ŞEHİR CEMİYETİN MÜESSES NİZAMIDIR

ŞEHİR CEMİYETİN MÜESSES NİZAMIDIR

İslam şehri, mananın (İslam’ın muhteva yekununun) müesses nizamıdır. Mana, önce “tabii teşkilatlılık haline” kavuşmuştur, sonra da “bir eksik var mı?”, “gözden kaçan bir mesele kaldı mı?” sorusunun cevabını, “yardım istemekten imtina eden vakur fakir olabilir” endişesiyle müesseseleşmiştir. İslam’ın şahsiyet, cemiyet ve hayat telakkilerinde muhtacın “talep etmesi”, “yardım istemesi” değil, onu arayıp bulacak bir dikkat ve rikkat vardır. Tek tek her ferdin, diğerlerinin mahrem hayatlarına tecessüs ile ihtiyaçlarını tespit etmesi gibi kaba ve kerih bir yol bazı sınırlarda hukuken (fıkhen) bazı sahalarda ahlaken, bazı noktalarda da edeben men edilmiştir. Müesseseler, ferdi tecessüsü önlemek, müesses ahlakı yerleştirmek, alan ile veren arasına perde çekmek gibi zaruret, ahlak ve güzellik gibi mesuliyetleri üstlenir. Müesseseler, tecessüsü, ferdi alandan kurtarıp müesses hale getirmek için değil, aksine tecessüsü cemiyet ve şehir hayatından tamamen yok etmek için vardır, bu sebeple faaliyetlerini, hayatın tabii akışını takip ederek gerçekleştirir. Hayatın tabii seyri; ferd, aile, mahalle gibi birimlerin hayat seviyelerinin “bilinebilirlik” çerçevesindeki akışıdır. Bu akışın aksadığını gören göz, bir melek sessizliğinde ve edebinde, en kuytu yerde ve zamanda muhatabına yaklaşıp, hiçbir tetkik faaliyetine girmeden, hiçbir tereddüt emaresi göstermeden, en kısa soru ve en kısa cevaplarla meseleyi teşhis eder, en uygun yolla halleder. Bu naiflikteki müesseseler, kadimden beri olduğu gibi tasavvufun uhdesindedir. Okumaya devam et

Share Button

DARBENİN SEBEPLERİ

DARBENİN SEBEPLERİ
Bir ülkede darbe neden olur? Herkes yoğun şekilde darbe tedbirlerini konuşuyor, darbenin sebeplerini teşhis etmeden tedbiri mi olur? Mesele, Fetöcüler darbe yaptı, Kemalistler darbe yaptı, filanlar darbe yaptı cinsinden ele alındığı sürece, tedbirler de şöyle olur, Fetöcülerin kökünü kurutacaksın, mesele kalmaz… Hangi ideolojik gurubun kendine has hangi sebeplerle darbe yaptığından önce, bir devlet ve devlet tasavvuru meselesidir. Bir ülkede hakiki manasıyla devlet varsa, o ülkede kırk tane darbe niyetli örgüt olsa bile yine de darbe yapamaz. Öyleyse meseleyi kaynağından ele alıp tek tek tetkik edelim. Zira darbe sebepleri anlaşıldığında, darbenin tedbirleri de ortaya çıkacaktır.

*Devlet tasavvuru ve müesses devlet Okumaya devam et

Share Button

Kaldırım imarına değil, gönül imarına ihtiyaç var

Kaldırım imarına değil, gönül imarına ihtiyaç var

Semerkand dergisinin Ekim 2015 sayısında Ali Yurtgezen hoca “T, Ziya Ergunel” müstearıyla yazdığı “VİRANI İMAR EYLE!” başlıklı yazısında gönlümü sürur veren ve cezbeye kapıldığım mevzudan bahsetmiş ki ulvî mânada sancılandım yine. “Hüzün”, “Beytü’l hazen”, “Beytü’l ahzân” ve “Elest Meclisi”gibi her Müslümanın yüreğinde taşıması gereken en derûnî hassalarımızı yazmış. Okurken vecde geçtim. Birkaç satırını şifa niyetine okuyalım:

“İşlediği bir hata sebebiyle daha evvel yaşadığı güzel halleri ve huzuru kaybeden, o hatanın kalbinde yaptığı tahribattan rahatsız olan sofiler mürşitlerine gelerek himmet isterler. Kalplerinin kararmış, kirlenmiş, viran olmuş hâline razı değildirler. İmar edilmesi için ehline müracaat etmeleri tabidir. Havâtırın geldiği yer olması hasebiyle kalp yahut gönüle mecazen ‘hatır’ da denilebilir. Nitekim ‘hatır yıkmak’ tabiri, kalp kırmak, gönül yıkmak mânasınadır. Hatırın tamir edilmesi de kalbin tamir edilmesidir. Bu tamirle hem işlenen günahların yıkıp viraneye döndürdüğü kalp yeniden imar edilecek, hem de kalbe şeytanî ve nefsanî havâtırı tanıyıp, bunlara mani oma kabiliyeti kazandırılacaktır.”
Okumaya devam et

Share Button

CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK…

CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK

“Normal ölçüsü” arayışı çok girift bir meseledir. Psikiyatrinin ve psikolojinin hala altından kalkamadığı, hala bir ölçü geliştiremediği bilinmeli. Psikiyatrinin “normal ölçüsüne” ihtiyacı hayati mahiyettedir, bu ölçü olmadan hastalarını teşhis ve tedavi edemez. Bu sebeple psikiyatrinin normal ölçüsü arayışından vazgeçmesi düşünülemez.

Psikiyatri ve psikolojinin bulamadığı ve geliştiremediği “normal ölçüsü”, kültürler tarafından tayin edilmeye çalışılmıştır. Her kültür evreni, kendi esaslarına ve hassasiyetlerine göre bir normal ölçüsü geliştirmiştir. Keza, kültürlerle birlikte hayat da bir normal ölçüsü ortaya koymaktadır.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-12-CAMİ

İSLAM ŞEHRİ-12-CAMİ
İslam şehrinin merkezi camidir. İnsan kulluk etmek için yaratılmıştır, bu sebeple İslami hayatın merkezi ibadettir, ibadetin remzi (sembolü) ise camidir. Camidir çünkü ibadetin zirvesi namaz, namazın zirvesi ise secdedir. Secde, insanın acizliğinin en ileri noktasıdır, öyle ki, normal şartlarda yükseklerde taşıması gereken başını, en aşağıya yani sıfır yükseklik olan satha (toprağa) kadar eğmesidir. İslam şehri, bütün ihtişamıyla inşa edilirken, şehrin tamamını topladığı merkezinde, başları yere eğen, secde ettiren, kulluğu teşhir eden bir nizama maliktir.
Malum olduğu üzere, namaz kılınan mekanın adı mesciddir. Mescid ismi (mefhumu) kullanılmaya devam etmektedir, bununla beraber İslam İrfanının ikame, İslam medeniyetinin ihdas ettiği isim ve müessese olarak cami, kelimenin kaynağı itibariyle de manidar ve muvafıktır. Cami, toplamaktır, bir araya getirmek, bir yapmaktır. İbadet mekanına “cami” isminin verilmesi, ibadet için toplamak, toplanmak manasına da işaret eder. Lakin cami, ibadet için toplamak veya toplanmaktan çok ileri bir manayı havidir, ibadeti de ihtiva edecek şekilde Müslümanların toplanmasıdır. Müslümanlar, ezanı “davet” olarak kabul eder, namazı davete “icabet” olarak ikame ederler ama aslında camiye şahsiyetleriyle birlikte hayatlarını da taşırlar. Cami, cemiyetin ve hayatın cem olduğu, orada harmanlandığı ve tekrar geldiği yere döndüğü bir merkezdir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-10-ŞAHSİYET VE AHLAKIN TECELLİSİ

İSLAM ŞEHRİ-10-ŞAHSİYET VE AHLAKIN TECELLİSİ
İslam şehri, İslam’ın fertte inşa etmek istediği şahsiyetin, cemiyette pırıldamasını arzu ettiği ahlakın tecelli mekanıdır. İslam şahsiyetinin yaşamasına mani olacak hiçbir münasebet şekli olmadığı gibi, İslam ahlakının tecellisine mani olacak tek bir kıvrım bile yoktur. İslam şahsiyetinin “vakar”ını muhafaza etmesini mümkün kılacak mesafe anlayışı hakim olmuş ve hiçbir telaşa, hiçbir koşuşturmaya mahal bırakmamıştır.
İslam, her şeyi birbiriyle alakasız bir başıboşluk içinde görmez, varlıklar arasında insicam arar. Serkeşlik ve sarhoşluk, serserilik ve sebepsizlik yoktur. İnsan cemiyeti için böyle olduğu kadar, medeniyet yekunu içine giren hayvan, bitki ve maddeye kadar böyledir. Tabiat, tabii haliyle mevcuttur ama tabiattan ödünç alınan şehir (medeniyet) bir insicam harikası, bir nizam şaheseri halinde, madde, bitki, hayvan, insan topluluklarını belli başlı bir tertibe tabi tutar.
İslam medeniyeti, ferdi, şahsiyet olarak, cemiyeti ise ahlak olarak görür ve inşa ettiği şehirde bu iki unsur için gerekli tüm tedbirleri alır. İnsan kalabalıklarının akacağı caddeler değil, fertlerin vakur bir eda ile yürüyeceği, cemiyetin tecessüm etmiş ahlak olarak deveran edeceği bir mekan tertibine İslam şehri denir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-7-MÜESSESE NİZAMIDIR

İSLAM ŞEHRİ-7-MÜESSESE NİZAMIDIR
Asr-ı Saadetteki “Medine”, nüfus sayısı ve yerleşim büyüklüğü cihetlerinden tek merkezden (Mescid-i Nebevi’den) idare edilebilir haldeydi. Sahabe kadrosu, tüm namazlarını camide kıldıkları için, tek bir ferdin (sahabenin) bile bir meselesi olup olmadığı, iki namaz vakti kadar gizli kalabilirdi, namaz için bir araya gelindiğinde meseleler görüşüldüğü gibi, namaza gelmeyen sahabenin zaten bir meselesinin olduğu anlaşılırdı. Asr-ı Saadet Medine’sindeki teşkilatlılık halinin kesafeti, ayrıca müesseseye ihtiyaç duyulmayacak seviyedeydi. Ne var ki günümüzün Medineleri, nüfus sayısı ve yerleşim büyüklüğü bakımından, Asr-ı Saadetteki “teşkilatlılık kesafetine” ulaşma imkanına sahip değil. Öyleyse yeni bir durumla karşı karşıyayız.
Şehirleri mahalle ve mıntıka olarak teşkilatlamak ve teşkilatlılık halinin kesafetini artırmak tabii ki mümkün. Fakat bu imkan bile Asr-ı Saadet Medine’sinin teşkilatlılık halinin kesafetine ulaşmayı mümkün kılmaz. Kaldı ki Asr-ı Saadetin cemiyet kadrosunu teşkil eden sahabe heyetinin iman ve hassasiyet derecesi o kadar yüksektir ki, aynı teşkilatlılık haline ulaşmak imkan dahilinde değildir. Bu ve benzeri başka sebeplerle müesseseye olan ihtiyacımız açık ve yüksektir.
* Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-6-CEMİYETİN TEŞKİLATLILIK HALİDİR

İSLAM ŞEHRİ-6-CEMİYETİN TEŞKİLATLILIK HALİDİR
İslam şehri, mananın teşkilatlanmış halidir, teşkilatlılık halidir. Şehir, irfan müktesebatımızın tecellisini tabii hale getirmiş bir nizam tertibidir. İslam şehrinin kendisi bir “teşkilatlılık hali”dir, şehirdeki tüm deveran mecralarının bidayeti de nihayeti de İslam’dır. Hayatın İslam üzere akması, çağlaması, yaşanması için müdahalenin ihtiyaç olmaktan çıkarıldığı veya asgariye indirildiği bir teşkilatlılık halidir.
Teşkilatlılık hali, teşkilatın ruhi altyapısıdır. Bir teşkilatın yapması gereken işleri, cemiyetin, ruhi (iman) kaynaklı hamlelerle yani kendiliğinden ve tabii bir akış içinde yapmasıdır. Ezan okunduğunda cemiyetin camiye akması misalinde olduğu gibi, cemiyetin her sahada, kendiliğinden, eksikleri tespit edici, yaraları tedavi edici, açları doyurucu, muhtaçlara yardım edici bir teyakkuz şuur ve rikkati ile hareket halinde olmasıdır.
Teşkilatlılık hali, müdahalenin en fazla hatırlatıcı, gösterici, işaret edici seviyesiyle cemiyetin harekete geçmesidir. İkaz, ihtar, müeyyide tehdidine ihtiyaç duymaksızın, bilinmesi, görülmesi, duyulması, harekete geçmek için kafi hale geldiğinde, teşkilatlılık hali gerçekleşmiş olur. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-7-ŞEHİR VE SİYASET

ŞEHİR VE MEDENİYET -7-ŞEHİR VE SİYASET
Siyaset, ilk imtihanını şehirde verir, köy siyaset için imtihan alanı değildir. Siyaset, devlet cihazını köyde kurmaz, siyaset cihazı tüm unsurlarıyla şehirde kurulur. Devlet denilen o dev teşkilat, tüm unsurlarıyla şehirde ilk numunesini oluşturur.
Köy ve kasabalar cemaat çapındadır, şehir cemiyetin ilk teşkil edildiği iskan alanı… Siyaset (tabii ki devlet) kendini şehirde farkeder, insanlar siyasete şehirde ihtiyaç duyar. Bu sebeple siyaset, ya cemiyetle birlikte ya da toplumla (cemiyet ve toplumun farkları önceki yazımızda izah edildi) birlikte ortaya çıkar. Şehir, devlet ve siyasetin ana rahmidir, devleti ya toplum doğurur ya da cemiyet… Toplumun doğurduğu devlet müstebittir, cemiyetin doğurduğu devlet ise adil ve munis… Toplum, beyni (aklı) küçük, gövdesi büyük insan topluluğudur, kendi başlarına yaşayamazlar, ihtilaflarını kendileri çözemezler, bu sebeple siyasi otoriteye olan ihtiyaçları azami seviyededir. İhtiyaçlarının hacmi, cismi muazzam iri fakat idraki tam aksine sığ bir devlet doğurur. Kasları güçlü, aklı geri olan bu devlet, ihtilafları maddi müeyyide ile halletmekten başka bir yol bulamaz, zaten aramaz ve umursamaz. Cemiyet, kendi ihtiyaçlarını kendisi karşıladığı, kendi ihtilaflarını kendisi hallettiği için, kendi çapını ve imkanlarını aşan zaruri işler için devlete ihtiyaç duyar ve buna muadil bir devlet doğurur. Bu devletin aklı gelişmiş fakat cüssesi hafif ve naif kalmıştır, zira ihtilafları adalet ile halleder. Cemiyet adaletin karşısında hazır ola geçtiği için, adaletin infazı, zecri tedbirleri gerektirmez. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-6-ŞEHİR VE CEMİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET -6-ŞEHİR VE CEMİYET
Cemiyet ile toplum mefhumları aynı manaya gelmez. Toplum, seyrek münasebetler ağıyla birbirine bağlı insan topluluğudur, münasebetler ağı da umumiyetle zaruretlerden doğar. Cemiyet ise belli başlı bir mefkure merkezinde inşa edilen insan yekunudur. Toplumda birbirinden bağımsız ve birbirini umursamayan insan kütleleri bulunabilir, cemiyette her ferd ve her topluluk (mesela cemaat), birbirine karşı mesuliyet taşır, birbirine karşı mükellefiyet üstlenir. Toplum, yekpare hale gelemediği (gelemeyeceği) için, mesela zengin ile fakir birbirinden bağımsız şekilde yaşayabilir, zengin fakire karşı bir mükellefiyet hissetmez, birbirini görmeden bile yaşama ihtimalleri vardır. Cemiyette ise bu durum tam aksinedir ve her ferd ve topluluk tek bir bünyenin uzvu gibidir, zengin ile fakir arasında aşılmaz engeller yoktur, mesela günde beş vakit omuz omuza namaz kılar. Birbirine bu kadar yakınlaşanlar, birbirinden bağımsızlaşamazlar, birbirine karşı mükellefiyetlerini unutamazlar, birbirine karşı mesuliyetleri olduğunu reddedemezler.
Toplum, birbirinden bağımsız ferd ve topluluklardan teşekkül ettiği için, birbiriyle çatışır, topluluklar sınıflara ayrılır ve tenakuzlar başlar. Zengin ile fakir arasındaki uçurum, çatışmadan başka münasebet yolu bulamaz, alim ile cahil arasında köprü kurulamaz. Marksizm, bir cemiyette doğamaz, ancak batı tipi bir toplumda zuhur edebilir. İnsanları hakir gören entelektüalizm bir cemiyette yaşayamaz, ancak sınıflara ayrılmış, bir kısmı cahil bırakılmış, bazıları tahsil imkanı elde etmiş kalabalıklarda ortaya çıkar. Aliminin camide, halka beş vakit ders verdiği bir cemiyette entelektüalizm doğamaz ve yaşayamaz. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-4-MEDENİYET TASAVVURU VE ŞEHİR

ŞEHİR VE MEDENİYET -4-MEDENİYET TASAVVURU VE ŞEHİR
Mekanı çıplak (tabii) halde kullanmak hayvanlara mahsustur. Mekanın imar edilmesi gerekir, imar edilmemiş mekan üzerinde mülkiyet kurulamaz. İktisadi manadaki mülkiyetten bahsetmiyoruz ama o bile imar edilmeden kurulamaz. Şehir, mekanın, fikir tarafından imar edilmiş halidir, belli bir fikir tarafından inşa edilen şehir, o fikrin mülkiyetindedir. Bu sebepledir ki her kültür ve medeniyet kendi şehrini inşa etmiştir, bu sebepledir ki mekan üzerinde bir de medeniyet mülkiyeti mevcuttur.
Şehir, medeniyet mülkiyetinin mührüdür. Tarlayı sürmek bile kültür ve medeniyet ile alakalıdır ama şehir, medeniyetin inşa edilmiş halidir. Şehir kurmayan bir kültür olabilir ama şehir kurmamış bir medeniyet olmaz. Kültür her hayat tarzında ve şeklinde oluşur ve varlığını devam ettirir lakin medeniyet, mekanlaşmış bir hayat tarzıdır, mekan üzerinde mülkiyet hakkı edinmiş bir hayattır.
Şehir, tabii olan ile suni olanın (inşa edilenin) harikulade ahengidir. Medeniyet, tabii hal içinde bulunmaz, o, inşa edilmelidir, insan yapımıdır ve sunidir. İnsan, tabii olarak meydana gelmiş, suni olarak varoluşunu gerçekleştirmiş varlığın adıdır. Hayvanda hiçbir sunilik yoktur, o, inşa edemez, tabii haliyle yaşar. İnsan, inşa edebildiği kadar insani varoluşuna katkıda bulunur. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-3-ŞEHİR VE HAYAT

ŞEHİR VE MEDENİYET -3-ŞEHİR VE HAYAT
Hayat, varolmak, varlığını devam ettirmek, deveranını gerçekleştirmek için bir mekana ihtiyaç duyar. Yeryüzünün her tarafı, geniş manasıyla mekandır, hayat yeryüzünün aşağı yukarı büyük bir kesiminde mümkündür. İnsan, yeryüzüne doğduğu için mekan ihtiyacını karşılanmış halde bulur. Bu aldatıcı bir durumdur, hazır bulunan imkanın kıymeti bilinmediği için, insanlık uzun zaman boyunca mekana, çadır kurmak için ihtiyaç duymuştur.
Çadır kurmak, hayat ile mekan arasındaki irtibat ve münasebeti asgari seviyede tutmaktır. Mekan olmaksızın hayat olmayacağına göre, mekanlaşmayan hayat, bulunduğu mahalde misafirdir. Misafir hayat, derinleşemez, kökleşemez, kendine ait bir mizaç sahibi olabilir ama asla başka kültür havzalarına tesir edemez.
Hayat birçok şekilde yaşanabilir. “Yaşanmaya değer hayat” ise ancak şehirde bulunur. Meselenin düğümlendiği noktalardan birisi burasıdır, hayatı yaşamak ile yaşanmaya değer hayatı inşa etmek arasındaki insan, yaşanmaya değer hayatı tercih ettiğinde iki şeye ihtiyaç duyar; fikir ve mekan… Hayat, fikir ile mekan arasındaki cevelanın, deveranın, hareketin adıdır. Fikrin hayatı (yaşanmaya değer hayat) inşa edilmek istendiğinde, ilk ihtiyaç mekandır, mekan olmadan fikir işe yaramaz.
Hayatı serazat yaşamak ile nizami bir çerçevede yaşamak arasındaki fark, hayvani hayat ile medeni hayat arasındaki fark gibidir. Şehir, tabiatta yaşanabilecek serazat hayata karşı medeni bir hayat yaşamanın munzam altyapısıdır. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-9-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-7-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-9-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-7-
Ferd ve cemiyet insanın iki şubesidir, biri olmadığında diğer olmaz. Bunların her biri için ayrı ve müstakil fikir geliştirilmez, insan, bu iki şubesiyle birlikte varolabilir, öyleyse izah da buna muvafık olmalıdır. Ferdi esas alan liberal-kapitalist düşünce ile cemiyeti esas alan sosyalist-komünist düşünce, birini diğeri için feda eden, insanı ve hayatı anlamamış ucuz ve sathi kavrayış temrinleridir. Yirminci yüzyıl, ferd ile cemiyeti, bir bünyenin iki uzvu şeklinde değil, aksine iki zıt unsur olarak anlamakta ısrar etmekle geçti, bu zıtlık münasebeti üzerine kurulan ideolojiler arasındaki savaşlarda yüz milyona yakın insan katledildi.
Bazılarının çok matah bir şeymiş gibi gördüğü, hikmet muamelesi yaptığı felsefe ve onun işleyiş ve akış şekli olan diyalektik metot, ferdiyetçilik ile cemiyetçiliği birbirinin zıddı olarak görmek mecburiyetinde kaldı. Binlerce yıllık müktesebatı olduğu düşünülen felsefenin, ferd ile cemiyet arasındaki münasebeti bile anlamamış olması, her biri için ayrı ideolojiler üretmesi, bu ideolojilerin birbiriyle münasebetini de agoradan çıkarıp savaş alanlarına taşıması, “felsefi aklın”, sekiz ile on yaşındaki çocukların akıl yaşına eşit olduğunu göstermiyor mu? Çok küçük bir aklın bile, sakin bir zihin ile meseleye baktığında, ferd ile cemiyetin birbiriyle çatışmaması gerektiğini anlaması kabildir. Buna rağmen, iki unsur için iki ayrı ideoloji üretmek, bunları birbirine düşman şekilde mevzilendirmek, mevzilere de çok ağır yığınaklar yapmak, insanların akıllarını esir aldı, suni bir akıl bünyesi inşa etti. İnsan tabiat haritasının “insani bölgesi” dışında zincirle bağlanmış olan kapitalist ve sosyalist akıl formları, felsefenin diyalektik işleyişinin de iteklemesiyle dünyayı kan gölüne çevirdi. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-7-GELENEK ARAŞTIRMA MERKEZİ

GELENEK ARAŞTIRMA MERKEZİ
İslam tarihi on dört asırlık derinliğinde hesaba gelmez bir müktesebata sahip olmuştur. İslam irfan müktesebatı her alanda ciddi hacimlere ulaşmıştır. İlim, tefekkür, sanat gibi nazari alanlarda olduğu gibi, tecrübe birikimi, müessese numuneleri, tatbikat usulleri cihetinden de ameli sahada dev bir birikime maliktir.
İslam medeniyetinin yıkılması, İslami ilimlerin tahsilinin zorlaşması, İslami tefekkürün geri kalması, İslam irfan müktesebatının tezahürlerini “gelenek” haline getirmiş, gelenek halinde tortulaştırmış, belli belirsiz kültür parçaları halinde muhafaza etmiştir. İslami anlayıştaki gerilik, gelenek tortuları ve kültür tezahürlerini derinliğine (kaynaklarına doğru) anlama imkanını ortadan kaldırmış, aslında İslam irfanının müesseseleri olan geleneklerin mevcut tortulaşmış haline savaş açmakla neticelenmiştir. Oysa yapılması gereken iş, gelenekler üzerinde çalışmak, müesseselerin kaynaklarına inmek, hangi İslami esasa dayandığını tespit etmek, bu gün ihya ve ıslah edilip edilmeyeceğini tetkik etmek, ıslah ve ihyası mümkün ise bunu yapmaktır.
Halkın içinde yaşayan, genişliğine bir yaygınlığa, derinliğine bir sahiplenmeye sahip olan gelenekler ihya edilebilirse, cemiyetin İslamileştirilmesinde fevkalade bir istinat noktası bulunmuş olur. Bu müesseseler halkın hayatına derinliğine sirayet etmiş halde olduğu için, halka maletme derdi yoktur, bu durum, birkaç safhayı atlayarak işe başlama imkanı verir. Okumaya devam et

Share Button

CEMAAT KAVRAYIŞINDA SIKIŞMAK

CEMAAT KAVRAYIŞINDA SIKIŞMAK

İslam cemiyeti bahsi, her nedense gündeme gelmiyor. Müslümanlar, hangi sebeple olduğu anlaşılmaksızın, “İslam cemiyet” bahsi üzerinde çalışmıyorlar. Bu konudaki hareketsizliğin ve alakasızlığın ilk bakışta görünen bazı sebepleri var ama meseleyi izaha kafi değil. İlk göze çarpan sebepleri, hayatı cemaat çerçevesinde yaşamaya alışmış olmaları, hayatı, büyük insan kütlelerini içine alacak çapta anlayamamış olmaları, İslam’ın, mizaç çeşitliliklerinden kaynaklanan içtimai çeşitlilikleri ihtiva ettiğini kavrayamamış olmaları vesaire… Okumaya devam et

Share Button