FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

Faruk Beşer, 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını taşıyan ikinci yazısında, bu bahisleri tetkik ve aralarındaki farkı tefrik etmeye çalışıyor. Böylece bir kıymet ve mertebe tertibine gidiyor ve oradan tasavvuf ile ilgili zehrini okuyucuya zerkediyor.

Mesele mühim, hafifmeşreplik yapmaya lüzum yok. İlim bahsi de, irfan (marifet) bahsi de, aralarındaki mertebe silsilesi de fevkalade mühim.

Faruk Beşer, ilim ve marifet bahsine, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’den ilhamla giriyor;
Okumaya devam et

Share Button

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı Faruk Beşer, birbirini takip eden üç yazı yazdı. Birincisi 15.08.2014 tarihli “İlim, bilgi ve bilim” başlığını, arkasından 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını, üçüncüsü de 22.08.2014 tarihli “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlığını taşıyor. Bizim anladığımız şekliyle özetlemek gerekirse üç yazının mevzuu, bilgi, ilim, irfan bahislerini ihtiva ve cem etme arayışından ibaret.

Türkiye’deki temel meselelerden ve zafiyetlerden biri olan “çerçevesizlik” bahsi Faruk Beşer’de de açıkça görülüyor. Herhangi bir meselenin çerçevesine vakıf olmadan veya bir çerçeve oluşturmadan o bahsin veya bahislerin anlaşılabileceği iddiası tüm komikliğine rağmen ülkemizde genel kabul gören bir savruk anlayıştır. Çerçeve meselesine girmeden önce Faruk Beşer’in meseleye nasıl baktığında dair bazı misalleri zikredelim.

Faruk Beşer, yazı serisinin birincisi olan “İlim, bilgi ve bilim” başlıklı yazısında, başlıktaki kelimeleri tarif etmeye çalışıyor. Son dönemlerde çok yaygın olan kelimelerin kökleriyle ilgili bilgi vererek giriyor meseleye;
Okumaya devam et

Share Button

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

Sürekli Türkiye’yi ve İslam dünyasını konuşuyoruz. Dünyanın geri kalanı ne durumdadır, nereye gidiyor, neler bekleniyor, bunlara pek bakmıyoruz. Bu durum tabiidir zira ağır hadiseler yaşıyoruz, canımız yanıyor ve kaçınılmaz olarak kendimizle ilgileniyoruz. Fakat bu noktada ciddi bir tuzak var, ciddi bir problem var. Batının durumunu tahlil etmezsek, ne halde olduğunu anlamazsak, nereye doğru gittiğini farketmezsek, İslam dünyası hakkında da sıhhatli muhakeme yapma imkanımız yok. Sadece İslam dünyasına baktığımızda, gözümüze çarpan kaotik yapı, batının çökmekte olduğu gerçeğini görmediğimiz takdirde derin ümitsizliklere sebep oluyor. İslam ülkelerinde (özellikle Ortadoğu’da) kurulan ve sahaya giren örgütlerin batı tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği şablonu, hala batının (özellikle Amerika’nın) “yeryüzü tanrısı” gibi anlaşıldığını gösteriyor.

Batı hızlı şekilde çöküyor ama hala dünyayı yönettiği zannı ve vehmi kalp ve zihinlerimizi işgal etmiş durumda. ABD ve AB, o kadar zor durumda ki, kendi meselelerini çözemiyor, enerjisinin ve aklının ciddi bir kısmını kendi meseleleriyle ilgilenmek için kullanıyor ama hala her şeyleri yerindeymiş de bizi yönetiyormuş gibi davranıyoruz. Dünya değişiyor, güç ve servet el değiştiriyor, batı büyük sarsıntılarla çöküyor ama kafamızdaki batı hala aynı şekilde devam ediyor. Bu nasıl bir psikolojik çöküştür…
Okumaya devam et

Share Button

BİLİM DİKTATORYASI

BİLİM DİKTATORYASI-1-TAKDİM
Bilim mefhumunu batı bilim anlayışını ve onun verimlerini esas alarak kullanıyoruz, bu manada bilim dediğimizde mesela İslami ilimleri kastetmiyoruz. İslam irfan müktesebatından bahsederken “ilim”, batı müktesebatından bahsederken “bilim” mefhumlarını kullanıyoruz. Yazılarımızda ilim ve bilim mefhumlarının böyle anlaşılması, mana haritasını sarih hale getirecek, keşmekeşi önleyecektir.
Bilim mefhumu, sihirli bir kelimedir. Mefhumun muhtevasındaki “tanzim edilmiş veya disipline edilmiş bilgi” hususiyeti dikkate alındığında paradoksal bir ifade gibi görünen bu cümle, aslında meselenin özünü ifade etmektedir. Bilim mefhumu, aslında muhtevasında tereddüt ve şüphe, tahkik ve tetkik, idrak ve nüfuz gibi tayin ve tahrik edici unsurları taşımasına rağmen, “bilimsel” dendiğinde takınılan tavır ve muhatabından takınması istenilen tavır dikkate alındığında tam bir sihirli etkiden bahsedildiği görülür. Bilime nispet edilerek üretilen bilimsel kelimesi, bilimin muhtevasındaki tereddüt, şüphe, müphemiyet gibi tüm unsurları iptal eder ve onların yerine kat’ilik, mutlaklık vasıflarını ikame eder, böylece “nihai hükmü” inhisarına geçirir, hakikat üzerinde hususi mülkiyet inşa eder.
Bilimsel kelimesi, kendisinden doğduğu bilim mefhumunun mana haritasını ve muhteva hususiyetini fersahlarca aşmış, bilimi kuşatmış, onu sanki esir almış gibidir. Bir bilim adamı, aynı paragraf içinde, hem bilimin şüpheciliğinden bahsedebilmekte hem de bilimsel (kesin) hükümler ikame edebilmektedir. Dikkat çekici nokta, bilim adamının bilimden bahsederken ifade ettiği şüphecilik, muhatabındaki “inanç” veya “bilgi” sistemini imha etmek için kullanılmakta, arkasından eklediği “bilimsellik” kelimesiyle de kendi inanç ve bilgi sistemini “mutlaklık” vasfına sarıp sarmalayarak muhatabına zerketmek için kullanılmaktadır. İzahsız bir sahtekarlık… Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU
SORU
15-Mekan, varlığın vücut bulması için imkan alanı, zaman ise varlığın vücut bulması için gereken muharrik kuvvet veya oluş amili midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Mekan, imkan alanı… Oluş mahalli… Mekan, zemin, mahal, saha yoksa ne olabilir ki? Herhangi bir varlık ve vakıanın meydana gelebilmesi için ilk şart değil midir mekan? Mekan, “yokluk” ile varlık arasındaki berzah… Mekan, varlığın kendisi değil, belki varlık da değil. Ama o olmadan varlığın zuhuru ne mümkün. Mekan, zamandan daha fazla sır saklıyor gibi.
Zaman denen rüzgarın bile üzerinde eseceği bir zemin lazım. Mekan olmadan zamanın varlığından bahsedilebilir mi? Veya mekan olmadığında zaman olsa ne manası var ki? Zaten mekan olmadığında zamanın varlığını anlamak muhal.
Mekan bu kadar mühim, bu kadar zaruret. Tamam da neden hiç bahsi yok? Sanki mekan yokmuş, sanki mekana ihtiyaç duymuyormuşuz gibi davranıyoruz. Fikir ve felsefe adamların zaman ile ilgilenmişler ama mekan ile ilgilenen pek yok, neden? Oysa mekan, zamandan da önce lazım, zaman için bile lazım.
Varoluşun imkan alanını düşünmüyor ve umursamıyoruz ama varoluşa dair beylik laflar ediyoruz. Yeryüzünde fikir adamı geçinenler kadar sahtekar başka bir meslek var mıdır? Varoluşun zeminini konuşmayan fikir adamı müsveddeleri, varoluş hakkında ne kadar iddialı laflar ediyor? “Varoluş” gibi bir bahiste sahtekarlık yapanlardan daha büyük dolandırıcı olur mu?
*
Belli ki mekan, imkan alanıdır. Öyleyse mekan hakkındaki tasavvurlarımız, imkanlarımızı, ufkumuzu, idrakimizi oluşturuyor. Mekan telakkimiz kadar varız, ancak o kadar düşünebiliriz, varoluşumuzu ancak o çerçevede gerçekleştirebiliriz. Bu kadar mühim ama biz konuşmamakta çağlar boyu direnmişiz. Pes… Okumaya devam et

Share Button

İNSAN BİLİM VE ONTOLOJİ

İNSAN, BİLİM VE ONTOLOJİ
Varlık temelde iki çeşittir. İnsan ve diğerleri… İnsanda bir adet öz diğerlerinde ise iki adet öz bulunur. İnsandaki öz ruhtur, diğerlerindeki öz ise zaman ve mekândır. Ruh, zaman, mekan; kainatın hulasasıdır, tüm sırlar bu üçünde mahfuzdur.
*
Diğer varlıkların tahlilinin varabileceği nihai nokta zaman ve mekân kaynaklarıdır ki bunlar birbirinden müstakil olarak varolabilme iktidarına sahiptirler. Varlık, zaman ve mekânın birbirinden müstakil olarak bulunması halinde zuhur etmemektedir. Varlığın zuhuru için zaman ve mekânın temas etmesi şarttır. Bu sebeple varlıkta müşahede edilen zaman ve mekânın, birbirinden tefrik edilebilir mahiyette olduğu görülememektedir.
Kâinatın hangi noktasından başlanırsa başlansın ve hangi usul takip edilirse edilsin varlığın tahlilinin müntehasına varılabildiği her ihtimalde bakiye kalan özlerin zaman ve mekân olduğu anlaşılacaktır. Zaman ve mekâna ulaşmayan tahlil ve terkip faaliyetlerinin ara menzillerdeki gerçekliklerle meşgul olduğu vakadır. Ara menzillerde ortaya çıkan tahlil ve terkip neticelerinin ve bu neticelerde görülen gerçekliklerin “nihai gerçeklik” olarak kabul edilmesi farklı kâinat telakkilerini beslemektedir. Zira tahlil faaliyetinin müntehasındaki gerçeklik tek olmasına karşılık güzergâh farklılıklarından dolayı ara menzillerdeki gerçeklikler çok sayıda olacaktır. Okumaya devam et

Share Button

AKADEMİK YAZI MI, İLAÇ PROSPEKTÜSÜ MÜ?

Akademik Yazı mı, İlaç Prospektüsü mü?
Akademik yazılar, “it yese kudurur” cinsinden âdi yazının en kötüsü ve sevimsiz olanıdır. İçinde bol miktarda “loji”, “lojik”, “sel”, “sal” ile biten isim, sıfat, fiil, kavram ve yabancı terimlerle sıkıştırılmış zarf ve mazrufuyla okuyanı hasta eden yazılardır. Bu tür yazılara yazı demek yazıya hakarettir.

OKUYANI ÖLDÜREN İLAÇ PROSPEKTÜSÜ GİBİ YAZI

Akademik yazılar, baldıran zehiri gibi daha ikinci cümleye gelmeden okuyanı öldüren ilaç prospektüslerine benzer. Okuyup anlamak için saçınızı başınızı yolmanız ve sinirlerinizi bir hayli yıpratmanız gerekecektir.

Batı’dan ithal edilen sözde bu “bilimsel” yazı türü, insanın dimağını, idrakini ve zekâsını bozmaya memur modern bir zihin işkencecisidir. İyi yazının kaidelerinden nasibini almayan, hurufat ve rakamlarla meydana Okumaya devam et

Share Button

YÜREĞİNİ ÜNİVERSİTEYE TAŞIYAN ADAM

Yüreğini Üniversiteye Taşıyan Adam
Her adam yüreğini vazife yaptığı üniversiteye taşıyamaz. Taşıyanlar çok olsaydı üniversitelerden ecdâdın ve medeniyetimizin sesleri gelirdi.
Yüreği olan bir adam üniversitede vazife yapıyorsa, orada hayırlı işler oluyor demektir. İslâmca cehdi ve fikri olan bir adam üniversitede hocalık ediyorsa, o üniversitede karanlığa karşı meşale yakılıyor demektir. Müslümanca medeniyet dâvası olan bir adam üniversitede öğretim görevlisi olarak bulunuyorsa, orada irfanı, edebi ve fikri olan talebeler yetişiyor demektir.
Yürekli bir adam âriflerin, mürşid-i kâmillerin inşa ettiği medeniyet değerlerini üniversiteye yerleştirmeyi kafaya koymuşsa, orada talebelerin resmî ideoloji ve eğitimin iğvasına kapılmayacağına işarettir.
Fikrime ve gözlerime iyi gelen gri havanın kapladığı yağmurlu bir öğle sonrasında üniversiteye duhul ederken bu düşünceleri bir kez daha yaşadım.
Konferans salonunun içi dışı yüreği olan adamın talebeleriyle doluydu. Bir fütühat coşkusu vardı yüzlerinde. Fethettikleri bir diyarda fetihlerinin sebep ve mânasını anlatmaya hazırlanan savaşçı dervişler gibiydiler. Kapıdan girerken Mehmet Yaşar ve arkadaşlarının, kucaklarında bayram çöreği gibi tuttukları Fethi Gemuhluoğlu’nun “Dostluk Üzerine” kitabından takdim etmesiyle daha içeri girmeden vecde girdim. Yüreğini üniversiteye taşıyan adamın şâkirtleri ve talebeleriydi bu güzel insanlar. Okumaya devam et

Share Button

TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTE VAR MI?

Türkiye’de Üniversite Var mı?

(Söz muhatabını bilir)
Türkiye’de ilmî referanslarını, tezlerini ve inançlarını İslâm medeniyet ve milletinin istikâmetinde kullanmayan üniversitelere, üniversite demek abesle iştigaldir.

Bu ülkenin üniversitelerinde İslâm’ın kanatları altında hür bir şekilde ilim ve eğitim yapılamıyorsa, “efradını cami, ağyarını mâni” bir şekilde teşekkül etmiş bir üniversitenin varlığından söz edilemez. Mensup olduğu milletin medeniyetini ve insanını esas almayan, müfredatından eğitim tarzına kadar bir baştan bir başa Batı ruhu ve kafası taşıyan yapma üniversitelere Müslüman Türk üniversitesi denilebilir mi?

Seksen küsur yıldır Atatürkçü ilkeler altında ideolojik olarak ezildiğini, yapılan eğitimin bütünüyle ideolojik cumhuriyetin varlığına ve inkılâplarına göre tanzim edildiğini söyleyebilecek kaç üniversite akademisyeninden bahsedebiliriz? Okumaya devam et

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ
Batıda ilimlerin insandan bağımsızlaşmasının oluşturduğu ciddi bir problem var. Hususiyetle beşeri ilimler, tamamen insan merkezinde teşkil edilmesi gerekir ve insandan bir milim bile uzaklaşmasına müsaade edilmemelidir. Beşeri İlimlerin insan ile arasındaki mesafe açıldıkça, ilim ile insan birbirinden ayrışmakta ve ilmin maksadı “insan” olmaktan çıkmaktadır.
Beşeri ilimlerin nihai maksadı, bir “ahlak” inşa etmektir. “Yaşanmaya değer hayatın ahlakı”… Bunu yapmayan, hedeflemeyen, bu istikamette çaba göstermeyen beşeri ilimler, insandan uzaklaşır ve entelektüel gevezelik haline gelir. Batıda oluşan ve gelişen sosyal bilimler, sadece araştırma temellidir. Müslümanların bu tuzağa düşmemesi gerekir.
Beşeri ilimler, insani halleri tetkik eden, insanın ferdi ve içtimai tabiatını keşfeden, hayatın mahiyetini ve cereyan ediş şekillerini tespit eden ilimlerdir. Tüm bu tetkik, keşif ve tespitleri, bir ahlak inşa etmek için kullanmamak, beşeri ilimleri “manasız”, “maksatsız,” “fonksiyonsuz” hale getirir. Liberal düşünce, tetkik edip elde ettiği bilgileri insanlara sunmak çabasındadır ve ahlakı insanlara bırakmak düşüncesindedir. Ahlakın tabiatının “rızaya” dayalı olmasından hareketle bu yaklaşım doğru gibi görünmektedir. Fakat ahlak aynı zamanda içtimai hususiyet taşıdığı için, “ölçülendirilmesi” lüzumu açıktır. Liberalizmin bilgiyi insana sunma işlemi, ferdi çerçevede daha doğrudur fakat içtimai sahada bir standardizasyon ihtiyacı açıktır.
Psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, iktisat, idare, siyaset vesaire beşeri ilimlerin hepsi, bir “hayat” inşa etmek içindir. Bu ilim dallarının her biri kendi mecrasında diğerlerinden bağımsız şekilde akar, ihtisaslaşma aşırı derecede artar (günümüzde olduğu gibi), ahlak inşasın hedef edinilmezse, bilgi, hayatı kaosa çevirir. Ahlak, insan kalabalığını cemiyete tahvil eden, “hayat parçalarını”, hayat yekunu içinde cem eden, hayat mecralarını birbirinin zıddına akarak kaosa meydan vermesini engelleyen bir “hayat anlayışı”dır. Ahlak, hayatın ta kendisidir.
Bir cemiyette farklı ahlak anlayışlarının olması mümkündür, olmalıdır da… Mesele, insanların tek ahlaka mahkum edilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsanları tek ahlaka mahkum etmek de hayatı tüketir. Fakat hayatın bir ahlaki altyapısı olması şarttır. Kaç tane ahlak sistem ve anlayışı olursa olsun, nihayetinde hayatı ahlaki çerçeve içinde yaşama zarureti açıktır. Meseleyi bu merkezde tetkik etmek gerekir.
Ahlak, sosyal bilimlerden biri haline getirildiğinde, mesela sosyoloji (veya başka bir ilim) onun üzerine çıkabilmektedir. Beşeri ilimler içinde “terkip ilmi” olmadığı zaman hayat, dağılmakta, bir merkezde inşa edilememekte, bir hedefe (umumi manada) yönelememektedir. Batı felsefesindeki diyalektik işleyişten tevarüs eden “sınıf çatışması” veya “menfaat çatışması” hayatın altyapısını oluşturamaz. İnsanlar mütemadi çatışma vasatında hayatı üretemez, yaşayamaz, mutlu olamazlar. Diyalektik yaklaşım, hayatı yaşamayı değil, çatışma anlayışını temellendirir ve daim kılar. Menfaat gurupları veya sosyal ve iktisadi sınıfların çatışması, mütemadiyen muvazenede kalmayacağı için taraflardan biri diğerini mutlaka sömürür. Oysa mesele, menfaatler arasında muvazene kurmak, hayatı latif bir vasata taşımak, aynı istikamete yönelerek “dostça” yaşamayı mümkün kılmaktır. Cemiyet içinde çatışmanın sürekliliğini öngören ve şart kılan diyalektik işleyiş, cemiyet (ve insan) için hiçbir teklifte bulunmaz.
Beşeri ilimler, öncelikle ferd ile cemiyet arasındaki “üstün muvazeneyi” kurabilmenin bilgi ihtiyacını karşılar. Daha sonra içtimai sınıf ve guruplar arasındaki menfaat çatışmasını nihayete erdirip, içtimai muvazeneyi kurmak için disiplinler geliştirir. Nihayet, ferd ve cemiyet ile devlet arasındaki münasebetleri tanzim eden bir çerçeve oluşturur.
Batının diliyle söylemek gerekirse, psikoloji, ferdi, içtimai gerçekliği imha edici değil, hayatı onunla birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir ruhi altyapı oluşturur. Sosyoloji, içtimai sınıf ve gurupların menfaatlerini cem eden, muvazeneye kavuşturan, tüm bunları yaparken ferdi alanı ihmal ve imha etmeyen bir “hayat alanı” üretir. Siyaset, insanların hayatlarını kolaylaştırıcı, problemleri büyük organizasyon (devlet) imkanı ile çözücü bir yaklaşım içinde olmak durumundadır. Tüm bunlar yapılırken, ihtiyaç duyulan altyapı, ahlaktır. Çünkü ferd, cemiyet ve devlet meselesini kendi bünyesi içine alabilecek çapta büyük bir alan üretebilen ahlaktan başka bir disiplin yoktur.
*
İslam irfanı, başından beri bilgiyi dağıtmadı. Tüm beşeri ilimler, ahlak ile cem edilmiş haldeydi ve öyle muhafaza etti. İslam irfanının ahlak ilmi, ferdi derinliğe doğru psikoloji, psikiyatri vesaireyi, cemiyet genişliğine doğru sosyoloji, iktisat, siyaset, idare vesaire ilimleri cem etmişti. Bunların içinde bazıları kıymetine binaen ayrı disiplinler haline getirildi ama asla ahlaktan müstakil kılınmadı. Bu sebeple İslam irfanı, hayatı dağıtmadı. İslam, bilgi ile hayatı, fikir ile fiili cem eden bir temel anlayışa sahiptir. Hayat için manası ve faydası olmayan, tatbiki mümkün bulunmayan bilgiyle meşgul olmaz. Bu sebeple İslam irfanında bilgi ve bilim, bizzat hayattır.
Müslümanlar İslam irfanı ile irtibatlarını kopardıkları için, bilginin ve hayatın bu günkü dağınıklığını, ilimlerin gelişmesi şeklinde anlıyorlar. Batıdaki bilgi ve bilimin hayattan bağımsızlaşmasındaki temel yanlış, Müslümanların da zihni evrenini ve aklını işgal etti. Bu batının en büyük tuzaklarından biridir, dikkatli olmak gerekir. Bu o kadar büyük bir tuzaktır ki, batı bile bu tuzağa düşmüştür.
İslam irfanın cem edici, terkip edici, toparlayıcı hususiyeti, sadece ilimlerle ilgili değil, ilim ile hayatı da cem ve terkip etmiştir. Bu temel hususiyet anlaşılmadığı takdirde, ne İslam’ın anlaşılması mümkün olur ne de İslam ilim mecrasının…
Hayattaki “gerçeklik formları” sınırsızdır. Homoseksüellik veya hayvanlarla cinsi münasebete kadar uzanan gerçeklikler mevcuttur. Beşeri ilimlerin batıdaki şekillenişi, bunları hayat gerçekliklerinden biri olarak kabul ve tetkik eder. Hani şu “objektif bilgi” meselesi, en sapık hayat gerçekliklerini bile “normal” bir temayül halinde tetkik etmek çabasındadır. Bu sebeple ahlak üretemez, bu sebeple hayat üretemez. Batıda oluşan hayat vasatı, insanın yapabileceklerini yapması şeklinde formüle edilmiştir. Bu yaklaşım, insanın, meleklerden üstün ve hayvanlardan aşağı olabilme istidadına sahip tabiatının tüm alanını kullanmak demektir. İnsan tabiatı kadar geniş bir tabiata sahip başka bir varlık yoktur. Bu tabiatın asgari sınırını (insani sınırı) tespit etmek ve mütemadiyen yukarı doğru inkişafını temin etmek maksadı, bir ahlak anlayışın şart kılar. Aksi takdirde, insani oluşların önüne geçilir ve hayvani oluşlar serbest bırakılır.
*
Ruhiyat ilmi kurulmadığı, kurulmuş ve sayısız eser vermiş hali anlaşılmadığı takdirde, ahlak ilminin yeniden kurulması veya daha önce kurulmuş olanın anlaşılması imkansızdır. Müslüman fikir ve ilim adamlarının ağızlarını açtıklarında ilk söyledikleri, “İslam, fıtrat dinidir” sözü, hem İslam’ın hem de insanın anlaşılmadığını gösteren açık bir delildir. “İslam fıtrata uygundur” ifadesi ile İslam imha ediliyor. İnsan fıtratının (tabiatının) sınırı, meleklerin üstünde ve hayvanların aşağısındadır. Meleklerden yukarı çıkabilmek, hayvanlardan aşağı inebilmek istidadı olduğunu beyan eden de İslam’dır. İslam’ın bu istikametteki beyanlarını anlamayınca, “insan tezini” de anlamak kabil olmuyor. Hz. Adem’den günümüze kadar yaşayan insanların yaptıkları her iyilik ve her kötülük, insan tabiatının sınırları içindedir. Çünkü hiçbir varlık “tabiatını”, aşağı veya yukarı doğru aşamaz. Tarih boyunca insanlar tarafından yapılan en vahim, en sapık, en vahşice işler de insan tabiatının içindedir. Zaten insanın imtihanı da budur. En ağır zulmü yapabilme, en sapık fikir ve fiillere mensup olabilme istidadı (tabiatı) olduğu gibi en ulvi fikirlere sahip olabilme ve en ulvi tatbikatları gerçekleştirebilme tabiatına da sahip olması, imtihan edilme hikmetidir. İnsan tabiatı, kötülüğü yapabilme istidadına sahip olmasa, tabiatını aşıp kötülük yapamayacağı için imtihanın manası kalmaz.
Ahlak, insanın tabiatında mevcut olan istidat ve imkan alanını, belli bir seviyede tutabilmek içindir. İslam, insan tabiatındaki asgari “insani sınırı” tayin eden, bu altyapıdan başlayarak mütemadiyen yukarı doğru harekete geçiren bir anlayış teklif etmiştir. Öyle ki İslam, Müslümanların günah işlerken bile asgari insani sınırı aşağıya doğru aşmamasını ısrarla talep eder. Çünkü asgari insani sınır aşıldığında, “insanlıktan” çıkıp, hayvanlığa geçilmiştir. İslam, hayvanlara teklif edilmemiştir. Bunun misali nedir? Cinsi münasebetin insani şekli, erkek ile kadının bilinen yollar halvet olmasıdır. Bu, insanı alt sınırdır, bu fiilin İslami olanı, İslam nikahı ile yapılmasıdır. Erkek ile kadın arasındaki normal cinsi münasebet, “insani hal”, insan ile hayvan arasında veya hemcinsler arasındaki cinsi münasebet ise “insani hal” değil “hayvani hal”dir. Bu manada İslam, insan olmanın çerçevesini tayin tek din ve dünya görüşüdür. İslam’ın, insan tabiatını bu kadar teferruatlı şekilde tespit etmesine rağmen Müslüman fikir ve ilim adamlarının bunu bile anlamayacak hale gelmesi dehşete düşüren bir idrak zafiyetidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

PSİKİYATRİ-1-PSİKİYATRİNİN TEMEL YANLIŞI

PSİKİYATRİ-1-PSİKİYATRİNİN TEMEL YANLIŞI
Psikiyatri insanlardaki “davranış bozukluklarını” inceler. Fakat incelediği davranış bozuklukları, insan bedenindeki organların davranış bozuklukları değil. Bilindiği üzere, tıp, insan bedeninin ve bedendeki organların davranış bozukluklarını inceleyen bir tatbik ilmidir. Temel ilim olarak biyoloji bu işi yapar. Psikiyatri ise insan bedeni veya bedendeki herhangi bir organın davranış bozukluklarını değil, insanın davranış bozukluklarını inceler. Öyleyse tam bu noktada ortaya çıkan çok önemli bir problem var. Psikiyatri neden tıp içinde bir kol halinde gelişmiştir? Yani kendisini neden tıbbi model olarak sunmaktadır?
Psikiyatri ile ilgili söylenecek her söz, öncelikle tıbbi model meselesi ile ilgilidir. Kendini tıp içinde mevzilendirmesi ve tıbbi model olarak inşa etmesi, temel bir probleme işaret eder. Psikiyatrinin mevcut kompozisyonunu kabul etmek durumunda kalırsak, insan davranışlarının temelini, yani kaynağını, biyolojik kurallara teslim etmek zorunda kalırız. Bunu yapmalı mıyız, yaparsak ne olur, bundan kaçınmak zorunda mıyız? İnsan davranışlarını biyolojik temelli kabul edersek, birkaç hususta temel tercih yapmış oluruz. Birincisi, ateist, materyalist, pozitivist ve evrimci bir dünya görüşünü tercih etmiş oluruz. İkincisi, birincinin tabii neticesi olarak, insanı, diğer tüm varlıklarla aynı seviyeye indirmiş, biyolojik gerçekliğinden başka bir gerçeklik tanımamış, dolayısıyla herhangi bir “değer” kabul etmemiş oluruz. Kısaca ruhu ve Allah’ı inkar etmiş olarak işe başlarız.
Gerçekten böyle midir? Psikiyatriyi tıp tabanlı kabul etmek buralara kadar gider mi? Gider. Çünkü psikiyatrinin geliştiği kültür havzası, materyalist-pozitivist anlayışla sulanmıştır. O havzadaki “insan tezi”, ruhu reddeden, bedenden ibaret kabul eden, tüm insan faaliyetlerinin maddi (bedeni) kurallara tabi olduğunu varsayan bir anlayıştır. İnsanı maddeden (bedenden) ibaret kabul eden anlayış aklı, ruhu ve Allah’ı inkar etmiş demektir. Ruhu ve Allah’ı inkar ile işe başlamış olduğu sabittir de, aklı inkar ettiğini söylemek fazla olmaz mı? Üstelik batı medeniyeti akıl medeniyetiyken… Fazla olmaz, aklı kullanmak başka bir şey, anlamak başka bir şey…
Haki Demir’in “Ahlak İdrak Akıl” başlıklı yazısında açıkça görüleceği üzere, insan, anlamadan “yapabilen” bir varlıktır. Anlamadan yapabilen ve kullanabilen tek varlık… Batı medeniyeti aklı, anlamadan kullandı. Anlamadan kullandığının en büyük delili de, psikiyatride tıbbi modeli kabul etmesi ve insan davranışlarını, davranışların kaynağını bedende aramasıdır. Aklı, kaynaklarıyla anlasaydı, psikiyatriyi bu temelde inşa etmezdi.
İnsanın bedenden ibaret olduğu düşüncesi, aksine sayısız hadise ve delil olmasına rağmen neden kabul görüyor? Çünkü bu düşünce “iman” haline geldi. Pozitif bilim batıda bir müddettir “iman” konusu olduğu için, ondan hareketle kurulan psikiyatri de temellerini bu imanda aradı ve bulduğunu zannetti. Aksine delillerin bir kısmını keşfeden de psikiyatridir ama bir defa iman ettikten sonra istikametini değiştirmek fevkalade zordur. Delillerden birini (ki önemli bir konudur) zikredelim. Korku, adrenal bezlerinin adrenalin salgılamasına sebep olmaktadır. Daha umumi şekilde ifade edelim, duygular psikolojinin kaynaklarından biridir ve bedeni (yani tıbbi) bir vaka değil, ruhi bir vakadır. Yani ruh duygu üretiyor, duygu zihni evreni etkiliyor, zihni evren ise bedeni etkiliyor. Aslında silsile bu olmasına rağmen, psikiyatri de bu silsileyi tespit etmesine rağmen, önceden iman edilmiş olan ters silsileyi kabule devam ediyorlar; beden duyguyu üretiyor. Doğrusu bedenin duygu üretmesi de mümkün ve örnekleri var, mesela aç kalan insanın duygu durumu açlığa ayarlı olarak gelişiyor. Fakat bunun üzerine psikiyatri kurulmaz ki. Çünkü ruhun daha ağır bir etkisi meydana çıktığında bedenin ihtiyacını erteliyor. Üç gündür açken başına oturduğunuz sofrada, tam iştiyakla yemeğe başlayacakken çok sevdiğiniz karınız ölüverse, açlığınızı hisseder ve yemek yiyebilir misiniz? Karısından nefret eden ve kurtulmak için çareler arayanlar bu misale bakmasınlar.
Ruhla beden arasında karşılıklı etkileşim olduğu doğru… Fakat ana kaynak ruhtur ve akış ruhtan bedene doğrudur. Bilim, teferruat üzerine kurulabilir mi? Gerçekten bir insan çaresiz bir hastalığa yakalandığında, duygu hali ve zihni evreni bundan etkilenir, dengesini bozabilir. Fakat bu noktada tıbbi olan hadise, tıbbi hastalıktır ve tıp ancak onu tedavi edebilirse edecektir.
Psikiyatrinin tıbbi model konusu batıda da tartışılmaktadır. Bizim yapmaya çalıştığımız, batıdaki tartışmaları buraya taşımak değil. Batıda psikiyatrinin tıbbi modeline getirilen eleştiriler, tıbbi modelin temelindeki esaslara yönelik değil. Yani, ruhun varlığını kabul ederek işe başlayan eleştiriler değil. Dolayısıyla batıdaki tıbbi model eleştirileri, insan tezi bakımından tıbbi model ile aynı zemine oturmaktadır. Böyle de olsa, tıbbi modele yöneltilen eleştiriler ciddidir ve psikiyatri tıbbi model konusunda ısrar ettiği müddetçe artık mesafe alamayacaktır.
Psikiyatriyi tıbbi modelden ve beden tabanlı olmaktan çıkardığımız takdirde bir teklifimiz olacak mı? Tabii ki olacak ama psikiyatrinin temellerini değiştirmek yerine yeni bir ilim dalı teklifimiz olacak. Psikiyatriyi ıslah etmek kabil olmadığı için imha etmek, ölmesine rıza göstermek, alanı boşaltmasına fırsat vermek gerek. Teklif olarak, Haki Demir’in, “ilimlerin tasnifi” yazı serisinde ifade ettiği, “insan ilmi”, insan ilminin ferd şubesi olarak “ruhiyat” ilimlerini konuşmamız gerekiyor. İlimlerin yeniden tasnif edilmesinin zamanı geldi ve geçti. Özellikle ihtisaslaşmadan kaynaklanan birçok problem, yeni bir tasnif çalışmasını şart kılıyor.
Not: Psikiyatri ile ilgili yazılarımızı seri yazı olarak düşündük, çok sayıda yazı konumuz var. Her yazıda, hem psikiyatriyi, hem batı bilim anlayışını ve hem de ihtisaslaşmanın oluşturduğu problemi teşhis etmeye çalışacağız. Tüm bunları yaparken, Haki beyin “ilimlerin tasnifi” yazı serisini takip ediyoruz. Bir anlamda, fikir Haki beyden, malzemesi bizden…
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button