İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-
Risalet tarihi ile riyaset tarihi, siyasi tarihimizin hayati meselesidir. Risalet tarihi ile riyaset tarihi arasındaki köprüyü kuran da, Sahabe-i Güzin’dir.
Risalet’ten riyasete geçiş, olmuş bitmiş bir hadiseden bahsettiğimiz için kolay gibi görünüyor. Hadiseye şahit olmadığımız ve meselenin hissi dünyamızdaki tezahürlerini yaşamadığımız için, on dört asır önceki vakıayı anlamakta zorlanıyoruz. Risalet ile riyaset devirleri arasındaki geçiş, insan şuurunu patlatacak, hissi infilaklara sebep olacak, istikametin muhafazasını neredeyse imkansız kılacak çapta bir hadisedir. Bu meseleyi birazcık anlar gibi olabilmek için Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihal haberi duyulduğu andaki Medine sokaklarının halini okumakta fayda var. Sahabe gibi dünya tarihinin en güzide kadrosunun ne hale geldiğini görmek, görür gibi olmak lazım.
*
Risalet iman mevzuudur. Risalet aynı zamanda riyaseti de ihtiva ettiği için, Risalet tarihinde oluşan idari itiyatlar, riyaseti Risalet ile birlikte düşünmenin zihni altyapısını inşa etmiştir. Geçişin zorluklarından en mühimi budur.
İslam öncesi Arap tarihinde devlet yok, şehir siteleri diye tavsif edilebilecek ve devlet mahiyeti de taşımayan, asabiye üzerine bina edilmiş belli başlı salahiyet tevzinden ibaret bir içtimai ve siyasi bünye mevcuttur. İslam, o derme çatma yapıyı kaldırmış, yerine yepyeni bir devlet ve siyaset muhtevası getirmiş, önceki tüm siyasi tecrübeleri de kesip atmıştır. Vazedilmiş yepyeni bir din ve inşa edilmiş yepyeni bir devlet var fakat bu devletin kurucusu ve tatbikçisi Risalet’tir. Risalet tarihi (Asr-ı Saadet), kendinden başka hiçbir tecrübe ve müktesebatı kabul etmeyen yepyeni bir mana haritası çizmiş ve onun tatbikatını, Risalet ile yapmıştır. Risalet devri (tarihi) ile Riyaset devri (tarihi) arasındaki geçişin ne kadar zor olduğu, sadece noktadan bile anlaşılabilir. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE ve DEVLET İDARESİ -E KİTAP-

DÖRTHALİFEHilafet ve dört halife mevzuu ile ilgili bu çalışma, radyo programının deşifre edilmiş halidir. Kaç ay sürdüğünü hatırlamadığımız uzun soluklu seri bir program… Programa başladığımızda ne kadar süreceğini bilmediğimiz, ortaya kitaplık çapta bir muhtevanın çıkacağını öngörmediğimiz bir çalışmaydı. Programın ortalarına doğru, ciddi bir çalışma yaptığımızı, güzel tespitlerin meydana geldiğini, kitaplık bir muhtevaya doğru gittiğini gördük. Program bittiğinde kayıtları istedik, üzülerek gördük ki, bazı programların kayıtları yok. Galiba beş veya altı program eksik… Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-46-HZ. HÜSEYİN(RA)-4-

Hz. Ömer’in (RA) bir sözü var, “ben yanıldığımda, yanlış yaptığımda, siz ne yaparsınız?” diye soruyor, sahabeler kılıçlarını çekerek “bununla doğrulturuz” diye cevap veriyor.

Hz. Ömer (RA), ömrünün sonuna kadar adaletsizlik yapmadığı için ona itiraz etmek, ona karşı isyan etmek gerekmemiştir.

Hz. Hüseyin (RA) bahsi bu nokta için çok önemlidir. İlk defa siyasi otoriteye meşru isyanın misalidir. Hz. Hüseyin (RA) birçok sebeple mühimdir ama bu nokta Müslümanların siyasi anlayışlarının merkezi mevzularından biridir. Hz. Hüseyin’in (RA) Yezid’e karşı harekete geçmesi, İslam Hukukunda mevcut olan “meşru isyan müessesesinin” daha önce hiç tatbik edilmemiş, tatbik edilmesi gerekmemiş, bu sebeple de şartlarının ne olduğu vuzuha kavuşmamış müessesenin ikame edilmesidir. Hz. Hüseyin’in (RA) kıyamı, meşru isyan müessesesinin tatbiki şartlarını tayin eden ilk içtihattır. Bu içtihadın telif ve imtiyaz sahibi de bizzat Hz. Hüseyin (RA) Efendimizdir.

Konunun bir de şu tarafı var, Hilafet Hz. Hüseyin (RA) Efendimizin hakkıdır, bu hakkı almak için kıyam etmiştir değil mi? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-45-HZ. HÜSEYİN(RA)-3-

Ehl-i Beytin hilafete layık olması…

Güzel bir nokta, bu konu üzerinde durmamız gerekiyor. Ehl-i Beytin hilafete layık olup olmadığı ile ilgili bir tereddüt yok. Fakat “sadece Ehl-i Beyt hilafete layıktır, ümmette başka kimse hilafet şartlarına malik olamaz” demek, ümmete toptan hakarettir. Ümmetin içinde hilafete layık insanlar, az sayıda da olsa yetişmeyecekse, ortada ümmet yok demektir. Şia, ne kadar yanlış yaptığının farkına varmış, bu sebeple de Müslümanları “velayet altında bulunmaları gereken” yani “reşit olmayan” insanlar topluluğu olarak yaftalamıştır. İmamete “masuniyet” yüklediğinizde tabii olarak ümmetin de “reşit olmadığını” kabul etmek zorunda kalırsınız. Şia bir yanlışını savunmak isterken seri halde yanlış yapmaya başlamıştır.

Ehl-i Beyt halife olur, usulüne uygun şekilde seçilir ve olur. Fakat aynı dönemde ümmetin içinde hilafet şartlarını ve özelliklerini taşıyan birden çok insan olabilir, ümmet de bunlardan birini seçebilir, seçilen şahsiyet Ehl-i Beytten olmayabilir. Dikkat edin, dört halifenin tamamı da hilafet şartlarına sahiptir, hangisini seçerseniz seçin, doğru seçmiş olursunuz. Ümmet, Hz. Ali’yi (RA) değil de Hz. Ebubekir’i (RA) seçmiş olmakla yanlış yapmış değildir, Şia’nın ki saçmalamaktan ibarettir. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-44-HZ. HÜSEYİN (RA)-2-

Hz. Hasan’ın şahadetinden sonra Hz. Hüseyin Muaviye’ye tabi oluyor mu?

Sorunun kaburgası doğru değil, zaten olmuş halde, Hz. Hasan’ın (RA) hilafeti devretmesine itaat ettiği için. Hz. Hasan’ın (RA) vefat etmesi, taahhüdünü ortadan kaldırır mı? Yezid meselesi ile karıştırmayın bu konuyu…

Hz. Muaviye hayattayken Hz. Hüseyin’in (RA) ona karşı bir kıyamı yoktur. Meselenin çığırından çıktığı nokta Hz. Muaviye’nin vefatı, Yezid’in saltanatı ihdas etmesidir.

Yezid bu anlamda babasından bir yetki devralıyor mu?

Yetki alıp almadığının bir önemi yok. Yeri geldi temas edelim, diyelim ki Hz. Muaviye Yezid’i kendi yerine tayin etmiş olsun. Bu ihtimalde bile önemi yok. Neden? Çünkü böyle bir yetkisi yok. Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i tayin etmesi doğrudan tayindir. Hz. Ebu Bekir’in tayini ile babanın oğlu tayini konusu aynı değildir. Geriye doğru dönüp bakınca halifenin seçilme usulleri içinde selefin halefini seçmesi vakidir. Hz. Ömer, selefi tarafından tayin edilmiştir lakin biat (yani ümmetin seçim süreci) yine işlemiştir. Hz. Ebubekir’in (RA) Hz. Ömer’i (RA) tayin etmiş olmasından hareketle kimse “böyle bir usul var” diyerek, babadan oğula geçen sistemi yani saltanatı uygulayamaz. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-43-HZ. HÜSEYİN (RA)-1-

Zalim ile mazlumun, asalet ile zilletin, şecaat ile ihanetin karşılaştığı meydan, Kerbela… Asırlardan beri yüreğimizin yandığı, kalbimizin titrediği, aklımızın çıldırdığı hadise… Duygularımızın bilendiği, hassasiyetlerimizin keskinleştiği, ruhumuzun teyakkuza geçtiği o meşum hadise… Kerbela’ya gelmeden önce, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bazen sırtına bindiği, namaz kılarken omuzlarına çıktığı, O’nun tarafından “gözümün nuru” diye taltif edildiği iki nur heykeli Hz. Hasan (RA) ile Hz. Hüseyin (RA) Efendilerimizin mizacı, ahlakı, şahsiyeti nasıldı?

Hz. Hasan (RA) ile Hz. Hüseyin (RA) bir mizacın iki yarısıdır. Hz. Hasan’ın (RA) göğsünden yukarısı Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize benziyor, Hz. Hüseyin’in (RA) ise o kısmından aşağısı… İkisinin toplamı Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “şemail-i şerifi”ni teşkil ediyor. Hz. Hasan (RA) ve Hz. Hüseyin (RA), sadece nesil olarak veya sadece fiziki özellikleri olarak Hz. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize varis değiller, aynı zamanda siret olarak da yani mizaç, ahlak, şahsiyet olarak da O’na varistirler. Lakin calib-i dikkatir ki bu veraset, tek tek değil, ikisinin birlikteliğinde tezahür ediyor, dikkat çekici değil mi? İkisinden birini tercih ettiğinizde “bütünü” kırıp döküyorsunuz, buraya dikkat… İkisi terkip edildiğinde, bir bütün oluşturduğunda, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi aksettirmek gibi bir hususiyetleri var. Ondan dolayı aslında ayrı ayrı iki insandan her ne kadar bahsediyorsak da O’na nispet bakımından tek insandan, her ikisini toplayıp tek insandan bahsediyoruz. O manada Hz. Hasan’daki (RA) munis tabiatın mukabili onun tamamlayıcı hususiyeti olan şecaat mizacı var Hz. Hüseyin’de (RA) vakidir. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-42-HZ. ALİ(RA)-20-

Biz en iyisi konumuza dönelim. Dünya-ahiret dengesinin bozulması kaçınılmaz bir süreç miydi?

İsabet olur çünkü Şia, dahil olduğu her konuyu zehirliyor. Bir meseleyi doğru dürüst konuşamıyoruz. Evet, o süreç kaçınılmazdı zira Risalet nefesini daim kılmak insan kudretinin üzerindedir, onun için bizzat Risalet gerekir. Sahabe-i Kiram, o nefesin bizzat muhataplarıydı, canlı muhatapları… Bu sebeple cemiyette sahabe çoğunlukta olduğu sürece o nefes hayata hakim olmuştur lakin ikinci nesilden itibaren tabii olarak zayıflamaya başlamıştır.

Hz. Ali (RA) döneminde bu açıkça görülüyor, Hz. Muaviye’nin kumandasındaki ordu da kumanda dehaları da var üstelik, Amr Bin As gibi… Karşılaşan iki ordu da deha sahibi kumandanlar tarafından idare ediliyor, bu sebeple büyük bir savaş oluyor, her iki taraftan da büyük kayıplar veriliyor. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-41-HZ. ALİ(RA)-19-

Ahiret-dünya dengesindeki aleyhe bozulma süreci bir mecburiyet miydi yoksa o dönemde yaşayan insanlarla ilgili bir süreç miydi? Başka bir ifadeyle; Muaviye Ebu Süfyan’ın oğludur. Ebu Süfyan Mekke’nin ulularından, Mekke fethedilene kadar müslüman olmamış, artık herkesin müslüman olduğu bir dönemde Müslüman olmuştu. Herkesin Müslüman olduğu bir ortamda, Ebu Süfyan’ın zoraki Müslüman olmasının etkileri oğlu Muaviye’de görülebilir mi?

Zor bir köprüden geçmeye çalışıyoruz, ince, dar ya da mayınlı tarlada işte yürümeye çalışıyoruz. Birkaç tespiti yapalım önce… Mekke’nin uluları çok küçük bir yapının eşrafıdır. Ne kadar ulu olursa olsun Mekke’den ibaret yani on bin nüfuslu bir şehrin uluları. Ama Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali zamanına geldiğimizde öyle bir coğrafyadan bahsediyoruz ki, bir ucu Yemen’de diğer ucu Türkistan’da, bir ucu Hindistan’da diğer ucu Fas’ta. Ürdün’de kral olacağınıza Osmanlı zamanında Mısır valisi olmayı tercih etmez misiniz? Daha büyük bir şan, şöhret, iktidar değil midir? O mana da Hz. Ali dönemine gelindiğinde Mekke’de o küçük yapının ululuğun özlemini çektiğini söylemek nasıl mümkün olabilir. Mekke’nin dışını bilmeyen Araplar, siyaset, hakimiyet, yönetim bakımından bilinen dünyanın yarısına sahip olmuşlardır. Bu ihtişam, Risalet’ten önce Arapların hayallerinde bile yoktur. Bahsini ettiğiniz türden bir şeyi hayal etmeleri mümkün mü? Hayat ve anlayış temelden değişmiştir, daha önceki zamanların Mekke’sini özler mi? Bu düşünceler çok net tarihi belgelere dayanmalıdır, aksi takdirde dillendirilmesi doğru değil. Bahsini ettiğiniz hadise ise belgeye dayandırılabilecek bir vaka değil zira ruhi süreçlere dair bir şeyden bahsediyorsunuz. Bu türden mantık silsilesi kurulmaya başlandığında yanlış noktalara gitmesi engellenemez.

Nerelere kadar gidebilir? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-40-HZ. ALİ (RA)-18-

Sıffin savaşında Muaviye ile Hz. Ali taraftarları karşı karşıya geldiklerinde ahiret-dünya dengesi ne durumda, yani hangi taraf dünyayı hangi taraf ahireti hayatın ağırlık merkezi olarak görüyor?

Zor bir soru bu tabii. Ben toptancı anlayıştan korkmuşumdur her zaman. Şam kuvvetlerinin içinde herkesin dünyacı olduğunu söylemek ne mümkün… Öncelikle bir hadiseye işaret etmek gerekiyor, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihalinden sonra geçen her an, Risalet’in nefesinin uzaklaştığı görülüyor. Bunu en bariz şekilde teşhis edeceğimiz nokta, sahabe sayısının sürekli azalmasıdır. Risalet nefesi, tarihin en güzide cemiyet kadrosu olan sahabeye sirayet etmişti, sahabe sayısı azaldıkça o nefes de azalmaya yüz tutmuştur.

Hz. Ali (RA) dönemine geldiğinde o nefesi temsil eden Hz. Ali’dir değil mi? Çünkü Hz. Ali (RA) “Ehl-i Beyt”in babasıdır.

Şüphesiz… Fakat burada bir hususa dikkat çekmek istiyoruz, yeri geldiği için temas etmek mecburiyetindeyim. Hz. Ali (RA) Efendimizin kıymeti sadece Ehl-i Beytin babası olmaktan kaynaklanmaz, bu noktada belli belirsiz bir anlayış kayması var. Hz. Ali (RA) Ehl-i Beytten olmasaydı, sahip olduğu mizaç hususiyetleri, ahlaki kıvamı, anlayış derinliği ve nihayet şahsiyet terkibi cihetinden zaten harikulade bir insandır. Bir insanın kıymetini sadece bir hususiyetine tahmil etmek, özellikle de başka kıymetli hususiyetleri de varken bunu yapmak, o insanı tahkir etmektir. Mesela bir insan iyi bir cerrahtır fakat aynı zamanda yüksek bir takva sahibidir, sadece özelliklerinden birini dikkate almak o insanı tahkir etmektir. Muhakkak Hz. Ali’nin (RA) Ehl-i Beytin babası olması ayrıca ve hususi bir kıymet arzeder, öyle ki bu kıymet kesbi de değildir, bu cihetle çalışmakla da kazanılmaz. Meseleye bu cihetten bakıldığında Ehl-i Beytin babası olmasının misilsiz bir kıymeti olduğu doğru ama bu durum diğer hususiyetlerini görmezden gelmeyi meşrulaştırmaz. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-39-HZ. ALİ(RA)-17-

Biat etmeyenlere karşı hilafetin tavrı ne olacaktır?

Biat etmeyenlere karşı hilafetin hangi yetkileri olduğu hususundan önce, halifenin seçilmesi için hangi kıstasların olması gerektiğini bilmeliyiz. Halife seçilmezse, seçilemezse, hangi oranlarda biat ile seçildiğini tespit edemezsek halife olmayacağı için, biat edenlere karşı halifenin neler yapabileceğini konuşma imkanına sahip olamayız.

Oradaki mesele kuru bir taraftarlıkla çözülemez. Yukarıda sorduğumuz soruların cevapları o dönemde konuşulmuş, tartışılmış olmadığı, bir karara veya içtihada bağlanmadığı için, yani “hüküm” zuhur etmediği için biat etmeyenlere karşı nasıl davranılacağını bilme imkanımız yok. Burada ince bir nokta var, içtihat imal sürecini atlayarak, görmezden gelerek, yok sayarak neticeye bakamayız. Şöyle düşünün; bir konuda yeni bir içtihat gerekmektedir, ehil insanlar bir araya geliyor veya birbirinden uzakta da olsa meseleyi konuşuyorlar, farklı fikirlere sahip oluyorlar, neticede bir içtihat oluşuyor, siz içtihat ortaya çıktıktan sonra geriye dönüp, neticede kabul edilen içtihadın dışında görüş açıklayan ve savunanları itham ediyorsunuz, bu sebeple yargılıyorsunuz, mahkum ediyorsunuz, böyle bir şey olur mu? İçtihat imal sürecindeki ilmi tartışmaları, ortaya çıkan içtihada göre yargılamak mümkün değil. Böyle yaptığınızda içtihat imal sürecini imha eder, düşünceyi yok eder, İslam hukukunun gelişmesini boğarsınız. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-38-HZ. ALİ (RA)-16-

Cemel vakasının Hz. Ali’ye o dönemin şartları göz önüne alındığında artıları, eksileri ne olmuştur?

Hz. Ali(RA) için Hz. Ayşe (RA) ve bazı sahabelerin içinde bulunduğu ordu ciddi bir meseledir. Maddi-askeri manada değil, hilafet için manevi anlamda ciddi bir meseledir. Hz. Ali (RA) Efendimiz Medine’de halife seçilmiş, bir sebeple Kufe’ye intikal etmiş fakat akabinde Medine’de bir ordu teşkil edilmiştir. Hilafetin yani biatin, bizzat kendi merkezinde, Medine’de çatlamış olması, ordunun içinde ve başında müminlerin annesi ile Aşere-i Mübeşşere’den sahabenin bulunması ciddi bir meseledir. Bu durum, Şam kuvvetleriyle savaşmaktan daha ciddi ve daha mühim bir meseledir. Ehemmiyeti, maddi kuvvet dengeleriyle ilgili değil, altını çizerek söylüyorum, manevi manada zuhur eden bir meseledir.

Hz. Ayşe (RA) validemizin o ordu içinde bulunması çok farklı bir durum oluşturuyor.

Tabii… Hz. Ayşe’nin varlığı manevi bir güç yüklüyor onlara. Hz. Talha’nın Hz. Zübeyr’in bulunmaları maddi gücün ötesinde manalar taşıyor, manevi katkılarda bulunuyor. Bunlar remz şahsiyetlerdir, bulundukları yere manevi katkıları var. Hz. Ali (ra) efendimiz bu orduyla savaşmamak için elinden geleni yapıyor, o ordu da savaşmak için can atmıyor zaten. Bir şekilde mesele oraya kadar gelmiş ama Hz. Ali (ra) efendimizin Hz. Talha veya Hz. Zübeyr’e hatırlattığı bir Hadis-i Şerif, onların savaşı terketmesine sebep oluyor. Yani hatırladıklarında veya hatırlatıldığında veya farkettiklerinde derhal hakikatin karşısında hazır ola geçiyorlar. Dikkat edin, insan yanlış yapabilir ama yanlış yaptığı hatırlatıldığında, kendisi farkettiğinde derhal o yanlıştan dönüyorsa, böyle bir iman ve hassasiyet sahibiyse, söyleyeceğiniz ne kalır. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-37-HZ. ALİ (RA)-15-

Hz. Ayşe ile Muaviye bir birine destek olmuş mudur?

Hayır oradaki durum farklı. İkisinin de Hz. Ali (RA) ile savaşmış olması, birbirini desteklediği zannını besliyor, konu o merkezde değil. Nasıl söylenir, herkes Hz. Osman’ın (RA) katillerinin peşinde, cemel vakasının meydana gelmesi zaten izahsızdır. Herkesin derdi aynı ama birbiriyle savaşıyorlar, fitneyi, münafıkları aradan çekip alabilseniz, tüm bu olanlar zaten gerçekleşmeyecek. Çünkü izahı yok, ordular bir anda birbirine giriyor. Niye? Kimse bilmiyor.

Ama cemel vakası Şam’ın işine geliyor.

Tamam, isabet… Hz. Muaviye biat etmediği için zaten ayrı bir mevzii edinmiş durumda. İki ordunun savaşması stratejik olarak işine yarıyor, bu sebeple de karışmıyor, Hz. Ayşe validemizin tarafını da desteklemiyor Hz. Ali efendimizin tarafını da… Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-36- HZ. ALİ(RA)-14-

Hz. Ali’nin (RA) tavrı nasıldır bu konuda?

Teşekkür ederim, tam yeri geldi. Hz. Ali’nin (RA) bu hususta akıl üstü bir tavrı var, oradan elde edilecek ölçüler çok muhkem. Cemel vakasında iki ordu saf tutuyor karşılıklı. Cemel vakasının ayrıca değerlendireceğiz mutlaka, burada mesele ile ilgili kısmına temas edelim. Bir şekilde savaş başlıyor. Hz. Ali (RA) Efendimizin kumandasındaki ordu galip geliyor, çatışmanın sonuna doğru kuvvetler Hz. Ayşe validemizin bulunduğu merkeze yöneliyor. Çok çetin bir savaş. Böyle çok kısa sürede biten bir savaş da değildir. Çok ağır zayiatlar var her iki tarafta. Hz. Ali efendimizin kuvvetleri Hz. Ayşe’nin bulunduğu merkeze yönelince, Hz. Ayşe’nin tarafındaki kuvvetler, onun etrafında yoğunlaşıyor. Hz. Ayşe validemizi muhafaza için çok canlar veriliyor. Müminlerin annesini muhafaza için onun devesinin etrafında çetin bir mukavemet gelişiyor. Manzaraya bakın… Hz. Ali Efendimizin kuvvetleri Hz. Ayşe validemizin bulunduğu merkeze hücum ediyor, Hz. Ayşe validemizin etrafındaki askerler onu muhafaza için etten duvar örüyorlar. Çıksın kendine güvenen bir deha, bu hadisenin içinden çıplak mantık ile bir izah yolu bulsun. Edebi zedelemeden, ahlakı taşmadan, hukuku ihlal etmeden, haddini de aşmadan bir izah bulmaya çalışsın. Olmaz… Hoyratlığın lüzumu yok, meselenin ucuzculuğa tahammülü hiç yok.

Hz. Ali (RA) Efendimiz ne yapıyor o demde? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-35- HZ. ALİ(RA)-13-

Hz. Ayşe’nin de (RA) bir şekilde içinde bulunduğu ordu hareket ediyor, bundan sonraki gelişmeler nedir?

Cemel vakasının gerçekleştiği yere varmadan önce, yolda, köyün ismini hatırlamıyorum, orada köpekler havlıyor. Burası önemli bir noktadır. Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz bir gün hanımlarına o köyün ismini söyleyerek, “O köydeki köpeklerin kime havladığını keşke bilseydim” diye buyuruyor. Hz. Aişe (RA) Validemiz, ordu o köyden geçerken köpeklerin havladığını duyuyor. Soruyor, “Burası neresidir” diye, o köyün ismi zikredilince, saçını başını yoluyor, “eyvah” diyor, “o benmişim”. Dönme istiyor fakat “o köy değil” gibi bazı ifadelerle ikna ediliyor, aslında aldatılıyor. İşin bir kader planı var, dikkat edin, Hadis-i Şerif gerçekleşecek… Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyanı boşlukta kalır mı? Bu tarafına kimse dikkat etmiyor. Kuru bir kavga, o haklıydı, bu haklıydı… Bunu ne yapacaksınız? Kaderin üzerinde bir güç mü var? Allah’ın Azze ve Celle’nin kudreti ile yarışacak biri mi var?

Bu durum sorumluluğu ortadan kaldırır mı?

Sorumluluğu tayin eden Şeriat’tır. Şeriat’a göre bir fiil neyse odur. Meselenin o kısmın konuşmuyoruz, tabii ki kaldırmaz. Lakin anlaşılmalı ki, evvelinde, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bilgisi dahilinde, vukua geleceğini biliyor. Bakın burada mühim bir husus var, mademki mesele buraya geldi, temas edelim. Biz kadere iman ederiz fakat kaderin ne olduğunu bilmeyiz, dolayısıyla çalışmaya devam ederiz. Kaderi vukuundan sonra biliriz ve rıza gösteririz. Fakat Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize, geleceğe dair çok şey bildirilmiştir, geleceğe ait Hadis-i Şeriflerin manası budur. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın kadere rızası, vukuundan evveldir, ifadelere dikkat edin, “oraya gitmeyin, orada bulunmayın” demiyor, kaderi, bildirildiği kadar biliyor fakat engel olmaya çalışmıyor, kadere rızası, vukuundan evvel. Buna rağmen bazılarının bu hadiseler üzerinden kavga etmesi, çok ahmakça değil midir? Dikkat edin, bir tarafa Risalet’in, vukuundan evvel kadere rızası var, diğer taraftan vakanın faillerinin, vukua gelmiş kadere rızaları var fakat bazılarının bugünden geriye doğru hadiselere bakıp kavga ve fitne arayışı var. Böyle olmaz… Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-34-HZ. ALİ (RA)-12-

Cemel vakasına dönersek…

Coğrafya o kadar şiddetli kaynıyor ki, birinin diğerinden haberi yok. Herkes farklı bölgelerde kuvvet teşkil etmeye başlıyor. Zaten İslam coğrafyasında biat etmeyenler var hala, Hz. Ali (RA) Efendimiz Medine’de halife seçilmiş fakat hala biat etmeyen şehirler var. Bazıları Şam’ın ne yapacağına bakıyor. Böyle bir vasatta herkes Hz. Osman’ın (RA) katillerini arıyor, cezalandırmak için çaba sarfediyor. Bir halifenin ferasetle, basiretle yapması gereken işi yapmak üzere yola çıkıyor Hz. Ali (RA). Ümmetin, İslam devletinin neresinde problem varsa, o problemi çözmek için problemin olduğu koordinatlara doğru harekete geçiyor. Biat etmeyenlerin, biatte tereddüt edenlerin olduğu coğrafyaya doğru… Problem olduğu yerde çözülür. Problemin size gelmesin bekleyemezsini, beklememelisiniz. Nerede problem varsa oraya varacaksınız. Bloke edeceksiniz. Etkilemeyecek dışarıyı. Biat edilmemesi siyasi nizam için çok mühim bir mesele… Ya oturup konuşacaksınız, biat etmemekteki sebepleri neyse dinleyecek ve çözeceksiniz, böyle olmuyorsa, isyan kabul edip bastıracaksınız. Bu kadar rahat konuşmamızın sebebi nedir, çünkü seçilen halife Hz. Ali’dir (RA). Hz. Ali’ye biat etmemenin bir izahı var mı? Veya varsa beyan edin, konuşun, dinleyin, çözün.

O zaman Hz. Ali’ye (RA) biat etmeyenler asi konumunda…

Acele etme azizim. Bahsini ettiğimiz nazari çerçevedir. Ne var ki o dönemde hayat altüst olmuş, zihni evrenler dağılmış, akıl sıhhatini kaybetmeye başlamış. Meseleyi nazari çerçevede konuşmak gerekirse işimiz kolay. Lakin tarihten bahsediyoruz, karışık bir devirden bahsediyoruz. O devirde yaşayan insanları, onların hallerini anlamak gibi bir çaba içinde olmamalı mıyız? Bu, fazla ucuzculuk olmaz mı? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-33-HZ. ALİ (RA)-11-

Hilafeti size teslim etmeye hazırım anlamında yapıyor bunu.

Tabii ki… Makam derdinde değiller, mesele acilen ümmetin vahdetini temin edecek, problemleri çözecek halifenin seçilmesi. Kendi derdinde olan insanlardan bahsetmiyoruz, Allah’ın rızasını talep eden, ümmetin meselelerini dert edinen büyük şahsiyetlerden bahsediyoruz. Çok keskin ve çok derin bir cevaptır o, “verin elinizi ben size biat edeyim”. Çok keskin zira meseleyi anında çözen bir tavır, çok derin zira hilafet makamından feragat edecek kadar yüksek bir feragat… Mesele ümmetin halifesiz kalmamasıdır, başsız kalmamasıdır, vahdetin teminidir.

Hz. Ali (RA) Efendimizin bu tavrı başka bir hususa da işaret ediyor. Hz. Ebubekir (RA) zamanında halifelik hakkı Hz. Aliye aitti filan gibi düşünceler çok garip. Hz. Ali’yi (RA) övmeye çalışırken ne yaptıklarının farkında değiller. Hz. Ali (RA), “illa ben halife olacağım, benim hakkım, benim hakkımı gaspediyorsunuz” türünden düşüncelere sahip değil. Hz. Ali’yi (RA) övmeye çalışırken, onu iktidar heveslisi, iktidar taliplisi, iktidar için diğer sahabelerle küsen(!) hafifmeşrep bir insan haline getiriyorlar. Allah muhafaza…

Hz. Ali (RA) Efendimiz, Hz. Talha (RA) ve Hz. Zübeyr (RA) o cevabı verince tereddütsüz biat etmişler. Anlık çözüm üretme, keskin çözüm üretme dehası… O iki sahabenin bir hususiyeti de “Aşere-i Mübeşşere”den olmalarıdır, biatları bu cihetle mühim. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-32-HZ. ALİ (RA)-10-

Hz. Ayşe’nin (RA) validemizin kılıç kuşanarak Muaviye ile beraber olup Hz. Osman’ın kanın hesabının sorması?

Beraber değiller, bunlar ayrı ordulardır, karıştırılmamalı. Hz. Ayşe (RA) validemiz ile Hz. Talha, Hz. Zübeyr Medine’den teşkil edilen ordu ile Kufe’ye doğru yola çıkmış. Hz. Muaviye ise Şam’da… Halife’nin katli şuurları dağıtmış parçalamış. Onun hesabını sorma konusu, konunun önemi birçok hadiseyi tetiklemiş. Hilafetin katli bahsinin peşine gitmek gerekiyor. Müslümanlar, “geldiler, katlettiler, gittiler, böyle bir konumuz yok bizim” der mi? Yine yanlış anlaşılmasını önlemek için söyleyelim, Hz. Osman’ın katillerinin bulunması konusundaki Hz. Ayşe, Hz. Talha, Hz. Zübeyr Hz. Muaviye’deki düşünce ve talep doğrudur. Yanlış olan, bu talebin yöneltildiği muhataptır. Böyle bir talebin Hz. Ali’ye (RA) yöneltilmesi yanlıştır. Hz. Ali de (RA) onları arıyor. Katilleri arıyor, aramıyor değil ki. Hepsinde aynı hassasiyetler var, aynı şeyin peşine gidiyorlar. Hepsi Hz. Osman’ın katillerini arıyor. Birinin biraz daha cevval arıyor olması önemli değildir. Hz. Ayşe halifenin hesabını sormak için deveye biniyor. Hz. Talha, Hz. Zubeyr sağında solunda kılıç kuşanıyor aynı şey için. Hz. Muaviye Ümeyyeoğulları’na mensubiyetin de getirdiği artı bir hassasiyetle aynı şeyin peşine gidiyor. Hz. Ali (RA) halife seçilmiş, ilk iş halifenin hesabını sormak. Bu hesap Hz. Ali den (RA) sorulmaz ki. O endişeyi ya da o hassasiyeti taşımak değil yanlış olan. Yanlış olan bunu Hz. Ali’ye (RA) yöneltmektir. Hz. Ali (RA) gibi bir adil, âlim, deha sahibi halifeye yöneltmek yanlıştır.

Nasıl oluyor da Hz. Ali’nin (RA) üzerine yürüyorlar, neden yürüyorlar? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-31-HZ. ALİ(RA)-9-

Genel olarak baktığımızda Hz. Ali (RA) devrindeki karışıklık neyin nesidir?

Hz. Ali’nin (RA) devr-i hilafeti, İslam coğrafyasının içten içe iyice kaynayıp, problemlerin gün yüzüne çıktığı zamana denk geliyor. Mesela bir hareket olarak, siyasal bir hareket olarak, zayıfta olsa hilafete isyanın olduğu bir önceki dönemden tevarüs eden bir karışıklık mevcut. Tabii ki Hz. Ali (RA) Efendimizin devrinde başlamış olan bir karışıklık değil, önceki zaman diliminden tevarüs eden bir durum var. Hz. Osman (RA) devrinde başlayan kaotik süreçler devam ediyor hatta halifenin katledilmesiyle daha da güçlenerek ve derinleşerek Hz. Ali (RA) devrine geliyor. Halifenin canına kast edilen bir önceki dönem, akılları patlatıyor. Böyle bir problemle karşılaşmamıştı ümmet daha önce, karşılaşmadığı için bir tecrübe biriktirmemiştir. O büyük nefesin irtihalinden sonraki dönemde birçok ihtimalin tecrübesinin üretilmesine yetecek kadar zaman geçmemişti zaten. Mesela Hz. Osman’ın evinin yani hilafet merkezinin kuşatılmış olduğu bir dönem hayal edebiliyor musunuz? Kimse ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemez hale gelmiş. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-30-HZ. ALİ(RA)-8-

Aynı evin içinde, aynı ailenin içinde yaşadıklarından dolayı bir birlerini yakından tanıma imkanı bulmuşlardır. O ailenin, o iklimin tecrübesiyle de mükemmel bir aile, mükemmel bir aile iklimi oluşturmuşlardır.

Mizaçları mütenasip, terbiyeleri de mütenasip, aynı terbiyeyi gördükleri için aynı ahlaki eğitimden geçtikleri için her cihetten birbiriyle mütenasiptirler. Doğrusu imanları da mütenasip, aynı itikadi eğitimden geçtikleri için. O kadar çok hususiyetleri mütenasip halde ki, mizaçları, imanları, ahlakları, edepleri, terbiyeleri…

Toplumumuz içinde kültür haline gelmiş bir husus var. “Hz. Fatıma gibi kadın ararsın da Hz. Ali gibi olmayı düşünmezsin.” Burada erkek egemen toplumunun yapmış savrukluğu var. Demek ki Hz. Fatıma sadece o dönemin insanlarının değil, bütün erkeklerin “kadın tasavvurunu” oluşturuyor. Fakat Hz. Ali olma konusunda yeterince ortaya konmuş bir çaba var mı acaba?

Herkes kendi mizacına mütenasip ahlakını inşa etmeli ve kuşanmalı zaten. Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin ruhi imtizaçları, başka herhangi birinin Hz. Ali olamayacağını, başka herhangi birinin Hz. Fatıma olamayacağını gösterir aslında.

Ama ulaşılması gereken bir emsal, hedef, ideal olarak tahtlarında oturuyorlar değil mi? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-29-HZ. ALİ(RA)-7-

Tabi peygamberimizin birçok damadı var, kızları ile evlenmiş olan sahabe var, Hz. Osman, “zinnureyn” diye geçer, iki kızıyla evlendiği için, biz Ehli Beyti Hz. Ali ile devam ettiriyoruz. Burada şunu soralım, Hz. Ali (RA) Efendimizin Hz. Fatıma ile evlenmesindeki hususiyet nedir?

Önce sorunun ilk bölümünden devam edeyim. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin diğer kızlarından fazla bahsedilmez hakikaten. Ya da Hz. Fatıma daha fazla dikkat celbeder, daha fazla konuşulur. Bu durum, Allah Resulü’nün Aleyhisselatü Vesselam efendimizin diğer kızlarına sevgisinin daha az olduğu manasına gelmez. Fakat Hz. Fatıma validemize olan alakası daha görünürdür. Ümmetin dikkati de 14 asırdır Hz. Fatıma’da temerküz etmiştir. Bunun anlaşılabilir sebepleri var. Hz. Fatıma validemiz Ehli Beytin annesidir, Hz. Ali Ehli Beytin babasıdır, netice olarak her ikisi, Risaletten sonraki birinci nesildir. Dikkat orada yoğunlaşmış, dikkat yoğunlaşınca rikkati davet etmiştir. Daha titiz, daha yoğun meşgul olunmuştur.

Hz. Fatıma validemiz evlenme çağına geldiğinde… Burası calib-i dikkattir, çok sayıda taliplisi vardır. Taliplisi derken, gönlünden geçiren çok sayıda sahabe mevcuttur. Mesele evlenmekten ibaret değil tabii ki, mesele Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam efendimize damat olmaktır, böyle bir asalet ve şeref payesine talip olmaktır. Hz. Fatıma, evlenme çağına geldiğinde asaletin ve şerefin kaynağı, merkezi olmuştur. Zamanı geriye sararak Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz ile akraba olamazsınız, bu sebepledir ki o muhteşem asaletin tek mecrası olarak Hz. Fatıma validemiz kalmıştır. Validemizle izdivacı muhayyilesinden geçiren sahabe, özünde bu asalete taliptir, bu asaleti elde etmenin de son imkanıdır Hz. Fatıma validemiz. Okumaya devam et

Share Button