“Türkler niye domuz yemiyor?” diye hayıflananlar

“Türkler niye domuz yemiyor?” diye hayıflananlar

Kemalist-ulusalcı Soner Yalçın 1 Kasım 2009’da Hürriyet’te “Türkler niye domuz yemiyor?” diye hayıflanan bir yazı yazıyor ve domuz etini “bilimsel açıklamalarla” savunuyordu:

“Domuz etinin yenilmesi haram kılınmıştır. Bunun rasyonel bir nedeni var mıydı? Sağlık nedenleri ileri sürülmektedir. Sağlık nedeniyle yenilmesi haram olsa, bu hal mutlaka kutsal kitaplarda belirtilirdi. Domuzun önüne ne gelirse yemesi de haram sayılmasına neden olarak gösteriliyor. Bu tezin doğruluğu tartışma götürür; çünkü birçok hayvan da (örneğin tavuk-horoz-hindi) yiyecek konusunda domuzdan farklı değildir. Hayvanların yedikleriyle temiz oldukları arasında pek doğru orantı yoktur. Özellikle halkın ileri sürdüğü nedenler pek inandırıcı değildi. Gelelim Türklerin neden domuz eti yemedikleri meselesine… Türklerin bu hayvana nefret düzeyinde yaklaşmalarıyla İslâm’ın domuz etini haram sayması arasında pek bir ilgi yoktu.”

Adı geçen gazeteci hınzır etinin haramlığının hurafe olduğunu anlatmaya şöyle devam ediyordu:
Okumaya devam et

Share Button

HER ŞEY TABİİ MECRASINA DÖKÜLÜYOR

HER ŞEY TABİİ MECRASINA DÖKÜLÜYOR
Türkiye 1923 yılında batı blokuna teslim edilmiş, tüm devlet cihazı batılı misyonlar tarafından ve batılı anlayış çerçevesinde inşa edilmiş, bir milletin en mahrem mevzuu olan “hukuk” bile batıdan tercüme edilmişti. Batı Türkiye’ye o kadar derin şekilde nüfuz etmişti ki, talim ve terbiye esasları bile doğrudan (dolaylı bile değil) batılı uzmanlar tarafından tespit edilmişti. Lozan’da yüzyıllık anlaşmalarla bu milletin tüm tarihi iddiaları yok edilmiş, kurulan siyasi rejim, milleti içeriden zapt altına almak için batının yerel asayiş görev gücü olarak çalışmıştır. Seksen yıllık dönemde bir tane bile bu millete ait müessese kurulmamış, imam hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri bile dini içeriden yıkmak için planlanmıştı.
Halk, sahada bir şekilde mukavemet etti ama devletin yüksek irtifaındaki batının kolonyal organizasyonuna gücü yetmedi. İslami mukavemet ve mücadele sürekli devlet dışı sahalarda yaşandı, ismine devlet denilen siyasi rejim, halkın derin basireti ile yabancı misyonların yerli organizasyonu olarak görüldü. İçtimai mukavemet merkezleri olan cemaatler, ne kadar güçlenirse güçlensin, devlete nüfuz edemedi, zaman geçtikçe kendi dar sahalarını muhafaza kaygısına düştü.
İslami hareket ve hamle içtimai havzada büyüyor ve güçleniyordu ama devlet denilen kolonyal örgütün kapıları bir türlü zorlanamıyordu. Bazı İslami tefekkür şekillenmelerinin, Müslümanları devlet cihazının dışında tutmakta ısrar ettiği de görüldü, bunun doğru veya yanlışlığı bir tarafa, Müslümanların devlete yönelmesine mani olduğu aşikardı. İslami tefekkürün ve Müslümanların, siyaset yoluyla sistem içine girmeleri ve temel iddialarından vazgeçmeleri gibi bir tehlike olduğu doğruydu ama devlet dışında kalmakla bu tehlike zaten gerçekleşiyordu çünkü siyasi iddialara sahip olmayan bir mefkure özü itibariyle “laik”ti. Sistemin içine girerek laikleşme tehlikesi ile sistem (siyaset) dışı kalarak laikleşmek arasındaki fark, sadece derece farkıydı ve devletin dışında kalmak daha az tehlikeli değildi. Okumaya devam et

Share Button

BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ

BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ
Cumhuriyet döneminde başlayan Kürt isyanlarının sebebi, Türkçülük ve batıcılık hastalığının ülkede hakim siyasi kültür haline gelmesidir. Türkçülük ideoloji ve siyasetinin Kürtçülüğü tetiklediği artık herkes tarafından anlaşıldı ama batıcılık siyasetinin Kürtçülüğü tetiklediği hala farkedilemedi. Batıcılık siyaseti Kürtçülük cereyanını iki cihetten etkiledi, birincisi, ülkede uygulanan ateist laiklik, Müslüman kimlikli Türkü de Kürdü de isyan ettirdi. İkincisi, batılılaşmayla beraber canlanan, meşru altyapı bulan batı kaynaklı ideolojik hareketler Kürtçülük cereyanını tetikledi. PKK’nın ideolojik kimliğine bakıldığında mesele anlaşılır, PKK, hem Kürtçü hem de sosyalist bir örgüttür. Batılılaşma, bu ülkede batının felsefe ve kültürüne karşı olan Türk ve Kürt unsurlar tarafından reddedilirken isyan siyasi rejime yöneldi, ilginçtir Batılılaşmış Türk ve Kürt unsurlar ise bazen siyasi rejime karşı isyan etse de, umumiyetle bu coğrafyada yaşayan milletin, Türk ve Kürt kavimlerinin asli kimliğine, İslam’a isyan etti. Kısaca Batılılaşmış ve batıcı siyaset, bu ülkeye, derinliğine bir bölünme ve parçalanma, husumet ve düşmanlık getirmiştir.
Yeni bir Türkiye kurulurken bu durum devam edebilir mi? Cumhuriyet döneminin birçok özelliği tasfiye edilirken, halka sirayet etmiş, sirayetinin neticesi sadece parçalanma meydana getirmiş batılı dil ve üslup tasfiyeden kurtulabilir mi? Ulus devlet diye diye Kürtleri isyan ettiren, “geçerli ve doğru olan “ulus devlet” ise, bizim de bir ulus devlet hakkımız var, bu hakkımızı istiyoruz” diye dağa çıkmalarına sebep olan, özünde batıcı bir dil hangi sebeple tasfiyeden kurtulabilir? “Türkçülük ve Kürtçülük nasıl oluyor da batılı ve batıcı bir dil oluyor?” diye soracak kadar sığ idrakliler hala var mıdır bu ülkede? Milliyetçilik ve ırkçılık batıda doğan ve dünyaya bela getiren siyasi cereyanlardır, Türkiye’ye (Osmanlıya) oradan gelmiş ve bizi tüketmiştir. Okumaya devam et

Share Button

BEKİR COŞKUN-1-YEMİNLİ HALK DÜŞMANI

BEKİR COŞKUN-1-YEMİNLİ HALK DÜŞMANI
Türkiye’de batı meftunu kalemşorların ilginç psikolojik profilleri var. Batılı deseniz batılı değil, Batılılaşmış doğulu deseniz öyle değil, psikolojik profillerindeki tek sabit esas, İslam düşmanlığıdır. Müslüman ülkede İslam düşmanlığı ise ucube psikolojik organizasyonlar meydana getiriyor.
Bir dünya görüşüne sahip olan insan, halkla kavga etmez. Halk kendinin mensup olduğu dünya görüşüne inanmadığında da kavga etmez. En fazla halkın, kendi “hakikatini” (yani dünya görüşünü) anlamadığını, ondan mahrum olduğunu düşünür ve halka yardımcı olmaya, aydınlatmaya çalışır. Halkın kendi seviyesine çıkamadığını gördüğünde ona merhamet eder, kendi seviyesine çıkarmak için gayret gösterir fakat kavga etmez. Halkla kavga eden insan “fikir adamı” olmaz, olamaz. Çünkü fikir adamlarının bariz hususiyeti, halkın önünde gitmektir ve halkı da kendi istikametine sevketmektir. Halkın kendinden başka inanışlara sahip olmasından dolayı halk ile kavga eden kişi, en iyimser tahminle halkın seviyesindedir. Ki, halk da kendisiyle kavga ediyorsa ancak halkın seviyesindedir. Türkiye’de halk, Bekir Coşkun ve benzeri adamlarla kavga etmez, onları kavga edecek kadar bile kıymetli görmez. Bu sebeple halk, Bekir Coşkun gibilerinden çok daha seviyelidir. Okumaya devam et

Share Button

NİYE KAÇMIYORLAR?

NİYE KAÇMIYORLAR
Ergenekon terör örgütü ile başlayan, darbe davaları ile devam eden hukuki süreçte dikkat çekici bir kaç nokta var. Sanıkların kafi derecede itiraf furyasının başlamaması ve dışarıda bulunanların da yurtdışına kaçmaması… Özellikle 28 Şubat soruşturmasına konu olanların evlerinde polisin gelip yakalamalarını beklemeleri ilginç. Soruşturmanın birinci dalgasında yakalananların tutuklanmasına rağmen ikinci dalgadakilerin sırasını beklemesi, ikinci dalgada yakalananların tutuklanmasına rağmen üçüncü dalganın muhataplarının sırasını beklemesi ila ahir… Bu durum Ergenekon soruşturmasında da görüldü, balyoz soruşturmasında da…
Niye kaçmıyorlar veya niye itiraf etmiyorlar?
Ergenekon soruşturması ve davası ile balyoz soruşturması ve davasında genelkurmay, sanıkları, kurum olarak desteklemişti. Cezaevlerini ziyaretler, avukatlık ücretini ödemeler, ziyaretlerde verilen ümitler vesaire o davalardaki direnişi açıklıyor. Genelkurmayın açık desteğine rağmen tutuklandılar ve hala tutuklulukları devam ediyor. Bunu göre göre, 28 Şubat soruşturmasına konu olanların kaçmaması nasıl açıklanır? Üstelik 28 Şubat soruşturması, önceki soruşturmalara nispetle daha fazla bilgi ve belgeye (yani delile) sahip. Tutuklanacakları ve belki de yıllarca tutuklu kalacakları aşikardı. Yargılama neticesinde alacakları ceza, muhtemelen hayatlarının geri kalanını cezaevinde geçirmelerine kafi gelecek. Buna rağmen kaçmamaları nasıl açıklanır? Okumaya devam et

Share Button