Kemalizm’in ihânetini yazan Türkçe’nin hasbî müdâfii D. Mehmet Doğan

Kemalizm’in ihânetini yazan Türkçe’nin hasbî müdâfii D. Mehmet Doğan

Yıl 1978. İdeolojilerin kol gezdiği yıllar… “Kabukta kalmış” ham bir Türk milliyetçisi olarak mensubu olduğu Türkiye’nin asıl kimliğini ve yakın tarihini arayan Anadolu’da bir genç…

Vurdulu kırdılı, içi doldurulmamış ham hamaset dolu kitaplardan Türk milliyetçiliğini, bu ülkenin yakın tarihini ve millet kimliğini ezber etmeye çalışan toy bir insan “Batılılaşma İhâneti” adlı kitapla buluşuyor ve bir gecenin sabahına varmadan okuyup bitiriyor.

O geceye kadar okuduğu Türkçü-milliyetçi düşünceyi ve yakın tarihi anlatan kitapların hepsi boşa çıkıyor… Bu kitap uyandırıyor onu. Okuduğu kitapların eksik ve Atatürkçü tarih anlayışı zemininde yazılmış “milliyetçi düşünce” kitapları olduğunu fark ediyor.
Okumaya devam et

Share Button

D.MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” ESERİNİN TENKİDİ-2-

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” ESERİNİN TENKİDİ-2-
D. Mehmet Doğan, kitabın “netice” kısmına basit fakat temel bir teşhisle başlıyor ki isabet ediyor. “Dipten doruğa, tepeden tırnağa çeşitli meselelerin gündemde bulunduğu Türkiye’nin bu safhadaki asıl ve temel meselesi sistem, rejim, yapı, düzen veya nizam meselesidir. Hemen hemen aynı kavramı ifade etmek için dahi birden fazla kelimenin kullanılması Türkiye’de hüküm sürmekte olan karışıklıkla ve karmaşıklıkla ilgili ipuçları vermektedir.”. (Sahife 403) Evet Türkiye’de siyasi rejim, kültür yapısı, medeniyet anlayışı gibi temel meseleler var ve bunların dışında tartışılan hiçbir mesele, çerçevesini, nispetini, ölçüsünü bulamaz. Temel meselelerden müstakil olarak konuşulan, tartışılan, izah edilmeye çalışılan hiçbir problem çözülemez, hiçbir ihtiyaç layıkıyla karşılanamaz.
Osmanlıdaki nizam anlayışını gören yazarın, Türkiye’nin meselesini “nizam meselesi” olarak teşhis etmemesi beklenmemeliydi. Toprak meselesinden hareket etmiş olsa da Osmanlıdaki nizamı görmemek mümkün değildir. Toprak meselesi üzerinde yaptığı araştırmada, İslam tarihinin kesintisizliğini, sürekliliğini, tekliğini gören, bir önceki dönemin (ve medeniyetin) bir sonrakini doğurduğu ve beslediğini fark eden yazar, hal ve müstakbel için kurulması düşünülen (düşünülmesi gereken) İslam devlet ve medeniyet anlayışının ve nizamının, “son İslam devleti olan Osmanlıdan” hareketle mümkün olacağını düşünüyor. “Bu gün yeryüzünde bütün şartları haiz bir İslam devletinden bahsedilemez. (…) Siyasi, iktisadi ve içtimai yapısı İslam çerçevesinde bütünleşmiş, İslam tarım toplumundan İslam sanayi toplumu safhasına geçmiş devlet henüz yoktur ve ufukta da gözükmemektedir. Böyle bir devletle ilgili nazari şartları burada ele almakta fayda vardır. Bunun için hareket noktamız son İslam devleti olan Osmanlı Devleti ve onun oluşturduğu yapı olacaktır.” (Sahife 406)
İslam tarihinde medeniyet kesintisi yoktur, ta ki Osmanlı çökene kadar… Bu sebeple “tarihi teklik”, “kesintisiz süreç” cihetlerinden bakıldığında, önceki tecrübeden faydalanmak ve onu daha ileri taşımak makul bir yoldur. D. Mehmet Doğan, günümüzde ve gelecekte kurulması gereken İslam devlet ve medeniyetinin bidayetini Osmanlı olarak almakla yanlış yapmıyor. Fakat İslam tarihinde ilk defa, Osmanlının son asrını da sayarsanız, toplam iki asırlık bir medeniyet kesintisi, fetret devri, süreç bozulması (zehirlenmesi) yaşanıyor. İki asırlık kesinti çok ciddi bir meseledir. Bu iki asırdaki gelişmeleri dikkate aldığımızda, kesintinin ciddiyeti artmaktadır. İki asır içinde biriken meseleler, iki asır önce kaldığı noktadan inşa faaliyetine başlamaya manidir. Son İslam devlet ve medeniyeti olması bakımından Osmanlıdan fevkalade faydalanmamız gerektiği doğru fakat aradaki koca iki asırlık kesintiyi yok sayarak yapmak imkansız. Son iki asırda her şey değişti fakat bu değişim sürecinde İslam devlet ve medeniyetine dair hiçbir şey üretemedik. Yazar tabii ki bunun farkında… Bir bakıma farkında olduğu için çözüm olarak Osmanlıdan başlamak gerektiğini teklif ediyor. Çünkü iki asırlık boşluk ve bu boşluktaki dünyanın gelişme ve değişme hacmi devasa problemleri kucağımıza bıraktı. Konuya bakınca insanın gözü korkuyor. Bu sebeple olsa gerek, Osmanlının bıraktığı yerden başlamak bir çözüm gibi görünüyor.
Osmanlının bıraktığı yerden başlamak çözüm olabilir, nasıl yapacağımızı bilirsek. Doğru usul geliştirebilirsek Osmanlıdan başlamak, hem tarihi süreci devam ettirmek bakımından faydalı hem de nereden başlayacağımızı bilmemizi mümkün kılması bakımından doğru olur. Diğer taraftan, aradan bir ile iki asır geçmiş olmasına rağmen Osmanlıdaki bazı müesseselerin hala uygulanabilir olduğu, bazılarının temelleri muhafaza edilerek yeniden inşa edilebileceği, bazılarının ise temellerindeki fikirlerden faydalanmanın mümkün bulunduğu vakadır. Fakat tüm bunları yapmak için doğru usul ne?
Yazarın bu konudaki düşüncesi, üzerinde fazla çalışılmamış hissi veriyor. Çünkü yazarın tüm kitap boyunca görülen seviyesi, yaptığı teklifin çok daha üzerinde bir fikir beyan edebileceğini gösteriyor. Seviyesi ile teklifinin muadil olmadığı kanaati bize ait bir tespit olabilir ve aslında doğrulanamayabilir fakat bizin zannımız bu istikamette. Öte yandan Osmanlıdaki “nizam idraki”, insanı başka bir yolun imkansız olduğu zannına sevkediyor. Yazarın da Osmanlının misilsiz tesirine yakalanmış olması tabiidir.
Yazarın düşüncesi ne? Özet olarak şu;
“Eğer batının ağır müdahalesi karşılanabilse, teknik gelişmeler sindirilerek uygulanabilse idi, İslam tarım toplumunun İslam sanayi toplumuna sıhhatli bir şekilde evrimi mümkün olabilecekti.” Bu girişten sonra yazar şu tespiti yapıyor;
“Bu mümkün oluşun görünebilir şartları içerisinde, yeni yapılanışta, tarım kesiminde olduğu gibi, üretim araçları mülkiyetinin devlet elinde bulunacağı, devletin kesin denetiminde sanayi ve ticaret kesimi ile yeni yapı içinde bir fonksiyon olan tarım kesiminde istihdam olunan fertlerin gelir seviyelerinde kesin, büyük bir açıklık olmayacağı tabiidir. Sanayi ve hizmet kesimlerindeki gelişme ile, önemli bir tarım çıkışlı nüfus bu kesimlerde planlı bir biçimde istihdam edilirken, zaten devlete ait olan toprakların tarım kesiminde kalanlara paylaştırılması, bunların gerekli araç-gereç ve diğer imkanlarla teçhizi de sağlanacaktır. Osmanlı-İslam sanayi toplumunda fertlerin durumu, statüsü, tarım toplumundakinden farklı olmayacaktı.”. (Sahife 408)
Hayır, böyle olmaz. Yanlış…
Tarım toplumunda toprak, iktisadın ana kaynağıdır ve iktisadi hayatın da kahir ekseriyetini üretir, oluşturur. Osmanlıda toprağın “fetih arazisi” yani “miri arazi” olması ve mülkiyetin devlet elinde tutulması, devletin, toprak üzerindeki mülkiyet hakkından kaynaklanan salahiyetini kullanmasını mümkün kılmıştır. Buradan hareketle İslam devletini, üretim araçlarının tek maliki olarak görmek, bunun doğru olduğunu düşünmek mümkün değil. İslam devleti bu kadar geniş bir salahiyet sahibi değil. Tüm üretim araçlarının mülkiyetini devlete vermek, sosyalist düşünceden başka bir dünya görüşünde yok, İslam’da da yok. İslam devleti üretim araçlarının da maliki olabilir ve bu yolla iktisadi faaliyetlerde bulunabilir ama üretim araçları üzerinde münhasır mülkiyet sahibi değildir.
Osmanlı, toprağın tek malikidir. Toprak üzerindeki mülkiyet hakkını fevkalade bir “nizam anlayışı” içinde kullanmış, toprağı halkına eşit dağıtmış, toprak ve sermaye temerküzüne fırsat vermemiş, bu yolla da halkın zengin ve fakir olarak ayrışmasına müsaade etmemiştir. Bu temel üzerine gerçekten harikulade bir nizam tesis ettiği doğrudur. Sosyalistlerin rüyasını bile göremediği bir adalet ve eşitlik inşa edebilmiştir. Fakat İslam, hukuk dışındaki hayatın tüm alanlarında eşitliği değil, muvazeneyi hedefler. Hukuk önünde halife ile en fakir vatandaşı bile eşitledikten sonra, ferdi, cemiyeti, devleti ve medeniyeti “muvazene” üzerine inşa etmek ister. Muvazene, eşitlik denklemi ile de kurulabilir, başka şekilde de kurulabilir. Eşitlik, muvazenenin tek formülü değildir. Muvazenenin kurulması için İslam hukuku, ahlakı, kültürü birçok imtiyazlar oluşturur. Fakat imtiyazlar, güçlüler, zenginler, muktedirler lehine değil, zayıflar, fakirler ve yönetilenler lehinedir. Zekat, fakir lehine ve zengin aleyhine oluşturulan bir imtiyazdır. Hedefi ise eşitlik değil, muvazenedir.
Yazar, yukarıdaki düşüncesini yeni kurulacak İslam devleti için değil, Osmanlının sanayi toplumuna dönüşme imkanı bulması halinde nasıl olacağı sorusuna cevap olarak beyan ediyor. Fakat bunu söylerken, yeni İslam devletinin de bu esaslar çerçevesinde kurulmasına taraftar olduğu görülüyor. İslam iktisadiyatı tabii ki kapitalist sistemle telif edilemez ama aynı nispette de sosyalist sistemle de telif edilemez. İslam, her alanda olduğu gibi iktisadi alanda da muvazeneyi hedefler, muvazeneye mani olmayacak mülkiyet hakkını da tanır, servet edinmeyi de mübah görür. Servetin dehhameleşmesi ve belli ellerde temerküzüne mani olacak hukuki emir ve nehiyler, ahlaki tavsiye ve takbihler, kültürel teşvik ve tercihler mevcuttur. Sadece İslam miras hukuku bile servetin dehhameleşmesine yalnız başına kafidir. İşin sırrı, muvazenede mahfuzdur.
Osmanlıdaki nizam örgüsünün tesir gücü insanı serseme çeviriyor. Hakikaten Osmanlı ile ilgili kısa bir araştırma yapanlar bile, Osmanlının derhal yeniden kurulması gerektiğine inanmaya başlıyor. Bu sebeple Osmanlı meselesi zor konudur. Buna dikkat etmekte azami fayda var.
Öyleyse soru hala ortada duruyor. Yeni İslam devlet ve medeniyetini kurmanın usul ve anlayışı nedir? Bu sorunun cevabının bugünlerde aranmaması ne büyük talihsizlik… Yazarın bu sorunun cevabını yirmi-otuz yıl önce aramaya başlaması, yanlış neticeye varmış olsa bile takdire şayan değil midir?
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-
D. Mehmet Doğan’ın bizdeki baskısı (başka baskıları olma ihtimaline karşı), Feryal matbaacılık tesislerinde Ekim 1989 yılında basılmış olan “ikinci baskısı”dır. Dipnotlarımız bu baskı üzerinden takip edilebilir.
Kitaptaki tespitlerin ve fikirlerin tenkidini iki kısımda (iki yazıda) yapmayı düşünüyoruz. Birinci kısımda (bu yazıda) kitabın tarihi seyrindeki tetkikleri, ikinci kısımda ise kitabın “netice” kısmı olan ve yazarın yeni İslam cemiyet ve devleti ile ilgili tespitleri, teklifleri ve fikirleri gözden geçireceğiz. Böyle bir tasnif yapmamızın temel sebebi, yazarın tarihi tetkiklerinin gerçekten dikkate değer olduğu ve okunması gerektiği düşüncemizdir. Fakat “netice” kısmındaki İslam cemiyet ve devlet sistemi hakkındaki düşünce ve tekliflerinin ciddi şekilde tenkide tabii tutulması zaruretidir.
*
Eser, cemiyet, devlet ve medeniyet meselesini, toprak bahsinde tetkik etmiştir. Tabiidir ki bu meseleler sadece toprak bahsi üzerinden tetkik edilemez. Fakat yazar bunun farkında olmayan biri değildir. Kendine toprak bahsi üzerinden bir çalışma alanı seçmiş olması ve o alanla sınırlı bir tetkik yapması metodik bir ihtiyaçtır. Cemiyet, devlet ve medeniyet meselesi bir kitapta tüm boyutlarıyla tetkik edilemeyeceğine göre, yazarın kendine bir konu seçmesi ve o konu ile ilgili olan kısımlarını tetkik etmesi tabiidir. Bu sebeple eser, toprak üzerindeki mülkiyet, tasarruf, devir ve benzeri durumlar üzerinde inşa edilen ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet meselelerine bakmaktadır.
Yazar, toprak meselesini “merkezi konu”, ferd, cemiyet, devlet, medeniyet meselelerini de muhit konular olarak almıştır. Eserin çerçevesi budur ve bu çerçevede değerlendirmek sıhhatli olur kanaatindeyim. Yazarın toprak meselesi üzerinden temel meselelere bakışındaki en önemli sebep, sanayi toplumu öncesi hayatın zirai altyapıya dayanıyor olmasıdır. Gerçekten birkaç asır geriye gidildiğinde, iktisadi hayatın büyük kısmı ziraat, üretim kaynağı olarak da topraktır. Hal böyle olunca, mülkiyet meselesinden, içtimai muvazeneye kadar birçok mesele, toprak bahsinde merkezleşmektedir. Keza aynı dönemlerin Avrupa’sında da cemiyet, devlet ve medeniyet (yok ama) toprak mülkiyetinde merkezleşmiş ve yoğunlaşmıştır. Feodalitenin güç kaynağı toprak mülkiyetidir. Toprak mülkiyetinde şekillenen feodalitenin aynı zamanda bir cemiyet modeli, hukuk sistemi, siyaset tarzı oluşturduğu, bunlara bağlı olarak köylüleri (serfleri) köle haline getirdiği bilinmektedir. Yazarın meseleyi toprak merkezinde alması, birkaç asır geriye gidildiğinde hayatın tanziminde (organizasyonunda) en büyük amili tercih ettiği anlaşılmaktadır. Böyle bir çalışma hakikaten övgüye değer.
*
Toprak mülkiyetinin İslam tarihindeki sürecini Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizden başlayarak tetkik etmiş, her dönemde nasıl şekillendiğini, nasıl tanzim edildiğini, İslam devletlerinin kurulmasında ve yaşamasında ne kadar katkısı ve zararı olduğunu tespit etmiş. Büyük Selçuklu Devletinde büyük toprakların ikta verilmesinin siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açtığını fakat bunun daha sonraki devirlerde, Anadolu Selçuklu Devletinde ve Osmanlıda terk edildiğini tespit ediyor. Toprak mülkiyetinin, temelde Şer’i Şerife aykırı olmamak üzere farklı tatbikatlarının tarihi süreçlerde tecrübe edildiği, ciddi bir müktesebatın meydana geldiği ve bir sonraki devlet ve medeniyete nakledildiğini görmek, tarihi okuma bakımından önemli bir noktadır. Sürecin nihayetinde Osmanlıda kemale erdiği görünüyor. Yazarın bu husustaki tespiti şöyle;
“Selçuklu devletinde birkaç vilayeti kapsayacak genişlikte büyük iktalara da rastlanmaktadır. 1.000 asker çıkarabilen ve daha çok İran ve Irak’ta görülen bu tür iktalar derebeyliğe yakın nitelikler taşıyorlar. Mesela Şeriat dışı davalar ikta sahibinin “Divan-ı Mezalim”inde görülüyor ve bu çeşit büyük ikta sahipleri kendi adlarına para bastırabiliyorlardı. Büyük iktalar siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açmaktaydı. Bu yüzden rejimin aksayan bu yönü daha sonraki Anadolu Selçuklu uygulamasında düzeltilmiş, büyük iktalara imkan verilmemiştir. Sistemin asıl olgun biçiminin Osmanlı Devletince uygulandığını burada belirtmeliyiz.”(Sahife 77)
İslam medeniyetinin, tarihi süreç içinde sayısız tecrübe ile süzüldüğünü ve inceldiğini tespit bakımından, toprak meselesinin incelenmesi kıymetli bir eser meydana getirmiştir. İslam medeniyeti, “tarihi süreklilik” arzeden, bir sonrakinin bir öncekinden “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” olanı aldığı, yanlış, çirkin, kötü ve zararlıları ayıkladığı devasa bir idrak süzgeci oluşturduğu vakadır. Yazar, toprak meselesinde bu tarihi sürekliliği tespit etmek bakımından, İslam tarihinin, özellikle de İslam medeniyetinin “tekliğini” göstermiştir.
*
Eserin büyük bir kısmı, tabii olarak Osmanlıya tahsis edilmiştir. Osmanlı, İslam medeniyetlerinin sonuncusu, en mütekamili ve en yakını olması bakımından bu alaka doğrudur. Osmanlıdaki toprak düzeni dikkatle tetkik edilmiş, toprak meselesine bağlı olarak ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet bahisleri gözden geçirilmiştir.
Osmanlıdaki toprak mülkiyeti, neredeyse tamamına yakını “miri arazi” olup, mülkiyet devlete aittir. Devlet, arazinin mülkiyetini uhdesinde tutarak, tasarrufunu muhtelif şekillerde gerçekleştirmiştir. Umumiyetle tasarruf, doğrudan devletin işletmesi şeklinde değil, tımar şeklinde köylüye ve askerlere dağıtılmıştır. Köylü ile asker arasında taksim edilmiş değil, hem köylüye hem de askere verilmiştir. Bu cihetiyle harikulade bir sistem kuran Osmanlı, devlet maliyesine yük getirmeden yüz binlerle ifade edilen ordu beslemiş, aynı kaynağın (toprağın) işletmesini de köylüye vererek, hem ordunun hem de köylünün ihtiyacını karşılamıştır. Toprağın işlenmesini köylüye vermiş, gelirini de tımar sahiplerine (askerlere) vermiştir. Mülkiyet devlette olduğu için toprakların verimsizleşmesini, boş kalmasını engellemiş, işlemeyen köylünün elinden almış, takip etmeyen sipahiyi de azletmiş. Toprakların belli ellerde temerküzüne mani olmuş, zenginlik değil mahsul üretilmesini temin etmiş, halk arasında gelir dağılımını adil şekilde gerçekleştirmiştir. Toprak mülkiyeti devlete ait olduğu için alınıp satılamamış, ipotek edilememiş, köylü hem topraksız kalmamış hem de toprak bazı kişilerin elinde toplanmamıştır. Toprak üzerinden içtimai adaletin inşa edilmesindeki Osmanlı başarısı, dahiyanedir. Bu konuyu tetkik eden yazar, yer yer teferruatlı tespitler yapmış, zaman zaman da hayret ve hayranlığını (haklı olarak) izhar etmiştir. Sadece bunlardan ibaret değil toprak düzeninin etkilediği alanlar. Sipahiler aynı zamanda barış dönemlerinde asayiş ile görevli kılınmış, asayiş için ayrıca bir kolluk görevlendirmek gerekmemiş ve maliyeye yük binmemiştir. Devlet adamlarına, göreve başlarken büyük topraklar tahsis edilmesi, onların rüşvet ve benzeri gayrimeşru savrulmalarına mani olmuş, görevden azledildiklerinde ise toprağın mülkiyeti devlette olduğu için tahsis geri alınmıştır. Devlet adamlarına görevlerini layıkıyla yapmaları için maişet ve mal kaygısı çekmeleri önlenmiş aynı zamanda devletin malları hoyratça dağıtılarak israf edilmemiştir.
Yazarın, Osmanlı toprak nizamı ve buna bağlı birçok alandaki tanzimlere hayran olması yerindedir. Gerçekten hayran olunacak bir sistem inşa edilmiş, bu sistem de üç ile dört asır verimli şekilde tatbik edilmiştir. Osmanlıdaki tanzim ve tedbir maharetini gösteren toprak nizamı, hayatın neredeyse her alanı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilidir. Toprak meselesinin tanzimindeki maharete karşı hissedilen hayranlık yazarın Osmanlıyı değerlendirmesinde bazı “ayar” kaymalarına sebep olmuştur.
*
Yazarın değerlendirme ayarını koruyamaması sadece hayranlıkla açıklanamaz fakat hayranlığın tesirinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bu durum D. Mehmet Doğan ile ilgili ve sınırlı değildir. Osmanlıyı, dikkatli tetkik eden yerli ve yabancı her müellif, mutlaka hayran kalmıştır. Osmanlı en kısa tarifle, tanzim ve tedbir dehasıdır. Tanzim mahareti ve tedbir anlayışını dikkatli tetkik eden hiç kimse hayranlıktan kurtulamamıştır.
Osmanlı medeniyeti araştırıldığında görülecektir ki, medeniyetin ana amilinin ne olduğunu tespit fevkalade zordur. Zaten araştırmacılar da bu durum açıkça göze çarpar. Birçok araştırmacı, kendi meşrebine, mesleğine, istidatlarına uygun olarak tespitler yapmış ve farklı ana amiller görmüştür. Osmanlının en önemli özelliği de tam olarak budur, hangi konuyu tetkik ederseniz edin görürsünüz ki, o konu (alan, müessese) medeniyetin temel direğidir. Her alan ve her alanın ana müessesesi, medeniyetin temel amili gibi görünür. Askeri nizamı ele alan bir araştırmacı, tüm Osmanlı sisteminin ordu merkezli inşa edildiğine yemin edebilir. Keza ilim erbabını tetkik eden bir araştırmacı, Osmanlı medeniyetini kalem erbabının (yani medreselerin) kurduğunu rahatlıkla söyleyebilir. Bir başkası esnaf teşkilatını tetkik ederse hiç şüpheniz olmasın, Osmanlıyı Osmanlı yapan müessesenin “ahilik teşkilatı” olduğunu bir ömür boyu iddia eder.
Bu hal neye işaret ediyor? Medeniyete… Medeniyet böyle bir şeydir. Medeniyet, hiçbir konuyu ihmal etmemek, en küçük beşeri münasebeti müesseseleştirmek, her alanı tanzim etmek, her hal ve şarta göre çok sayıda tedbir geliştirmek, en önemlisi de tüm bunları birbirine “sihirli bir formülle” raptetmektir. Hangi noktadan bakarsanız bakın o noktadan (müesseseden) medeniyetin her tarafı görülür. “Merkez” denilen efsunlu nokta, muhitin tamamını görmesinden dolayı kıymetlidir. Osmanlı medeniyetine, hangi noktadan bakarsanız bakın, o nokta medeniyetin merkezidir, zira her noktadan medeniyetin her tarafı görülür. İnsanlık tarihinde böyle bir medeniyet kurulmamıştır. Her araştırmacı gibi bizimde hayran olduğumuz açık. Mesele hayran olmak değil, hayranlığın değerlendirme hatasına sebep olup olmaması.
D. Mehmet Doğan, Osmanlı medeniyetinin bu hususiyetini fark etmediğinden dolayı, baktığı noktayı “ana merkez” zannetmek gibi bir değerlendirme hatasına düşmüştür. Baktığı noktayı ana merkez zannettiğinde, o noktadan gördüklerini yerleşik hale getirmiş ve İslam devletinin temellerini o noktadan gördükleri üzerine bina etmeye çalışmıştır. Her noktadan Osmanlı medeniyetinin her tarafı görünür ama baktığınız açıya dönük yönü görünür. “Medeniyet yekununu” tepeden göremeyenler, yanlış kanaatlere sahip oluyorlar.
Yazarın hatası, devletin, ferdin şahsiyet terkibine, cemiyet nizamına ve hayata müdahale salahiyetini, olması gerekenden çok ileri noktada görmesidir. Bu husus, ikinci yazıda daha sarih şekilde ortaya konulmuştur. Burada, değerlendirmedeki “ayar kaymasını” kısaca tetkik ve sebebini tespit edelim.
Osmanlıdaki arazinin kahir ekseriyeti, “fetih arazisi” olduğu için, “miri arazi” olarak tesmiye edilmiş ve mülkiyeti devlette tutulmuş. Mülkiyet devlette olunca, toprak üzerinden tanzim edilen her hayat alanı, devletin geniş salahiyetine muhatap olmuş. Buradaki mesele, devletin doğrudan salahiyeti değil, toprak maliki olmasından kaynaklanan bir salahiyettir. Fetih arazilerinin mülkiyetinin devlete ait olmasının İslam’a (Şeriat’a) uygun olması, toprak mülkiyeti üzerindeki salahiyetlerin de devlet tarafından kullanıldığını gösteriyor. Cemiyetin büyük kısmının ziraat ile meşgul olduğu, iktisadın kahir ekseriyetinin ziraattan meydana geldiği çağlarda bu durum tabii görülebilir. Fakat toprak mülkiyetinden kaynaklanan salahiyeti çıkardığınızda, İslam devletindeki salahiyet yekunu, Osmanlıda olduğu kadar geniş değildir.
Yazarın bu değerlendirme hatası, tarih tetkikinden ibaret kalsa dert edilmez. Fakat tarihten başlayan tetkik faaliyeti ile bu gün ve geleceğe dair tekliflerde bulunduğu “netice” kısmında (ikinci yazımızın konusu) hatalı bu değerlendirme üzerine fikir inşa etmesi, konuya hassasiyet gösterilmesini gerektiriyor. İkinci yazımızda bu hususu dikkatle tetkik ve tenkit ettik.
Netice olarak eser, okunması gereken ciddi bir çalışmadır.
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button