Laik-altı ok anayasası Müslümanca ıslah edilmeli

Laik-altı ok anayasası Müslümanca ıslah edilmeli

Laikçi Atatürkçü ve ulusalcıların iflah olmaz hastalıkları yeniden nüksetti. Dedikleri ne kadar yaban ve fosilleşmiş düşüncelerinden vazgeçmiyorlar. İşte çöpe atılacak söylemleri:

Laiklik ilkesine ve Cumhuriyet devrimlerine karşı açıkça meydan okuyarak suç işleyenleri kınıyor ve istifaya davet ediyoruz. Atatürk’ün en önemli devrimlerinden birisi laikliktir. Anayasa’nın Genel Esaslar başlıklı Birinci Kısmında yer alan ve Cumhuriyetin nitelikleri alt başlıklı 2’nci madde hükmü ‘Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir… diyerek, necip millete hitap etmeyen sığı anayasayı savunmaya başladılar yeniden.
Okumaya devam et “Laik-altı ok anayasası Müslümanca ıslah edilmeli”

ANAYASA MI DEVLET TAPUSU MU?

ANAYASA MI DEVLET TAPUSU MU?
Sivil anayasa yapma süreci içinde olduğumuz şu dönemde, ilim adamından siyasetçisine, sivil toplum kuruluşlarından kanaat önderlerine kadar herkes, “nasıl bir anayasa?” sorusunun peşinde koşuyor. Esas soruyu kimse sormuyor ve kimse tartışmıyor; “anayasa nedir?”… Anayasanın ne olduğu meselesi vuzuha kavuşmazsa, nasıl olacağı (yani maddelerinin neler olacağı) önemli değil ki.
Cumhuriyet dönemi anayasaları, her nasıl olmuşsa, bir tapu haline gelmiş. Devlet tapusu… Kemalist kafa, devlet üzerinde “özel mülkiyet” kurmuş ve bu mülkiyetin tapusunu da anayasa ile tespit etmiş. Tapunun sahibi 1938 yılına kadar Kemal Atatürk, 1950 yılına kadar İsmet İnönü olarak tek şahıstır. 1950 yılından sonra tapuya tek kişi sahip çıkamamış, bu sebeple “müşterek mülkiyet” tapusuna çevrilmiş ve sivil ve silahlı bürokrasi müşterek mülkiyet tapusuna hisseli ortak olmuş.
Devlet özel mülkiyet konusu haline getirilince, mülk sahipleri, istedikleri gibi tasarruf edebilecekleri vehmine kapılmış. Çiftliklerinde yaşayacak insanların her şeylerine karışmak hakkını kendilerinde görmüşler. Öyle ya, özel mülke misafir olanlar, ya malikin arzusuna uygun yaşayacaklar ya da misafir olmayacaklar. “Ya sev ya terk et”…
Devlet üzerinde özel mülkiyet kuranlar, özel mülkiyetin kaynağı olan Atatürk’ü, devletin tüm hücrelerine kadar yerleştirdiler. Heykelleri, fotoğrafları, hayat hikayesi vesaire… Anayasanın “başlangıç” kısmını okuyanlar, Atatürk’ün bu devletin özel maliki olduğunu açıkça görürler.
*
Anayasayı devletin tapusu kabul etmek ve devlet üzerinde özel mülkiyet iddiasında bulunmak, anayasayı “hukuk kaynağı” haline getiriyor. Anayasayı “hukuk” kaynağı haline getirenler, insanlara “hak” dağıtıyorlar. Anayasanın diline bakarsanız, “insanların yaşama hakkı olduğunu” söylediğini göreceklerdir. Şu haddini bilmezliğe bakar mısınız? Anayasa denen metinle insanlara “yaşama hakkı” vermek, anayasa isimli tapudaki özel mülkiyete sahip kişilere, insanların “yaşama” veya “ölme” haklarını tayin ve tevzi yetkisini veriyor. Bu ne dehşetengiz bir zihin çarpılması, bu ne çapta bir ruh hastalığı…
Yıllardır “fail-i meçhul” cinayetlerle uğraşan ülkenin temel problemi anlaşılıyor mu? Anayasa tapusunun kendilerine ait olduğunu düşünen Kemalist kafalar, insanların yaşama veya ölme konusunda tek yetkili olarak devletin dehlizlerinde cirit atıyorlar.
İnsanların yaşamalarına veya ölmelerine karar verebilecek yetkiye sahip olduğunu düşünen “sapık ruhlular”, hakları, insanlara istedikleri gibi dağıtıyorlar. Bazılarına çok, bazılarına az veriyorlar, bazılarına ise hiç vermiyorlar. “Bu nasıl olabilir?” diye çırpınmayın… Adamlar tapunun sadece kendilerine ait olduğu vehmine o kadar saplanmışlar ki, yarım metrekarelik bir kumaş parçası (şapka) için insanları astılar. Bu ne dehşetengiz bir ruh hali…
*
Devlette özel mülkiyet olmaz, olsa olsa kamu mülkiyeti olur. Devlet, bir ülkede yaşayan tüm insanların eşit hisse sahibi olduğu bir örgüttür. Atatürk de yaşadığı dönemde eşit hisseye sahip bir insandır. Bu gün ise yaşamadığı için malik olduğu hisse ortadan kalkmıştır. Vatandaşların bazılarının fazla hisseye sahip olması kabil değildir. Bu istikametteki tüm anlayış ve düzenlemeler, gayrimeşrudur ve yok hükmündedir. Mülkiyetin hisseli tapusu anayasadır. Anayasada bir kişinin bile fazla hisse sahibi olması halinde, tüm milletin o anayasaya uymama hakkı vardır. Yapılacak anayasada “eşit hisse” meselesi dikkatle tanzim edilmeli, açıklıkla vurgulanmalı, hiç kimseye hisse imtiyazı sağlanmamalıdır, Atatürk’e bile…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ANAYASA LAİKLİK VE İSLAM

ANAYASA LAİKLİK VE İSLAM
Cumhuriyet anayasalarının temel karakteristiği laiklik ilkesidir. Laiklik ne pahasına olursa olsun siyasi rejimin sahibi olduğunu düşünenler tarafından muhafaza edilmek isteniyor. Peki laiklik nedir? Bu soru son yıllarda (aslında başından beri) çok sık soruldu. “Artık gök kubbede laiklik ile ilgili söylenecek söz kalmadı” diye düşünenler varsa, biraz sabretsin. Fikir adamları bir konuyla ilgilenmedikleri müddetçe, o konuda söylenmesi gerekenler hala söylenmemiş demektir. Gazetecileri fikir adamı saymak gibi bir akıl hastalığına düçar olanlar, laiklik ile ilgili söylenecek söz kalmadığını zannedebilirler.
Laiklik nedir?
En basit tarifi ile başlayalım işe… Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinin devlet hayatına karışmaması, karıştırılmamasıdır. Türkiye’de laikliğin aşırı keskin anlaşıldığı ve daha yumuşak tariflerinin yapılması gerektiği yönündeki görüşler doğru değil. Laiklik, en nihayetinde dinin devlete karışmaması ve karıştırılmamasıdır. Bizi ilgilendiren nokta da tam olarak burası…
Dinin devlete karıştırılmaması ne demek? Devleti neyden koruyorsunuz? Dinin devlete asla müdahale etmemesini temin ederken ne yapmış oluyorsunuz? Devleti bir şeyden (yani İslam’dan) muhakkak korumak ne demek?
Dinin, Türkiye’deki adıyla İslam’ın, devlete kesinlikle karıştırılmaması, İslam’ın, muhtevasında asla “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” tek hüküm, ölçü, müessese, mana, şekil vesaire yok demektir. İslam’da az da olsa “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” bir ölçü olduğunu düşünenler, devleti İslam’dan bu kadar uzak tutmaz, korumaya çalışmazlar. Laikliğin bu tarifi (zaten tek tarifi budur), İslam’ın, mutlak anlamda, “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” bir muhtevaya sahip olduğunu kabul etmektir. Bir dinin veya dünya görüşünün mutlak anlamda, “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” bir muhtevaya sahip olduğunu düşünmek, ona “şeytan” muamelesi yapmaktır. Dünyada yaşamış ve yaşayan her kültür, şeytanı böyle tarif eder. Mutlak kötü, mutlak yanlış, mutlak çirkin, mutlak zararlı…
Türkiye’de laiklik tarif edilmiyor, laiklik tarifi ile aslında Kemalist rejim, İslam’ı tarif ediyor. Kemalist siyasi rejim bu ülkede “şeytan” olarak İslam’ı tarif ediyor ve devletin ve halkın bu “şeytan”dan(!) uzak durmasını istiyor, bunun için milyonluk orduyla sürekli darbe yapıyor. İslam’ı böyle tarif etmek, önce Allah ve Resulüne, sonra da tüm Müslümanlara karşı cepheden açılmış bir savaştır. Üzerinde herhangi bir perde olmayan çok açık bir savaş… Hiç kimse lafı eğip bükerek, laikliğin aslında bu olmadığını söyleyemez. Tarif ortada ve tarifin manası da gizli değil.
*
Eğer laik kafalar, laikliğin tarifinin bu manaya gelmediğini iddia ederlerse, cevaplamaları gereken başka zorlu sorular var. Laikliğin tarifinden, İslam’ın mutlak yanlış, mutlak kötü, mutlak çirkin ve mutlak zararlı olduğunu çıkarmıyorlar, aksine İslam’ın, biraz da olsa “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” ölçüler ihtiva ettiğini düşünüyorlarsa (düşünmüyorlar ya), devlet ve milletin hayatını bu doğru, güzel, iyi ve faydalı olan ölçülere neden kapatıyorlar? Devlet ve milleti, doğru, güzel, iyi ve faydalı olan ölçülerden neden mahrum ediyorlar? Devleti ve milleti, doğru, güzel, iyi ve faydalı olandan mahrum etmek, devlet ve millete ihanet etmek değil midir?
*
Akparti ve muhafazakar camia (bu ne demekse), yeni anayasa yapma sürecinde, laikliğin yeniden tarif edilmesi gerektiğini söylüyor. Komik… Nasıl tarif ederseniz edin, “din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır” hükmünü ortadan kaldırabilir misiniz? Bu nokta laikliğin özü değil mi? Zaten “din ile devlet hayatının birbirinden ayrılması” hükmünü ortadan kaldırırsanız laikliği ortadan kaldırırsınız. Bunu yaparsanız, eyvallah… Bizim istediğimiz de zaten bu… Ama bunu yapamayacaksanız (ki yapamazsınız) öyleyse yeni tarif filan diye kamuoyunu oyalamayın. Yeni anayasada laikliğin yeni tarifini bir tarafa bırakın, izinin bile olmaması lazım. Kısaca “laiklik mülgadır” denmesi gerekiyor.
Laiklik, İslam’a açılmış bir savaştır ve bu milletin tarihinde gördüğü en büyük ihanettir. Bu ihanetin belgeleri de, mevcut anayasa da dahil olmak üzere cumhuriyet anayasalarıdır.
Kemalist siyasi rejim, İslam coğrafyasında, tarihin en cüretli operasyonudur. Artık bu operasyonun belini ve kafasını kırma zamanı gelmiştir. Tamamı kanuni yollardan olmak üzere, Kemalist rejim ve laikliğin izlerinin bile tasfiye edilmesi için millet olarak seferberlik başlatma zamanıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ANAYASA

DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ANAYASA
Kemalizm denen fikir müsveddesi ve zalim tatbikatı, bu ülkede fikir ve ideolojiyi katletti. Kemalizm tecrübesi üzerinden değerlendirilen “fikir”, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar hakir görülür oldu. Kemalizm bu ülkede sadece devletin değil, milletin akıl ve duygu dünyasını da zehirledi.
Anayasa yapma sürecindeki ülke, Kemalizm’den kaçmak için fikirden uzaklaşmaya başladı. Anayasa konusunda en sık dillendirilen düşünce, “ideolojilerden arındıralım” şeklinde dillendiriliyor. Oysa bu ülkenin tecrübe ettiği, tecrübe etmekten pişman olduğu ve kurtulmak için can attığı düşünce müsveddesi, kemalizmdir. İnsanlar, anayasayı kemalizmden arındıralım demeye cesaret edemediğinden midir, “kemalizmden arındıralım” demek yerine, “ideolojilerden arındıralım” diyor. Bu ciddi bir zihni savrulmadır.
*
Bir dünya görüşü anayasa yapamaz mı? Türkiye’deki tecrübe buna “hayır” diyor. İdrakimiz bu kadar sığ, ufkumuz bu kadar dar olursa, yapacağımız anayasa işe yaramayacak. Milletlerin kendi tecrübelerinin önemli olduğu doğru, başka milletlerin tecrübeleri yerine öncelikle kendi tecrübelerini göz önüne almalarında fayda var. Fakat Kemalizm tecrübesi, bu milletin öz tecrübesi değil, ithal bir düşünce müsveddesinin zoraki tecrübesidir. Faşist İtalya’nın tecrübesi burada tekrarlanmıştır. Faşizm ve Nazizm gibi ideoloji kepazelikleri bu milletin tarihi seyrinde sahip olduğu düşünceler değil. Kendi tabii seyrinde meydana gelmeyen, kendisi tarafından üretilmeyen düşünce müsveddelerinin ithal ve namlu zoruyla tatbik edilmesinden elde edilen tecrübe, milli tecrübe sayılır mı? Yani fikir yabancıysa, tecrübe yerli olur mu? Kemalizmi yerli tecrübe sayarak, o tecrübe üzerine bir şeyler bina etmek, bu milletin sırtından bir deli gömleğini çıkarıp başka renkte bir deli gömleği giydirmek olur.
*
Bir dünya görüşünün anayasa yapma şartı nedir? Hangi hacimde ve hangi mahiyette olmalıdır ki anayasa yapabilmenin fikri ve vicdani şartlarına malik olsun…
Dünya görüşünün anayasa yapabilmesi için, ülkede yaşayan tüm halkı çerçeve içine alabilmesi gerekir. Tüm halkı, kendi muhtevasına uydurmaya çalışan bir çerçeve değil, halkı kendi dini, dili, kavmi, kültürü ve sair her türlü özellikleriyle kabul edecek ve onlara kendi hayatlarını yaşama imkanı hazırlayacak bir çerçeve hazırlayabilmenin teorik imkanlarına sahip dünya görüşleri anayasa yapabilir.
Kemalist anayasaya baktığınızda herkesin Atatürkçü olduğunu (olmak zorunda tutulduğunu) görürsünüz. Faşist anayasalar ülkedeki herkesin faşist, sosyalist anayasalar ülkedeki tüm halkın sosyalist olduğunu söyler. Başka dünya görüşüne, dine, kültüre sahip olan halk kesimlerinin bu gerçekliklerini kabul etmediği için bunlar anayasa yapma kemaline (yetkinliğine) ve salahiyetine sahip değillerdir. Laik anayasalar da öyledir, tüm halkı laik kabul edip, tüm hayatı laik esaslar üzerine inşa etmeye çalışır.
Ülkede yaşayan tek ferdin gerçekliğini bile tanımayan düşünce demetleri, anayasa yapacak kadar gelişmiş değildir. Bu türden düşünceler, dünya görüşü haline bile gelememiş, insanların meseleleriyle ilgilenmeyen, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini dikte eden düşünce müsveddeleridir. İnsanların farklı dünya görüşlerini tercih etmelerine fırsat ve imkan vermeyen, onları bir düşünce çerçevesi içinde yaşamak zorunda bırakan her türlü yaklaşım, insanı, insan olarak kabul etmemektedir. İnsanlar doğru da yapabilirler, yanlışta… Yanlış yapma hürriyeti yoksa doğru yapmanın kıymeti nedir ki. Bu manada dünya görüşleri kendi mutlak doğrularını her insana dikte etmek yanlışından kurtulmalıdır. Dahası kendi “mutlak doğrularını” insanlara dikte eden dünya görüşleri, diktatörlükten kurtulamazlar.
“Mutlak doğru” meselesi çok nazik, çok hassas, çok problemli bir yaklaşımdır. Gerçekten her dünya görüşü kendini “mutlak doğru” olarak tanımlar. Doğru olmama ihtimalini kabul ettiğinde kendini reddetmek paradoksuyla karşı karşıya kalır. Bu sebeple dünya görüşlerinin kendini “mutlak doğru” kabul etmesi tabiidir. Ne var ki, dünya görüşünün “mutlak doğru” olduğunu kabul eden bir kişinin, tüm insanlığın o dünya görüşüne mensup olması gerektiğini düşünmesi de tabii görünüyor. İşte kırılma noktası tam olarak burası… Bir dünya görüşüne “mutlak doğru” olarak inanmak ile o dünya görüşüne tüm insanlığın katılmasını mecburiyet haline getirmek ve bunu güç sahibi olduğunda silah zoruyla gerçekleştirmeye çalışmak hastalıklı bir durumdur. Mesele, tebliğ, telkin ve ikna çabası ve çalışmaları değil, güç ve iktidar olunduğunda insanları buna zorlamaktır.
“Mutlak doğru”ya sahip bir insanın, diğer insanlara zulmetmesi, onları kendi doğrularına bağlanmaya mecbur bırakmaması nasıl mümkün olabilir? Bunun yolu, dünya görüşünün “esasları” içinde, her insanın inandığı gibi yaşama hakkının olmasıdır. Hiçbir dünya görüşü, kendi hakimiyeti içinde başka dünya görüşlerinin yaşamasına müsaade edecek şekilde örülmemiştir. Bunun tek istisnası İslam’dır. İslam, her insanın kendi dinine, dünya görüşüne göre yaşama hakkını, kendi “esasları” arasına almıştır.
Allah, insanlara gönderdiği dininin muhtevasına, başka dinlere mensup insanların, kendi dinlerine uygun yaşama hak ve hürriyetini bahşetmiştir. Bu hak ve hürriyeti de, gönderdiği dinin muhtevasına yerleştirmiştir. Bu sebeple İslam, hakimiyeti altındaki Müslümanlara kendini tatbik ettiği gibi diğer din mensuplarına da kendi dinlerini yaşama imkanı verir ve şartlarını hazırlar.
Allah’ın dini “mutlak doğru”dur. Mutlak doğru olmasının en bariz delili de, insanları Müslüman olmaya mecbur tutmamasıdır. Allah, kullarını imtihan etmek için dünyaya göndermiştir, imtihanın mümkün olması, insanların doğru da yanlış da yapabilme hürriyetine sahip olmasıdır. Farklı dünya görüşüne göre yaşama imkanı vermekle, insanların kendi zihni ve kalbi dünyalarındaki süreci serbest bırakmıştır. Kainatın mutlak sahibi (Yaratıcı sahibi) insanları istediği dünya görüşüne inanmakta serbest bırakmakta fakat insanlar dünya görüşü hazırlayıp sunan “küçük akıllılar” insanlara seçme hakkı tanımamaktadır. İnsan türü bu kadar cahil, zalim ve nankördür, Allah’ın tanıdığı hak ve hürriyeti tanımayacak kadar “büyük ilahlık” taslamaktadır.
Bir dünya görüşü, insanların, başka dünya görüşlerine inanmayı ve ona göre yaşamayı “muhtevasına” yerleştirmemişse, güç sahibi olduğunda insanlara böyle bir hak ve hürriyeti tanıması düşünülemez. İnsanlık tarihi de böyle bir tecrübe üretmemiştir. Güç sahibi olmadan önceki beyanlara itimat etmemek gerekir. İslam bu hakkı muhtevasına yerleştirmiştir. İslam’ın muhtevasında mevcut olan gayrimüslimlerin haklarını inkar da İslam’dan çıkma neticesini doğurur. Bu sebeple bir Müslüman, İslam’ın hakimiyeti altında yaşayan gayrimüslimin haklarını inkar edemez, tatbik etmesine engel olamaz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Anayasayı İdeolojilerden Arındıralım, Fikirden değil…

ANAYASAYI İDEOLOJİLERDEN ARINDIRALIM, FİKİRDEN DEĞİL
Yirminci asır, ideolojik anayasalar devri oldu. Dünya, komünist, sosyalist, faşist, nasyonalist gibi batı kaynaklı ideolojilere dayalı anayasa yaptığı gibi Kemalist, laikçi, baasçı gibi doğu ve Ortadoğu’da tatbik edilen ideolojik anayasalar da gördü. İdeolojik anayasaların tüm dünyada ürettiği tecrübe, ülkelerini temerküz kampı haline getirmek oldu. Batı menşeli ideolojilerin hepsi aslında “totaliter” ve “otoriter” mahiyet taşıyordu. Doğu ve Ortadoğu menşeli ideolojiler ise batı menşeli olanların kötü birer kopyasıydı. Dünya son birkaç asırdır batılı ideolojiler ve batı taklidinden ibaret ideolojimsi siyasi kavrayışla hazırlanan anayasaların zulmü altında inledi.
İdeolojik anayasaların tüm ülkeyi temerküz kampına çevirmesi ve bütün halkı devletin (aslında siyasi rejimin) hizmetkarı-kölesi-bendesi haline getirmek gibi ağır, yoğun, sürekli zulüm mekanizmaları üretmiş olması, insanların ideolojilerden kaçmasına sebep oldu. Öyle ki hem münevver camia hem de halk kesimleri ideolojilerden hızla soğudu ve uzaklaştı. Ne var ki ideolojilerden kaçış, batıda felsefe, doğuda ise hikmet ve tefekkür ile araya mesafe koymak şeklinde tezahür etti. Çünkü ideolojiler, varlık, insan ve hayat bahislerindeki toplu fikir yumaklarıydı. Felsefe ve tefekkür, bazı ülkelerde milyonları, bazı ülkelerde ise yüz binleri katletmenin meşruiyet kaynağı olarak kullanıldı. Felsefe ve tefekkürün büyük hacimli sistemleri olan ideolojiler, milyonları katletmeyi mümkün kılan zihni ve ruhi evreni inşa etti. Ruh, akıl, vicdan, milyonlar katledilirken, ideolojik çerçevelerin zırhından dışarı çıkamadı ve siyasi rejimlere isyan edemedi.
Felsefe ve tefekkür, yirminci asırda, insanı yaşatmak yerine öldürmek, hür kılmak yerine köleleştirmek gibi neticeler verdi. Felsefe ve tefekkürün maksadına aykırı olan bu neticeler, insanları, haklı olarak dehşete düşürdü. Doğru… İdeolojiler çağı kapandı. Fakat insanlık ideolojileri tasfiye ederken, felsefe ve hikmeti de yok etti.
İnsanlar artık kısa ve parça düşüncelerle meşguller. İlliyet irtibatını takip etmiyorlar, tezat teşkil edip etmediğine bakmıyorlar, çözüm diye ileri sürdükleri düşünce kırıntılarının aslında daha büyük problemlerin kaynağı olup olmadığını dert edinmiyorlar. Aslında ise düşünmüyorlar. Sadece tecrübe ediyorlar. Bir “düşünce parçası” tatbikatta yanlış neticeler veriyorsa ondan hemen vazgeçiyor ve yerine yine zahmetsizce akıllarına ilk gelen “zırvayı” düşünce diye beyan ediyorlar. Sistematik düşünce mahareti tamamen zafiyete uğradı. En pahalı öğrenme metodu olan “deneme-yanılma” yolunda ilerliyorlar. Bir yanlıştan kaçarken, başka bir yanlışa düşmelerini önleyecek hiçbir mikyasları yok. Mütemadiyen yanlış düşüncelerle yaşadıkları hayatta sürekli zayiatlar veriyorlar. İdeolojilerin verdiği hasar toplu olduğu için göze görünüyordu, fakat yanlış düşünce parçalarının verdiği zararlar küçük küçük gerçekleştiği için dert edilmiyor. Oysa yanlış düşünce kırıntılarından meydana gelen zayiatın toplamı, ideolojilerin toplu zayiatlarından daha az değil.
Anayasaları ideolojilerde arındıralım. Doğru… Lakin çok ucuz kullanılan bu doğru, ideolojilerden arındırırken “fikir” ve “hikmetten” de arındırmak neticesini vermesin. Anayasa, bir ülkedeki en büyük teşkilat olan devletin nizamnamesi olarak, fikirsiz ve hikmetsiz şekilde hazırlanabilir mi? Fikir ve hikmetten kaçarsak, varlık, insan ve hayat ile ilgili çerçeveyi nasıl oluşturacağız? Anayasa, ülke, halk ve devlet arasında bir çerçeve oluşturma çabası değil mi? Bu kadar büyük meselelerde çerçeve oluşturmak, “parça fikirler” veya “fikir kırıntıları” ile gerçekleştirilebilir mi? Komik bir duruma düştüğümüzün farkında değil miyiz?
Farkında olalım veya olmayalım, fikir ve hikmetten yoksun bir anayasa yapma süreci içindeyiz. Kimsenin bunu istemeyeceği açık ama ideolojilerin yüksek maliyeti akabinde zihni savruluşlarımız bizi böyle bir noktaya getirdi. Çok ciddi bir problemin eşiğindeyiz ve büyük ihtimalle bunun farkında değiliz.
“Her önüne gelen temel hak ve hürriyetleri teminat altına alan bir anayasa hazırlanmalıdır” diyor. Fakat her nedense “temel hak ve hürriyetlerin” kaynağı bile konuşulmuyor. Mesele kaynağından da ibaret değil. İçtimai hayatta hürriyetlerin sınırının ne olacağına dair doğru dürüst bir yazı hatırlamıyorum. Oysa hürriyetlerin sınırı denilen mesele, insanlık tarihinin en çetin konusudur. Bilinen ve ezber şeklinde tekrarlanan tek şey hürriyetlerin teminat altına alınması düşüncesi… Tamam, ama hangi hürriyetin sınırı nedir? Fikir ve hikmetten uzaklaşan zihni organizasyonların altından kalkacağı bir bahis değil ki bu… Şu serbest olsun, bu serbest olsun, ha o da serbest olsun… Aynı bu kıvamda seyrediyor yeni anayasa meselesi.
Dünya hala hürriyet ile emniyet çelişkisini çözemedi. “Tamam, o da serbest olsun” türünden fikir serkeşliği ile anayasa yapılabilir mi? Sadece hürriyet-emniyet çelişkisi geçmişte ne dehaların beynini patlattı. Kaldı ki ferd ile cemiyet arasındaki hürriyet sınırı nerede? Ferd nedir, çalışmamışız, cemiyet hangi insan kalabalığına denir, bilmiyoruz, devleti ise kutsamakla yok saymak arasında patinaj yapıyoruz. Bu seviyesizlikle mi anayasa yapacağız?
Piyasadaki yeni anayasa isteyenlerin seviyelerine bakılırsa, küçük bir dernek tüzüğü bile yapılamaz. Kemalistlerin zihni ve fikri seviyesizliğini biliyoruz da, yeni anayasacıların ciddi fikri donanımla piyasayı işgal etmeleri gerekmez mi? TBMM’nin bu döneminde olmasa bile, ülkede artık yeni bir anayasa yapma imkanının oluştuğu malum. Bu imkanın dernek tüzüğü bile hazırlayamayacak olanlar tarafından çarçur edilmesi tarihi bir hata olmaz mı? Yapılacak yeni anayasanın birkaç yılda tökezlemesi halinde ne olacak?
Yeni anayasa yapma konusunda “batılı devletlerin anayasalarını” referans alanlar, batının her şeyiyle çöktüğünü fark etmeyenlerdir. Ortadoğu’da ve ülkemizde başlayan yeni anayasa çığırının, batıda başlamayacağını zannedenler fena halde yanılıyorlar. Yakın gelecekte batıda da hızlı bir anayasal reform çığırı açılacak. Biz batılı anayasaları referans alarak yeni anayasayı yaptıktan kısa bir müddet sonra batıda anayasal reform süreci başladığında ne yapacağız?
Bu ülkenin bir anayasa problemi var. Fakat yeni anayasa hakkıyla yapılamazsa, bu ülkenin sürekli anayasa problemi olacak. Ne yapmaya çalışıyoruz? Anayasa meselesini halletmeye mi çalışıyoruz yoksa anayasa meselesini kangrenleştirmeye mi uğraşıyoruz?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ÜLKELERİ TOPLAMA KAMPI YAPAN ANAYASALAR

ÜLKELERİ TOPLAMA KAMPI YAPAN ANAYASALAR
Cansız varlıkların davranışı dış etkilere bağlıdır. Bitkilerin davranışı dış ve iç etkilere bağlıdır ama davranışları “hareket” seviyesine çıkamaz. Hayvanların davranışı, dış etkilerle beraber sevki tabiye bağlıdır ve davranışları hareket seviyesine ulaşmıştır. Ne var ki hayvanların hareketleri tabiatlarında depolanmış olan ve ne olduğunu anlamadıkları bilgi evreniyle sınırlıdır. İnsanlar, bahsini ettiğimiz davranış ve hareket çeşitlerinin tamamına sahiptirler fakat mümeyyiz vasıfları akıllı olmalarıdır. Akıllı olmaları yani tefekkür faaliyetinde bulunmaları…
İnsan, varlık çeşitlerinin davranış özelliklerinin tamamına sahiptir ve hayatta da bunların hepsine ihtiyaç duyar. Hayatının bir kısmını bunlarla bir kısmını da insani özellik olan tefekkür ile yaşar. İnsanileşme süreci (aynı zamanda eğitim süreci) insana has hususiyetleri öğrenme, anlama, kullanma yoluyla elde etmeye matuftur. “İnsan olma hali”, diğer varlık çeşitleriyle müşterek hususiyetlerini asgariye indirmek ve insan hususiyetlerini azamiye çıkarmaktır.
İnsan hayatın en üst formudur. Üst formlar, kendilerden aşağıdaki tüm formları ihtiva eder ve onların davranışlarını gösterebilir. Bu durum aslında tabiatındaki genişliğe ve zenginliğe işaret eder ama aynı zamanda yanlış anlamalara da sebep olur. İnsanların, hayvani ve nebati davranışları gerçekleştirebilme istidadı, insanlar üzerinde sapkın düşünce uygulamaları yapmayı tarih boyunca tetiklemiştir.
Eski devirlerde sihir, büyü ve benzeri usullerle insanların zihnine ve aklına müdahale etmek ve istedikleri türde insan elde etmek (yetiştirmek değil) için çabalayan alçaklar, modern zamanlarda biyoloji, psikoloji, psikiyatri, parapsikoloji ve eğitim gibi “bilimsel”(!) metotlarla aynı işi yapmaya çalışmaktadır. Günümüz dünyasında bu istikametteki çabaların ciddi neticeler verdiği de (maalesef) malum. Eski veya yeni usullerle yapılmak istenen iş ve elde edilmek istenen netice, “muayyen bir insan türü”dür. Kendi istedikleri gibi düşünen, kendi istedikleri gibi yaşayan, kendi istedikleri gibi hür olduğunu zanneden insan türü… Bu insan türünü “bilimsel”(!) metotlarla elde edemediklerinde veya teşebbüsleri eksik kaldığında yedekte beklettikleri polis ve ordu gibi silahlı güçleri devreye sokmakta ve akıl üzerinde harici baskılar oluşturmaktalar.
En yaygın ve derin zihni müdahaleler eğitim yoluyla yapılıyor. Bir siyasi düşüncenin (mesela materyalizmin) bazı konulardaki teorilerini (ki teori ispatlanmamış düşünce demektir) kesin ilmi bilgi olarak okutuyorlar fakat başka siyasi düşüncelerin teorilerini okutmadıkları gibi “batıl” muamelesi yapıyorlar. Evrim ile ilgili ülkemizdeki duruma bakmak neyi anlatmak istediğimizi gösterir.
*
İnsanların vücut bütünlüğüne yönelik herhangi bir fiil, suçtur. Dayak atmak gibi… Bir uzvun iptali neticesine kadar uzanan vücut bütünlüğüne yönelik fiil ise daha ağır suçtur. Gözünü çıkarmak veya kolunu koparmak gibi… Bir insanın vücudunu (hayatını) iptal edecek neticeye ulaşan fiil ise en ağır suçtur. Bütün bunlar ceza kanunlarında var ve herkes de aşağı yukarı bilir. Fakat nedense insanın aklının bir kısmını kullanması veya bazı faaliyetlerde bulunması engellenir. Hem de kanun ve anayasa ile… Aklın bir kısmının kullanılmasının veya aklın bazı faaliyetleri gerçekleştirmesinin yasaklanması ne demektir? Mesela kişinin doğumla beraber anasından öğrendiği dil, aklın inşasında temel unsurlardandır. Mesela iman, aklın inşasında ve faaliyetlerinde temel unsurdur. İnsanın ana dilini kullanmasını yasaklamak veya imanının gereğini yapmasını yasaklamak, aklın bazı uzuvlarını iptal etmektir. Yani, insanın kolunu koparmak veya bir kolunu vücuduna bağlayarak kullanılmasını yasaklamak gibidir.
Bu ne büyük tezat? Vücut bütünlüğüne müdahale suç fakat akıl (ve zihin) bütünlüğüne müdahale suç değil. Aksine aklın bütünlüğünü muhafaza ve bütününü kullanma teşebbüsü suç… Aman Allah’ım… İnsanı insan yapan akıl değil miydi? İnsandan aklı aldığınızda geriye kalan bedeni (biyolojik tarafı) hayvani davranışlar göstermez miydi? Veya bir şekilde (muhalfarz) hayvanlara akıl nakledebilsek onları insan seviyesine çıkarmış olmaz mıyız?
*
İnsanlarla hayvanlar arasındaki münasebet, hayvanlardan faydalanma yoluyla gerçekleşmektedir. Hayvanları evcilleştirebilirsek onlardan faydalanıyoruz. Evcilleştirdiğimiz hayvanı nasıl yaşatıyoruz peki? Büyük baş hayvanların her biri için birkaç metre kare, küçükbaş hayvanların her biri için bir metre kare, kümes hayvanlarının her biri için birkaç yüz santimetre karelik hayat alanları hazırlıyoruz. O küçük hayat alanlarında bizim istediğimiz gibi yaşamalarını istiyor ve aksi bir davranış içine girerlerse de cezalandırıyoruz. Evcilleştiremediğimiz hayvanlara ise “vahşi hayvan” sıfatını layık görerek onları rastladığımız yerde öldürüyoruz.
*
Anayasa, belirli bir insan türünü, belirli bir kişilik tipini, belirli bir hayat tarzını esas alır ve diğerlerini reddederse ne olur? Bu tariflere ve çerçevelere uymayan insanları ne olarak görmüş olur? Yukarıdaki kısa izahları toplayıp terkip ettiğimizde mesele vuzuha kavuşuyor ve bu soruların cevapları ortaya çıkıyor.
Bir hayat tarzını esas alıp diğerlerini reddetmek, hayvanlara birkaç metre karelik ahırlar veya kümesler hazırlayarak onları zapt altına almak ve faydalanmaktan başka bir manaya gelir mi? Dolayısıyla insanlara hayvan muamelesi yapmak değil midir? Kız kardeşini başörtüsü ile üniversiteye almayan veya devlet kurumlarında çalıştırmayan yaklaşım, onları belli mekanlara hapsetmiyor mu? Evcil hayvanları besler ve onlardan faydalanırız ama evimizin salonuna almayız. Bundan ne farkı var, başörtülü kadınların hizmetçilik yaparken başörtülü çalışmasına müsaade etmenin fakat bakan olacağı zaman yasak getirmenin?
Anayasa, kayıt altına aldığı “muayyen hayat tarzının” dışındaki iman ve fikir sahiplerinin aklının bütününü veya bir kısmını imha etmiyor mu? İmha etme teşebbüsünde bulunmuyor mu? Bir insanın kolunu koparmak suç ama aklının bir kısmını imha etmek (veya buna teşebbüs etmek) suç değil mi? İnsanlara, “bir kolunuzu mu kaybetmeye razı olursunuz yoksa aklınızı mı?” sorusunu sorun bakalım, hangisini tercih edecekler? Aklını kaybeden insan kolunu ne yapsın ki? İnsanların yüzde yüzünün “kolumu kaybetmeyi tercih ederim” cevabını vereceğinden emin olmayan var mı? Durum buysa, milyonlarca insanın aklını iptal (veya imha) etme suçunu alenen işlemek demek olan mezkur anayasayı yapma hakkını hangi alçak kendinde görebilir? Veya o alçakların bu türden anayasa yapmasına kim razı olabilir?
Muayyen bir hayat tarzını esas alan ve diğerlerini reddeden anayasa, o hayat tarzını kabul etmeyen insanları hayvan yerine koymakta ve onların hayatı nasıl ve hangi mekanlarda yaşayacaklarını çerçeveleyen bir mafya racon listesi değil midir? Halkın kahir ekseriyetinin hayat tarzını reddeden anayasa, kendini cari ve baki kılmak için milyonluk orduları seferber etmek zorunda kalmıyor mu? Durum buysa, o melun anayasaları yürürlükte tutabilmek için milli orduların(!) görevi, vatanı dışarıya karşı değil içeriye karşı korumak haline gelmiyor mu? İnsanlara ahır, ağıl ve kümes planı yapmış olan anayasayı halka karşı korumak, tüm vatanı temerküz kampı haline getirmek değil midir?
Ülkede yaşayan halkın bir kısmına insan bir kısmına hayvan muamelesi yapmak, yeryüzünün en büyük organize suçudur. Bu suçu işleyenler, suça yardım ve yataklık edenler en büyük organize suç örgütüdür. Halkın kahir ekseriyetine hayvan muamelesi yapmak, vatanın tüm sathını temerküz kampına çevirmek gibi devasa suç, ancak anayasa gibi “temel hukuk metni” ile ve ancak ordu çapındaki büyük örgütlenmelerle gerçekleştirilebilir.
*
Diktatörlüklerde ve oligarşilerde tüm ülke alenen temerküz kampına çevrilir. Adına demokrasi dedikleri ama laiklik, Kemalizm, basçılık, faşizm, sosyalizm gibi siyasi cereyanların birini veya birkaçını asıl unsur sayan rejimler ise, temerküz kampının duvarlarını şeffaf malzemeyle kaplarlar. Bu çeşidi yirminci asrın modern keşfidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Ferd Cemiyet Devlet Sarmalında Anayasa

FERD CEMİYET DEVLET SARMALINDA ANAYASA
Esas olan insan… Şubeleriyle söylemek gerekirse, ferd ve cemiyet… Hayat bu parantezde üretilir, gerçekleşir ve yaşanır. Herhangi bir konuda insanı esas almak, hayatı esas almaktır. Hayatı esas almadan insanı esas aldığını söyleyenler, “belli bir insan tasavvurunu” esas aldıkları için hayatı umursamamaktadır. Bu tefekkür altyapısı, nihayetinde, insanı esas almayan noktalara kadar savrulmanın zihni manivelalarını oluşturuyor.
Hayatın iki aktörü var. Ferd ve cemiyet… Bunların dışındaki tüm teşekküller ve yapılar, ferdi teşebbüsün ve cemiyet organizasyonunun neticesi olarak ortaya çıkar. Bu sebeple, asla temel unsur olamazlar. Ferd ve cemiyetin dışındaki herhangi bir teşekküle veya yapıya, temel unsur muamelesi yapmak, insanı tabiatından uzaklaştırır, hayatı tabii mecrasından çıkarır. Ferd ve cemiyet asıl, diğerleri bu ikisinin müştakıdır. Tali olana asıl muamelesi yapmak, zihni sapkınlıktır.
Hayat, temelde iki gerçeklik üretir. “Ferdi gerçeklik” ve “içtimai gerçeklik”… Hayatı da zaten bu iki gerçeklik üretir. Bunların dışında “gerçeklik” arayışı, sanaldır. “Sanal gerçeklik” insan tabiatına ve hayatın tabii mecrasına aykırıdır.
Ferdi gerçeklik, iradidir. Rızaya dayalıdır, gönüllülük esastır. Dolayısıyla kaynağı imandır. İman, ruhi tarafıyla teslimiyet, fikri tarafıyla mensubiyettir. Akli cihetiyle de kabuldür. Dünya görüşü, akli, fikri (felsefi) ve ruhi boyutları ihtiva ediyorsa, iman, bu üç unsura şamildir. Dünya görüşü, sadece akli ve felsefi boyutu ihtiva ediyorsa, iki unsurdan mürekkep bir iman sözkonusudur. Dünya görüşleri hangi çeşit olursa olsun akli boyut ile kabul ve fikri boyut ile mensubiyet üretir.
İçtimai gerçeklik, kabul ile başlayan ferdi (akli) gerçekliğin, mensubiyete (fikri/felsefi) ulaşması ile meydana gelir. Hayatın müşterek alanı, fikri mensubiyet ile üretilir. Akli (ferdi) kabul, tek başına içtimai gerçekliğin üretilmesine kafi değildir. Zihni organizasyon, ferdi gerçeklikte kalırsa, ortaya içtimai gerçeklik çıkmaz. Fakat insan toplulukları mütemadiyen var olduğuna ve var olmaya devam edeceğine göre, bu durumda ortaya çıkan nedir? Sürü gerçekliği…
Sürü gerçekliğinin oluşturduğu altyapı, içtimai gerçeklik oluşturmaz. Bu durumun “ferdi gerçekliğin” alanını genişlettiği zannedilir. Nispeten doğrudur da… Fakat içtimai gerçeklik oluşmazsa ortaya çıkan “insan kalabalığı” ferdi gerçekliğin gelişmesi için uygun bir iklim oluşturmaz.
*
Devlet, arizi bir yapıdır. Ferd ve cemiyet bahsinden önce gelmesi düşünülemez. Ferd ve cemiyetin, hayatı üretmek, yaşanılır hale getirmek ve problemleri çözmek için kurdukları teşekküllerden biridir. Diğer teşekküllerden farkı, en büyük teşkilat olmasıdır. Kıymeti de büyüklüğünden kaynaklanır, mahiyetinden değil… Çünkü mahiyeti, diğer ferdi oluş ve içtimai teşkilatlarla aynıdır. Bir dernek veya bir vakıf veya başka çeşit bir sivil toplum kuruluşu, devlet denilen teşekkülden “mahiyet” olarak daha az kıymetli değildir.
Devlet, ferd ve cemiyet unsurlarından müstakil hale getirildi. Problemin kaynağı tam olarak burası… Devlet insan ve hayattan bağımsızlaştırıldığı için “asıl” unsur yapıldı, dolayısıyla ferd ve cemiyet de devlete mütemmim cüz olarak eklendi. Bu çerçeveyi kırmaz ve dışına çıkamazsak, anayasa ile ilgili yapacağımız tüm tartışmalar, aynı parantez içinde kalır ve şimdiki anayasa ile aynı neticeleri verir. Maddelerinin biraz düzeltilmiş olması, kısmi bir ferahlama sağlarsa da bir müddet sonra yine tıkanır.
Yapılacak anayasanın “başlangıç kısmı” şu manaya işaret edecek şekilde olmalıdır.
“Dünyadaki hiçbir devletin ve halkın üzerinde hak iddia edemeyeceği vatanda yaşayan, son ferdine kadar tüm halk olarak deriz ki; asıl olan, ferd ve cemiyet şubeleriyle millettir. Milleti olduğu gibi kabul ve muhafaza etmeyen tüm siyasi, hukuki ve sair teşekkülleri gayrimeşru sayıyoruz. Sonra asıl olan, milletin yaşamak için ihtiyaç duyacağı vatandır. Vatan, milletin varoluşunun asgari ve hayatı yaşayabilmesinin ön şartıdır. Devlet, millet ve vatandan sonra gelir. Millete karşı hiçbir yetkisi yoktur. Sadece milletin ve vatanın muhafazası ve gelişmesi için vazife ve mesuliyet sahibi büyük teşkilatın adıdır. Millet ile devlet arasında asla ihtilaf meydana gelmez. Eğer millet ile devlet arasında bir ihtilaf meydana gelirse, haklı olan taraf kayıtsız şartsız millettir. Tüm anayasa metni bu istikamette anlaşılır ve yorumlanır. Anayasanın hiçbir hükmü, devleti milletten daha kıymetli sayacak şekilde yorumlanamaz.”
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ANAYASA MI TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU MU?

ANAYASA MI TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU MU?
Anayasa ile Teşkilatı Esasiye Kanunu arasındaki fark nedir? Anayasaya, ülkedeki hukukun kaynağıdır. Teşkilatı Esasiye Kanunu ise ülkedeki devletin çatı örgütlerinin kanunudur.
Anayasaya hukukun kaynağı muamelesi yapmak, onunla hakları ve hürriyetleri dağıtmak demektir. Anayasa ile hak ve hürriyetleri dağıtma tekelini elinde bulundurmak, sıfır noktasından başlamaktır. Anayasa yazılırken, hiç kimsenin hiçbir hakkı yoktur, anayasada hangi hak ve hürriyetler bahşedilirse insanlar onlara sahiptir.
Teşkilatı Esasiye Kanunu ise hak ve hürriyetlerden bahsetmez. Hak ve hürriyetler mevcut ve sabittir. Bu vasatta devletin ana teşkilat yapısının nasıl olacağını, salahiyetlerinin ve sınırlarının neler olduğunu gösterir. Dolayısıyla insanlar hak ve hürriyetlerini nereden (hangi kaynaktan) alıyorlarsa, devlet (ve onu teşkil eden örgütler) de salahiyetlerini oradan alır. Ferd, cemiyet ve devlet hukuk karşısında aynı sıraya dizilmiştir, eşittirler. Devlet olmaktan kaynaklanan bir imtiyaz yoktur.
*
Anayasayı hukuk (hak ve hürriyetler) kaynağı olarak görmek, onu yapanlara hak ve hürriyetleri bahşetme yetkisi vermek demektir. Anlaşılmayan nokta tam da burası… “Anayasa nasıl olmalıdır?” sorusu yanlış sorudur. Doğru soru, “Anayasa nedir?” sorusudur. Anayasa hukuk kaynağı ise, halka bazı hakları bahşedip bazılarından mahrum edecek salahiyeti baştan tanımış oluruz. Anayasayı ise bir ülkedeki en güçlü siyasi, felsefi, dini vs guruplar yapıyor. Tatbikat tecrübeleri hep bunu göstermiştir. En güçlünün yapageldiği ve mahiyeti hak kaynağı olan anayasa anlayışı, hukuk mücadelesi değil “güç mücadelesi” olur.
Teşkilatı Esasiye Kanunu ise, her insanın ve her kuruluşun (devlet de dahil) eşit olduğu noktasından hareket eder. Dolayısıyla hak dağıtmaz, insanların haklarının eşit olduğu, kuruluşların ise insanların ihtiyaçlarını karşılama görevini yerine getirmekten ibaret olduğu düşüncesine dayanır.
*
Anayasa hukuk kaynağı olarak kabul edildiği için devleti insana önceler. Devleti imtiyazlı ve kudretli kılar. Dolayısıyla halkı devletin hizmetkarı (kulu, kölesi) yapar. Özünde hak ve hürriyetleri bahşetmek gibi bir “uluhiyet” iddiası olduğu için bunu yaparken vicdanı kımıldamaz bile… Anayasada devlet-insan eşitliğini sağlamak mümkün değildir.
Teşkilatı Esasiye Kanunu, devlet ile insan arasında fark gözetemez. Dolayısıyla devleti önceleyip insanı hizmetkar yapamaz. Devlet teşkilatlarının ihtiyaca uygun olarak kurulması ve yönetilmesini temin eder.
*
Anayasayı hak kaynağı olarak gördüğümüzde, onu yapanların hak dağıtımına da razı olacağız demektir. Dolayısıyla gücü elinde bulunduranlar halkın bir kısmını “dost”, bir kısmını “düşman” olarak tarif edebiliyorlar. Kültürel anlamda eline böyle bir yetki verilen güç sahiplerinin “tanrı” gibi davranmasına mani olacak şey nedir? Yine güç… Türkiye seksen yıldır ürettiği kültürle anayasaya hak kaynağı olarak bakmıştır. Dolayısıyla gücü elinde tutan Kemalistler, ülkede dost, düşman tarifleri yaptı. Hak ve hürriyetleri halkın bir kısmına sınırsız dağıttı, diğerlerine damlattı. Hakların kaynağı anayasa, anayasanın kaynağı da güç ise, anayasaya karşı mücadele etmenin yolu da güçten geçmez mi? Seksen yıldır bir de anlamaz edalarla soruyorlar, “İnsanlar niye isyan ediyor?” diye… Allah Allah… Niye isyan ediyorlar ki…
*
İlla adı anayasa olacaksa, mahiyeti şudur. Anayasa, insanlara hak ve hürriyetlerini bahşedemez. Böyle bir haddini bilmez dil ile yazılamaz. Anayasa, insanların hak ve hürriyetlerini muhafaza altına alır. Onların kullanılmasını mümkün kılan tedbirleri alır. Bir ülkede ne kadar farklı siyasi düşünce varsa hepsini kuşatır ve hepsinin hayatını kendi düşüncesi istikametinde yaşamasını mümkün kılan düzenlemeleri yapar ve tedbirleri alır.
Devlet ile halkın eşit olmasının birinci şartı, devleti tanzim eden kanunla, vatandaşın haklarını muhafaza altına alan kanunun eşit olmasıdır. Birine “ana yasa” diğerine “yasa” dediğinizde, devlet ile halkın eşit olmasının teorik altyapısını imha etmiş olursunuz.
Temel hak ve hürriyetlerin doğuştan varolduğunu kabul etmeyen bir kültür ve anlayış anayasaya ihtiyaç duyar ve anayasa ile hak ve hürriyetleri dağıtır. Bu düşüncenin insanlıkla hiçbir ilgisi yoktur. İlla da bir ilgisi olduğu kabul edilecekse, “köle düşünce sistemi” olarak isimlendirilebilir.
Temel hak ve hürriyetler, kazanılmaz. Doğuştan da kazanılmaz. Onlar, insanın varlığının asli parçalarıdır. İnsan olarak doğmak, bu hak ve hürriyetlere sahip olmaktır. Temel hak ve hürriyetlere sahip olmadan doğduğu düşünülen varlığa insan demiyoruz ki. O başka bir varlıktır. Bu sebeple, hak ve hürriyetlerin dağıtımından bahseden yaklaşım, insanlardan değil başka bir varlıktan bahsediyor. Bunların insanlıkla ilgisi yok, görüldüğü yerde başı ezilmelidir.
*
Teşkilatı Esasiye Kanunu, Osmanlı isimlendirmesidir. Osmanlının ölürken yaptığı isimlendirmeler bile harikuladedir. Zira bir medeniyet izi taşır. Osmanlı siyasi sisteminde bulunan Saltanat, bu mahirane isimlendirmeye gölge düşürebilir. Bu sebeple, Osmanlı siyasi sisteminin tedailerini tecrit etmek için “Devlet Teşkilat Kanunu” ismini verelim.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com