NEFERİ”
Sık sık tekrar ediyoruz belki de ama gerçekten İslamcılık tartışması köşe yazarlarının ve fikir adamlarının hem kimliğini hem de seviyesini tespit bakımından harika oldu. Son zamanlardaki gelişmeler, kimlik ve seviyeye bir de “niyet”i ekledi. Fikir adamlarının ve köşe yazarlarının niyetini bu kadar “açık” eden başka bir tartışma hatırlamıyorum.
Mehmet Ocaktan, Star gazetesindeki köşesinde, 28.08.2012 tarih ve “Ali Bulaç’ın yazdıkları ‘Hızırla Kırk saat’in bir mısraı kadar etmez” başlıklı yazısında, herhangi bir fikir beyan etmekten ziyade “niyetini” beyan etme gayretinde görünüyor. Sözünü ettiğimiz, “gizli” niyeti… Kendinin beyan ettiği niyet bir perdeleme gayretidir. Hemen, “niyet okuyuculuktan” bahsetmeyin, sabredin, acemi yazarların, “şecaatini arzederken, sirkatini anlatmasının” orijinal bir misalini göreceksiniz.
Gerçekten de acemi yazarlar, fikir ile oynarken, acemiliklerinden dolayı gizli niyetlerini aşikar ederler. Bilgi ve fikri tertip etme çabaları, kafi derecede zekaya sahip olmadıkları için, su geçirmez bir kompozisyon meydana getiremez. Sığlıkları, bir yazıyı kompoze etmek için ihtiyaç duydukları mahareti onlara kazandırmaz. Fikir kompozisyonları delik deşiktir ve içerisi (gizli niyetleri) görünür. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR,”DÜŞÜNCE AJANI”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR, “DÜŞÜNCE AJANI”
İslamcılık tartışmasını başlatan Ali Bulaç, Zaman gazetesi yazarı, işin ilginç tarafı, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin kahir ekseriyeti de Zaman gazetesinden çıktı. Üstelik Zaman gazetesi, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin hayat alanı oldu. Sanki İslamcılık meselesine ve tartışmasına cepheden tavır alan, bu tartışmayı doğmadan boğmak isteyen, İslamcılık cereyanının da yeniden canlanmasını engellemeye çalışan bir mevzi kazmaya başladı. Gerçekten böyle midir yoksa bunlar bizim yanlış anlamalarımız mıdır bilinmez. Yanlış anlamış olmayı gazetenin genel yayın yönetmeninden daha fazla arzu ederiz. Ümit ederiz ki, Zaman gazetesinin “yorum” sayfalarında yayınlanmasına müsaade ettiği yazılar “hususi” bir seçim neticesi değildir de, tartışmaya katkıda bulunma düşüncesinden kaynaklanıyordur.
Düşünceye yol açmak, tartışmaya katkıda bulunmak, “bir de bu boyutu var” türünden bir açılım sağlamak mıdır yapılanlar? Doğrusu karar vermek zor, ne var ki karar veren biri var; Yusuf Kaplan… Yusuf Kaplan son yazısında, gazete yönetimini Fethullah Hoca’ya şikayet ederken, Bilal Sambur gibilerinin yazılarını, “düşünce sınıfından” saymıyor, tam bir hezeyan kabul ediyor. Bu tavrıyla da doğrusu isabet kaydediyor.
*
Bilal Sambur, 19.08.2012 tarihli yazısında, falso yapmaya hiç vakit kaybetmeden, başlığında başlıyor; “İslam, İslamizmden Ayrılmalı”. Yazının başlığı, muhtevasını tamamen özetliyor, aslında sadece başlığı atsaydı ve başka bir şey yazmasaydı da zaten konu anlaşılmış olacaktı. Fakat anlaşılan o ki, Bilal Sambur’un falso yapma istidadı çok yüksek. Muhtemelen editörün seçimi olan, yazının başlığı altındaki “spot”ta, şu ifadeler dehşet;
“İslam, insanlığın büyük ve köklü dinlerinden biridir. Din olarak İslam, insanlığın dindarlık tecrübesine büyük katkılarda bulunmuştur. Ahlak, değer, kültür ve maneviyat alanlarında İslam, insanlığı zenginleştirmiştir.” Okumaya devam et

Share Button

“İSLAMCILIK MESELESİ” YAZI SERİSİ İLE İLGİLİ AÇIKLAMA

“İSLAMCILIK MESELESİ” YAZI SERİSİ İLE İLGİLİ AÇIKLAMA
Yazı serisine başlarken, şöyle düşünmüştüm, tartışmaya katılan bir yazarın fikirlerini değerlendirmeyi bitirene kadar ona devam etmek, ondan sonra başka bir yazarın fikirlerini değerlendirmeye başlamak… Gelişmeler bu tertip içinde yazmamıza mani oluyor. Ali Bulaç o kadar yoğun yazdı ki, onun yazılarını bitirmek mümkün olmayacak ve diğerlerine sıra gelmeyecek. Sıra gelse bile aktüelliğini kaybedecek. Yazarların fikirlerini değerlendirirken, belli aralıklarla durup, nazari tespitler yapmak, tekliflerde bulunmak gerekiyor ki bu durumda yazı tertibimiz iyice verimsizleşiyor.
Yazı serisinin tertibini değiştirdik. Bir yazarın bir miktar yazısını değerlendirdikten sonra ara verip, nazari tespitlerimizi aktaracağız ve başka bir yazara geçeceğiz. Daire tamamlandığında başa dönüp aynı yazarlardan devam edeceğiz.
*
Bu arada, Nurettin Saraylı’nın da sitemizde İslamcılık tartışmalarıyla ilgili yazı serisine başlaması güzel oldu. Nurettin bey, zekice bir kararla, meselenin “eksik” kalan boyutunu kendine saha olarak seçti. İslamcılık tartışmasının “haricilerini” yazı serisi yapmaya karar verdi, kendisine kolay gelsin diyor, teşekkür ediyorum. Teşekkürümün sebebi, benim yalnız başıma tüm tartışmayı takip etme kifayetsizliğimdir. Nurettin beyin sahiplendiği alana ait bazı yazarlar benim listemde vardı, onları da Nurettin beye tevdi ettim. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-1-GENEL BAKIŞ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-1-GENEL BAKIŞ
Bir konu gündeme gelmeden, gündemi oluşturan fikir adamları o konuyu konuşmadan (tartışmadan) muallakta kalıyor, ne olduğu belirlenemiyor. O konu ile ilgili olduğu zannedilen fikir adamlarının da bakışı, kavrayışı, seviyesi anlaşılmıyor, kamuoyu sadece zanlarıyla baş başa kalıyor. İslamcılık tartışması bu hadisenin orijinal bir misalini oluşturdu. Tartışma başlamadan önce, kamuoyunda tanınan birçok fikir adamı (yoksa köşe yazarı mı demeliyiz) “İslamcı” zannediliyordu. İslamcı zannedildiğini söylediğimiz fikir adamlarının bulunmadığı mecliste, onların fikri hüviyeti konuşulsa, herkes ittifakla “İslamcı” olduğuna hükmederdi. Bu ne demek? Kamuoyunda tanınan köşe yazarlarının, fikri hüviyetlerini kafi derecede ortaya koyamadığı anlamına gelmiyor mu? Başka bir ifadeyle, yazılarını okuduğumuz köşe yazarları, fikri hüviyetlerini ifade etmekten aciz halde değiller mi? Ya da bu bir acizlik değil de fikirsizlik hali mi? Yani bir konu tartışmaya açılana kadar, herhangi bir köşe yazarının o konuyla ilgili tavrı, kararı, tercihi, yaklaşımı belli olmuyor. İnsanlar “zanlarıyla” baş başa kalıyor, kendi zanlarıyla inşa ettikleri bir fikri hüviyeti onlara giydiriyor ve o şekilde okumaya devam ediyor. Fikir piyasası için dehşetengiz bir durum… Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-12-ALİ BULAÇ’IN TARİHİ İTİRAFLARI

İSLAMCILIK MESELESİ-12-ALİ BULAÇ’IN TARİHİ İTİRAFLARI
Ali Bulaç, 26.07.2012 tarih ve “Üçüncü Nesil İslamcılar” başlıklı yazısında, ikinci neslin, üçüncü nesle bıraktığı mirası anlatıyor. Bu mirasın problemli olduğunu tespit edip, kendisinin de içinde bulunduğu ikinci neslin vazifesini iyi yapmadığını söylüyor. Doğrusu cesur bir yazı, aynı zamanda bir özeleştiri. Ki Müslümanların buna şiddetle ihtiyacı var.
Şöyle başlıyor Ali Bulaç, özeleştiriye;
“Bu satırların yazarının da içinde aktığı mecrada hem şahit hem aktör olarak bir parçası olduğu ikinci nesil İslamcılar, kendilerini ciddi bir öz eleştiriye tabi tutabilselerdi şu zaaf noktalarının üçüncü nesle miras olarak devredilmemesi gerektiğini de tespit edebilirlerdi:”
İslamcılığın tarihçesini, “nesil” üzerinden yapmanın bir faydası var. Ali Bulaç’ı bu hususta takdir etmek gerekiyor. Faydası şu; yaşanılan nazari ve tatbiki problemlerin sorumlularını tespit imkanı veriyor. Yanlışın ve hatanın sorumlusunu bulamamak, o problemi havada bırakıyor, muhatapsız hale getiriyor ve çözülmesini de nispeten zorlaştırıyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-11-İÇTİHAT BAHSİ

İSLAMCILIK MESELESİ-11-İÇTİHAT BAHSİ
Ali Bulaç’ınde içinde bulunduğu belli bir kesim, içtihat meselesiyle fazla meşguller. “İçtihat kapısının kapalı olduğu” düşüncesini her nerden üretiyorlarsa, bu düşünceye karşı gölge boksu yapar gibi mücadele ediyorlar. Öncelikle “sahih geleneğin”, içtihat kapısının kapalı olduğuna dair bir düşüncesi ve hükmü yok. Sadece içtihat yapmanın ve müçtehit yetiştirmenin zorlaştığı çünkü ilim dallarının sayı ve çeşit olarak zenginleştiği, her ilim dalının da bilgi ve muhteva yekununun fevkalade arttığı bir dönemde yaşandığı beyan ediliyor. Buna rağmen müçtehit yetişebilir mi? Evet… İçtihat kapısı kapalı mı? Hayır… Ne var ki hem müçtehidin yetişmesi hem de içtihat yapılması fevkalade zor.
Müçtehit yetiştirmenin ve içtihat yapmanın zorluğundan mülhem “içtihat kapısının kapalı” olduğuna dair kanaat izhar edenler olmuştur. Bu yaklaşımı, “içtihat kapısı kapalıdır” şeklinde anlayıp, tüm İslami anlayışını bu kanaat ile mücadeleye ayıranlar olduğu görülüyor. Öncelikle anlaşılmayan nokta şu; içtihat müessesesi mühimdir ve son dönem uleması bu ehemmiyet üzerinden bir hassasiyet geliştirmiştir. Buradaki hassasiyeti anlamamak ve içtihat bahsinde hoyratça kalem oynatmak, idraksizlik ifadesidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-10-ALİ BULAÇ’IN “ÜÇ NESİL” FİKRİ VE YANLIŞLARI

İSLAMCILIK MESELESİ-10-ALİ BULAÇ’IN “ÜÇ NESİL” FİKRİ VE YANLIŞLARI
Ali Bulaç, 23.07.2012 tarihli, “İslamcıların Üç Nesli” başlıklı yazısında, İslamcılığın tarihçesine devam ediyor. İslamcılığın tarihçesine, “üç nesil” fikriyle yaklaşmakta ve onu üç ana devreye ayırmakta ısrarlı. Olabilir. Yaptığı devri taksim, esas olarak yanlış değil. Bu tarih taksimini yaparken Türkiye’yi esas aldığı görülüyor. Bu da mümkün…
Üç neslin birincisini anlatırken, kronolojik taksimler bir tarafa, fikri teşhisleri bazen isabet kaydetmiş bazen ise isabet kaydedememiştir. Birinci nesil İslamcıların hedefini tespit ederken isabet etmiştir. Bunların hedefleri, tabii olarak, Osmanlı devletinin kurtarılmasıdır. Zira Osmanlı devletinin son döneminde yaşamışlar, Devlet-i Ali Osmani yıkılmaya yüz tuttuğu için tabii ve mecburi olarak onun kurtarılması merkezinde bir zihni organizasyona sahip olmuşlardır.
“Birinci nesil İslamcıların politik tema ve yönelimleri “devletin kurtarılması” idi ki, söz konusu olan devlet kurucu ideolojisi ve meşruiyet çerçevesi İslam olan ve başında Müslümanların halifesi bulunan Osmanlı devleti idi. Devlet zaafa uğramıştı, onu Batı’yı olduğu gibi taklit ederek kurtarmak mümkün olamazdı, kurtuluş İslam’ın asli kaynaklarına dönmekte yatıyordu.” Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-8-ALİ BULAÇ’IN İSLAMCILIĞIN SEYRİNE BAKIŞI

İSLAMCILIK MESELESİ-8-ALİ BULAÇ’IN İSLAMCILIĞIN SEYRİNE BAKIŞI
Ali Bulaç, 19.07.2012 tarihli, “İslamcılığın seyri” başlıklı yazısında, İslamcılığın kısa tarihçesini anlatmakla işe başlıyor. Bir fikri cereyanın tarihi veya tarihçesi tabii ki mühim. Hangi şartlarda doğduğu, hangi temellerde mayalandığı, hangi safhalardan geçtiği, hangi meselelerde patinaj yaptığı meseleleri ehemmiyetsiz kabul edilemez. Özellikle yabancı tesirlere maruz kalma hadisesi, yabancı tesirin bünyesine nüfuz etme miktarı ve nispeti mühimdir. İslamcılığı on dokuzunca asrın ortasından başlatan Ali Bulaç, bir köşe yazısına sığmayacağını bildiği için kısa bir özet ile iktifa etmiş.
İslamcılığın tarihi seyri araştırmacılar için başlı başına bir konu. Tetkik edilmeli muhakkak fakat bir tetkik usulü geliştirilmeli. Belki birçok usul geliştirilebilir ama iki tanesi ilk bakışta görülebiliyor. Birincisi, nazari çerçeveyi sabitleyip, gelişmeleri takip etmek ve gelişmeler ile nazari çerçeve arasındaki çelişkileri “sapma” olarak tespit etmektir. İkincisi ise sadece gelişmeleri takip edecek olan “teşhisçi” bakış açısıdır. Ali Bulaç, ikincisini yapmış gibi görünüyor ama böyle bir usul takip ettiğine dair vazıh bir beyan hatta bir ihsası bile yok. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-6-ALİ BULAÇ’IN İSLAMCILIK TARİFİ

İSLAMCILIK MESELESİ-6-ALİ BULAÇ’IN İSLAMCILIK TARİFİ
Ali Bulaç, Zaman gazetesinde yayınlanan 21.07.2012 tarih ve “İslamcılık Nedir?” başlıklı yazısı ile meseleye, tarif başlamış ve isabet etmiştir. Tarifi olmayan “şey” yoktur, tarifi olmayan fikir ise “hiç yoktur”.
Yazının girişinde, tarif meselesinin ehemmiyetine dair tespitler yapmakta, üzerinde ittifak edilen bir tarifin olmadığından bahsetmekte ve bir tarif teklif etmektedir. Bu yaklaşım doğrudur, her konuda olduğu gibi İslamcılık meselesinde de önce tarif gelir. Tarif edemediğiniz fikri, çerçeveleyemediğiniz için, “ne dediğiniz”, “neyi kastettiğiniz” belli olmaz. Diğer taraftan, tarifsiz bir fikirden bahsetmek, sınırları belli olmayan bir devlet kurmak gibidir ki, her gelenin tecavüzüne imkan tanır, yani tenkitlerin de tarifsiz ve usulsüz olmasına müsaade eder. Oysa hem fikrin beyanı hem de tenkidin muhatabını tayin için çerçeve oluşturmak (bir anlamda tarif etmek) zarurettir.
Ali Bulaç’ın tarif çabasındaki isabet, yaptığı tarifin muhtevasında da mevcuttur. Malum olduğu üzere, fikir ve ilim, tarifin tarifi ile başlar. İslam irfanının tarifin tarifi, harikuladedir; “efradını cami, ağyarını mani olmalı”. Ali Bulaç’ın tarifi de bu çerçeveye (tarife) uyuyor. Okumaya devam et

Share Button

ALİ BULAÇ-3-ALİ BULAÇ VE İSLAMCILIK

ALİ BULAÇ-3-ALİ BULAÇ VE İSLAMCILIK
Ali Bulaç, 21.07.2012 tarihli yazısında İslamcılık bahsini işlemiş. Meseleye vakıf bir yaklaşımı var fakat eksikleri de… Bir fikrin yanlış olmasıyla eksik olması birbirinden çok farklı iki durum… “Eksik fikre” yanlış muamelesi yapılması yaygınlaştı. Eksik fikrin, tamamlanması gerekir tenkit edilmesi değil. Eksik fikri tenkit etmek gerekirse, “itmam edici tenkit” usulünün kullanılması şarttır. Ne var ki, “eksik fikre”, “tam fikir” muamelesi yapıldığına da şahit olmuyor değiliz. Eksik fikre tam fikir muamelesi yapılması, tehlikeli bir meseledir. Tehlikesi, “yanlıştan” hareket etmemesidir, “doğru”dan hareket ettiği için tenkidi zordur. Fikir adamlarının yaygın olarak düştüğü bu hata, hem eksik fikre tam fikir muamelesi yapılmasında hem de eksik fikri tam fikir kabul edenlerin tenkit edilmesinde ortaya çıkıyor.
Eksik fikir, bir meselenin bir boyutunu ele alıp, tamamının o olduğunu iddia etmektir. Bir meselenin bir boyutunu ele almak değil problem, meselenin tamamının ondan ibaret olduğunu iddia etmektir. Başka biri de çıkıyor meselenin diğer bir boyutunu ele alıyor ve o da kendi fikrine “tam fikir” muamelesi yapıyor. Farklı boyutlar tetkik edildiği için birbiriyle çatışan fikirler ortaya çıkıyor. Aslında aynı meselenin farklı boyutları tetkik edilmiştir ve toplamı (başka boyutlarıyla beraber) meselenin yekununu teşkil eder. Konuya böyle bakılmayınca, iki taraf, kendi fikrinin doğru olduğunu iddia ederek tartışmaya başlıyor. Her ikisi de “doğru” söylediği için, iddiasından vazgeçmiyor ve birbirini ikna edemiyor. Manzaraya dışarıdan bakan terkip maharetine sahip birisi, iki doğrunun çatıştığını görüyor. Dehşete düşmemek kabil değil… Okumaya devam et

Share Button

ALİ BULAÇ-2-BİRAZ İSABET KAYDETMİŞ

ALİ BULAÇ-2-BİRAZ İSABET KAYDETMİŞ
Ali Bulaç, Zaman gazetesinde, 28.04.2012 tarihli, “Tarihin çözdüğü ihtilaflar” başlıklı yazısında, Şia ile ilgili bazı tespitler yapmış. Tespitlerin bir kısmı isabet kaydetmiş, şaşırdık fakat daha önemlisi sevindik. Doğru fikir nasıl ve kimden sadır olursa olsun başımızın üstünde yeri var. Ali Bulaç’ın sıhhatli düşünmeye başlaması, ülkenin iyiye gittiğine alamet. Bunu tahkir maksadıyla söylemiyoruz, hakikaten Türkiye’deki Şia sempatizanlarının anlayış ve kavrayışları hastalıklıdır. Ülkedeki Şia sempatizanlarının sıhhatli düşünmeye başlaması, birçok problemin çözümüne katkıda bulunacaktır.
“Hz. Ali mi yoksa Hz. Ebubekir mi imam olmalıydı tartışmasının bugün için pratik değeri kalmamıştır. Şiiler, “İmamet hakkı Ali’ye aitti, Beni Sakife’de bu hak Ebubekir’e verildi” der. Sünnilere göre Hz. Ali’nin bu yönde bir talebi olmadı, Ebu Bekir halife seçilince ona hür iradesiyle biat etti. Allah’tan başka kimseden korkusu olmayan Hz. Ali’nin kendisinden önceki üç halifeye rızasıyla biat ettiğini biliyoruz. Konu, Hz. Ali’nin (r.a.) ameli ve sireti açısından ele alındığında, bu tarihi hakikat Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman’ın (r.a.) meşru olduğunu gösterir ki, bu gün bu görüşü bazı Şii bilginler de kabul ediyor.”. Okumaya devam et

Share Button

ALİ BULAÇ-1-UYUYAN GÜZEL

ALİ BULAÇ-1-UYUYAN GÜZEL
Ali Bulaç enteresan bir kişilik. Bir şahsiyet terkibine sahip olamayan, sadece kişilik seviyesinde kalan bir adam… Derinleşemeyen fakat derin meselelere girmekten imtina etmeyen biri… Anlayışta derinleşemeyenlerin derin konuları kendi seviyelerine (yüzeye) çektikleri vaka… Bu durum psikolojik zarurettir. Bir insan, bir konuyu anladığı vehmiyle hareket ediyorsa, anlamadığı hususunda hiçbir tereddüt taşımıyorsa, o konuyu mutlaka kendi seviyene indiriyor. Ali Bulaç, “saf fikir” sahibi olmayan bir yazar (fikir adamı değil) olduğu için temel meselelerin dışında durmasında azami fayda var. Fakat anlamadığını anlamak, akl-ı selimin mahareti olduğu için, Ali Bulaç’tan bunu beklemek zor. Bu sebeple temel meselelerde Ali Bulaç’ın takip edilmemesi gerektiğini okuyuculara söylemiş olalım.
“Saf fikir” ve “temel meseleler” konusunda çalışanlar var. Biz köşe yazısı üzerinde birkaç kelam etmek istedik. Yazarımızın 19.01.2012 tarihli, “Ne oldu da 10 yıl öncesine döndük?” başlıklı yazısındaki tespitler. Makaleye şöyle başlıyor; “Türkiye’nin son 10 yılda takip ettiği komşular ve bölge politikası “gayet iyi, ümit verici bir seyir takip ederken” ne oldu da bir sene içinde “çökme noktası”na geldi?”
Dikkat çekici bir soru değil mi? Aslında hiçbir şey olmadı, sadece Suriye’deki zalim haftada yüzlerce insan katlediyor, binlercesini zindanlara atıp işkence ediyor, elindeki silahlı güçlerle ülkeyi tamamen işgal ediyor, müstemleke valilerinin bile tepkilerden korkup yapamadıkları zulmü yapıyor. Bir şey olmadı Ali Bulaç, sen uyumaya devam et güzelim. Bir yılda Suriye’de binlerce insan öldürülmüş, on binlercesi işkence edilmiş, sayısı bilinmeyen miktarda kayıplar olmuş, senin için bir şey değil galiba. Sakın uykunu bozma sen “vicdanlı” adam…
Yazıyı okuyunca zannedersiniz ki Ali Bulaç geçen sene uykuya dalmış, uyumaya başladığında Türkiye ile Suriye arasındaki münasebetler çok ileri, bir yıllık uykudan uyanıp da Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerine bakınca birden hayret edalarıyla ortaya çıkıyor ve “ne oldu da böyle oldu?” diye feryat ediyor. Uykudayken daha yakışıklı duruyordun be, neden tekrar uyumuyorsun?
Nasıl bir akıl formudur bu? Zihni ve kalbi evrenleri nasıl çalışıyor bu adamların? Tefekkür faaliyeti bu kadar tersine işler mi bir insanda? Nasıl anlamak gerek, nasıl değerlendirmek gerek… Bu adamlar bizimle aynı ülkede yaşıyor ve aynı gazeteleri okumuyor mu? Aynı haberleri görmüyor, takip etmiyor mu? Bütün bunlara rağmen nasıl oluyor da, bir yıldır uyuyormuş intibaı bırakıyor?
Hadiseleri okuma biçimleri çok dikkat çekici. Şu ifadeye ve teşhise bakın.
“Belli bir zamandır Türkiye’nin bir “İran sorunu” olduğu kimsenin meçhulü değil. Üstelik İran sorunu yönetimle, mesela Ahmedinejad’la ilgili de değil, yönetime Musavi ve ekibi de gelse, sorun devam edecek. Zira sorunun temelinde NATO’nun İran’a karşı Malatya’da füze radar sistemini yerleştirmiş olması var. Kasım 2011’de İran Devrim Muhafızları komutanlarından Emir Ali Hacızade, “İran’a yönelik bir tehdit olduğu takdirde, ilk hedeflerinin Malatya’daki füze radarı olacağını” açıkladı. Ekim ayında da İran İslam Devrimi Yüksek Danışmanı Tümgeneral Rahim Safevi de, “radar sisteminin kendilerine yönelik tehdit olduğunu” söyledi.”
Türkiye’nin bir müddetten beri İran sorunu olduğu doğru da, bunun sebebi İran’ın, Suriye’deki zalim, alçak, insanlık dışı varlığı sonuna kadar desteklemesi olmasın. Yazarın bahsini ettiği radar meselesinden önce İran sorunu başlamadı mı? İran, Suriye’deki Müslüman katliamına tam destek verdiği için artık İran ile Türkiye (Akparti hükümeti) arasında kapanmaz bir uçurum oluşmadı mı? Radar meselesi bu gelişmelerden sonra ortaya çıkmadı mı? Gerçekten bazılarının uykusu, uyanıklıklarından daha hayırlı…
Suriye’deki isyan ateşi İran için turnusol kağıdı oldu. İran’ın hiçbir şekilde ümmet kaygısı taşımadığı, ümmet hedefi gütmediği belli oldu. İran’ın durumu ise Türkiye’de başka bir konunun turnusol kağıdı oldu. Türkiye’deki İran sempatizanlarının düşünce dünyasını deşifre etti. Açıkça görüldü ve anlaşıldı ki, İran sempatizanlarının ciddi bir kısmı, İran ve Şia hassasiyetini ümmet sevgisinden ve hedefinden çok daha derinlere yerleştirmişler.
Ali Bulaç ve benzerlerinin zihni evrenlerini İran zehirliyor. İran sevgisi zehirliyor. Sağlıklı düşünemiyor, doğru karar veremiyorlar. Hastalıklı zihni evrenlerinden ortaya dökülenler, ümmetin faydasına değil zararına oluyor. Ali Bulaç’taki İran sevgisinin derinliğini bilmiyorum ama bu tür yazılarına ve değerlendirmelere bakınca, bu kadar saçmalamak için İran sevgisinin çok derinlerde ve ümmetin önünde olması gerekiyor.
CHP ve benzeri yeminli muhaliflerin bu türden saçmalıkları muhalefet diye piyasaya sürmelerini anlıyoruz. Ali Bulaç’ın bu çapta saçmalaması için derin bir İran sevgisinin olması gerekiyor. Başka şekilde Suriye’deki Müslüman katliamına seyirci kalmasını ve Türkiye hükümetinin bu katliama tepki göstermesine muhalefet etmesini anlamak kabil değil. Tamam Ali Bulaç’ın derin fikir ve saf fikir ile ilgisinin olmadığını biliyoruz da, hadiseleri böyle okumak için onlara gerek yok ki. Hadiseleri bu kadar saçma bir merkeze çekebilmek için insanın zihni ve kalbi evreninin bir “sevgi” ile vakumlanması gerekir.
Bu hadiselerden sonra konuya bakınca, Türkiye’nin gerçekten bir İran sorunu olmalıdır. Çünkü İran ümmet için ciddi bir sorun haline geldi.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

Share Button