Kemalizm’in ihânetini yazan Türkçe’nin hasbî müdâfii D. Mehmet Doğan

Kemalizm’in ihânetini yazan Türkçe’nin hasbî müdâfii D. Mehmet Doğan

Yıl 1978. İdeolojilerin kol gezdiği yıllar… “Kabukta kalmış” ham bir Türk milliyetçisi olarak mensubu olduğu Türkiye’nin asıl kimliğini ve yakın tarihini arayan Anadolu’da bir genç…

Vurdulu kırdılı, içi doldurulmamış ham hamaset dolu kitaplardan Türk milliyetçiliğini, bu ülkenin yakın tarihini ve millet kimliğini ezber etmeye çalışan toy bir insan “Batılılaşma İhâneti” adlı kitapla buluşuyor ve bir gecenin sabahına varmadan okuyup bitiriyor.

O geceye kadar okuduğu Türkçü-milliyetçi düşünceyi ve yakın tarihi anlatan kitapların hepsi boşa çıkıyor… Bu kitap uyandırıyor onu. Okuduğu kitapların eksik ve Atatürkçü tarih anlayışı zemininde yazılmış “milliyetçi düşünce” kitapları olduğunu fark ediyor.
Okumaya devam et

Share Button

KİTAP VE DİL

Kitap ve dil

Dil, âciz derûnumda hâşâ bir mâbed gibidir yahut dinimizin mânalar âlemine götüren büyük bir vasıtadır. Dîvân şairi Taşlıcalı Yahya Bey şu mısralarını haddimiz değil ama fakir için yazmış sanki:

“Kitâbı şol ki okur dikkat eyler / Kitâbun sâhibiyle sohbet eyler / Kimi şemşîr-i âteşbâra benzer / Kimisi revzen-i envâra benzer / Eyi söz eskimez nitek-i altun / Olur yevmen- feyevmâ kadri efzûn.”

Diyor ki şair: Kitabı dikkatle, mânası içre okuyan kimse / kitabın sahibiyle sohbet eder / Kimi ateş yağdıran kılıca benzer / Kimisi ışık saçan pencereye benzer / İyi söz eskimez altın gibidir / Günler geçse de değeri çoktur.
Okumaya devam et

Share Button

“DİLİNİ KALBİNE YANAŞTIR”

“Dilini kalbine yanaştır”

Dil yarası yaraların en derini… Dilin verdiği acı acıların en yakıcısı… Dil, kalbe tâbi olmazsa kırıp döker, verdiği hasar büyük olur. Dilin sokması, yılan sokmasından beter, demiş atalarımız.

Diliyle dostunu yaralayanlara Hz. Mevlânâ, Mesnevî’sinde (cilt:3) ağır konuşuyor: “Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır. Kalbinden geçmeyeni diline değdirme.”

Bunun için, “Dil, insanın terazisidir” (Mârifetnâme) sözünü birbirine dost olanlar bilmeli önce.
Okumaya devam et

Share Button

Dil Kapısı’nda insanı dil ile tartarlar

Dil Kapısı’nda insanı dil ile tartarlar

Dil Kapısı hakikatin kavranış biçimidir bilene. İnsan bu kapıda inşâ eder gönlü, sevgiyi, iyiliği, her şeyi…

Dil Kapısı söz kapısı değildir. Herkes konuşur fakat herkesin dili olmaz. Pîrlerin dediği gibi, dili olan ayrı, konuşan ayrı…

Bu kapıda insanı dil terazisinde tartıp ölçerler. Bezm-i elest’teki kelimelerle tanış olup olmadığına ve ana dilindeki kelimelerin sûretini geçip geçmediğine bakarlar.
Okumaya devam et

Share Button

LİSAN-DUYGU MÜNASEBETİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

ÖZGE SENA BİGEÇ ile Dil-Duygu Üzerine MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

 Beden Ülkesi’nde sınırlar ‘akıl’ ile ifade edildiği zaman, ülkenin yönetimi ve kararlarının alındığı yer de ‘kalp güzergahı’ olacaktır.

Metin ACIPAYAM: Her şeyin bir dili var. Duygu da buna dahil. Üstelik duygunun dili en tesirli dildir. Aklın dili, yalanın bol olduğu, anlaşılmasının zor olduğu bir dildir. Duygu dili ise, yalanı az olan veya yalan olduğunda anlaşılması kolay olan dildir. Aklın dili, bildiğimiz ve kullandığımız, adına lisan da dediğimiz dildir. Duygu dili ise standardı olmayan, kelimesi bulunmayan, bazı konularda ortak davranış şekilleri geliştirilmiş olsa da bu davranış şekillerine mahkum olmayan bir dildir. Bu güzergahtan bakacak olursak dil duygu münasebeti hakkında neler söylersiniz?

Okumaya devam et

Share Button

MİLLET, DİN VE ŞERİAT ÜZERE GİDİLEN YOLDUR

Millet, din ve şeriat üzere gidilen yoldur

Millet, din ve şeriat mânasında gidilen yol demektir; yâni millet kelimesinden maksat İslâm’dır. Peygamberlerin getirdikleri vahye bağlı düzen yazıya geçirildiği için bu kelimeden hareketle şeriata ve dine millet denilmiştir. Dolayısıyla “millet meclisi”, “milletvekili” gibi ifadeler İslâm’ın ve şeriatın yolunu tutan topluluğun meclisi ve vekilleri mânasına geliyor.
Din, şeriat ve millet kelimeleri birbirine yakın mânâda olup her biri başka yönden aynı mânayı ifade eder. Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, En’âm, A’râf, Yûsuf, İbrâhim, Nahl, Kehf, Hacc ve Sâd sûrelerinin birçok âyetlerinde “millet” kelimesi “din” mânasında kullanılmaktadır. Hadislerde de “millet” kelimesi din mânasındadır: “Kim ki İslâm’dan başka bir millet (din) adına yalan yere ve kasden yemin ederse, o kimse dediği gibidir…”
Millet kavramı, gönderildiği peygamberin adıyla söylenir. “İbrahim milleti”, “Musa milleti” gibi… Osmanlı’da millet sözünden Allah (c.c.)’ın, Peygamberleri vasıtasıyla kullarına meşrû kıldığı ahlâk ve nizamı” kastedilir. Bundandır ki Osmanlı ulemâsı, “Ehl-i sünnetin mezhebini naklederken: ‘millîler şöyle demiştir…” ifadesini kullanırlar.
MİLLET, KAVİM DEĞİLDİR
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-2-DİL VE ÜSLUP

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-2-DİL VE ÜSLUP

Fethullah Gülen, eski dilin tabii neticesi olan güzel üsluba nispeten sahip. İslam irfanı ile meşgul olmuş, onunla nispeten ünsiyet kesbetmiş her kalem ehlinin malik olduğu benzeri üsluplar, bu şahısların derin bir hikmet sahibi olduğu zannı uyandırıyor. O kadar ki, günümüzde, Osmanlının inşa ettiği muhteşem medeniyet diline biraz vakıf olan ve derdini onunla anlatacak kadar istimal istidadı kazanan kişiler bile büyük arifler cümlesinden sayılmaya başlanmıştır. Oysa Osmanlının son devirlerinde yayınlanan bir gazetedeki meşum bir cinayet haberini okuyan, o haberi hazırlayan herhangi bir muhabiri bile, bugünün seviyesiyle baktığında büyük ariflerden zanneder. Osmanlının en büyük eserlerinden biri olan “medeniyet dili”, tarihte misali olmayan bir “iradi dil inşasıdır”. Dilin tabii seyrinde inkişaf ettiği vakadır ve bu hükmün tek istisnası Osmanlıca nam “medeniyet dilidir”. O dile bir nebze vakıf ve hakim olan birisi, o dil ile pornografik bir hikaye anlatsa bile, girift bir hikmet muhtevasını ilmek ilmek ördüğü, lif lif açıp izah ettiği zannedilir. Osmanlının sadece dilini bile taklit edebilmek, bugünün sığ ve sahte dünyasında insana “arif” vasfını kazandırmak için maalesef kafi gelmeye başlamıştır. Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki uçurumun derinliği, Osmanlının dilini istimal temrinleriyle büyük mütefekkir veya büyük alim zannının üretilmesini mümkün kılar.

Fethullah Gülen, tek bir hikmet cümlesi imal edememiş, buna mukabil müktesebat ile meşgul, onun dil ve üslubuna da hakim olmasından dolayı “büyük alim” zannedilmiş birisidir. İslam irfan müktesebatını toplayıp kendi üslubu ile nakletmesi, müktesebata vakıf insan sayısının az olduğu bir vasatta, Fethullah Gülen’in büyük alim (veya arif) olarak nam salmasına sebep olmuştur.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAMLAŞMIŞ TÜRKÇENİN KAATİLLERİ-2-

DÜNYANIN HİÇBİR ÜLKESİNDE DİL DEVRİMİ YOK

“Dil devrimi kavramının uyandırdığı kötü tesiri silmek ve ‘bilimsel etki’ uyandırmak için ‘dil plânlaması’ denilmesinin uygun bulunduğu anlaşılıyor. Dünyanın hiçbir yerinde ‘dil devrimi’ diye bir kavram yok. Olmadığı için, dilbilimcilerin bir araya geldiği uluslararası toplantılarda, bizimkilerin ‘dil devrimi” tezleri bir yere yerleştirilemiyor. Bu arada, ‘dil devrimi’nin kitapta verilen İngilizce karşılığına dikkat etmek gerekir: Language reform! Bu terim İngilizce aslından Türkçeye çevrilseydi, ‘dil reformu, ıslahı, düzenlemesi’ denilmesi gerekirdi. Yani İngilizce’de ve dünya dillerinde ‘dil devrimi’ kavramı yok. Türkiye’de yapılanlar bu yüzden dışarıya ‘language reform’ olarak takdim ediliyor” (sf. 91).

Atatürkçü rejimin izlerinin devam ettiği belli ki Millî Eğitimin Türkçe Sözlüğünde dil katliamcılarının ideolojik genleri hâlâ sürüyor. Türkçe’nin kaatillerini bize gösteren kitap dil mezalimini etraflıca anlatıyor: “Türkçe Sözlük’te ‘Osmanlıca’ ve yabancı dillerden alınan ‘sözcük’ olmayacak, kelimelerin Türkçe açıklamalarının dışında arapça, farsça karşılıkları verilmeyecek, ‘gereksiz yere’(!) deyim ve vecizeler (galiba atasözleri) kastediliyor) yer almayacak. Böyle bir sözlüğün en fazla sekiz-on bin kelimelik, Türkçe gibi binlerce yıllık birikime dayanan bir dili anlamaya, kullanmaya yetmeyen bir sözlük olması kaçınılmazdır” (sf.169).
Okumaya devam et

Share Button

İSLAMLAŞMIŞ TÜRKÇE’NİN KAATİLLERİ-1-

İslâmlaşmış Türkçe’nin Kaatilleri

İslâmlaşmış Türkçe, Cumhuriyet öncesi Türklüğün din şuuru ve millet hüviyetiydi. Bu sebepledir ki Kemalist Cumhuriyetin despotları gözü dönmüş vandal tahripçiliğiyle, İslâm değerleriyle bağının kesilmesi için Türklerin Müslümanca konuşan dilini katliama tâbi tuttular.

Kur’ân sâyesinde medeniyet dili olan, dahası Türklerin Müslümanca millet dili olma hüviyetini kazanan Türkçe’nin, yâni lisan-ı Türkî’nin kaatilleri Atatürkçü inkılâpçılardır.

İSLÂMLAŞMIŞ MİLLET HÂFIZASINI SİLMENİN ADIDIR DİL CİNAYETLERİ

İslâmların hâdimi Türk milletinin hâfızasını, yâni bin yıllık kelimelerinin gücünü kırmak için dilini iğdiş ettiler. Muazzez milletin mukaddeslerini anlatan edebiyatın, sanatın, hikmetin, ilm ü irfanın membaı, yâni medeniyet kaynakları olan Osmanlı-İslâm mirasını yok etmenin ilk adımıydı dil cinayetleri.
İslâmca bir Türkçeyi anlamayan, Atatürkçü Cumhuriyet Türkçesinin dayatılmasıyla medeniyet ve ecdâd dilini unutan, yâni mankurtlaşan bir Türkiye meydana getirmekti gayeleri.
Okumaya devam et

Share Button

DİL, HAZRET-İ İNSANDIR

Dil, Hazret-i İnsandır

Dil, hazret-i insandır; hazret-i insan dildir. Şeriata bağlılığından emin olan için dil, din; din, dil demektir. Dilin menbaı Efendimiz (s.a.v)’dir.

İnsanın aslı dildir. Hz. Âdem dünyaya indirilirken Ona ilk verilen emanet dildi. Dilin asıl kaynağına bigane kalıp dünyevî güç olarak gören aldanır. Çünkü hakikat dilde değil, dilin delâlet ettiği Kur’ân’dadır. Dil, hakikatin kendisi değil, hazret-i insana verilmiş emanettir.

“Rahman Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı, ona beyânı öğretti” âyetiyle (Rahman sûresi / 4) “insan” dan maksadın Hz. Âdem, “Beyân” dan maksadın ise “el-esmâ” olduğunu öğreniyoruz.
Okumaya devam et

Share Button

“SÖZÜMÜZ” NASIL OLMALI?

“Sözümüz” Nasıl Olmalı?

Sözün değeri olmasaydı vahiy tecelli etmezdi. Bunun içindir ki vahyin ruhu, “cesed mesabesinde olan söze” can verdi. Sözün değer kazanması, Efendimiz (s.a.v)’in kudsî şuurunda vahyin söz ve yazıya geçmesiyle başlar.

Asıl kaynağa bağlı olarak sözün değeri arttıkça şuur ve tasavvurun değeri de artar, aklın ve kalbin derecesi de yükselir. Sahip olunması gereken sözün değeri âyetlere tabiîdir. Zumer sûresi 18. âyeti, müminleri “Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar…” olarak târif ediyor.

Mürşid-i kâmiller, sözlerinin Allah ve Resûlünden beslendiğini söylediklerine göre, onların yolunda sözün değerini yükseltmek düşer bize. “Söz var sözden ileri, söz var sözden içeri, söz var sözden derin” düsturuna, sözü ayağa düşüren, sözü ruhsuz kelime yığınına çeviren, sözlerinin gücüne inanan ve çok konuşan “okumuşların” uyması gerekmez mi?
Okumaya devam et

Share Button

HAL DİLİ Mİ, HARF DİLİ Mİ?

Hâl Dili mi, Harf Dili mi?

Ey azizan! Fakir, harf, yani söz, kâl diliyle konuşup yazan bir âcizdir. Hz. Mevlânâ’yı okuyunca anladım hurufat ehli, yani harf diliyle yazıp konuşan biri olduğumu. Harf diliyle konuşanları azarlasa da, onun nasihatlerini yine de hurufata döktüm vecd ile…

Hz. Mevlânâ, “hâl dilinin” yanında “kâl dilinin” gereksizliğini anlatırken “Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da bunlar olmaksızın seninle konuşayım” diyor.

Mesnevî’nin harf ve söz kalıplarından sıyrılarak okunup gönüllere yerleştirilmesini ister: “Mesnevî harften, sesten, sözden kurtulunca derya olur. Ondan sonra o sözü söyleyen, o sözü dinleyen ve o söz hepsi birden can olur!”

Medrese ve tasavvuf bilgilerini kullanmak için harflere, yani kelimelere müracaat etmek mecburiyetinde olsa da, “harf dilinin yetersizliğinden” şikayet eder. Harf dili taraftarı değildir. Dilin ve kelimelerin, Allah’ı ve aşkını yeteri kadar ifade etmediğine inanır.
Okumaya devam et

Share Button

YİNE DİL BAHSİ, MECBURİYETTEN…

YİNE DİL BAHSİ, MECBURİYETTEN…
İslamcılık tartışmaları devam ederken, dil bahsi ile ilgili birkaç yazı yazmıştık. Tekrara düşme tehlikesini de göze alarak meseleyi yeniden gündemimize alma ihtiyacı hissettik. Dil bahsini, hem ehemmiyetine binaen hem de tekrara düşme tehlikesini azaltmak çabasıyla, birkaç konu ile birlikte tetkik etmekte fayda görüyoruz. Dil, akıl, tefekkür…
Lisan, aklın bünyesinin oluştuğu, varlığını devam ettirdiği, faaliyetlerini gerçekleştirdiği zihni havzanın altyapısını oluşturur. Akıl, bünyesini oluşturduğu bu havzada ve havzadaki malzemelerle tefekkür faaliyetini gerçekleştirebilir. Bu cihetle lisan (dil değil), hem aklın kaynaklarından birisi hem de tefekkürün…
Lisan, bir ülkede (veya bir milletin tamamında) kullanılan müşterek lügattir. Bu manada lisan, o ülkenin toplam fikir, ilim, sanat ve sair tüm nazari üretimlerinin ve tatbiki verim ve tecrübelerinin havzasıdır. Bu havza, o ülkede üretilen akıl bünyesinin kodlarını ve tefekkür faaliyetinin usulünü de tayin eder.
*
Aklın bünyesini oluşturan lisan havzası, onun nasıl çalışacağını, nasıl anlayacağını tayin ediyor hatta nelerle ilgilenmesi gerektiğine kadar belirliyor. Akıl, bir taraftan bünyesinin kodlarını lisan havzasından alıyor diğer taraftan tefekkür faaliyeti için mana ve suret ihtiyacını da lisan havzasından karşılıyor. Akıl, kendini oluşturan, üreten, şekillendiren lisan havzasını (ufkunu) aşamadığı gibi, o havzanın malzemeleri üzerinde de ciddi iş ve işlemler yapamıyor, yeni mefhumlar üretemiyor, manalara yeni suretler geliştiremiyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ
Mahçupyan’ın İslamcılık tartışması ile ilgili yazısı çok. Her birini tek tek değerlendirmek gerekmiyor zira sürekli tekrarlar var. Fakat yazılarından ikisi var ki, diğerlerinden çok farklı bir muhtevaya sahip, 22.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(1)” ile 23.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(2)” isimli yazıları… Bu yazılardaki muhtevanın farkı, tevhid bahsi ile ilgili olmasıdır. Tevhid bahsi ve onunla ilgili birçok bahis…
Mahçupyan’ın yazılarının muhtevası, tevhid bahsini bildiğini göstermiyor. Özünde tevhid bahsine dair birçok soru soruyor fakat hiçbiri tevhid bahsine temas etmiyor. Tevhid bahsinin çevresinde dolaşıyor, ikinci, üçüncü derecede ilgili konulara ait sorular soruyor ama meselenin zemini, çerçevesi, merkezi, nispetleri gibi hiçbir konuyla ilgilenmiyor.
Sorulara sığ bir kavrayışla bakıldığında doğrudan tevhid bahsi gibi görünüyor ama değil. Zaten sığlık da tam o noktada kendini gösteriyor. Müslümanların da bu yazıları okurken tevhid bahsi ile ilgili olduğunu zannetme ihtimali (riski) var, zaten bu sebeple mezkur iki yazıyı değerlendirmek gerekiyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-28-İSLAMCILIĞIN DİLİ ZAMANIN (ÇAĞIN) DİLİDİR

İSLAMCILIK MESELESİ-28-İSLAMCILIĞIN DİLİ ZAMANIN (ÇAĞIN) DİLİDİR
Evet, yine dil meselesi… Çünkü mühim… Dil bahsinde birkaç yazı yazdık ama doğrudan İslamcılığın diline temas etmedik. Yazdığımız yazılarda İslamcılığın dilini de işaret ettik aslında ama hem sarahaten ifade etmek hem de meseleye teferruatlı şekilde bakmak için yeni bir yazı yazma ihtiyacı duyduk.
“İslam’ın dili, medeniyet dili, zamanın dili” başlıklı yazımızda, Haki Demir’den naklen bir “dil haritası” çıkarmıştık. Meseleye o harita üzerinden bakma zaruretimiz devam ediyor, o harita gözden kaçırılırsa, dil bahsini izah etmekte fevkalade zorlanırız. İslamcılık tartışmasında, dil meselesinin açılmamasının, açıldığında da zorlu bir patinaj yaşamanın ana sebebi, o haritasının anlaşılmamasıdır.
*
İslamcılık, içinde yaşadığımız çağda (yüz elli yıl önce başlaması bu manada mühim değil) İslam’a yol açma fikri ve teşebbüsüdür. İslam’ı doğru anlama, doğru anlatma, doğru tatbik etme ameliyesinin fikriyatıdır. Bu manada İslamcılık, dünyanın ve daha mühimi zihinlerin batı tarafından işgal edildiği son birkaç asırlık moloz yığınını temizleyip, saray inşa etmenin disiplinidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-24-YUSUF KAPLAN’IN DİLİ, “İŞTE BU”

İSLAMCILIK MESELESİ-24-YUSUF KAPLAN’IN DİLİ “İŞTE BU”
Yusuf Kaplan’ın 02.09.2012 tarih, “Hakikat yolculuğu: İlahi ahlak ve üç mertebesi” başlıklı yazısında kullandığı dile bakınca, güneşi, atlas kumaşa sarıp sandıkta sakladığı anlaşılıyor. Oysa güneş görülmeli, görülmeli ki göstermelidir. Hem güneşi görmeye, hem de ışığı ile gösterdiklerini görmeye ihtiyacımız var. “Niye saklıyorsun, bu kıymetin cimriliği mi olur?” diyeceğim, kızacak. Dil böyle bir kıymettir, hem kendi görülmek ister, hem de gösterdiklerinin görülmesini… Çünkü “gösterebilme” istidadı olan az sayıdaki “kıymetten” biridir.
“Hakk, kendisini hakikatte dercetmiş, setretmiş ve tecellî ettirmiştir.”
Bu cümle, terkip unsurları olan mefhumlar değiştirilerek başka bir kelime gurubuyla örülebilir mi? Cümle kırk şekilde yazılabilir de, bu manayı vereceğini söyleyebilecek bir yiğit var mı? Tüm kelimeleri bir tarafa bırakın, sadece “tecelli” mefhumunu cümleden çıkarın, tüm mana çökmez mi? Bu cümledeki manayı, başka kelimelerle ifade ederek, “bak oldu, ne var bunda, dil dediğin bir araç” diyenler, bu cümledeki manaya asla nüfuz edemezler. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ

İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ
İslamcılık tartışmalarının “bam tellerinden” biri, aksülamel (reaksiyoner) olup olmadığıdır. Tartışmanın ciddi bir kısmı bu noktada yoğunlaşmıştır ama her nedense meselenin “dil” ile irtibatı hala keşfedilmiş değil. Bu meseleyi Yusuf Kaplan serimizin içine koymamız da, onun kullandığı dilin bu mesele için hem misaller oluşturması hem de kendisinin bu meseleyi anlayabilecek durumda olmasıdır.
*
İnsanlık tarihi, çok sayıda “devri” fikir hareketlerinin ortaya çıktığını kaydeder. “Devri fikirler” devirlerinin şartları ile mahdut iseler, “aksülamel” halindedir, yani modern dil ile reaksiyoner fikir hareketleridir. Her fikir hareketinde ve dünya görüşü kurma çabasında, bir dil inşası müşahede edilir, devri hareketlerde kurulan (kurulabilirse) dil de “devri” hususiyetler taşır. Fikir ile dilin birbirinden müstağnileşme şansı ve iktidarı yoktur. Fikir “devri” ise, dil de “devri”dir. Dil “devri” ise, fikrin hacmini mevcut devrin ufkundan koparmak fevkalade zordur. Okumaya devam et

Share Button

ÜSLUBUMUZLA İLGİLİ AÇIKLAMA

ÜSLUBUMUZ İLE İLGİLİ AÇIKLAMA
İslamcılık tartışması ile ilgili yazılarımızda üslubumuza dönük bazı tenkitler ve teklifler var. Bu hususta bir açıklama yapmak ihtiyacı hasıl oldu.
Tenkitler şunlar; sert bir üslup kullandığımız, kırıcı olduğumuz, yer yer ağır bir dil kullandığımız ila ahir… Üslubumuzdan dolayı da tartışmaya katkı sağlama düşüncemizin tam olarak gerçekleşmediğini düşünenler var. Elektronik postaların umumi şikayetleri bunlar.
Öncelikle bir hususu beyan edelim; İslamcılık tartışması, taraf olduğumuz bir tartışmadır, tarafımız da İslamcılardır. Medyada ilk defa (muhtemel neticeleri bakımından) bu kadar verimli bir tartışma başladı. Bu tartışmaya ancak katkıda bulunmak niyetindeyiz, katkıda bulunmanın dışındaki tüm çabaları da lanetliyoruz. Bu tartışmanın, Müslüman için bir fikir sıçramasına vesile olacağını zannediyoruz ve bu zannın gerçek haline gelmesi için her Müslümanın bir şekilde katkıda bulunma mesuliyeti olduğunu düşünüyoruz. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-17-YUSUF KAPLAN’IN “YAZI DİLİ”

İSLAMCILIK MESELESİ-17-YUSUF KAPLAN’IN “YAZI DİLİ”
Her ilim dalının, her fikri çerçevenin, her beyanın bir dili var. Dil bunların hepsinden öncedir, önceliklidir. “Dil bir vasıtadır” demek için, dilbilimle birkaç gün bile ilgilenmemiş olmak gerekir. Dilbilim ile ilgili orta halli bir kitap okuyan insan, o zamana kadar ilgilenmemişse, her şeyi bırakır ve dil bahsi ile ilgilenmeye, zihni evrenini yeniden inşa etmeye koyulur.
Meseleyi Haki Demir’in yaklaşımıyla ifade edecek olursak, “önce iki ilim vardır, tüm ilimler bu iki ilim ile idrak ve izah edilir, bunlar dil ve matematiktir” der. “İslam Medeniyet Tasavvuru, Terkip ve Tasavvur” isimli kitabında, ilimlerin tasnifi kısmında, matematiğin de bu günkü haliyle “eksik” olduğunu, ya yeni bir matematik ilminin kurulmasını veya mevcut olana yeni bir alan eklenmesi gerektiği söyler. Diğer taraftan insanın doğumdan sonra zihni evreninin açılması, gelişmesi, hacminin büyümesi ve düşünce zeminin ve malzemelerinin oluşması için dilin şart olduğu, insanın öğrendiği dil ile doğrudan zihni evrenini inşa ettiği, dilin “mana haritasının”, zihni evrendeki tüm düşünce ve duygu mayalanmalarının kaynağı olduğu, bilenlere malum.
Sahip olduğunuz dilin mana haritası, tabii olarak düşünce ufkunuzu oluşturur. Dil bahsini sadece bir araç olarak görenler, “dil hapishanesine” düştüklerini bile anlamayan fikir garibanlarıdır. Çünkü dil, mana haritasıyla, hem bir potansiyel fikir yekunudur, hem bir mantık örgüsüdür, hem de bir anlayış çerçevesidir. Sahip olduğu dilin anlayış çerçevesini aşan, mantık örgüsünü geliştiren, fikir yekununu artıranlar ise “büyük adam” olarak tarihe geçmiştir ki dili geliştiren bunlardır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ

İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ
İslamcılık meselesi, özünde bir İslami dünya görüşü bahsi ise, temel konularının ilki, “dil” olmalı. Dil bahsinden önce lisan bahsi ile ilgili düşüncelerimizi ifade edelim. Lisan, insani hayatın bidayeti ve altyapısıdır. İnsan suretinde yaratılan varlık, dil oluşmadığı takdirde “insanileşme sürecini” tamamlayamıyor hatta bu sürece giremiyor. Lisan, zihni evreni ve orada gerçekleşecek olan “düşünceyi” meydana getiren altyapıdır. Lisan yoksa insan nam varlıkta zihni evren oluşmuyor, dolayısıyla düşünce oluşmuyor, dolayısıyla akıl meydana gelmiyor. İnsandan aklı ve düşünceyi aldığınızda geriye kalan nedir? İnsan suretinde hayvan…
Lisan kendiliğinden oluşur mu? Yani insanlığın başlangıcına gittiğimizde, lisanın kendiliğinden oluşması mümkün müdür yoksa “öğrenilmesi” mi gerekiyor? Eğer lisan öğrenilmeden oluşmuyorsa, bir “öğreten” gerekiyor. İnsana dili kim öğretebilir? İnsandan daha aşağıdaki bir varlık çeşidinin bunu yapması kabil midir? İnsana lisanı öğretenin en azından insandan daha üstün bir varlık olması şarttır. Okumaya devam et

Share Button