TAKSİM MİSALİNDE “DÜŞÜNCE SIKIŞMASI” PROBLEMİ

TAKSİM MİSALİNDE “DÜŞÜNCE SIKIŞMASI” PROBLEMİ
Bazen hadiseler bir noktaya gelir, yoğunlaşır ve sıkışır. Bir türlü problemler çözülemez, çözüm üretilemez olur. İnsanın zihni evreni, o uçsuz bucaksız ufkunu kaybeder, birkaç milimetre karelik bir alana mahkum olur. Öyle ki kımıldayamaz hale geldiği vakidir. Düşünememek çok zor bir durumdur, dayanılır bir hal değil. Zihni faaliyet tıkandığında zoraki ve patlama şeklinde hareket, davranış, hamle başlar. Kaynağında düşünce olmadığı için, patlama şeklinde zuhur eder, bu durumda makul bir davranış beklenmez. Makul davranış, makul düşüncenin neticesidir, düşünce sıkışmasında hiç düşünce kalmadığı için makul davranış muhaldir.
Düşünce sıkışmasında insanların imdadına yetişen “ezberlerdir”. Düşünce sıkışması, düşüncesizlik halidir, kimse bunu kabul ve itiraf etmez, hızlı şekilde ezberlerine sarılır ve savrulur. Müthiş bir aldanıştır bu çünkü ezberler işe yaramadığı ve düşünce de üretilemediği için sıkışma gerçekleşmiştir.
Gerçek fikir adamları için çıldırtıcı bir haldir. Bir fikir üretememek, bir çözüm geliştirememek, bir tedbir yolu bulamamak, ucuz ve sahtekarların dışındaki fikir adamları için kabir azabı gibidir. Bir metrekarelik hücrede daima ayakta kalmak mecburiyeti gibi, insanın duvarları tırmalamasına sebep olur. Uçsuz bucaksız ovalarda, görünmez bir elin boğazını sıkması gibidir, ufku görüyor ama nefes alamıyorsunuz.
* Okumaya devam et

Share Button

İNSAN ZİHNİNİN ANA HARİTASI

insanzihniİnsan birçok bilinenine rağmen hala çok bilinmeyenli bir denklemler toplamı olarak tüm giriftliğini muhafaza etmeye devam etmektedir. Birçok denklemin bulunması, her denklemin kendi başına bir çözümünün olduğu anlamına gelmemektedir. Aslında zorluk bu noktada başlar. Bir çok denklem, tek denklemin birer unsuru olarak karşımızda durmakta ve toplam denklem çözülemediği takdirde hiçbirinin ayrı ayrı çözüm imkanı bulunamamaktadır.

İnsanı anlamaktaki temel problemlerden birinin ve belki de birincisinin insanda yeri belirlenmiş bir “sabit” arayışının netice vermemiş olmasındandır. Eğer merkez olabilecek bir sabit bulunmuş olsaydı insan ile ilgilenen bilimler büyük bir iş başarmış ve insanı anlama ve anlatmada en büyük adımı atmış olacaklardı. Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-4-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-3-RUHİ SAFHA-2-

Ruhi safha bedeni tekamülün başlarına isabet ettiği için ruh, bedeni kullanmaksızın (en az kullandığı safhadır) faaliyet gösterir. Bu temel özelliği esas almak ve tüm talim ve terbiye tatbikatlarını bu esas üzerine inşa etmek gerekiyor.
Ruhun dünyadaki en saf faaliyet safhası olan (tasavvuf mecrası hariç) bu yaş aralığı, “ruhi talim” devridir. Ruhun saf olarak öğrendiği ve anladığı bir devirde, ancak “ruhi talim” gerçekleştirilebilir. Ruhi terbiye değil, ruhi talim… Bu noktaya dikkat etmeliyiz. Terbiye nefs için, talim ise ruh içindir. Bu sebeple “ruhi safha” talim safhası, “benlik safhası” yani nefsin doğduğu safha ise terbiye safhasıdır. İlerleyen safhalarda ise talim ve terbiye birlikte yapılır.
Doğumdan nefsin zuhuruna kadar ki süreç, talim safhasıdır. Günümüzde bu safha, tamamen boş geçirilir, bebek bu safhada herhangi bir talime tabi tutulmaz. Oysa bu safhada ruh, lisan öğrenmek gibi en derin idrak faaliyetini gerçekleştirir.
Saf ruhi safhasının paradoksal bir hususiyeti var, bir taraftan insanın en derin idrak safhasıdır diğer taraftan bebek ağlamak ve gülmekten başka bir tepki vermez. Bu hususiyet insanı aldatır, talim faaliyetinin lüzumuna inanmayı zorlaştırır. Talim faaliyetlerinin aksülameli olmadığı, bebek hiçbir tepki vermediği için talimin yapılamayacağı zannedilir. Bu zan, saf ruhi safhada talimin lüzumunu izah etmeyi zorlaştırır. Okumaya devam et

Share Button

ANLAYIŞ ve TEFEKKÜR-E-KİTAP-Haki DEMİR

İnsan zihninin bir özelliği var, kesintisiz deveran halinde olmak… Zihni faaliyeti gerçekleştirmek için gayret etmek gerekmez, o kendiliğinden hareket halindedir. Zihni faaliyeti durdurmak ise imkansızdır. Zihnin kendiliğinden faaliyet göstermesi, zihni faaliyet ile tefekkür faaliyetini birbirine karıştırmamıza sebep oluyor. Zaten hareket halinde olan zihnin çalkalanışlarını tefekkür faaliyeti zannediyoruz. Tefekkür faaliyeti ile ilgili en ciddi problemlerden birisi budur. Okumaya devam et

Share Button

BATI ÇÖKÜYOR-E-KİTAP-Haki DEMİR-

Batı çöküyor, o ihtişamlı görünen, o hiç yıkılmaz zannedilen batı çöküyor. Batıdan, doğudan ve Türkiye’den bazıları bunu görmese, inanmasa, anlamasa da çöküyor. Batının çöküşündeki orijinallik, çöküşünün anlaşılmasına mani oluyor. Batı kendi medeniyet kaynaklarındaki özelliklerden dolayı çöküyor, yani aslında batı, kalkınırken aynı zamanda çöküş dinamiklerini de temeline yerleştirmişti. Bunu göremeyenler, çöküşe kanaat getiremiyorlar.

Batı çöküyor çünkü bir asırdır felsefi krizde. Felsefi krize girmesinin sebepleri çok ve çeşitli ama felsefi kriz başlayalı uzun zaman oldu. Makyajındaki ihtişam, derinlerdeki felsefi krizi perdelemiş ve görülmesini önlemişti. Hala da iktisadi krizden ibaret bir sarsıntı zannediyorlar. Mesela kapitalizm, batıyı kalkındırmıştı eskiden ama şimdi çöküşüne sebep oluyor. Mesela pozitif bilimlerin felsefeden bağımsızlaşmasını matah bir şey zannetmişlerdi, bu durum felsefi krizi tetikledi ila ahir… Okumaya devam et

Share Button

DÜŞÜNCE VE SİYASETİN SEVİYESİZLİĞİ

Siyasi alan fazla görünür halde. Bunun sebebi malum, iktidar alanı olmasıdır. İktidar, iktidar mücadelesi, devlet ve halk üzerinde kullanılan yetkilerin siyasi alana yığılmış olması, siyaseti fazla görünür kılıyor. Hem kullandığı yetkiler bakımından hem de fazla görünür olmasından dolayı, ülkedeki tartışmaların kahir ekseriyeti siyasi alanda gerçekleşiyor. Bu durum ne kadar sağlıklı, olması gereken bu mudur, siyaset hakettiğinden fazla bir ilgiye mi sahiptir gibi bir çok sorunun cevabı tartışılmalıdır.
Bir ülkedeki yetki temerküzünün merkez üssünün siyasi alan olması, siyasi alanın mahiyetinden dolayı yanlış gelmiyor. Ne var ki bu durum, ülkenin Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan bir kültüre işaret ediyor. Siyasi alandaki yetki yığınağının bu çapta olması aslında sağlıklı bir yapıya işaret etmez. Yetkinin mümkün olduğunca dağıtılması, paylaşılması, halka yayılması gerekir. Burada bahsettiğimiz yetki dağılımı, yasama, yürütme, yargı arasındaki paylaşım değil. O paylaşımın yapılması zarureti açık. O taksimatın dışında da bir yetki dağılımı ve paylaşımı şart. Okumaya devam et

Share Button

AĞLAMA MESELESİ

AĞLAMA MESELESİ
Diyarbakır emniyet müdürünün, “dağda ölene de ağlamak gerekir” şeklinde özetlenecek açıklaması, uzun bir tartışmayı ateşledi. Bir emniyet müdürünün açıklamalarına başbakandan muhalefet partileri genel başkanlarına kadar herkes cevap verdi. İlginç değil mi? Böylesi daha önce görülmüş müydü? Başbakanın tam aksine bir açıklama yapmasına karşılık emniyet müdürünün hala görevde olması, görevden alınmasının gündemde bulunmaması da ayrıca ilginç. Tartışmalardan görüldüğü kadarıyla emniyet müdürü, ilgili konuda “devlet politikasının” aksine bir açıklama yaptı. Türkiye’de bir emniyet müdürü (yani bir bürokrat) devlet politikasının zıddına bir açıklama yapıyor ve görevde kalıyor, bu nokta calib-i dikkattir.
Emniyet müdürünü, bu açıklamasından dolayı neden görevden almıyorlar? Hem de muhalefetin bile tepki gösterdiği, görevden alınmasını talep ettiği halde. Sadece bu durum bile ülkenin değiştiğini göstermeye kafi. Bir bürokratın devlet politikası aleyhine beyanda bulunması, görevden alınması için kafi gelmiyor anlaşılan, doğrusu da bu. Lakin bürokratın, düşüncesini “ifrat” derecede ifade etmesi görevden alınmasına kafiydi, bu sebeple görevden alınsaydı yanlış da olmazdı. Buna rağmen görevden alınmaması ise dikkat çekicidir, bir açıdan bakıldığında bu da doğrudur. Okumaya devam et

Share Button

DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ Mİ DÜŞÜNCE KRİZİ Mİ?

DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ Mİ DÜŞÜNCE KRİZİ Mİ?
Muhalefetin iki çeşidi var, birisi hükümete muhalefet diğeri sisteme… Bir ülkedeki siyasi ve hukuki rejime muhalefet etmek, sisteme muhalefet etmektir. Hükümete muhalefet etmek ise, ülkedeki rejimle problemi olmayanların, iktidar mücadelesidir. Demokratik siyasi rejimler, muhalefeti, sistemden alıp hükümete indirme çabasıdır. Demokrasiler, halkın kendini istediği gibi yönetebilme imkanını, mekanizmalarını, süreçlerini, müesseselerini oluşturduklarını düşünürler, bu sebeple de sistem muhalifliğini ortadan kaldırdıkları kanaatindedirler. Çok genel prensipleri vardır ve o geniş çerçeve herhangi bir muhalif düşüncenin yeşermeyeceğini hayal ederler. Oluşturdukları siyasi evrenin tüm siyasi düşünceleri kuşatabileceği vehmini besler. Bu vehim veya kanaat ile işe başlayan demokratik rejimler, sistem muhalefeti gelişmeyeceğine dair rüyaya yattıklarında, altmış yıl kadar önce kabus görmeye başladılar ve bazı sınırlar getirmek zorunda kaldılar.
Demokratik rejimlerde sistem muhalefetinin gelişmeyeceği zannı, tek kültür havzasında nispeten mümkündü. Kaldı ki batı kültür havzasında yeşeren demokratik rejimler, ilk sınırlarını da orada koymak zorunda kaldılar ve faşizm ve nazizmi yasakladılar. Aynı kültür havzasında bile sistem muhalefetinin gelişmesi mümkün olmuştu, zira insan aklı, aynı kültür havzasında bile farklı siyasi düşünceler ve buna bağlı olarak siyasi rejimler geliştirebiliyordu. İkinci dünya savaşındaki ağır mağlubiyet, faşizmi ve nazizmi bir müddet baskı altında tutma imkanı tanıdı. Yasaklamaktan ziyade kültürel baskı demokrasi dışı siyasi yönelişleri engelledi. Okumaya devam et

Share Button

“SELÜLOZOFİLLER” VE “BİBLYOFİLLER”

“Selülozofiller” ve “Bibliyofiller”

Bilginin, düşüncenin ve edebiyatın kapısını kitaplar açar. Milletlerin ilmî ve edebî mahsullerini kitaplarla öğrenebilir insan. Kitap ve insanın dostluğu semavî kitaplarla başlar. Sonra mukaddes kitapların izini süren ve şerh eden kitaplar sayesinde insan ve kitap arasındaki teati günümüze kadar her sahada içtimaî bir güç haline gelir; büyük medeniyetler ve kültürlerde iktidarını sürdürür.

Öyle ki, kitap ve insan arasındaki rabıta bazen aklın, faydanın haddini aşarak sevimli bir müptelâlığa ve patolojik bir iştigale dönüştüğü de olmuştur. Kıdemli sahaflar kitap tiryakilerine çarpıcı isim ve sıfatlar vererek, onları eğilimlerine göre tasvir ve târif etmişlerdir.
Cemiyetimiz kitapla haşir-neşir olana kitapsever (bibliyofil) veya kitap müptelâsı demiştir. Âlim, muallim, hocaefendi gibi cemiyetimizde karizması olan statüler için kitapla iştigal etmek hürmete şâyandır. “Faydasız ilimden Allah’a sığınmak” düsturundan uzak, malâyanî bir şekilde kitaba tutulanlar kitap hastası (bibliyoman) veya kitap delisi denilerek küçümsenmiştir. Okumaya devam et

Share Button

GÜNDEM YOĞUNLUĞU VE DÜŞÜNCE HIZI

GÜNDEM YOĞUNLUĞU VE DÜŞÜNCE HIZI
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun eski Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Habertürk gazetesinden Elif KEY ile yaptığı mülakatta bir hususa dikkat çekmiş. Gündem yoğunluğu… Bu konu önemli, Avrupalı bir gazeteci ve siyasetçi üzerinden değerlendirmek bize mukayese imkanı da vereceği için mezkur şahsı ve tespitini yazımıza misafir ettik.
Mülakatın ilgili kısmı şu;
– Türkiye’de sabah tutuklamalarla kalkıyoruz, öğlen ülkenin bir yerinde deprem dahi olsa gece dizileri konuşuyoruz. Sizce Türk olmak ne kadar kolay ne kadar zor?
Çok zor. Türkçem o kadar iyi olmadığı için ülke gündemini biraz geriden takip ediyorum ve bu benim avantajım, çünkü olaylar sakinleştikten sonra daha rahat bakabiliyorum. Siz her gün bir sürü topun peşinden koşmak zorundasınız. Herhalde Türk olsaydım delirirdim. Bir sürü konu çözümsüz bırakılıyor. Sonrasında hasara bakılmıyor. Ülkenin nereye gittiği, nasıl bir polarizasyondan geçtiği görülmüyor.
Her gün bir çok konunun peşinden koşmak mecburiyeti, hiçbir topun yakalanamayacağını gösterir. Bir konuyu derinliğine düşünememek, illiyet irtibatını idrak edememek, ufkunu görememek, fikir bir tarafa bilgiyi bile parçalı hale getiriyor. Herhangi bir konu hakkındaki tüm bilgilerin öğrenilmesine bile fırsat vermiyor. Malumdur ki bilgi eksikse fikir de eksiktir.
Tefekkür nazik iştir, aceleye gelmez. Tefekkürün hazırlık safhası olan öğrenme süreci bile aceleye getirildiğinde verim alınamıyor. Gündemin yoğunluğu ve hızlı akışı (değişimi), meseleler üzerinde tefekkür faaliyetini zorlaştırıyor. Zihni evren, acele etmek zorunda kaldığında, şablonlara teslim oluyor ve tefekkür faaliyetini iptal ediyor.
Zihni evrenin tabiatı, muhatap olduğu bir konuyu açık bırakmaya uygun değil. Muhatap olduğu her konu hakkında muhakkak nihai kararı veriyor. Bir konu hakkında karar (yani hüküm) verilmezse zihni evren o mesele ile mütemadiyen ilgilenmek durumunda kalıyor. Gündemin yoğunluğu ve akış hızı dikkate alınırsa, zihni evrenin sayısız konuyu açık bırakması gerekiyor. Bir konuyu açık bırakmak, o konuyu sürekli takip etmek, yeni bilgilerle beslemek ve ciddi bir tefekkür faaliyeti ile ihata etmeye çalışmaktır. Bu durum dehşetengiz bir zihni yoğunluk demektir. Çok ender zihni organizasyonlar buna dayanabilecek durumdadır.
Tefekkür faaliyeti zihni evrenin ana mecrası ise, zihni yoğunluğa dayanması mümkün. Yani fikir, ilim ve sanat adamlarının zihni evrenlerinin bu tür bir yoğunluğa dayandığı kabul edilir. Zihni evrenin ana mecrası tefekkür değil de öğrenme faaliyeti ise, “açık konulara” tahammül etmesi beklenmez. Gündemin her değişmesinde, eski gündem maddesinin bir şekilde karara bağlanması gerekir. Zihin bunu otomatik olarak yapar. Eksik bilgi ve sıfır tefekkürle karara bağlanan meselelerin en büyük yardımcısı şablonlardır. Şablonlar (yani ezberler), herhangi bir konuda sıfır bilgiyle bile karar verme imkanının olduğu vehmini üretir. Bu şekilde işleyen bir zihni evren, ezberlerini sürekli güçlendirmek zorunda kalır.
Televizyondaki tartışma programlarını izlemek bu durumun başka bir misalidir. Taraflar birbiriyle tartışırken, izleyici, söylenen sözlerin doğru mu yanlış mı olduğunu değerlendirme imkanı yoktur. Çünkü yayın akıp gitmekte ve karşı taraf cevap vermektedir. Taraflardan birinin söylediği bir cümleyi üç saniye düşünecek olursanız, “takip insicamınız” bozulur. Dolayısıyla izleyici tefekkür faaliyetini iptal eder ve horoz dövüşü seyretmeye başlar.
*
Bu hadiselere bakınca düşünce hızının ehemmiyeti fark ediliyor. Düşünce hızı, üzerinde çalışılan bir bahis olmamıştır hiç. Oysa insan meselesinde böyle bir bahis vardır. Üstelik bunun orijinal misalleri de cemiyette görülmekte ve hayran kalınmaktadır. Fakat bahsin başlığı bile bilinmediği için, hayattaki misalleri farklı isimler altında zikrediliyor, “hazır cevaplılık”…
Düşünce hızı yüksekliği umumiyetle yüksek zeka ile karıştırılıyor. Bunun sebebi, umumiyetle yüksek zekaların düşünce hızının fazla olmasındandır. İki haslet bir insanda bulunduğunda, o iki hasleti birbirine bağlamak kadim yanlışlardan biridir. Birbirine bağlı olması veya birbirinin mütemmimi olması ihtimali tabii ki var. Fakat bu şart değil. Yüksek düşünce hızı, ayrı bir istidattır ve bu istidat umumiyetle yüksek zekalarda mevcuttur. Fakat normal zekalarda da, az da olsa, yüksek düşünce hızına rastlandığı vakadır.
İçinde yaşadığımız çağ, yüksek düşünce hızını şart koşuyor. Ayakta kalabilmek, başarılı olabilmek için hızlı düşünebilmek gerekiyor. Bu ihtiyaç sadece Türkiye ile mahdut değil. Fakat Türkiye yeniden inşa döneminde olduğu için ihtiyacımız daha fazla.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

Share Button

YENİ BİR ÇALIŞMA KONUSU “DÜŞÜNCE TEKNİKLERİ”

DÜŞÜNCE TEKNİKLERİ

Bir taraftan akıl inşası çalışmalarına devam ederken, diğer taraftan “düşünce teknikleri” alanında çalışmalara başlıyorum. Birkaç arkadaşın da konuya dahil olduğu bu teşebbüsümüzde bir “çalışma gurubu” kurduk. Yine tahmin edileceği gibi Haki Demir beyin eserleri üzerinde çalışacağız. Gerçekten bitmez bir kaynak, Haki beyin eserleri.

Haki beyin eserlerinden şimdiye kadar tespit ettiğimiz çalışma başlıkları şunlar. Çalışmalarımızın devamında başka başlıklar da ortaya çıkabilir. Onları da ortaya çıktıkça bu listeye ekleyeceğiz. Başta Haki bey olmak üzere herkesin tekliflerine açığız.

*Nokta derinleşme tekniği
*İnsanları tanıma tekniği
*Aklı yeniden inşa etme tekniği
*Düşünce gücünü geliştirme tekniği
*Stresten kurtulma tekniği
*Öfke kontrolü tekniği
*Duygu kontrolü tekniği
*İkna tekniği
*Akıl testi uygulama
*Zeki akıl oluşturma tekniği
*Akıllı zeka oluşturma tekniği
*Güçlü kişilik kazanma tekniği
*Kişilik sunum tekniği
*Kişilik analiz tekniği
*Farklı akıl organizasyonları
*Karakter analizleri tekniği
*Akıl yaşını tespit etme tekniği
*Aklın kilitlenmesini çözme tekniği
*Duygusal kilitlenmeleri çözme tekniği
*Farklı düşünce teknikleri
*Düşünce nötralizasyonu tekniği
*Düşünceyi sadeleştirme tekniği
*Kilitlenmiş kişilikleri çözme tekniği
*İnsandaki enerji kaynaklarını keşfetme tekniği
*Zekayı kullanma tekniği
*Zihni arıtma tekniği
*Duygu yığınağı (dikkatin toplanması için)

Haki beyin bu konularda çalışmaya ara vermesi bizim için büyük eksiklik. Fakat onun daha önemli meselelerle meşgul olduğunu görüyoruz. Akıl inşası ve düşünce teknikleri alanlarında çalışmamızdan memnuniyet duyduğunu biliyoruz. Arzumuz, bize yardım etmesi.

Share Button

SAF DUYGUYA ULAŞMAK MÜMKÜN MÜ? -1-

Duyguya saf haliyle ulaşmak veya saf duygu tezahürlerini yaşamak veya saf duygu üretmek mümkün mü? Hemen ifade edelim ki, insanlar saf duyguya ulaştıklarında elde edecekleri “zevk”in nasıl bir şey olduğunu bilselerdi, hayatları boyunca, bir saniyelik dahi olsa “saf duygu”ya ulaşmak için canhıraş bir çaba gösterirlerdi.

İnsanın ruhi ve zihni dünyasında meydana gelen sayısız faaliyetin iki temel kategorisi olduğu malumdur. Duygu ve düşünce… Gerçekleşen faaliyetlerin tamamı bu tasnif içinde mütalaa edilebilir. Duygu ve düşüncelerin normal şartlarda birbirinden tamamen müstakil olarak meydana gelmedikleri ise sabittir. Mesele, duygu ve düşüncenin birbirinden tamamen bağımsızlaştırılmasının mümkün olup olmadığıdır. Saf duyguya ulaşabilmek aynı zamanda saf düşünceye de ulaşabilmektir.

Duygu veya düşünceyi saf haliyle elde etmek için takip edilecek yolların neler olduğu sorusuna ilk bakışta verilecek cevap; ya “birbirinden tefrik etmek” veya “birini sıfırlayarak diğerine sahip olmak” şeklindedir.

Duygu ve düşünceyi birbirinden tefrik etmek kabil değildir. Zuhur etmiş olan duyguya, düşünce herhangi bir safhasında nüfuz etmiştir. Nüfuz etmiş olan düşünceyi duygunun muhtevasında teşhis etmek bile fevkalade zordur. Teşhisi kabil olmayanın tefrik edilmesi imkânsızdır. Keza, düşünce faaliyeti cereyan ettiğinde ve düşünce meydana geldiğinde, duygu herhangi bir safhasında düşünceye nüfuz etmiş haldedir. Düşüncedeki duygu izlerini teşhis etmek kabildir ama birbirinden tefrik etmek fevkalade zordur. Meydana gelmiş düşünceden duyguyu, zuhur etmiş duygudan düşünceyi tefrik edemiyorsak yapmamız gereken duygu ve düşünceyi kendi kaynaklarına kadar takip etmek ve kaynaklarında zapt altına almaktır. Kaynağına kadar ulaşırsak belki saf hallerini müşahede etme imkânına kavuşabiliriz.

*

Düşünce faaliyetinin merkezlerinden birisi zekâdır. Fakat zekânın gerçekleştirdiği düşünce faaliyeti eksiktir. Başka bir ifadeyle zekânın gerçekleştirdiği faaliyet, düşünce faaliyetinin başlangıcıdır. Zekânın faaliyetine “tam düşünce” değil de “ham düşünce” diyebileceğimizden dolayı düşüncenin saf haline yaklaşmak ne kadar mümkün olur?

Zekânın akıl ve şuurdan bağımsız olarak tek başına gerçekleştirdiği düşünce faaliyeti, düşüncenin tüm şartlarına sahip olmaz. Düşünce faaliyetinin kendini ikmal etmesi için en azından birkaç tane “metodu” kullanması gerekmektedir. Muhakeme, muhasebe, mukayese, istidlal vesaire düşünce metotlarından birkaçını kullanmaksızın gerçekleşen zihni faaliyet, düşünce faaliyeti mahiyetine kavuşamaz. Bu ve benzeri düşünce metotlarını kullanan “merkez” ise zekâ değil akıldır. Zekânın gerçekleştirdiği faaliyetlerden elde ettiği verimleri akıl, değerlendirmezse (düşünce metotlarını kullanarak yoğurmazsa) düşünce faaliyeti meydana gelmez. Tam düşünce faaliyetinin olmadığı ihtimalde, saf düşünceye ve dolayısıyla duygunun saf haline ulaşmaktan bahsetmek doğru görünmüyor.

Düşüncenin kaynaklarından (düşünce merkezlerinden) birisi de, akıldır. Akıl düşünce faaliyetinde bulunan merkezlerden birisidir. Aklın düşünce faaliyeti, “tam düşünce” faaliyetidir. Aklın düşünce faaliyetine başlayacağı anı tespit edip o noktadan sonra düşünce faaliyetini takip edebilirsek belki saf düşünceye yaklaşmış oluruz. Düşünce merkezlerinden birisi de şuurdur. Şuurun düşünce faaliyeti, “mütekâmil düşünce faaliyeti” olarak ifade edilebilir. Saf düşüncenin aranması gereken yer, esas olarak şuurdur. Saf düşünceye en fazla yaklaşabilecek kişiler de şuur sahibi kişilerdir.

*

Saf duyguya yaklaşabilmek için duygunun merkezine seyahat etmek, saf düşünce arayışından daha zordur. Düşüncenin kaynakları (merkezleri) daha bilinebilir olduğu için belki de daha kolay ulaşılabilir. Fakat duygunun kaynağı, düşüncenin kaynakları kadar kolay ulaşılabilir değildir. Duygunun kaynağı, birinci basamakta “ben hassası” olarak ifade edeceğimiz “benlik” merkezidir. İnsandaki “ben merkezi” dikkatle tetkik edildiğinde aklın da zekânın da kaynağı olduğu görülür. “Ben merkezi” insan iç dünyasının görünür (anlaşılabilir) ilk merkezidir. Bu merkez, aklın ve zekânın da kaynağı olmak bakımından hem düşünceye ve hem de duyguya kaynaklık etmektedir. “Ben merkezi” sadece şuuru taşıyamaz ve şuur insan benliğinin dışında ve üstünde teşekkül eder. Şuurun temel özelliklerinden birisi zaten budur. Yani şuur, insanın, benliğinden daha yükseklere çıkabildiği bir “varoluş” seviyesidir.

Benlik merkezi, duygunun görünür ilk kaynağı olmasına rağmen düşüncenin ikinci basamaktaki (daha derindeki) kaynağıdır. Bu sebeple duygu aklın ve zekânın gerçekleştirdiği düşünce faaliyetlerine daha derinlerde nüfuz etmektedir. Dolayısıyla düşünce faaliyetindeki duyguyu teşhis ve tefrik etmek daha fazla zorlaşmaktadır.

*

Şuurun benlik merkezi üstünde gerçekleşen bir idrak (ve tefekkür) merkezi olması, saf düşünceye şuurun faaliyetlerinde yaklaşmayı daha fazla mümkün hale getirmektedir. Fakat saf duyguya şuurun faaliyetlerinde daha kolay yaklaşmanın mümkün olduğunu söylemek kabil değildir

*

Duygunun nihai kaynağı ruhtur. Duygu, ruhi hamlelerin vasıtasız (doğrudan) tezahürüdür. Ruhi hamleler insan iç âleminde bulunan birçok merkez marifetiyle (vasıtasıyla) zuhur eder. Akıl, zekâ, şuur, hafıza, vicdan, irade vesaire iç âlem merkezleri ve mekanizmaları marifetiyle zuhur eden ruhi hamleler, bu merkezlerin mahiyetine bürünerek görünür hale gelir. Fakat ruhun vasıtasız olarak eşya (obje) âlemine saçtığı aksiyonları da vardır. Duygu, budur. Duygunun vasıtasız tezahür eden ruhi hamle olması, ona, hiçbir şeyin karışmayacağı veya nüfuz etmeyeceği manasına gelmez. Düşünce, duyguya bir şekilde nüfuz etmekte ve onun safiyetini bulandırmaktadır.

Burada alaka celbedici olan nokta, duygunun kaynağının düşüncenin kaynaklarından daha derinde olmasına rağmen duyguya düşüncenin karışabilmesidir. Bu durum, duygunun saf haliyle kaynağından zuhur ettiğini fakat insanın iç âleminden (zihni evreninden) geçerken düşünceyle karıştığını göstermektedir. Bu sebeple “saf duyguya” ulaşmak, “saf düşünceye” ulaşmaktan daha kolay gibi görünmektedir. Zira insan iç dünyasında derinleşmek kabil olursa saf duyguya ulaşılabileceği anlaşılmaktadır. Saf düşünceye ulaşmanın zorluğu, duygunun kaynağının düşüncenin kaynağından daha derinlerde olmasıdır. Öyleyse duygu, düşünceye daha doğarken karışmakta ve hatta düşüncenin doğumunu gerçekleştiren sebepler veya kaynaklar arasında bulunmaktadır. Duyguya muhtaç olmaksızın düşünce faaliyetinde bulunabilmek kabil olmalı ki, saf düşünceye ulaşmak mümkün olsun…

*

Duyguya düşüncenin karışması, her türlü insani endişe, ihtiyaç, korku, tabu, peşin fikir, ümit vesaire halin karışması manasına gelir. Bunların tamamının düşünce olmadığı vakadır ama düşünceyi harekete geçiren saikler olduğu için düşünceyle beraber duyguya karışırlar. Düşünceye duygunun karışması, düşüncenin muharrik gücünün (aslında enerjisinin) duygu olmasındandır. Genellikle duygu olmadan düşünce faaliyeti meydana gelmemektedir. Düşüncenin sebebi değil ama enerji kaynağı duygudur. Saf düşünceye ulaşmak veya yaklaşmak, duyguya muhtaç olmadan düşünebilme kudretine kavuşmaktır. Zorluğu da buradadır. Saf düşüncenin enerji kaynağı, duygu değil düşüncenin sebebi olan şeydir. Duyguya muhtaç olmadan düşünebilmek, “doğru düşünce faaliyetinin” teminatıdır. Çünkü duygu, düşünceyi insan benliğine doğru vakumlar. Bu vakumlama düşünceyi sübjektivitenin parantezine hapseder.

*

Saf duygu, sınırsız zevktir. Saf düşünce, derinliği ölçülmez idraktir.

Duygu, zevkin kaynağıdır. İnsanın zevk katsayısını duygunun saflık derecesi tayin eder. Duyguya bilgi ve düşünce ne kadar karışırsa safiyeti o nispette kaybolmakta ve zevk katsayısı düşmektedir. Akıl ile duygunun zıt ilişki içinde bulunmasının sebebi budur.

Saf duygu, aşkın ta kendisidir. Saf düşünce, idrakin ta kendisidir.

Saf düşünceye yaklaştıkça “idrak”, saf düşünceden uzaklaştıkça “kabul” ortaya çıkar. Saf düşünce, varlık ve vakıaları “her neyse o” haliyle yani eşyayı kendi merkezinde idrak etmeyi mümkün kılar. Saf düşünceden uzaklaştıkça, varlık ve vakıalar, “nasıl olması isteniyorsa o haliyle” kabul edilir. Kabul edilir zira orada idrak etmek değil takdir etmek veya değer atfetmek vardır.

*

Saf düşünceye her insanın yaklaşabileceği vaka, kırk derece ateşte düşünebilmektir.

Kırk derece ateşte düşünebilmek başlı başına bir maharettir mutlaka fakat düşünebilen insanlar görürler ki, düşünce faaliyeti duygudan bağımsızlaşmıştır. Kırk derece ateşte düşünebilmenin zorlukları, duygu tezahürleri olmadığı için düşünce faaliyetinin enerjisi temin edilememekte ve duygunun düşünce faaliyetine kattığı anlamlandırma yok olmaktadır. Duygu olmadığı için enerji ve anlam meydana gelmemekte bu da düşünmeyi lüzumsuz göstermektedir. Kırk derece ateşte düşünmenin en önemli özelliği derin bir anlamsızlıktır. Anlamsızlığın kaynağı ise zevksizliktir. Hakikaten insanın yaşadığı her hadisede zevk, bir boyut olarak bulunmaktadır. Zevkin bulunmadığı hadiselerde ise bir anlam vardır. Gereklilik de bir anlam ihtiva etmektedir. Anlamsızlık ve zevksizlik, düşüncenin pratik lüzumunu ortadan kaldırmaktadır. İnsan iç âleminin sıfır anlam ve sıfır zevk noktası, garip görünse bile “saf düşünce”ye en fazla yaklaşıldığı yerdir. Anlam, bir açıdan bakıldığında insanın o ana kadar hayata dair biriktirdiği kabulleridir. Anlam kaybı, insanı kabullerinden bağımsızlaştırmaktadır. Kabullerden bağımsızlaşmak, saf düşünceye yaklaşmak cihetinden fevkalade bir hamledir.

İnsanın kabullerinden bağımsızlaşması veya kabullerinden azade şekilde düşünebilmesi normal şartlar altında mümkün değil. Kabullerden bağımsızlaştığında insanların düşünce faaliyetinde bulunması anlamsız ve lüzumsuz geliyor. İşte bu lüzumsuzluk ve anlamsızlık haleti içinde gerçekleştirilen düşünce faaliyeti, idrak edebilmenin birçok şartına sahiptir.

Saf duyguya her insanın yaklaşabileceği hadise, orgazm halidir.

Orgazm hali, bedeni bir boşalmadır ama daha çok hissi (duygusal) bir boşalmadır. En önemli özelliği ise, duygu tezahürünün düşünceyi asgariye indirmesidir. En şiddetli duygu tezahürlerinden biri olan öfke de bile düşünce, orgazm halindeki kadar azalmamaktadır. Orgazm halinin “bedeni aksiyon” olduğu düşüncesi temel yanlışlardandır. Her nedense orgazm halini meydana getiren fiilleri ruha yakıştıramadığımız için vakayı, bedeni aksiyon olarak kabul etmek çabasındayızdır.

Duygu tezahürü, ruhun varlığa yönelmesinin “bilgisiz” halidir. Bilginin sıfır halinde meydana gelen aksiyon, “mananın” suret olmaksızın zuhur etmesidir. Duygunun mutlaka suret aramasının sebebi de mananın suretsiz zuhur etmesidir. Bilginin (aklın) Varlığa yönelmesi ile duygunun varlığa yönelmesi arasındaki kesafet (yoğunluk) farkı bu sebepledir. Duygunun varlığa yönelmesindeki kesafetin daha fazla olması, acil suret ihtiyacı içinde bulunmasındandır.

Orgazm halindeki duygu kesafetinin fazla olması ve düşüncenin sıfıra yaklaşması, zuhur eden duygunun mahiyeti ile ilgilidir. Bu halde zuhur eden duygu, çocuk sahibi olma arzudur. Çocuk sahibi olma arzusu, orgazm halinde meydana gelen duygunun, yeni bir insanı ihtiva etmesidir. Orgazm halindeki duygu, bir insandan insan zuhur etmesidir. İnsandan insan meydana gelmesi, kâinattaki en büyük hadiselerden biridir. Bu çapta bir hadiseyi gerçekleştirecek olan duygu, en şiddetli duygulardan biridir. İnsan denilen varlığın meydana gelmesi o kadar büyük bir hadisedir ki, bu hadiseyi gerçekleştiren duygu, insanın tüm bedenini ve benliğini esir alabilmektedir. Hadisenin bedeni (biyolojik) boyutu, sözkonusu duygunun insan vücudunda meydana getirdiği etkiden başka bir şey değildir.

*

Saf düşünceye yaklaşmak, fikir adamı olmak için şarttır.

Saf düşünceye yaklaşma mahareti, fikir adamı olmak için temel şarttır. Zira saf düşünce idrakin ta kendisidir. Düşünce faaliyetini duygudan azade hale getirmeden “idrak” mümkün değildir. İnsanın kabullerine uygun bilgileri toplayıp onlarla meşgul olması, idrak değildir. Düşünce faaliyetini duygunun mecralarından uzaklaştırabilmek, insanın benlik merkezinin üstüne çıkabilmesidir. Benliğinin üzerine çıkarak düşünce faaliyetinde bulunamamak, fikir adamı olmaya manidir. Benlik merkezinde düşünebilen insanlar, fikir adamı değil, menfaat adamıdırlar.

Saf duyguya yaklaşmak, sanatçı olmak için şarttır.

Saf duyguya yaklaşma mahareti, sanatçı olmanın temel şartıdır. Sanatçılar genellikle manaları lisan dışında bir dil ile ifade etmektedir. Ulaştıkları manaları lisan ile ifade etmeyi gerektiren sanat dallarında bile sanatçılar, lisanı diğer insanlar (mesela fikir adamları) gibi kullanmazlar. Sanatçı üslubu, aynı lisanın içinde yeni bir dil oluşturabilmektir. Duygunun manaların suretsiz olarak zuhur edip acilen bir suret edinme çabası içinde bulunması, sanatçıların o manaları suretsiz olarak keşfedip bir suret üretmelerini gerektirmektedir. Manalar suretsiz olarak zuhur ettiği için, aklın kullandığı metotlara uygun olması gerekmediği malumdur. Bu sebeple lisanın kalıpları genellikle sanat için dar gelir. Sanatçı olabilmek için, manaları suretsiz halde keşfedebilmek gereği açıktır. Bu gereklilik, saf duyguya yaklaşabilmeyi şart kılar.

*

Saf düşünce duyguyu iptal eder. Saf düşünce gerçekleşir ve kalıcı hale gelirse duygunun kaynakları kuruyabilir. Fakat duygunun kaynakları kurursa hayat nihayete erer. Saf duygu zuhur ettiğinde düşünce iptal olur. Saf duygu tezahürleri süreklilik kazanırsa insan düşünce melekelerini kaybeder. Aşk zaten budur.

*

İnsanın ulaşabileceği en büyük maharet, saf düşünce ile saf duyguyu hemzaman olarak yaşayabilmesidir. Birbirine karışmadan ve birbirini iptal etmeden her ikisini hemzaman olarak yaşayabilmek, insan türünün ulaşabileceği en yüksek seviyedir. Saf düşüncenin duyguyu, saf duygunun düşünceyi iptal ettiği veya önce meydana gelenin diğerinin zuhur kanallarını kapattığı doğrudur. Fakat insanın kendi iç dünyasında daha fazla derinleşmesi ve kaynaklarını, imkânlarını ve istidatlarını kullanabilme maharetini geliştirmesiyle her ikisini hemzaman olarak yaşaması mümkündür. Ne kadar zor olduğu ise aşikâr…

Saf duygudaki zevkin ölçülmez bir derinliği olduğu vakadır. Fakat saf düşüncenin de sınırsız bir zevk ürettiği unutulmamalıdır. Zira idrak aynı zamanda misilsiz bir zevktir. Duygudaki zevk ile idrakteki zevkin farkı, duygudaki zevk her insanın yaşabileceği türdendir ama idrakteki zevk bazı insanların yaşayabileceği zevktir. İdrakteki zevk, yüksek zekâların ve dehaların yaşayacağı zevktir ki, özellikle dehalar için idrakteki zevk hiçbir duyguda yoktur.

*

Duygu iradi olarak üretilemez. Duygu, kendisi zuhur ettiğinde insan onu yaşar. Duygunun tetiklenmesi mümkündür ama üretilmesi sözkonusu olmaz. Bu durumun tek istisnası, saf düşünceye ulaşan insanlardır. Saf düşünceye ulaşabilen (veya çok yaklaşan) insanlar duyguyu üretebilmektedirler. Duyguyu üretebilmek, kişinin istediği “hal” üzere bulunabilmesini mümkün kılar. İnsanın istediği duyguyu üretebilmesi ve onu yaşayabilmesi harikulade bir maharettir. Bu maharet, insanın bedenine olduğu gibi ruhuna da sahip ve hâkim olmasıdır. Oysa insan bedenine hâkim olabilse de ruhuna hâkim olamaz. Ruh insana hâkimdir. Fakat saf düşünceye ulaşabilmek ve duygu üretebilmek ruha hâkim olmaktır.

Share Button