KAHKAHA MI, HÜZÜN MÜ?-2-

Kahkaha mı, Hüzün mü?-2
Ey azizan! Bu yazımızı neşretme sebebini bir daha anlatalım:
Devletlü bir kişimiz bir toplantıda hâlisâne niyetle edepten hayâdan bahsetmiş ve kadın kişilerin (erkekler de dahil) kahkaha atmasının iffet ve din anlayışımıza uygun olmadığını anlatmış. Laikçi, statükocu, Atatürkçü, liberal… ne kadar modern-ecinni ve zübbe taifesi varsa, “Sen misin kahkahaya karşı çıkan ortaçağ yobazı!..” yollu arkasından demediğini koymamışlar.

Bu ülke böylesine eblehlerin çoğaldığı talihsizliği yaşıyor şu sıralar. En eblehçe olanını da, İslâm âlimi olan babasının mezarda kemiklerini sızlatan cumhurbaşkanı adayı ve ahmaklığın numunesi olan İhsanoğlu söylemiş: “Kadınlarımızın gülmesine herkesin şen kahkahalarının duyulmasına ülkemizin her şeyden daha çok ihtiyacı vardır! Kadınlarımız kahkaha atıyorsa ümit var demektir!..”
Okumaya devam et

Share Button

KAHKAHA MI, HÜZÜN MÜ?-1-

Kahkaha mı, Hüzün mü?-1
Ey azizan! Bir devletlü kişimiz bir toplantıda hâlisâne niyetle edepten hayâdan bahsetmiş ve kadın kişilerin (erkekler de dahil olması gerek) kahkaha atmasının iffet ve din anlayışımıza uygun olmadığını anlatmış. Laikçi, statükocu, Atatürkçü, liberal… ne kadar modern-ecinni ve zübbe taifesi varsa, “Sen misin kahkahaya karşı çıkan ortaçağ yobazı!..” yollu arkasından demediğini koymamışlar.

Bu ülke böylesine eblehlerin çoğaldığı talihsizliği yaşıyor şu sıralar. En eblehçe olanını da, İslâm âlimi olan babasının mezarda kemiklerini sızlatan cumhurbaşkanı adayı ve ahmaklığın numunesi olan İhsanoğlu söylemiş: “Kadınlarımızın gülmesine herkesin şen kahkahalarının duyulmasına ülkemizin her şeyden daha çok ihtiyacı vardır! Kadınlarımız kahkaha atıyorsa ümit var demektir!..”
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-18-HAYAT TARZI OLARAK “VAKAR”

İSLAM ŞEHRİ-18-HAYAT TARZI OLARAK “VAKAR”

Vakar, Müslümanların ilk unuttuğu şahsiyet tecellilerinden birisi oldu. İlk unutulan mevzulardan olması mukadderdi zira anlaşılması ve kuşanılması en zor tavırlardan biriydi. Vakarın terkip unsurları ve terkip kıvamı, ana hatlarıyla keskin bir iman, derin bir idrak, muhkem bir ahlak ister. Anlayıştaki sathilik (sığlık), imandaki zafiyet, ahlaktaki laubalilik, cesaretteki eksiklik vakarı, şahsiyetin tecelli hali, şahsiyetin mahfazası, şahsiyetin tavrı olmaktan çıkarır.

Derin bir idrak sahibi olmayanlar, tevazuu ile vakarın münasebetini anlamaktan acizdir. Keza, İslam’ın yekununa muhatap olamamış, ihata edici bir anlayışa erişememiş hafifmeşrep idrak teşebbüslerinin, kibir ile vakarı birbirinden tefrik etmesi zordur. Vakar, sadece tarifini yapmakla veya yapılmış tarifi bilmekle kuşanılacak bir şahsiyet hususiyeti değildir, onun idrak edilmesi, şahsiyet inşasında “mahfaza” mevkiine yerleştirilmesi gerekir. Ne var ki vakar, tarifi bile yapılamaz, kadim tarifleri de anlaşılamaz hale gelmiştir. O kadar ki, İslam ile ilgili çok iddialı laflar eden fikir ve ilim adamlarının mevzu haritasında yer almamakta, böylece kendisi de dahil olmak üzere Müslüman şahsiyetin tarifi yapılamamakta ve inşası gerçekleştirilememektedir.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İslam hiçbir konuyu tek zeminde hükme bağlamamış, en azından hukuk, ahlak ve edep olmak üzere üç çerçevede ve mertebede (seviyede) tanzim etmiştir. Hukuk, ahlak, edep, içtimai hayatın her noktasında görülebilen umumi tasniftir, bunların dışında da derinleştikçe (veya irtifa kazandıkça) farklı çerçevelerde farklı tasnif ve tanzimleri mevcuttur.

Mülkiyet, İslam’ın her seviye ve çerçevede tanzim ettiği bir bahistir. İslam, hukuki çerçevede hususi mülkiyeti tanımakla başlar, ruhi inkişafın zirvelerine doğru “Mülk Allah’ındır” hükmünü levhalaştırır.

Varlık telakkisi (ontoloji) cihetiyle “Mülk Allah’ındır” hükmü, “nihai ölçü” olmak bakımından tevhidi mahiyet taşır ve başköşede yerini alır. Nihai ölçü, ruhi inkişafın nihai maksadıdır, menzilidir. Müslüman şahsiyet, o menzile doğru inkişaf etmekle memur kılınmıştır.
Okumaya devam et

Share Button

“SÖZÜMÜZ” NASIL OLMALI?

“Sözümüz” Nasıl Olmalı?

Sözün değeri olmasaydı vahiy tecelli etmezdi. Bunun içindir ki vahyin ruhu, “cesed mesabesinde olan söze” can verdi. Sözün değer kazanması, Efendimiz (s.a.v)’in kudsî şuurunda vahyin söz ve yazıya geçmesiyle başlar.

Asıl kaynağa bağlı olarak sözün değeri arttıkça şuur ve tasavvurun değeri de artar, aklın ve kalbin derecesi de yükselir. Sahip olunması gereken sözün değeri âyetlere tabiîdir. Zumer sûresi 18. âyeti, müminleri “Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar…” olarak târif ediyor.

Mürşid-i kâmiller, sözlerinin Allah ve Resûlünden beslendiğini söylediklerine göre, onların yolunda sözün değerini yükseltmek düşer bize. “Söz var sözden ileri, söz var sözden içeri, söz var sözden derin” düsturuna, sözü ayağa düşüren, sözü ruhsuz kelime yığınına çeviren, sözlerinin gücüne inanan ve çok konuşan “okumuşların” uyması gerekmez mi?
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-3-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-2-

İslam şehri, mananın (İslam’ın muhteva yekununun) müesses nizamıdır. Mana, önce “tabii teşkilatlılık haline” kavuşmuştur, sonra da “bir eksik var mı?”, “gözden kaçan bir mesele kaldı mı?” sorusunun cevabını, “yardım istemekten imtina eden vakur fakir olabilir” endişesiyle müesseseleşmiştir. İslam’ın şahsiyet, cemiyet ve hayat telakkilerinde muhtacın “talep etmesi”, “yardım istemesi” değil, onu arayıp bulacak bir dikkat ve rikkat vardır. Tek tek her ferdin, diğerlerinin mahrem hayatlarına tecessüs ile ihtiyaçlarını tespit etmesi gibi kaba ve kerih bir yol bazı sınırlarda hukuken (fıkhen) bazı sahalarda ahlaken, bazı noktalarda da edeben men edilmiştir. Müesseseler, ferdi tecessüsü önlemek, müesses ahlakı yerleştirmek, alan ile veren arasına perde çekmek gibi zaruret, ahlak ve güzellik gibi mesuliyetleri üstlenir. Müesseseler, tecessüsü, ferdi alandan kurtarıp müesses hale getirmek için değil, aksine tecessüsü cemiyet ve şehir hayatından tamamen yok etmek için vardır, bu sebeple faaliyetlerini, hayatın tabii akışını takip ederek gerçekleştirir. Hayatın tabii seyri; ferd, aile, mahalle gibi birimlerin hayat seviyelerinin “bilinebilirlik” çerçevesindeki akışıdır. Bu akışın aksadığını gören göz, bir melek sessizliğinde ve edebinde, en kuytu yerde ve zamanda muhatabına yaklaşıp, hiçbir tetkik faaliyetine girmeden, hiçbir tereddüt emaresi göstermeden, en kısa soru ve en kısa cevaplarla meseleyi teşhis eder, en uygun yolla halleder. Bu naiflikteki müesseseler, kadimden beri olduğu gibi tasavvufun uhdesindedir.
*
İslam şehri, zamanın tecelligahıdır. İslam şehrinde zaman, saat, gün, ay, yıl gibi ölçü birimlerinden ibaret değil, aksine rahmet tecellisinin ritmidir. Her anın, her saatin, her vaktin, her günün, her ayın bir manası vardır, rahmet, o mana üzere tecelli eder. İslam şehri, zamanın akış güzergahıdır, zamanın dünyaya saçtığı manayı kendine cezbeden, kendinde toplayan bir cihazdır. Rahmetin tecellisi için gerektiğinde çığlık çığlığa duaya durur, gerektiğinde hüzünlü bir sabırla derin bir sükûta sarılır. O şehir, hangi vakit secde edeceğini, hangi vakit dua edeceğini, hangi vakit ikramda bulunacağını bilir.
* Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-2-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-1-

İSLAM ŞEHRİ-2-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-1-
İslam şehir anlayışı bir büyük terkiptir. İslam’ın mümkün olan ölçülerinin tamamını şehir bahsinde terkip etmek ve tezahürünü mümkün kılmaktır. Şehrin “nazım planı”, İslam’ın tüm farzlarını bariz şekilde tecelli ettirir, tüm haramları kalın duvarlarla perdeler ve imkansızlaştırır. İslam ahlakının ruhu ve kaideleri, şehirde akan hayatın içine derinliğine nüfuz etmiş haldedir, İslam şehri, muhtevasına ahlakın sirayet ettiği hayatın akış güzergahlarını planlamış olmakla mahirdir. Keza İslam şehri, takvanın tecelli edebilmesi için planlama inceliklerini, zühdün kuşanılması için mahrem mahfilleri sanatkarane bir titizlikle inşa eder.
Şehir, farzların gizlenmesi için değil, ilan edilmesi ve hayata vaziyet eder hale gelmesi için planlanır. Farzlar, Allah Azze ve Celle’nin, tüm kainata nakşedilmesi gereken emirleridir, bu sebepledir ki, cemadat, nebatat, hayvanat ve insan alemine sarahaten tatbiki şarttır. Şehir; taşın yontulmasında, sokağın hendesesinde, evin mimarisinde farzların mührünü taşır, kapının şeklinde, eşyanın tertibinde, araçların teşkilinde farzları ilan eder. Şehirdeki her mesken, her sokak, her cadde, her mahalle, her meydan bir şekilde farzlara işaret eder, farzları hatırlatır.
Farzları izhar ve ilan eden İslam şehri, ahlakı, muhtevasına zerkettiği şahsiyetin tavır ve münasebetinde, cemiyet hayatının deveranında mümkün kılacak ince tertip ve tedbirleri almıştır. Ahlak, hukuk (farz ve haramlar) kadar net değil, mümkün olduğunca müphemdir ve her hal ve şartın farklı bir ahlaki kaideler mecmuası, terkibi ve kıvamı vardır. Bu sebeple ahlakın ana hatları şehirde tecelli etse bile, umumu, şahsiyet ve cemiyette tezahür etmelidir. Şehrin tanzimi, ahlakın tecellisi için ihtiyaç duyulacak naif tedbirlere maliktir ve icbari bir mahiyet taşımaz. Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-18-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-17-NEFS(BENLİK) SAFHASI-6-

“Benlik hassası” aşamasında iman talimi ve ahlak (aslında edep) terbiyesi yapılmalıdır. Ruhi safhada Kur’an-ı Kerim tilaveti ve tevhid zikri ile yapılan “hakikat talimi”, bu yolla gerçekleştirilen ruhi talim, “benlik” aşamasında da devam etmelidir. Ruhi safhadaki hakikat talimi, ruhun yeni geldiği dünyada “hakikatin” bulunduğunu, buraya gelmeden önceki hayatında muhatap olduğu ve bilgisine malik bulunduğu hakikatin, bu dünyada da mevcut olduğunu hatırlatmak, aradaki ünsiyeti ve aşinalığı ortaya çıkarmak içindir. “Benlik” aşamasındaki iman talimi ise hakikat ile ruh arasındaki irtibatın kurulmasıdır.
Hakikate aşina olduğunu hatırlatmak, onunda aşina olduğunu hatırlaması kafi değil, hakikat ile irtibat kurmak gerekiyor. Ruh ile hakikat arasındaki irtibat imandır. “Benlik” aşamasındaki talimin ana yapısı ve muhtevası iman talimi olmalıdır. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-34-HZ. ALİ (RA)-12-

Cemel vakasına dönersek…

Coğrafya o kadar şiddetli kaynıyor ki, birinin diğerinden haberi yok. Herkes farklı bölgelerde kuvvet teşkil etmeye başlıyor. Zaten İslam coğrafyasında biat etmeyenler var hala, Hz. Ali (RA) Efendimiz Medine’de halife seçilmiş fakat hala biat etmeyen şehirler var. Bazıları Şam’ın ne yapacağına bakıyor. Böyle bir vasatta herkes Hz. Osman’ın (RA) katillerini arıyor, cezalandırmak için çaba sarfediyor. Bir halifenin ferasetle, basiretle yapması gereken işi yapmak üzere yola çıkıyor Hz. Ali (RA). Ümmetin, İslam devletinin neresinde problem varsa, o problemi çözmek için problemin olduğu koordinatlara doğru harekete geçiyor. Biat etmeyenlerin, biatte tereddüt edenlerin olduğu coğrafyaya doğru… Problem olduğu yerde çözülür. Problemin size gelmesin bekleyemezsini, beklememelisiniz. Nerede problem varsa oraya varacaksınız. Bloke edeceksiniz. Etkilemeyecek dışarıyı. Biat edilmemesi siyasi nizam için çok mühim bir mesele… Ya oturup konuşacaksınız, biat etmemekteki sebepleri neyse dinleyecek ve çözeceksiniz, böyle olmuyorsa, isyan kabul edip bastıracaksınız. Bu kadar rahat konuşmamızın sebebi nedir, çünkü seçilen halife Hz. Ali’dir (RA). Hz. Ali’ye biat etmemenin bir izahı var mı? Veya varsa beyan edin, konuşun, dinleyin, çözün.

O zaman Hz. Ali’ye (RA) biat etmeyenler asi konumunda…

Acele etme azizim. Bahsini ettiğimiz nazari çerçevedir. Ne var ki o dönemde hayat altüst olmuş, zihni evrenler dağılmış, akıl sıhhatini kaybetmeye başlamış. Meseleyi nazari çerçevede konuşmak gerekirse işimiz kolay. Lakin tarihten bahsediyoruz, karışık bir devirden bahsediyoruz. O devirde yaşayan insanları, onların hallerini anlamak gibi bir çaba içinde olmamalı mıyız? Bu, fazla ucuzculuk olmaz mı? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-16-HZ. ÖMER(RA)-8-

Nasıl? Dört halifede zuhur eden vasıflarla hayatın toplamı arasında nasıl bir münasebet var?

Hz. Ebubekir’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, sadakat ve rikkattir, Hz. Ömer’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, celadet ve adalettir, Hz. Osman’da (RA) temayüz eden vasıf ve hal, edep ve hayadır, Hz. Ali’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, idrak (akıl) ve ilimdir.

Sadakat hayatın özüdür, o yoksa hayat bir kabuktan ibarettir. Adalet hayatın gövdesi, iskeletidir, o yoksa hayat ayakta duramaz, yıkılır, çöker. Edep hayatın ölçüsü ve ziynetidir, tezyin edilmemiş hayat, yaşanılabilirlik istidadını kaybetmiştir. İdrak hayatın muhtevasıdır, o yoksa hayat sebep ve neticelerinden varestedir.

Hayat bu dört temel sütun üzerine bina edilmiştir. Bunlardan biri yoksa eksiktir, sallanmaya başlamıştır, eksiklik arttıkça zafiyet artar ve nihayet çöker. Raşit halifelerin hepsinde İslam’ın talep ettiği ahlaki meziyetler mevcuttur. Fakat her birinde, sahip oldukları mizaç ve ahlak meziyetleri, temsil ettikleri hususiyet merkezinde terkip olmuştur.

Dört halifede tecelli eden mana, hem hayatın tabiat altyapısını gösterir hem de İslami hayatın ana unsurlarını ve terkip kıvamını… Bu sebeple İslami hayatı doğrudan doğruya dört halifenin şahsiyetinde ve hayatında takip etmek mümkündür. Okumaya devam et

Share Button

ANTİ-KAPİTALİST MÜSLÜMANLAR

ANTİ-KAPİTALİST MÜSLÜMANLAR
İhsan Eliaçık etrafından kümelenen küçük bir gurup, kendilerini “Anti-kapitalist Müslümanlar” diye tesmiye ediyor. Fikri veya siyasi cereyanların kendilerine verdikleri isim, manifestolarının özü veya özetidir. Bu cihetle isimlendirmeleri dikkate almak gerekir. Anti-kapitalist Müslüman isimlendirmesi ile anlatmak istedikleri “fikir” nedir? İsimlendirmeyi manifesto özeti olarak kabul ettiğimizde, bu gurubun, Müslüman olduklarını fakat kendilerini diğer Müslümanlardan “anti-kapitalist” hususiyetle tefrik ettiklerini görüyoruz.
İslam iktisadı, kapitalist iktisat sisteminden farklıdır. Kapitalizmi iktisadi hayatta “reddettiği” gizli bir bahis değil. Müslümanların bir gurubunun kendilerini kapitalizmin karşısında mevzilendirmesi “nazari manada” yanlış kabul edilebilir mi? Elbette hayır. Öyleyse bu isimlendirmede ve isimlendirmenin ilan ettiği manifestoda bir problem aramamalı mıyız? Bu kadar kolay ve ucuz değil. Okumaya devam et

Share Button

Nutk-ı Şerif-Kenan Rıfaî Hz.

Hak suretidir âlem-i imkân ile Âdem
Bundan güzeli nerde ki Cennet'te mi sandın

Her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli
Sen de bu cemâli, huri gılmanda mı sandın

Her yerde, fakat arifin kalbindedir Allah,
Yoksa sen onu arz u semâvâtta mı sandın

Dünyâ diyerek geçme sakın, burdadır her şey
Mîzân ü sırât'ı mutlaka orda mı sandın

Cennet ü dûzah, gamm ü sürür, zulmet ile nûr
Yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın

Bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen
İnsanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın

Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle
Noksanı meğer adl-i ilâhîde mi sandın

Fikrim bu benim, virdim ise her lahzada âh
Sen âh-ı ateş-sûzumu beyhude mi sandın

Yeniler her âh ile Ken'ân ahd-i Elest'i
Ahım acaba nefha-yı hâbîde mi sandın

Kenan Rıfaî Hz.

sözcükler:

Menba-ı hüsn: Güzelliğin kaynağı

Dûzah:Cehennem

Gamm u sürûr: keder ve sevinç

zulmet ile nûr:karanlık ve ışık

âh-ı ateş-sûz: ateşler çıkaran inilti,yakıcı inleme

ahd-i Elest: Elest günü (ruhların yaratıldığı zaman) Allah'a verilen söz

nefha-yı hâbîde:uyuyan gönüllerin esneyişi, sayıklama

Share Button