İSLAM ŞEHRİ-7-MÜESSESE NİZAMIDIR

İSLAM ŞEHRİ-7-MÜESSESE NİZAMIDIR
Asr-ı Saadetteki “Medine”, nüfus sayısı ve yerleşim büyüklüğü cihetlerinden tek merkezden (Mescid-i Nebevi’den) idare edilebilir haldeydi. Sahabe kadrosu, tüm namazlarını camide kıldıkları için, tek bir ferdin (sahabenin) bile bir meselesi olup olmadığı, iki namaz vakti kadar gizli kalabilirdi, namaz için bir araya gelindiğinde meseleler görüşüldüğü gibi, namaza gelmeyen sahabenin zaten bir meselesinin olduğu anlaşılırdı. Asr-ı Saadet Medine’sindeki teşkilatlılık halinin kesafeti, ayrıca müesseseye ihtiyaç duyulmayacak seviyedeydi. Ne var ki günümüzün Medineleri, nüfus sayısı ve yerleşim büyüklüğü bakımından, Asr-ı Saadetteki “teşkilatlılık kesafetine” ulaşma imkanına sahip değil. Öyleyse yeni bir durumla karşı karşıyayız.
Şehirleri mahalle ve mıntıka olarak teşkilatlamak ve teşkilatlılık halinin kesafetini artırmak tabii ki mümkün. Fakat bu imkan bile Asr-ı Saadet Medine’sinin teşkilatlılık halinin kesafetine ulaşmayı mümkün kılmaz. Kaldı ki Asr-ı Saadetin cemiyet kadrosunu teşkil eden sahabe heyetinin iman ve hassasiyet derecesi o kadar yüksektir ki, aynı teşkilatlılık haline ulaşmak imkan dahilinde değildir. Bu ve benzeri başka sebeplerle müesseseye olan ihtiyacımız açık ve yüksektir.
* Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-6-CEMİYETİN TEŞKİLATLILIK HALİDİR

İSLAM ŞEHRİ-6-CEMİYETİN TEŞKİLATLILIK HALİDİR
İslam şehri, mananın teşkilatlanmış halidir, teşkilatlılık halidir. Şehir, irfan müktesebatımızın tecellisini tabii hale getirmiş bir nizam tertibidir. İslam şehrinin kendisi bir “teşkilatlılık hali”dir, şehirdeki tüm deveran mecralarının bidayeti de nihayeti de İslam’dır. Hayatın İslam üzere akması, çağlaması, yaşanması için müdahalenin ihtiyaç olmaktan çıkarıldığı veya asgariye indirildiği bir teşkilatlılık halidir.
Teşkilatlılık hali, teşkilatın ruhi altyapısıdır. Bir teşkilatın yapması gereken işleri, cemiyetin, ruhi (iman) kaynaklı hamlelerle yani kendiliğinden ve tabii bir akış içinde yapmasıdır. Ezan okunduğunda cemiyetin camiye akması misalinde olduğu gibi, cemiyetin her sahada, kendiliğinden, eksikleri tespit edici, yaraları tedavi edici, açları doyurucu, muhtaçlara yardım edici bir teyakkuz şuur ve rikkati ile hareket halinde olmasıdır.
Teşkilatlılık hali, müdahalenin en fazla hatırlatıcı, gösterici, işaret edici seviyesiyle cemiyetin harekete geçmesidir. İkaz, ihtar, müeyyide tehdidine ihtiyaç duymaksızın, bilinmesi, görülmesi, duyulması, harekete geçmek için kafi hale geldiğinde, teşkilatlılık hali gerçekleşmiş olur. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-12-SAHABE-İ KİRAM-4-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-12-SAHABE-İ KİRAM-4-
Sahabe-i Kiram, ilk nesil olmanın mesuliyetini liyakatle yerine getirmiştir. İlk neslin birinci vazife ve mesuliyeti, kendisine teslim edilen dini, olduğu gibi muhafaza altına almak ve sonraki nesillere intikal yollarını açmaktır.
Sahabe-i Kiram, öncelikle dini muhafazaya almış, bu hususta erişilmez bir sadakat ve hassasiyet göstermiştir. Dinin muhafazası sadakat iledir, mananın tecessüm etmiş hali olan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın devr-i saadetlerinde bizzat O’na ve O’nun gösterdiği yoldan Cenab-ı Allah Azze ve Celle’ye olan sadakat, O’nun irtihalinden sonra emanetine sadakat şeklinde tezahür etmiştir.
Sahabe-i Kiram, sadakatini tescil ettikten sonra, “din ile inşa” devrini başlatmış, onun nasıl yapılacağını göstermiş, ölçülerini tespit etmiştir.
İslam tarihinin en tehlikeli geçiş süreci mevzudadır. “Din inşası”na şahit olan hatta din inşasının kendileri üzerinde gerçekleştiği kadro olan Sahabe-i Kiram, “Din inşası” ile “Din ile inşa” bahsini maharetle birbirinden tefrik etmiş, din inşasının bittiğini, dinin ikmal edildiğini en derin idrak ile anlamış, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın irtihalinden sonra “din ile inşa” devrini başlatmıştır. Malum olduğu üzere, Yahudilik ve Hıristiyanlık, bu geçitte boğulmuş, “din inşasını”, Risalet’in irtihalinden sonra da devam ettirmiş ve kendi kafalarına göre bambaşka bir din (hezeyan) inşa etmişlerdir. Sahabe-i Kiram, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilmiş insanlık tarihinin en güzide cemiyet kadrosudur. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-
Asr-ı Saadet “saf mana” devridir, saf mananın tatbikatı da saftır. Asr-ı Saadet, hakikatin bizzat tatbikatıdır. Hakikati saf haliyle temsil kudreti, sadece Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilmiştir, Sahabe-i Kirama ise hakikatin bizzat tatbikatının üzerlerinde gerçekleştirilmesi şeklinde intikal etmiştir. Sahabe-i Kiram, hakikatin saf haliyle ve Risalet eliyle, üzerlerinde tatbik edildiği cemiyet kadrosu, içtimai şartlar manzumesidir.
Saf mana (yani hakikat), muhal farz bir mümin şahsın eline geçse (birine teslim edilse) bile “saf tatbikat” muhaldir. Hakikat, tek temsilcisi olan Risalet eliyle ancak tatbik edilebilir, bu halde “saf tatbikattan” bahsedilebilir. “O yaşayan Kur’an’dı” ifadesi, hakikati temsil kudretine atıftır, o kudret ancak saf tatbikatı gerçekleştirebilir.
Asr-ı Saadetteki saf tatbikat tekrarlanamaz. Tekrarı mümkün olan kısmı, sadece “şekil” kısmıdır, muayyen mevzulardaki “şekil” de saf tatbikata dahildir ve dinin bizzat kaynağıdır. Bu sebeple şeklen sübuta erdirilmiş olan hususlar, muhakkak ki şekil itibariyle tekrarlanmalıdır. Şekil itibariyle tekrarlamak, mana ve ruh itibariyle tekrarlanabileceğini göstermez. Namazı aynı şekilde kılıyoruz, başka şekilde kılamayız ama Hz. Ali (RA) Efendimizin namazda, vücudundaki okun çıkarılmasından haberdar olmaması misalinde olduğu gibi, Asr-ı Saadetteki “saf tatbikatı” tekrarlamak asla mümkün olmaz.
*
Asr-ı Saadetin, talim ve terbiyecisi Risalet, riyaset ve idarecisi Risalet’tir. Şekli sabitlenmeyen her mevzuda, esas tayin edilmiş, hayat tanzim edilmiş, tatbikat misallendirilmiştir. Nazari çerçevede ihdas edilen tüm hukuk, ahlak ve edep müesseseleri, herhangi bir teşkilata ihtiyaç duymaksızın, her sahabede canlı halde şehre bırakılmıştır. Nazari çerçevede ihdas edilen müesseselerin müşahhaslaşması bizzat “insan” yani Sahabe şahsiyetinde tecelli etmiştir. Asr-ı Saadetin “Medine”si, her şahsiyetin en az bir müessese olduğu cemiyet kadrosunun yaşadığı medeniyetin nazım planıdır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-
Saf mananın anlaşılması saf idraktir. Saf idrak, ruhi idraktir. Saf mananın saf haliyle anlaşılması, anlaşılması için başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaması, ancak ve ancak Risalet tedrisatı ile kabildir. Müderrisi Risalet olmayan hiçbir tedrisatta, talebinin istidaları ne kadar keskin, zekası ne kadar yüksek olursa olsun, saf mana saf haliyle idrak edilemez. Bunun aksini iddia etmek, Risalet’in müderrisliğini, diğer müderrislerle, Risalet tedrisatını, diğer tedrisatlarla denkleştirmektir. Fahri Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın müderrisliği, Risaletine aittir. Herhangi birisi kendi müderrisliği ile O’nun müderrisliğini mukayese ederse, Risalet iddiasında bulunmuş olmaz mı, başkasının müderrisliğini O’nun müderrisliği ile mukayese ederse ona Risalet atfetmiş olmaz mı?
Sahabe-i Kiramın büyüklüğünün bir hikmeti de, Risalet’e talebe olmaktır, O’nun tedrisatından geçmektir. Risalet tedrisatı, saf mananın talim ve terbiyesidir. Evet, Sahabe-i Kiram saf manayı idrak etme imkanına (istidadına değil) maliktir, sebebi de müderrislerinin Risalet olmasıdır. Bu mesele, Sahabe-i Kiramın mizaç hususiyetlerinden müstakildir ve müderrisinden menkuldür. Sahabe-i Kiramın kıymeti, her cihetten O’na bağlanır, O’na irca edilir, O’na nispet edilir. Bu sebeple Sahabe-i Kiramın kıymeti tartışma dışıdır. Sahabe-i Kiramı tartışmaya açma cüretinde bulunanlar, onların “insan” olduğunu ve hata yapabileceğini söyleyerek mevzua girerler. Bu bakış ve anlayışın yanlış tarafı, Sahabe-i Kiramı, kendi merkezinde değerlendirmektir, oysa Sahabe-i Kiram Risaletin talebesidir, kıymetini Risaletten alır. Mesele hata yapıp yapmayacakları değil, saf mana müderrisinden, saf mana talimi almış olmalarıdır.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-
Tüm sırlar Asr-ı Saadette mahfuz. Saf mana devri doğru ve derinliğine anlaşılmalıdır. Saf mananın insana nakli ile hayat ve eşyaya tatbiki meselesi, hususiyet arzeden bir mevzudur.
Saf mananın sadece okunarak insana intikal edeceği zannı, pozitivist bir anlayıştır. Kur’an-ı Kerim, bir felsefe veya edebiyat veya herhangi bir metin olmadığına göre, onları anlamak ve zihni evrene nakletmek yolları işe yaramaz. Kur’an-ı Kerim’in sadece “kelam” olma hususiyetine kilitlenenler ve “nur” olma hususiyetini ihmal veya reddedenler, (haşa) felsefi metin okur gibi muhatap oluyorlar. Abdestsiz okunacağına dair iddia ve tartışmalar bile, onun kelam hususiyetine atıftır. Sadece “kelam” olma hususiyeti bile, “mutlak kelam” olmasından dolayı mukayesesiz bir kıymettir muhakkak lakin “nur” olma hususiyeti unutulduğunda, “mutlak kelam” olma hususiyeti de ihmal ediliyor.
Kur’an-ı Kerim’in “nur” olma hususiyeti, bizatihi kendisindedir, yani asli lisanında mahfuzdur. Meal, Kur’an-ı Kerim değildir ve Kur’an-ı Kerim’in hiçbir hususiyetini kendine taşıyamaz. Meal, Kur’an-ı Kerim olmadığı gibi, ondan mülhem insan kelamıdır. İşte sır noktası burası… İnsanlar, meal okuduklarında, Kur’an-ı Kerim’in tüm hususiyetlerinden uzaklaştırılmış bir metin ile muhatap oldukları için, “kelam” ile meşgul olmaktadırlar, dikkat, “mutlak kelam” ile değil nispi kelam ile… Çekiştire çekiştire bu noktaya kadar getirip hazırlanan metin, insanlar tarafından (haşa) felsefi metin gibi okunmaya başlıyor. Bu noktaya getirildikten sonra, abdest ihtiyacı ortadan kalkıyor, hürmet ihtiyacı ortadan kalkıyor, İslam Tedrisat Usulü ihtiyacı ortadan kalkıyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-4-ASR-I SAADET-1-

ASR-I SAADET
Asr-ı Saadet, en kısa ifadesiyle “din inşa” devridir. Dinin kaynağı vahiydir, vahiy saf manadır. Saf mana, saf hakikattir. Vahiy, hiçbir katkı olmaksızın hakikattir. Cenab-ı Allah’ın kelamı, hakikatten başka bir şey olamaz, olması muhaldir. Hakikat, vahiyde olduğu gibi saf haliyle yeryüzüne indiğinde ne olur? Yeryüzü (ve kainat) onu taşımaz, taşıyamaz. Yaratılmış olan, yaratıcının kelamını (yani doğrudan Allah’a ait olanı) taşıyamaz. Bu sebeple değil midir ki “emaneti” hiçbir varlık teslim almamış, almaya razı olmamıştır.
Peygamberlik müessesesinin en mühim sebebi bu olsa gerektir. Hakikat, saf haliyle peygamberlerin kalbine inzal ediliyor. Yeryüzünde hakikate saf haliyle muhatap olacak, onu taşıyabilecek bir varlık yok. Peygamberler, müderrisi Allah olan hususi insanlardır. Diğer insanlardan farklı olarak birçok “hususiyet” ihsan edilmiş olan mümtaz şahsiyetlerdir. Vahye muhatap olabilecek, onu taşıyabilecek, onu tatbik edebilecek, onu beyan edebilecek hususiyetlerle teçhiz edilmişlerdir.
Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, vahiy geldiğinde ne halde olduğuna dikkat etmeliyiz. Sahabenin, dış yüzünden şahit olduğu o halleri tarif imkansızdır. Bir defasında vahiy geldiğinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın kolu (veya dizi) sahabeden birinin dizi üzerindedir. O sahabe vahiy anını anlatırken, hali ve halini, “bacağıma o kadar ağır bir yük bindi ki, bir daha o bacağımı kullanamayacağımı zannettim”, diye tasvir ediyor. Vahyin muhatabından bahsetmiyoruz, vahyin kendisine indiği kainatın efendisinin kolu bacağının üzerinde olan sahabenin yaşadığı halden bahsediyoruz. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz devenin üstündeyken vahiy geldiğinde, deve ağırlığı taşıyamıyor ve yere çöküyor. Devenin yere çökmesi vahyin ağırlığından değil, bu nokta yanlış anlaşılmasın, devenin yere çökme sebebi, vahyin geldiği İki Cihan Serverini taşıyamamaktır. Vahiy doğrudan devenin üzerine çökse deve diye bir şey kalmaz, atomlarına ayrılır ve yok olur. Okumaya devam et

Share Button

“BU, VAHİY Mİ, SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ MÜ?”

“BU, VAHİY Mİ, SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ MÜ?”
Risalet, Uluhiyet bahsinden sonraki ikinci mevzuudur ve İslam’ın ikinci “inşai kaynağı”dır. Kaldı ki, Uluhiyet ile ilgili bilgiyi de (vahyi de) Risalet’ten alırız, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ağzından çıkan kelamın hangisinin “vahiy”, hangisinin “hadis-i şerif” olduğunu beyan eden de yine kendileridir. O’ndan başka kimseye vahiy inmediği, inmeyeceği için, mübarek dudaklarından dökülen kelamın hangisinin vahiy olduğunu tespit etme imkanı, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyanları dışında hiçbir insana bahşedilmemiştir. Vahiy, “Hatem’ül Enbiya” devrinde sadece O’na indiğinden dolayı, beyanlarının hangilerinin vahiy olduğu hususunu tespit için, mukayese etmek, tetkik etmek bizim (yani tüm insanlığın) iktidarımızda değildir. Müslümanlar, vahiyi de hadis-i şerifleri de tek şahsiyetten, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizden öğrenmişler, iman etmişlerdir. Bu cihetten bakıldığında bize Allah’ı (yani Uluhiyet bahsini) öğreten de Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizdir.
Varlık telakkisi (ontoloji) ile bilgi telakkisi (epistemoloji) İslam’da diğer din ve dünya görüşlerinden farklılık arzeder. Varlık telakkisindeki (ontolojik) silsile, Uluhiyet, Risalet, Ümmet hattını takip eder, bilgi telakkisindeki (epistemolojideki) silsile ise, Risalet’ten başlar, Uluhiyete çıkar, oradan tekrar Risalet’e iner ve ümmete dağılır. Birinci silsilede “ikinci” sırada, ikinci silsilede ise birinci sıradadır. Bilgi telakkisinde birinci sıraya alınmadığı takdirde, Risalet (haşa) lüzumsuz hale gelir. Zira Risalet olmadan Uluhiyet bahsinde doğru bilgi, kanaat, fikir, iman elde edilebileceği iddia edilmiş olur, oysa bu ihtimal muhaldir.
Hakkında milyonlarca ciltlik kitap telif edilebilecek bir bahis olan Risalet doğru anlaşılamadığı takdirde İslam’ın tüm mana yekunu çöker. Yukarıda kısaca temas edilen Risalet bahsi, büyük bir hassasiyet yığınağı yapacağımız bir mevzudur, bu kadar mühim bir bahisteki küçük bir hassasiyetsizlik İslam’ı imha etmeye kadar gidecek bir mecra açar. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-3-İSLAM TARİHİ-1-GİRİŞ

İSLAM TARİHİ
GİRİŞ
İslam tarihi, üç ana devir halinde tetkik edilebilir. Birinci devre, Asr-ı Saadettir, ikinci devre, inşa tarihi, üçüncü devre ise medeniyet tarihidir. Asr-ı Saadet, “saf mana” devridir, bu devirde “din inşa” edilmiştir. Asr-ı Saadetten sonra başlayan inşa devri, “din ile inşa” devridir. Din ile inşa devri, nazari sahalarını, havzalarını, mecralarını oluşturduktan sonra, medeniyet tarihi başlamıştır, çünkü din ile inşanın son merhalesi medeniyettir.
Asr-ı Saadetin, dinin inşa devri olması, “saf mana” devri olmazını ilzam eder. Saf mana, şekillenmemiş haliyle, sabitlenmemiş haliyle, zapt edilmemiş haliyle tezahür etmektedir. Şekilden, sübuttan, zapttan müstağni olması, mihveri, mikyası, nispeti, kaideyi ihtiva etmediğini göstermez. Tam aksine ölçüler (emirler, nehiyler, tavsiyeler, teklifler, retler) mevcuttur, bunlar Risalet eliyle tatbik edildiği için tedvin edilmesi gerekmemiştir, gerekmez. Tedvin edilmesi gerekmez çünkü Asr-ı Saadet, din inşası sürecidir. Dinin inşa süreci devam ettiği müddetçe, tedvin etmek gerekmez, tedvin teşebbüsü ise sıhhatli olmaz çünkü tamamlanmamış olan tedvin edilmez. Okumaya devam et

Share Button