Bu ülke babamındı, onunda babasınındı, onunda ecdâdınındı

Bu ülke babamındı, onunda babasınındı, onunda ecdâdınındı

Bu ülke babamındı, onunda babasınındı, onunda bin yıldır Müslüman ecdâdınındı, bugünde benim, yarında oğlumun ve onun oğullarının olacaktır. Bu silsile, hücrelerinden yüreğine, tuvalet âdabından devlet düzenine, eğitimden medeniyet anlayışına, iliklerinden ruhuna kadar her şeyiyle İslâmlaşan Türk milletinin kendisidir.

Bu ülke, Türklüğün İslâm’dan sâdır olduğuna, Müslüman olmadan önce Türklüğün millet olarak tecessüm etmediğine, Türklüğün ancak İslâm şeriatı ile varlık ve hüviyetini ilelebet sürdürebileceğine inananlarındır.

Bu ülke, Türklüğün zarf ve mazrufunun Âl-i Selçuk, Âl-i Osman kalıbında İslâmlaşa İslâmlaşa meydana geldiğine ve Muhammed (s.a.v.) ümmeti olduğuna iman edenlerindir.

HÜKÜMRANLIK HAKKI, İSLÂM’DAN ÇIKMADIKÇA TÜRKLERE AİTTİR
Okumaya devam et

Share Button

KURTULUŞ VE KURULUŞ COĞRAFYASI, ANADOLU

KURTULUŞ VE KURULUŞ COĞRAFYASI, ANADOLU
Medeniyetlerin kuruluş ve yükselişlerinde en önemli ihtiyacın havza olduğu görülüyor. Her şeyden önce merkezleşeceği, kendini gerçekleştireceği, verimlerini insanlığa sunabileceği bir havza ihtiyacı var. Her ne kadar kendine bir karargah (başkent) edinse de, esas ihtiyacı muhit yani merkezin çevresidir. Siyasi, idari, askeri meselelerde başkent (karargah) fevkalade önemlidir ama medeniyette merkezden daha fazla önemli olan muhittir, çevredir, korunmuş coğrafya parçasıdır.
Medeniyet inşası, insanlık verimlerinin en büyük, en hacimli olanıdır. Büyük inşaatın büyük arsaya ihtiyacı var. Ve tabii ki büyük inşaatın çok sayıda insan gücüne ihtiyacı var. Anadolu büyüklüğündeki bir coğrafya, yetmiş-seksen milyonluk bir nüfus, medeniyet havzası ve inşası için aslında asgari kaynaklardır. Asgari sınırda olması, medeniyet inşasını başlatabileceğini ama genişlemediği takdirde devam ettiremeyeceğini gösterir.
Birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra İngiltere başta olmak üzere batı tarafından İslam dünyasının siyasi haritaları çizildi. Bu haritalar üzerinde birçok değerlendirme yapıldı ama esas nokta hep gözden kaçırıldı. İslam dünyasının siyasi haritası, medeniyet inşasını mümkün kılacak havza (yani ülke) ve nüfusun parçalanmasıydı. Hiçbir ülke medeniyet inşasını başlatacak büyüklükte coğrafyaya ve insan kaynaklarına sahip değildi. Türkiye’den daha büyük coğrafyalara sahip İslam ülkeleri var ama toprakları dağlıktır, çöldür vesaire… Okumaya devam et

Share Button

ANADOLU ARAŞTIRMALARI İLE İLGİLİ NOT

ANADOLU ARAŞTIRMALARI İLE İLGİLİ NOT
Anadolu Araştırmaları çerçevesinde yürüttüğümüz çalışmalar tenkit ihtiva etmiyor. Anadolu’da muhtelif sahalarda teşkilatlanan, faaliyet gösteren merkezlerin, Müslümanlara faydalı olacak cihetleri tetkik ediliyor ve dikkatlere sunuluyor. Çalışmalarımızın bu çerçevede okunmasında fayda var.
Her fikir ve hareket oluşumunun tenkit edilecek bir tarafları muhtemelen vardır. Yazılarımızı okuyanlar, araştırmamıza konu olan gurupların bazı yanlışlarına vakıf olabilir, biz de vakıf olabiliriz. Yanlışların işaretlenmesi ve doğruların gösterilmesi lüzumu açık… Lakin bu çalışmamızın maksadı, yanlışları değil, doğruları tespit etmek. Bu sebeple araştırdığımız ve tanıttığımız fikir ve teşkilatlarla ilgili tenkitleri olanlar, onları “mahfuz” tutarak yazılarımız okusunlar. Doğruları gösteriyor olmak, yanlışlara razı olduğumuz manasına gelmiyor.
Müslümanların birbiri hakkında “iyi” konuşma hasletleri vardı, nedense artık buna pek rastlanmıyor. Tenkitin lüzumuna inanıyoruz muhakkak, bununla beraber “doğru” olanların takdirinin, yanlış olanların tenkidinden daha az mühim olmadığına inanıyoruz. Herkesin birbirini “kör döğüşü” şeklinde tenkit ettiği bir vasatta, “doğruların” takdir ve teyit edilmesi, izhar ve ilan edilmesi mesuliyeti boşlukta kalıyor. Böyle bir “kıymeti” ve mesuliyeti ihmal etmek akl-ı selime uygun değil. Okumaya devam et

Share Button

ANADOLU KAYNIYOR

ANADOLU KAYNIYOR
Anadolu’nun her şehrinde ümit verici gelişmeler oluyor, en önemlisi Anadolu artık İstanbul’a ümit bağlamaktan kurtuluyor, kendi meselesini kendisi çözmeye çalışıyor. Yıllarca İstanbul’a bakan, İstanbul’un ürettiği fikri tüketen, İstanbul tarafından da tüketici gözüyle görülen Anadolu’da öyle mayalanmalar oluyor ki, İstanbul’u fersahlarca geçmiş durumda. Kendine güvenmeye başlayan Anadolu, İstanbul’a onaylatmak yerine İstanbul’u hesaba çeken, yer yer İstanbul’u küçümseyen bir nefs emniyetine ulaşmış, kendi merkezinde ilim ve fikir üretmeye başlamış, nazari üretimini de tatbikata aktarmış ciddi hareketlenmeler yaşıyor. Heyecanlanmamak mümkün değil, ne zamandır gördüğümüz rüyanın tohumları toprağa düşmeye başladı.
İstanbul’da yuvalanmış İlahiyatçıların teolojik tartışmalarına inat Anadolu İslam’ı anlamak, anladıklarını istişare etmek, ortaya çıkan neticeleri tatbik etmek çabasında. İstanbul’daki ilahiyatçıların İslam’ı teolojiye indirgeyen idraksizliğine mukabil, Anadolu saf İslam’a sahip çıkıyor, İstanbul’daki fikir adamlarının(!) entelektüel gevezeliklerine inat Anadolu, İslam’ı, anlayış, ahlak, tatbikat çerçevesinde fikir ve hayat haline getiriyor. Anadolu, İslam’ın kadim geleneği olan silsileyi yeniden ikame ediyor, İstanbul’un nevzuhur entelektüel meşgalesini çöpe atıyor, yerine silsileyi yeniden inşa ediyor.
Medrese geleneği üzerindeki ölü toprağını silkeliyor, müderris-talebe birlikteliği gerçekleşiyor, medrese tedrisatı başlıyor. Müslümanlar kendi tedrisatlarını geliştirmeye, kendi yollarını çizmeye başlıyor. İstanbul’un silsilesini kaybetmiş, onunla birlikte kaynaklarını ve istikametini kaybetmiş şaşkın haline mukabil Anadolu, medreseye ve silsileye geri dönüyor, İslam’a geri dönüyor. Silsileden bağımsızlaşmanın İslam’dan bağımsızlaşmak olduğunu koca İstanbul farketmedi yıllarca, Anadolu öteden beri bildiği bu hakikati, şimdilerde yüksek sesle dillendirmeye, canlandırmaya, tatbik sahasına aktarmaya başlıyor. Cumhuriyet döneminde sessiz sedasız devam ettirilen, bazen yer altına inen medrese yeniden ortaya çıkıyor, sesini yükseltiyor, müesseselerini inşa ediyor. Okumaya devam et

Share Button

AHMET SELİM, MÜTEVAZI KİBİR

AHMET SELİM, MÜTEVAZI KİBİR
Ahmet Selim, 20.01.2013 tarihli, “Niçin olmuyor?” başlıklı yazısında bazı önemli konulara temas etmiş ama sadece temas etmiş. İzah etmiş diyemiyoruz, zaten kendisi de izah etmediğini söylüyor, aslında ise izah edemediğini itiraf ediyor. Yazısının dikkatimizi çeken ve kendimize “mesele” ettiğimiz noktası şu paragrafında ifade edilmiş.
“Yardım etmek istediğime ben şöyle derim: Bu kişilik (mizaç+karakter+kültür) yapısı içinde mahsur ve mahpus kalırsan sıkıntıdan kurtulamazsın. Her terapi yardımının başlangıç noktası bu olmalıdır. Bundan başlanmazsa, o kuram teknikleri falan hiçbir işe yaramaz. Şu söylediğim, bir kitap konusudur. Böyle bir kitap yok. Ben yazıyorum, fakat kitap olarak değil. Gücüm bu kadarına yetiyor. Köşemde yazdıklarımın çoğu kitap parçaları sayılabilir. Hayalimde nice projeler vardı ama olamadı ve telafi yollarıyla yetinmek durumunda kaldım. Ahmet Haşim’in sevdiğim bir sözü var, “her yazar âkil bir vasiye muhtaçtır” diyor; farklı yorumlarla bu sözün genel bir geçerliliği olabilir diye düşünüyorum! Nesnel şartları halletmekte çeşitli zaaflar söz konusu olabiliyor.”
Bu İstanbul’un kalem ahalisinin tuhaf bir psikolojisi var. Söze bakın; “Şu söylediğim, bir kitap konusudur. Böyle bir kitap yok. Ben yazıyorum, fakat kitap olarak değil. Gücüm bu kadarına yetiyor.” Böyle bir kitap var Ahmet Bey… Afedersin böyle bir kitap yok, onlarca kitap var öyle… Oturduğunuz yerden Anadolu nasıl görünüyor bilmem ama Anadolu’da var, biraz sağınıza solunuza bakar mısınız? Okumaya devam et

Share Button

ŞİA NEDİR? GİRİŞ-1-

ŞİA NEDİR? GİRİŞ-1-
Şiilerin zihin dünyası sıhhatli değil. Bir tür çılgınlık haline yakalanmış durumdalar. “Sanal gerçeklik” üretmiş ve onunla yaşamaya başlamışlar. Bir tür paranoya… Birkaç hususu tetkik edelim, ne demek istediğimiz anlaşılır.
Ehl-i Sünneti Yezidin tarafını tutmakla, Hz. Hüseyin (RA) karşı olmakla itham ediyorlar. Bu konuda ellerinde hiçbir veri yok, Ehl-i Sünnet’in böyle bir kavli ve tavrı yok ama onlar böyle bir iftirayı en patavatsız, en vicdansız, en akılsız, en ahmakça şekilde atıyorlar. “Yezid” ismi, İslam aleminin her tarafından lanetlenmiş haldedir ve bu isimde kimse yoktur. Anadolu’da hiç rastlanmaz ama Şiiler bu iftirayı buna rağmen atmaktan imtihan etmezler. O kadar ki, Muaviye ismi bile hiç olmamasına rağmen, bu iftirayı atarlar. Ümmet, “ruhi bağını” Hz. Ali (RA) ile kurmuş olmasına rağmen, Şiiler, ümmeti ikiye bölmek için “sanal gerçeklikler” üretmekten imtina etmezler. Okumaya devam et

Share Button

ANADOLU’DA MAŞERİ HÜZNÜN DİLİ:YEMEN TÜRKÜSÜ-1-

Anadolu’da Mâşerî Hüznün Dili: Yemen Türküsü-1

Kaynağını Mekke’den alıp irfan medeniyetini inşa eden muazzez milletimizin savaş ve seferberlik gurbetlerini, hasretlerini, acılarını ve her haneden en az bir şehit vererek yaşadığı alınyazısını bir türkü ile de anlamak mümkündür.

Her yaştan ve rütbeden askerimizin uzak diyarlardaki milletdaşları için şehit oluşlarını, din ü devlet ve medeniyeti için nasıl bir çilelere, gurbetlere gark olduğunu, dönülmesinin mümkünü olmayan savaşlarda ana, baba, eş ve evlât hasretleriyle yanıp kavrulduğunu, Sultan Abdulaziz zamanından Birinci Cihan Harbi sonuna kadar üç neslin acı yüklü Yemen Seferlerinden geçtiğini bir türkümüz ölümsüz bir şekilde kalplere ve hafızalara nakşetmektedir. Okumaya devam et

Share Button