Doğu’nun oğulları

Doğu’nun oğulları
Türkiye’de ma’rûfu emredip münkeri önlemeye çalışanlara, üstünlüğü soy, etnisitede görmeyenlere, takvâda üstünlüğü üstünlük bilenlere, millet olmayı Hazret-i Peygamberimiz’in ümmetine bağlayanlara, Türkiye’yi İslâm’ın etrafında toplanılan ülke ve vatan hâline getirmeye çalışanlara, hâkimiyetin kayıtsız şartsız İslâm’la meczolmuş millete ait olduğunu kabul edenlere, kendisini İslâm’dan başka hiçbir şeye mensup hissetmeyenlere, dil itibariyle Türk oluşunun “kan ve kemik olmadığına”, Türkçenin İslâm milletinin vecibelerini ilelebet taşıması gerektiğine ve bu keyfiyetin kendi dillerinde diğer Müslüman unsurlar için de geçerli olduğuna inananlara Doğu’nun oğulları denilir.

DOĞU’NUN OĞULLARINA İBNÜ’L İSLÂM DENİR

Doğu’nun oğulları ifadesi yalnızca Müslüman olanları haizdir. Doğu’nun oğullarına ibnü’l-İslâm, yani İslâm’ın oğulları da denilir. Bu ülkede en büyük şeref millet-i necibe’den, yâni Doğu’nun oğullarından olmaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun bunlar kendilerini bilir, birbirlerini severler.
Okumaya devam et

Share Button

MÜSLÜMAN DOĞULU MUSUN, BATILI MI?

Müslüman Doğulu musunuz, Batılı mı?

Doğu ve Batı’nın defter-i âmaline bakarak “Işık Doğu’dan gelir” diyor âmâ üstad Cemil Meriç, Batı’dan değil. Allah’ın vahyine muhatap ışığın ve hikmetin Müslüman Doğu’dan geldiğini söylüyor. Bütün peygamberler Doğu’dan gelmiştir. Güneşin Doğu’dan doğduğu hakikati kadar, insanlığı fikren ve ruhen aydınlatan ışığın Doğu’dan geldiği de bir hakikattir.

İslâm medeniyeti yekpâre bir bütündür ona göre. Hicret’ten bu yana çeşitli ikbâl ve idbâr devirleri yaşamış, fakat aslî cevherini büyük bir titizlikle korumuştur. Bu medeniyetin dayandığı mukaddes kitaplar, milyonlarca insanın yoluna ışık serpmiş ve serpmektedir. İslâm’ın ‘Muhit ül Maarif’i Kur’ân-ı Kerim ile Hadis-i Şeriflerdir.

MÜSLÜMAN DOĞU’DAN GELEN IŞIK DİN, BATI’DAN GELEN ALLAHSIZLIK…
Okumaya devam et

Share Button

Doğu hüzün ve din, Batı haz ve ten

Doğu hüzün ve din, Batı haz ve ten

Gıyabî hüzün refikim Prof. Dr. Kemal Sayar, “Doğulu insan ‘Hüzün’le, Batılı ‘Haz’la beslenir. Doğu hüzün medeniyetidir. Hüzünle olmayı varoluşun üstün bir boyutu sayar…” diyor.

Fakir, yıllardır her Müslümanın tabiî olarak hüzün ehli olması gerektiğini, Efendimiz s.a.v.’den ve velilerden tevarüs ettiğimiz hüznün bir hayat felsefesi, olduğunu söyledi de kahkaha ve haz ehli yüzünü buruşturup geçti bu sözlerimize.

HÜZÜN MÜSLÜMAN DOĞU’NUN ŞİARIDIR
Okumaya devam et

Share Button

DOĞU’NUN YEDİNCİ OĞLU OLMAK

Doğu’nun Yedinci Oğlu Olmak
Sezai Karakoç’un “Masal” şiiri, Müslüman Doğulu bir babanın Batı’ya ve Batı’nın Müslüman Doğu’ya bakışını anlatır. Müslüman Doğu’yla Batı’nın karşılaşması olan manzum bir hikâyedir. Hakikatte Osmanlı Batılılaşmasının, mecazen Doğulu bir babanın hüzünlü ve kahırlı bir hikâyesi. Mânasını genişlettiğimizde Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Batı karşısında trajik mağlubiyetin tahkiyesi de denilebilir.

Müslüman doğulu bir baba oğullarını Batı’ya gönderir
Okumaya devam et

Share Button

MÜSLÜMAN DOĞULU MUSUN, BATILI MI?

Müslüman Doğulu musunuz, Batılı mı?

Doğu ve Batı’nın defter-i âmaline bakarak “Işık Doğu’dan gelir” diyor âmâ üstad Cemil Meriç, Batı’dan değil. Allah’ın vahyine muhatap ışığın ve hikmetin Müslüman Doğu’dan geldiğini söylüyor:

“İslâm medeniyeti yekpâre bir bütün, İslâm dünyası, Hicret’ten bu yana çeşitli ikbâl ve idbâr devirleri yaşamış, fakat aslî cevherini büyük bir titizlikle korumuştur. Bu medeniyetin dayandığı mukaddes kitaplar, milyonlarca insanın yoluna ışık serpmiş ve serpmektedir. İslâm’ın ‘Muhit ül Maarif’i Kur’ân-ı Kerim ile Hadis-i Şeriflerdir.”

Bütün peygamberler Doğu’dan gelmiştir. Güneşin Doğu’dan doğduğu hakikati kadar, insanlığı fikren ve ruhen aydınlatan ışığın Doğu’dan geldiği de bir hakikattir.

MÜSLÜMAN DOĞU’DAN GELEN IŞIK DİNDİR, BATI’DAN GELEN İSE ALLAHSIZLIK…
Okumaya devam et

Share Button

Doğu, Hüzün ve Din; Batı, Haz ve Ten

Doğu, Hüzün ve Din; Batı, Haz ve Ten

Gıyabî hüzün refikim Prof. Dr. Kemal Sayar, “Doğulu insan ‘Hüzün’le, Batılı ‘Haz’la beslenir. Doğu hüzün medeniyetidir. Hüzünle olmayı varoluşun üstün bir boyutu sayar…” diyor.

Fakir, yıllardır her Müslümanın tabiî olarak hüzün ehli olması gerektiğini, Efendimiz s.a.v.’den ve velilerden tevarüs ettiğimiz hüznün bir hayat felsefesi, bir vasfı olduğunu söyledi de kahkaha ve haz ehli yüzünü buruşturup geçti bu sözlerimiz üstüne.
Okumaya devam et

Share Button

ABD SURİYE’YE MÜDAHALE EDERSE…-3-

ABD SURİYE’YE MÜDAHALE EDERSE…-3-
Suriye meselesinde batının temel tavrı, daha önceleri yazdığımız gibi, Şiilerle Müslümanların (Sünnilerin değil Müslümanların) savaşını dengede tutmak, devam etmesini ve taraflar arasındaki husumetin derinleşmesini sağlamaktır. Esed yezidinin zayıfladığı zamanlar muhaliflere yardımı kıstılar, güçlendiğinde ise yardımı artırdılar ve sürekli bir denge halini gözettiler. Böylece Suriye’deki savaşı uzattılar ve katliam ve tecavüzleri artırdılar. Batı için bunların önemi yok, onlar sadece menfaatlerini ve menfaatlerini temin edecek stratejilerini önemserler.
Suriye’de Şiiler ile Müslümanlar arasındaki savaşı kimin başlattığı asla unutulmamalıdır. Savaşı Şiiler başlattı ve yüz binlerce Müslümanı katletti, daha fazlasına tecavüz etti. Biz Müslümanların tarafındayız, Müslümanlara savaş açanların kim olduğuna bakmaksızın Müslümanların tarafındayız. Müslümanlara karşı savaş açanlar Şiiler olduğunda da Müslümanların tarafındayız, ABD olduğunda da Müslümanların tarafındayız.
Batının ve ABD’nin Suriye’de tarafları birbirine kırdırdığı, bu savaşın devamı için gerekli tedbirleri aldığı, dengede devam etmesi için ince stratejiler takip ettiği doğru ama bu doğru, savaşı Şiilerin başlattığı gerçeğinden bağımsız düşünüldüğünde eksik kalır. Müslümanlar Suriye’de “meşru müdafaa” halindedir, bu sebepledir ki Müslümanların savaşı meşrudur. Batının Suriye’de tarafları birbirine öldürtmek için tüm tedbirleri almış olması, tarafları aynı derecede suçlu ve kusurlu kılmaz, suçlu ve kusurlu olan taraf Şia’dır çünkü savaşı onlar başlatmıştır. Okumaya devam et

Share Button

MESELENİN PÜF NOKTASI

Meselenin püf noktası

‘Türkiye’deki eylemlerin amacının, bazı kesimlerin özgürlüklerine, hayat tarzlarına müdahale edilmesi olduğu’ iddiası dillendiriliyor bütün televizyonlarda, gazetelerde ayartıcı bir şekilde. Şımarık, üsttenci ve pervasızca bir dille…

Acaba?

BU ÜLKEDE KİM KİME HAYAT TARZI DAYATIYOR ACABA?

Evet, bu ülkede, yüzyıldır kim kime hayat tarzı dayatıyor acaba?

Bu ülkede bu milletin varoluşsal haklarını kim gasp etti, kim gasp etmeye devam ediyor hâlâ?

Batı toplumlarını ahlâkî tefessühün, zihnî yokoluşun eşiğine sürükleyen Batı kültürünün bayağı, pagan, seküler hayat tarzı modellerini pespaye dizilerle, iğrenç eğlence programlarıyla, sürekli tekrarlanan dekadant reklam filmleriyle her Allah’ın günü bütün televizyonlardan kim boca ediyor bu millete, kim dayatıyor?

Sonra da kim, kimler, hangi kesimler, ününe ün, servetine servet katıyor ve ‘özgürlük, hayat tarzı’ diyerek utanmadan, sıkılmadan çığlık atmaya, ülkeyi yangın yerine çevirmeye kalkışıyor acaba?

CEVAP BEKLEYEN HAYATÎ SORULAR… Okumaya devam et

Share Button

DOĞU’NUN OĞULLARI

Doğu’nun Oğulları
Türkiye’de ma’rûfu emreden, münkeri önlemeye çalışanlara, üstünlüğü soy, etnisite, zenginlik ve iktidar sahipliğinde görmeyenlere, takvâda üstünlüğü üstünlük bilenlere, millet olmayı Hazret-i Peygamberimizin ümmetine bağlayanlara, Türkiye’yi İslâm’ın, yani şeriatın etrafında toplanılan ülke ve vatan hâline getirmeye çalışanlara, hâkimiyetin kayıtsız şartsız İslâm’la meczolmuş millete ait olduğunu kabul edenlere, kendisini İslâm’dan başka hiçbir şeye mensup hissetmeyenlere, dil itibariyle Türk oluşunun “kan ve kemik olmadığına”, Türkçe konuşmanın tezahürlerinin İslâm milletinin vecibelerini ilelebet taşıması gerektiğine ve bu keyfiyetin kendi dillerinde diğer Müslüman unsurlar için de geçerli olduğuna inananlara Doğu’nun oğulları denilir.

Doğu’nun oğulları ifadesi yalnızca Müslüman olanları haizdir. Doğu’nun oğullarına ibnü’l-İslâm, yani İslâm’ın oğulları da denilir. Bu ülkede en büyük şeref millet-i necibe’den, yani Doğu’nun oğullarından olmaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun bunlar kendilerini bilir, birbirlerini severler.

Türkiye’de, Doğu’nun oğullarının mânevî sulbü Semerkand ü Buhârâ ve umumen Türkistan diyârına tasarruf eden olan Ahmet Yesevî, İmam Maturidî, Abdulhâlik Gücdevanî, Şah-ı Nakşıbend Muhammed Buhârî Hazretleri gibi mürşid-i kâmillerden gelir ve Anadolu’da Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaşî Veli, Mevlâna Hazretleri gibi ehlullah ve âl-i Osman’la devam eder. Bu sulb, Batı’nın oğullarının ilân ettiği Cumhuriyet’le önü kesilmeye çalışılsa da, önce yer altından, sonra yer üstünden akmaya devam etmektedir. Okumaya devam et

Share Button

BATI’NIN OĞULLARI

Batı’nın Oğulları
Türkiye’de Müslüman kimliğinden utananlara, Osmanlı-İslâm medeniyetini hâkir görenlere, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar Batı “uygarlığından” gözleri kamaşanlara, Batı’nın toplum düzenine, edebiyat ve düşüncesine hayran olanlara, modernizmin, materyalizmin, pozitivizmin yayılmasına yataklık edenlere, İslâm’ın kamu ve devlet idaresindeki varlığının gereksiz olduğunu söyleyenlere Batı’nın oğulları denir.
Batı’nın oğullarının alâmet-i fârikası, konuşmalarına daima azılı Batıcılardan Kılıçzâde Hakkı’nın aşağılık sözüyle başlamalarıdır: “Bağıra bağıra halka anlatacağız ki, değil Asya’ya çekilmek, kutuplara firar etsek, Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyet-i mukaddese-i diniye ve milliyemizi muhafaza ettirmezler. Bugün Avrupa’dan tardettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklardır.”
Mustafa Reşit Paşa’yla başlar zihniyet değiştirme. Medeniyetini yetersiz bulanların, Avrupa’nın zihniyetine ve fikrîyatına iltica edenlerin ilk
Batı’nın oğullarından olmaya ilk kaydını yaptıranlar Jön Türklerdir. Âli Paşa, Ali Suavi, Şinasi, Beşir Fuat, Mithat Paşa gibi aydınlar, Reşit Paşa’dan sonra Batı’nın oğulları olanlardır. Devlet-i âli’den nefret edip Paris’te mûkim olmakla özürlüdürler. Batı’nın oğullarından olma tâlimlerini Paris’te, Londra’da sürdürdüler. Laikliği, faizciliği ve pozitivist aklı savundular. Okumaya devam et

Share Button

TÜRKİYE, DOĞU İLE BATI ARASINDAKİ DENGE AMİLİ

TÜRKİYE, DOĞU İLE BATI ARASINDAKİ DENGE AMİLİ
Dünya siyaseti çok enteresan… Bir ülke, bir konuda bir denklemin içinde, başka bir konuda başka bir denklemin içinde… Bir sahada düşman görünen ülkeler, başka bir sahada dost olarak sahne alıyorlar. Gönül bağının olmadığı, fikri beraberliklerin ve düşmanlıkların yaşanmadığı, gerçekten de menfaate endekslenmiş politikaların yürütüldüğü bir sahadır dış siyaset.
Akparti hükümetleri dönemindeki Rusya ilişkileri inişli çıkışlı grafikler çiziyor. Bir konuda omuz omuza bir resim veriliyor, başka bir konuda birbirinin boğazını sıkıyor. Menfaat çatışmalarının münasebet grafiğini eğip büktüğü, bir konuda masada yan yana otururken konu değiştiğinde karşı karşıya geçtikleri bir belirlenemezlik halidir gidiyor.
Aslında her iki ülkede stratejik işbirliği yapmak istiyor, buna ihtiyaçları olduğunu biliyor. Zaman zaman bunun için teşebbüslerde bulundukları da vaki. Putin’in Medvedev’den önceki başkanlık döneminde neredeyse istikrar kazanacak bir stratejik işbirliğine varmak üzereydi. Fakat dünyadaki gelişmeler o kadar hızlı ve çeşitli ki, farklı mevzilerde münasebetler mecburen sarsılıyor. Münasebetlerin iniş çıkış grafiğine bakınca, iki ülkenin de stratejik işbirliği arzusu görülüyor ama sanki aşıkların vuslatını engellemek için tüm dünya hareket halinde. Okumaya devam et

Share Button

BATIYA MEYDAN OKUMAK…

BATIYA MEYDAN OKUMAK…
Batıya meydan okumak, ABD veya AB’ye meydan okumak değil, batı, batıdaki devletlerin her birinden ve toplamından fazla ve farklı bir şey. Batıdaki devletler, “Batı”nın neticelerinden biridir ama batının kendisi değildir. Herhangi bir batılı devlete meydan okumak mümkün hatta onunla hesaplaşmak da mümkün ama batıya meydan okumak ve onunla hesaplaşmak başka bir şeydir. Batıya meydan okunamayacağını ve onunla hesaplaşılamayacağını söylüyor değiliz, tabii ki o da mümkün fakat nasıl meydan okunacağını ve nasıl hesaplaşılacağını bilmek şartıyla…
Batı bir kültür havzasıdır, bu kültür havzasının merkezi Avrupa ve Kuzey Amerika’dır ama muhiti tüm dünya haline gelmiştir. Batı kültürü, yirminci asrın sonuna gelindiğinde tüm dünyayı işgal etmiş, tüm kültür ve medeniyet havzalarını yok etmiştir. Batıdan farklı kültür havzalarına sahip olduklarını düşünün coğrafya parçalarına ve buralarda yaşayan halklara o kadar derin bir nüfuzu vardır ki, bunların insan tariflerini ve hayat anlayışlarını şekillendirmiştir. Netice olarak dünya, Batılılaşmıştır, bilerek veya bilmeyerek, farkında olarak veya olmayarak.
Dünyanın her tarafında batıya karşı bir mukavemet, bir isyan, bir hesaplaşma duygusu var. Fakat batıyla hesaplaşmanın en yaygın şekillerinden birisi, “batılılaşmak” yoluyla gerçekleşiyor. Ülkeler, milletler, nispi kültür havzaları, batı ile hesaplaşmak istedikleri oranda Batılılaşıyor ve batı ile batının kültür havzasına dahil olduktan sonra hesaplaşabiliyorlar. Bu, çok vahim bir durum… Okumaya devam et

Share Button

YENİ İTTİFAK DENKLEMİ BATI-DOĞU-İRAN

YENİ İTTİFAK DENKLEMİ BATI-DOĞU-İRAN
Suriye’de devrim süreci uzadıkça, iç savaş derinleştikçe Suriye merkezli dünya siyasi denklemleri farklılaşıyor. Bu konuda şaşırtıcı gelişmeler var, batı bloku, doğu bloku ve İran, Suriye ile sınırlı kalmak şartıyla aynı denklemin aktörleri haline geliyor. Neler oluyor, nasıl oluyor da bu ülkeler ve bloklar aynı denkleme giriyorlar?
Öncelikle bir hususu tasrih edelim; milletlerarası münasebetlerde bir ülke, başka bir ülkeyle bir konuda müttefik, başka bir konuda düşman ilişkiler kurabiliyor. Toptancı yaklaşımlar soğuk savaş dönemiyle birlikte bitti, kaldı ki o dönemde bile batı bloku ile Sovyet bloku kapalı kapılar arkasında birçok konuda ittifak yapmışlardı. Bunların arşivlerinin bile açıklandığı, bilindiği bu gün, iki ülkenin bir konuda müttefik başka bir konuda düşman olmasını garip karşılamamak gerekiyor.
Batının Suriye merkezli siyasi tavır alışlarını değiştiren en mühim hadise, devrim sürecini tamamlamış Arap ülkelerinde yapılan seçimlerden Müslümanların iktidara gelmiş olmasıdır. Batı, Arap ülkelerindeki mevcut diktatörlerle zaten çok derin işbirliği ve ittifak içindeydiler, halk isyanı başladığında diktatörlüklerin dayanamayacağını ve mutlaka yıkılacağını anladıkları için halktan yana tavır koydu. Süreci bitirmiş olan ülkelerdeki seçim sandıklarından çıkan iktidarları görünce, halka destek vermekle elde etmeyi umdukları neticelerin ve faydaların hayal olduğunu gördüler. Okumaya devam et

Share Button