İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İslam hiçbir konuyu tek zeminde hükme bağlamamış, en azından hukuk, ahlak ve edep olmak üzere üç çerçevede ve mertebede (seviyede) tanzim etmiştir. Hukuk, ahlak, edep, içtimai hayatın her noktasında görülebilen umumi tasniftir, bunların dışında da derinleştikçe (veya irtifa kazandıkça) farklı çerçevelerde farklı tasnif ve tanzimleri mevcuttur.

Mülkiyet, İslam’ın her seviye ve çerçevede tanzim ettiği bir bahistir. İslam, hukuki çerçevede hususi mülkiyeti tanımakla başlar, ruhi inkişafın zirvelerine doğru “Mülk Allah’ındır” hükmünü levhalaştırır.

Varlık telakkisi (ontoloji) cihetiyle “Mülk Allah’ındır” hükmü, “nihai ölçü” olmak bakımından tevhidi mahiyet taşır ve başköşede yerini alır. Nihai ölçü, ruhi inkişafın nihai maksadıdır, menzilidir. Müslüman şahsiyet, o menzile doğru inkişaf etmekle memur kılınmıştır.
Okumaya devam et

Share Button

SİNSİ İNTİHALCİLER

SİNSİ İNTİHALCİLER (SİNSİ FİKİR HIRSIZLARI)
İstanbul’da köşe başlarını tutmuş sinsi ve kifayetsiz insanlar var. Gazeteleri, dergileri, televizyonları, bazı mahfilleri tutmuşlar, bazıları bulundukları yerin hakkını veremediklerini biliyor bazıları ise burnundan kıl aldırmayacak kadar kibirli… Her iki cinsi de kifayetsiz fikir adamı müsveddesi… İslam’a dair üç beş ezberleri var ve onları tekrar etmekle meşguller. Bir kısmı tam bir ahmak şablonuna mahkum olmuş kifayetsizliğinin de farkında değil, hala ülkenin (yani Anadolu’nun) eskisi gibi ne verirse yiyeceğini zannedecek kadar geri kalmış durumda, kendilerine gösterilen itibarın, işgal ettikleri mevkii olduğunu bile farketmiyorlar. Bazıları ise bunu farketmiş fakat elinden bir şey gelmeyen çaresiz insanlar misali çırpınıp duruyor. İstanbul dışında, meşhur olmamış insanların fikirlerini sinsi şekilde çalmakla meşgul.
Fikir adamı olmak bambaşka bir şey… Olamayanların çırpınışları seyre değer bir komiklik sergiliyor. İşgal ettikleri mevkii, ciddi fikir keşiflerini gerektiriyor, bunu anlamayanlar tekrara boğuldular çoktan. Anlayanlar ise sinsi şekilde fikir hırsızlığı yapmaya yelteniyor.
Basılmış fakat piyasaya sürülememiş, tanınmamış, okuyucuya ulaşmamış kitaplar var. Bunlar, basanlar tarafından İstanbul’daki işgalcilere ulaştırılıyor veya işgalciler bunlardan bir şekilde haberdar oluyor. Hatta hiç basılamamış, internette “e-kitap” olarak yayınlanan kitaplar var ve işgalciler bunlardan haberdar. Kitapların dışında, internet sitelerinde yayınlanan, yüzbinlerce okuyucusu olmadığı için kamuoyunun önüne gelmeyen makaleler de mevcut. İstanbul’daki işgalciler, bunları okuyor, içlerinden orijinal olanları (fikri keşif mahiyetindekileri) alıyor, bazen dilini, bazen üslubunu değiştiriyor, bazen de hoyratça fazla değişiklik yapmadan kendi adına gazetelerde yayınlıyor, televizyonlarda konuşuyor. Okumaya devam et

Share Button

ŞEREFLİ İNSANLAR, DÜNYANIN ŞEREFİNİ KURTARDINIZ

Mısır halkının ve İhvan’ın mukavemeti, yaşadığımız devirdeki herhangi bir hadiseyle mukayese edilebilir gibi değil. Halkın sokaklardaki mukavemeti, yanında vurulup yere düşen arkadaşına, akrabasına rağmen devam etme cesaret ve dirayeti, ordu, polis ve baltacı eşkiyatların insanları öldürmeye başlamasına rağmen sokakları bırakmaması, önünde hürmetle eğilecek bir insanlık destanıdır. İhvan liderlerinin çocuklarının keskin nişancılar tarafından özellikle hedef alınması ve şehit edilmesi, buna rağmen liderlerin çocuklarını sokaklardan çekmemeleri, şehit çocuklarının naaşı önünde dirayetini kaybetmemesi, mücadeleye devam etmesi, vakarlarını dimdik ayakta tutması müthiş hadiseler.
Birçok şey söylenebilir şüphesiz. Bu çapta muhteşem bir hadise hakkında kitap bile yazılabilir ve hala her şey söylenmiş olmaz. Bir husus özellikle dikkatimiz fazla çekti, o nokta üzerinde durmak istiyoruz.
İhvan liderleri ve arkalarındaki halk, başta bütün Müslümanlara, sonra tüm yeryüzüne ve insanlığa şeref kattı. Bu günün tüm insanlığına yetecek kadar şeref getirdiler dünyaya ve tüm insanlığa gösterdiler. İleride tarih yazılırken, bu devrin tahlillerinde, Mısır’daki İhvan ve mensuplarının, şerefi temsil ettiklerini, tüm dünyaya rağmen bunu yaptıklarını, tüm dünyanın kendilerine karşı şerefini kaybettiğini, dünyanın şerefsizliğine rağmen şereflerini muhafaza ettiklerini kaydedecek. Bu devir için tarih, şerefin bir-iki ülkede kaldığını, onların da çok yüksek bir şeref payesine ulaştıklarını, bu sayede hala dünyada insanların ve insanlığın yaşadığını söyleyecek ve şunu ekleyecek; “Eğer o devirde onlar olmasaydı, insanlık alet kullanan hayvanlar topluluğu olarak yaşamaya devam edecek ve bir daha insanlaşamayacaktı”. Okumaya devam et

Share Button

BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ

BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ
Fikir ve ilim adamının temayüz etmiş vasfı, hakikat arayıcılığıdır. Her nerde bulur, görür, karşılaşırsa, ona gerekli kıymeti vermekle, gerekli ihtimamı göstermekle memurdur. Kimin şahsında tecelli ederse, kimin kaleminden süzülürse, kimin ağzından dökülürse, hürmet ve itina ile alıp başına taç etmelidir. Aksi herhangi bir ihtimal, hem fikir ve ilim adamlığı vasfını imha eder hem de o şahsın ahlakını… Ahlak yoksa fikir de, ilim de yoktur, çünkü ahlak, mananın en hacimli mahfazasıdır.
Türkiye’de fikir ve ilim adamı iddiası taşıyanlarda hakikat kaygısı ve arayışı, istisnaları tenzihen söyleyelim, yoktur. Hakikat kaygısı ve arayışının olmamasının birinci sebebi, zeka seviyesi ve akıl hacmi, hassasiyet keskinliği ve idrak derinliği ne olursa olsun, hakikatin kendi avuçlarında olduğundan emin olmalarıdır. Hakikati bulmuş, en derin şekilde idrak etmiş, en güzel şekilde de kendileri izah ve ifade etmişlerdir. Bu türden bir psikiyatrik maraz, şahsiyetlerinin merkezine yerleşmiş halde tavır ve edalarından taşmış, hayatlarını bu merkezde (yani kendi merkezlerinde) yaşamayı itiyat edinmişlerdir.
Kendinde merkezleşen, hakikatin tek sahibi olan, hiç kimseyle eşitlerarası münasebet kurma ahlakına sahip olamayan hastalıklı tipler, tabii olarak ülkede fikir ve ilim adamı olup olmadığını bile merak etmiyor. Yalnız başına her şeyi yapabilecekmiş marazi hissine malik olan bu adamlar, çok zaman farkına varmadan, tüm hücreleriyle nefsin tecessüm etmiş halidirler ve bunu da farketmenin kalbi ve zihni altyapısını kaybetmişlerdir. Okumaya devam et

Share Button

İSRAİL’İN BEKARETİ BOZULDU

İSRAİL’İN BEKARETİ BOZULDU
İsrail Türkiye’den, Türkiye halkından özür diledi. Bununla da kalmadı, Türkiye’nin tüm taleplerini olduğu gibi kabul etti. Türkiye ileri sürdüğü şartlarını hiç esnetmeden bekledi, yapması gereken işleri yaptı, alması gereken tedbirleri aldı ve neticenin zuhurunu bekledi. Üç yıldır kırk takla atan İsrail, kırk çeşit teklifle gelen İsrail, tüm diplomatik ve siyasi hünerini gösteren İsrail, tüm Yahudi lobisini harekete geçiren, tüm dünyada Türkiye’ye hesap kesmeye çalışan İsrail, dize geldi, diz çöktü, yere doğru eğildi, yeri öptü. Rivayet o ki, tarihinde ilk defa özür diledi.
İsrail kimden özür diledi? Özür dilediği Türkiye yakın zamana kadar nasıl bir ülkeydi? İsrail Türkiye münasebetleri nasıl yürüyordu? Özür dilemesi için üç yıl beklemesinin sebeplerinden birisi, önceki (eski) Türkiye’de gizli.
Yakın zamana kadar bu ülkeyi İsrail, Yahudi lobisi, Mason mahfilleri ve bunların müttefikleri idare ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri, İsrail ile münasebetlerini, İsrail’in istediği gibi yürütmek zorundaydılar. Aslında iki ülke arasında münasebetlerden söz etmek imkansızdı, tek taraflı münasebet vardı, İsrail nasıl isterse öyle olurdu. Herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İsrail’e karşı tavır almak istediğinde veya buna teşebbüs ettiğinde, İsrail ve Tel-Aviv’den önce Ankara ve İstanbul’dan tepki gelirdi. İstanbul ve Ankara’nın dehlizlerinde fareler gibi yaşayan Yahudi lobisi, mason mahfilleri, bunların ABD ve yerli işbirlikçileri havaya zıplar, Hükümeti en fazla üç ay içinde düşürürlerdi. Türkiye böyle miydi değil miydi? Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde İsrail ile hiç karşı karşıya gelememiş, gelme cesaretini gösteren bir hükümete sahip olmamıştı. Ülkede hükümet kuran mahfiller İsrail ve ABD mahreçli oldukları için, herhangi bir hükümet, iktidardan düşmeyi göze almadan İsrail ve Yahudiler aleyhine bir cümle bile kuramazdı. Okumaya devam et

Share Button

İNGİLİZLER ASALETLERİNİ SATIYOR

İNGİLİZLER ASALETLERİNİ SATIYORLAR
Son birkaç gündür medyada bir haber dolaşıyor. Biraz spekülatif, biraz nostaljik… Konusu da “asalet” olunca hızla yayıldı. Tabii ki manşetlerde değildi ama birçok medya kuruluşunda vardı. Haber özet olarak şu; “Bir İngiliz şirketi, İskoçya’da elli dönüm araziyi, bir metre karelik parsellere bölerek satışa çıkarmış… İskoç kanunlarına göre, İskoçya’da arazi sahibi olan erkekler “Lord”, kadınlar ise “Lady” oluyormuş. Bir metre kareyi satın alana, İskoç yetkililer bu unvanları veriyorlarmış.
Dikkat çekici bir hadise… Birçok boyutundan tetkik edilebilir, bizim en çok dikkatimizi çeken boyut ise “asalet unvanının” satışa çıkarılması. Meselenin İskoçya’da cereyan ediyor olmasının bizim için bir ehemmiyeti yok, İngilizler ile İskoçlar arasındaki farklılıklar kendi kültür ve coğrafyalarında bir anlam ifade eder, buradan bakınca bizim için hepsi aynı. Bu sebeple meselenin İngiliz veya İskoç meselesi olup olmadığı ile ilgilenmiyoruz.
Bu işi yapan şirket, muhtemelen çok zekice bir iş yaptığını düşünüyor. Haberlerde, metre karesinin 250 TL den satıldığı anlaşılıyor, bu hesaba göre dönümü 250.000 TL ediyor, ki bu arazi büyük ihtimalle beş kuruş etmeyecek bir bölgededir. Bu cihetten bakıldığında “ticari deha” gibi görünüyor şirketin yaptığı… Okumaya devam et

Share Button

ASİL OLMAK VE BİR ÖMÜR BOYU ASİL KALMAK

ASİL OLMAK VE BİR ÖMÜR BOYU ASİL KALMAK
Asalet, hakikatin peşine düşmek, kesintisiz olarak onu aramak, bulduğunda hatta tezahürüne rastladığında hatta alametini gördüğünde hazır ola geçmek, tüm hassasiyet ve dikkatiyle kulak vermek, duyduklarına kendi kalbi ve zihni dünyasında destek vermek hatta ona katsayı olmaktır. Hakikatin farklı suretlerde tezahürü olan “doğru”, “iyi”, “güzel” ile iştigal etmek, tefekkürünü onlara hasretmek, asaletin anlaşılır hale gelmesidir. Hakikatin ve hakikate ait her tezahürün kıymetini bilmek, o kıymetin çamura düşmesine mani olmak, düşmüşse oradan kurtarmak ve hakettiği yüksekliğe kaldırmak, asaletin ahlak halidir.
Bir insanın asil olması mümkün ama aynı zamanda çamura düşmesi de mümkün. Özellikle bu günün dünyasının çamur tarafından işgal edildiği hatırlanırsa, asalet, çamura bulaşmamak değil, altının çamura düşmesiyle kıymetinden bir şey eksilmemesi gibi çamurun içinde de asil kalmaktır. Tabii ki çamurdan çıkmak, kurtulmak, atlas kumaşlar içinde vakur tavrını kuşanmak gerekir. Ne var ki çamurun ruhlara kadar sindiği bir dünyada, asaletin çamurdan çıkması mümkün olmuyor. Özellikle de çamurdan çıkmak çabası, başkalarına çamur sıçratmak gibi bir netice veriyorsa, asalet, çamurun içinde kalmaktır. Başkalarını da çamura çekmektense kendini çamura layık gören bir anlayış ve tavırdır ki asaletin ta kendisidir. Bir de çamurdaki asaletin üstüne basan, çıkmasına mani olanlar var ki, soysuzluk abidesi… Okumaya devam et

Share Button

İSTANBUL, “ASALET” Mİ “FAHİŞELİK” Mİ?

İSTANBUL “ASALET” Mİ “FAHİŞELİK” Mİ?
Fahişelik; insanın en mühim kıymetlerini üç paraya (miktarı önemli değil) satmasıdır. Bu meyanda fahişelik, genelev kadınlarına ait bir özellik değil, kadın-erkek her cinsten ve statüden insana ait bir ahlaksızlıktır. Para, makam ve benzeri herhangi bir küçük değer karşılığında, asalete ve ahlaka (ve tabi ki şahsiyete) ait hususiyetlerin pazarlanmasıdır. Sanattan siyasete, fikirden kültüre, ticaretten memuriyete (bürokrasiye) kadar yaygın bir kullanım alanı var. Fahişeliği kadınlara ait bir özellik olarak görenler, onu da geneleve (veya genelleştirilen evlere) hapsedenler, fahişeliğin zirvesinde ikamet edenlerdir.
Her mesleğin, her makamın, her alanın fahişelik kuralları farklıdır. Bu durum tabiidir. Farklı şartlar farklı tatbikatları gerektirir. Fakat her fahişelik çeşidinin özü aynıdır; yüksek kıymetleri, üç kuruş karşılığında satmak…
*
İstanbul… Fahişeliğin kırk çeşidini keşfeden, her birini asalet ve şahsiyet olarak pazarlayan soysuzluk kumkuması…
İstanbul, son yüzyıldır (muhtemelen iki yüz yıldır) insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden birini yaptın, öncesinde asaletin imal ve ilan merkeziydin, sonra yozlaştın, çürüdün, çirkefleştin, asaletin kabuğunu, ambalajını, resmini tanıdığın için de fahişeliği o ambalaj içinde piyasaya sürdün. İstanbul son bir asırdır gerçekleştirdiğin devrim, devrimler tarihinde mukayese edilecek bir misali olmayan, derinliğine gerçekleştiği için de farkedilmeyen en büyük devrimdir. İnsanlık, son bir iki asırdır sende mayalanan ve ortaya çıkan devrim gibisine hiçbir yerde ve zamanda şahit olmadı. Okumaya devam et

Share Button