BÜYÜK VE DERİN HAMLE-8-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-6-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-8-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-6-
Herhangi bir insanlık fikri değil, hakikat menşeli bir insan fikri var elimizde. Gayrimüslimlerin ve batılı anlayışlara mahkum olanların bu iddiamızı kabul etmesini beklemiyoruz tabii ki ama birkaç noktada çok muhkem istinatlarımız var.
Tasavvufun derinliğine doğru keşfettiği engin bir insan tabiat haritası var elimizde. Bu derinlikte, bu zenginlikte başka bir kaynak, mecra ve külliyat kimse de yok. Kadim müktesebatın reddedilmesi veya ulaşmasının engellenmesinden dolayı fikri manada çırılçıplak kaldık. Hala batıdaki bilim ve felsefe adamlarının Hz. Mevlana ve benzeri tasavvuf büyüklerinden etkilenerek Müslüman olmaları, meseleyi doğru anlamamızı sağlamalı.
Tasavvufun insan tabiat haritası ile ilgili külliyatının, batının beşeri bilimlerde ürettiği müktesebata nispeti, “Füsusu’l Hikem” ile “Cin Ali” hikaye kitabı arasındaki mukayeseye benzer. Kendi müktesebatımıza ulaşamadığımız (veya onu reddettiğimiz) için, batının “Cin Ali” kitaplarına meylettik, kaçınılmaz olarak da “akıl yaşımız” Cin Ali kitabı okuyanların akıl yaşı seviyesinde kaldı. Felsefeye hikmet muamelesi veya tek düşünce mecrası muamelesi yapanlar, Cin Ali kitaplarının resimsiz ve bir miktar düşünce ile tezyin edilmiş haline meftun olan bahtsızlardır. Bu ifadeyi, felsefeyi okumamış, tanımamış birisinin bağnazlığı ile söylemiyorum, hem felsefeyi tetkik eden ama hem de kadim müktesebatımızı mütevazı miktarda tahkik eden birisi olarak söylüyorum. Batı müktesebatının (hem de Sokrat’tan başlamak üzere) tamamı, Abdülkerim Ceyli Hazretlerinin “İnsan-ı Kamil” kitabının bir sayfasındaki derinliğe baliğ değildir. İnsan-ı Kamil kitabının bir sayfasından, batı müktesebatındaki ontoloji seviyesinde bin tane ontoloji istihraç edilebilir. İnsan-ı Kamil kitabı ise bizim müktesebatımızdaki tek kitap değil, aynı seviyede, sayısını bilemeyeceğimiz kadar eser mevcuttur. Sokrat’tan başlamak üzere batı filozoflarının zirveleri, sadece İnsan-ı Kamil kitabıyla tanışsalardı, hayatları boyunca asla tek bir cümle söylemez ve yazmazlardı. Okumaya devam et “BÜYÜK VE DERİN HAMLE-8-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-6-“

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-
İnsan tabiat haritasındaki “insani bölge” nasıl tespit edilecek? Her kültür iklimi, her dini coğrafya, her düşünce disiplini meseleye farklı yaklaşıyor, çok sayıda fikir ve bakış açısı karşısında, “budur” demek ne kadar mümkün? En müşahhas varlık olan maddenin bile mahiyeti ile ilgili tartışmaların ittifakla neticelenmediği bir dünyada, mahiyeti gereği “müphem” olan bu bahis üzerinde ittifak nasıl mümkün olabilir? Her mevzuda olduğu gibi bunda da ittifak sözkonusu değil, bu sebeple ittifaktan ziyade istikameti dert etmemiz gerekiyor.
Hem insan tabiat haritası hem de o haritadaki insani bölge meselesi, varlık telakkisine (ontolojiye) ait temel bahislerdendir. Ne var ki hiçbir varlık telakkisi, bilgi telakkisinden (epistemolojiden) müstakil değildir. Hiçbir ontolojik mesele, bilgiden (dolayısıyla öğrenmeden, anlamadan) bağımsız olarak değerlendirilemeyeceği için, her ontoloji telakkisi aynı zamanda bir epistemoloji telakkisidir. İnsanlığın önündeki en girift meselelerden birisi de budur, sıfır bilgiyle idrak mümkün olmadığı için, epistemolojinin ağına takılmamış bir ontoloji teorisi kurulamamıştır. Bunun aksini söyleyen, yani saf ontolojik teori geliştirdiğini iddia eden insanlığın en büyük yalancısıdır. İslam ilim telakkisindeki, “ilim maluma tabidir” ölçüsündeki derinliğin bu noktada anlaşılması gerekiyor. Okumaya devam et “BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-“

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ
Ülkenin üniversitelerinde hala batının bilim anlayışı ve onun tasnifi kullanılıyor. Bu o kadar Batının bilim (pozitif bilim) anlayışını esas alan ilahiyat profesörleri, o bilim anlayışına uymadığı için mucizeyi reddetmeye başladılar. Batının bilim anlayışını temel mikyas alınca, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin hangi manaları ihtiva ettiğini değil, o mikyasa uygun olan anlamların neler olduğunu araştırmak esas haline geliyor.
İslam irfan müktesebatındaki ilimlerin neler olduğunu, hangi tasnife tabi tutulduğunu, hangi bilgi disiplinlerine ilim dendiğini unuttuk ve umursamaz hale geldik. Oysa ilimlerin tasnifi, bilginin “nazım planı”dır, ilimlerin tasnifini yapamayan bir kültür iklimi kendi kaynaklarının bilgisini imal edemez hale gelir.
Bilgi üretmeyince üretenlerin bilgisine mahkum olunduğu gibi, ilimlerin tasnifini kendi müktesebatımızdan hareketle yapmayınca, başkalarının tasnifine mecbur oluyoruz. Batı ikliminin yaptığı bilimlerin tasnifi, bizim ilimlerimizi ihtiva etmiyor. Batının yaptığı tasnifi esas alınca, o tasnife uymayan bize has ilimlere karşı da mesafeli davranıyoruz. Oysa batı bilim anlayışının zirvesi, bizim ilim anlayışımızın eteklerine ancak ulaşır. İslam ilim anlayışı ve tefekkür çerçevesi, batı felsefesinin ve bilim anlayışının milyonlarca kat daha üstündedir. Pozitif bilim anlayışı (batı bilim anlayışı), ufku miraç olan ilim anlayışının eteklerine ulaşabilir mi? Okumaya devam et “İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ”

ZAMAN VE HAREKET-2-

Zamansız varlığın hareketleri anlaşıldığında bilim çağ atlayacaktır.
Zamansız varlıklar mürekkep varlıklar olmasa gerek. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) Mürekkep varlıklar zamanlı varlıklardır ve zaman dışına çıkma imkânına da sahip olamazlar. Tek ve saf (yeknesak) bünyeye sahip olan zaman dışı (üstü) varlıkların hareketleri, mürekkep varlıkların hareketleri ile benzeşmemelidir.
Zamanın içindeki varlıkların (zamani varlıkların) tamamı mürekkep varlıktır. Varlık zamanın içinde saf halde (tek halde) bulunamaz. Bu sebeple müspet bilimler basit (yeknesak) varlığın hareketlerini inceleme imkânına sahip değildir.
Pozitif bilim hala mürekkep olmayan bir varlık keşfetmiş ya da laboratuarda üretmiş değildir.
Mürekkep varlıklar zafiyeti, basit (saf) varlıklar kudreti temsil ederler. Bu anlamda zaman dışı olan varlıklar zamani varlıklara göre misilsiz bir kudret sahibidirler. Basit varlıklar o kadar güçlüdürler ki, varolabilmek için hareket etmeye ihtiyaç duymazlar. Fakat hareket edebilme imkân ve kudretleri vardır.
*
Gölge, varlığın yokluğa en yakın görünüşüdür. O kadar ki, varlık kavrayışımızdaki özelliklerin hiç birini taşımayacak kadar varlıktan uzak ve yokluğa o kadar yakındır.
Gölgenin varlığı da mürekkep değil, basittir. Gölge, her noktasında aynı (homojen) özellikleri gösterir. Gölge, zamanın içinde bulunan ve fakat zamana tabi olmayan varlığın tek görünüşüdür.
Zamansız hareketi maddi varlıklarda bulmak kabil değildir ama en yakın misalini gölgedir. Gölgenin hareketleri zamani hareketler değildir ama zamanın içinde meydana gelen varlık görünüşüdür, bu sebeple anlaşılması, zaman üstü varlıkların anlaşılmasından daha kolay fakat maddi varlıkların anlaşılmasından daha zordur. Zira zamansız varlıkların idrak edilmesinin imkânsızlığı, “zamani idrak mekanizmasını” kullanmamızdan kaynaklanmaktadır. Okumaya devam et “ZAMAN VE HAREKET-2-“

İNSAN BİLİM VE ONTOLOJİ

İNSAN, BİLİM VE ONTOLOJİ
Varlık temelde iki çeşittir. İnsan ve diğerleri… İnsanda bir adet öz diğerlerinde ise iki adet öz bulunur. İnsandaki öz ruhtur, diğerlerindeki öz ise zaman ve mekândır. Ruh, zaman, mekan; kainatın hulasasıdır, tüm sırlar bu üçünde mahfuzdur.
*
Diğer varlıkların tahlilinin varabileceği nihai nokta zaman ve mekân kaynaklarıdır ki bunlar birbirinden müstakil olarak varolabilme iktidarına sahiptirler. Varlık, zaman ve mekânın birbirinden müstakil olarak bulunması halinde zuhur etmemektedir. Varlığın zuhuru için zaman ve mekânın temas etmesi şarttır. Bu sebeple varlıkta müşahede edilen zaman ve mekânın, birbirinden tefrik edilebilir mahiyette olduğu görülememektedir.
Kâinatın hangi noktasından başlanırsa başlansın ve hangi usul takip edilirse edilsin varlığın tahlilinin müntehasına varılabildiği her ihtimalde bakiye kalan özlerin zaman ve mekân olduğu anlaşılacaktır. Zaman ve mekâna ulaşmayan tahlil ve terkip faaliyetlerinin ara menzillerdeki gerçekliklerle meşgul olduğu vakadır. Ara menzillerde ortaya çıkan tahlil ve terkip neticelerinin ve bu neticelerde görülen gerçekliklerin “nihai gerçeklik” olarak kabul edilmesi farklı kâinat telakkilerini beslemektedir. Zira tahlil faaliyetinin müntehasındaki gerçeklik tek olmasına karşılık güzergâh farklılıklarından dolayı ara menzillerdeki gerçeklikler çok sayıda olacaktır. Okumaya devam et “İNSAN BİLİM VE ONTOLOJİ”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ
Mahçupyan’ın İslamcılık tartışması ile ilgili yazısı çok. Her birini tek tek değerlendirmek gerekmiyor zira sürekli tekrarlar var. Fakat yazılarından ikisi var ki, diğerlerinden çok farklı bir muhtevaya sahip, 22.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(1)” ile 23.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(2)” isimli yazıları… Bu yazılardaki muhtevanın farkı, tevhid bahsi ile ilgili olmasıdır. Tevhid bahsi ve onunla ilgili birçok bahis…
Mahçupyan’ın yazılarının muhtevası, tevhid bahsini bildiğini göstermiyor. Özünde tevhid bahsine dair birçok soru soruyor fakat hiçbiri tevhid bahsine temas etmiyor. Tevhid bahsinin çevresinde dolaşıyor, ikinci, üçüncü derecede ilgili konulara ait sorular soruyor ama meselenin zemini, çerçevesi, merkezi, nispetleri gibi hiçbir konuyla ilgilenmiyor.
Sorulara sığ bir kavrayışla bakıldığında doğrudan tevhid bahsi gibi görünüyor ama değil. Zaten sığlık da tam o noktada kendini gösteriyor. Müslümanların da bu yazıları okurken tevhid bahsi ile ilgili olduğunu zannetme ihtimali (riski) var, zaten bu sebeple mezkur iki yazıyı değerlendirmek gerekiyor. Okumaya devam et “İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ”

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-2-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-2-
Suret mananın tecelliye gelmesi için lüzumlu fakat aynı zamanda manaya perdedir. Akıllar umumiyetle surete takılır, suretle meşgul olur, sureti aşıp manaya nüfuz edemez. Yukarıdan aşağıya doğru bakıldığında suret mananın tecelli vasıtasıdır ama aşağıdan yukarıya bakıldığında suret mananı perdesidir. “İlim maluma tabidir” ölçüsünce surete muhatap olunur önce, “malum ilme tabidir” ölçüsü takip edildiğinde mana aranır önce.
Manadan bakınca suretin ayrı bir şey olduğu görülür ve onun lüzumu anlaşılır. Suretten bakınca, mananın surete nüfuz etmiş olmasından dolayı, ikisini birbirinden tefrik etmek fevkalade zorlaşır. Manadan bakınca suretin fark edilmesi ve anlaşılması kolaylaşır ama manadan bakmak, suretten bakmaya nispeten çok zordur. Zaten manadan bakmaya başlayanlar için suret bahsi problem olmaktan çıkmıştır.
Mana surete bürünüp tecelliye geldiğinde, suret ile imtizaç etmiş haldedir. Aralarındaki sınır hendesi mikyaslarla tespit edilemez. Surete mana, manaya suret muamelesi yapmak alelade yanlışlardandır. Birbirinden tefrik etmek için gereken idrak keskinliği ve derinliği fevkaladedir. Mana saf haliyle müşahede edilmediği, fark edilmediği, anlaşılamadığı için, surete nüfuz etmiş manayı kazıyıp çıkarmak ve doğru anlamak ne zor iştir.
*
Suret bazen “tariftir”, tarif gibidir. Mananın “efradını cami, ağyarını manidir”. Bu durumda işimiz nispeten kolaydır. Bunlar, tabii suretlerdir. Tabii suretlerde, mana ile suret arasındaki terkip kıvamı, “yaratıcı ahenge” maliktir. Bu tür suretlerde takip edilecek ölçü, “ilim maluma tabidir” hikmetinde mahfuz ölçüdür. Allah, tecelliye gelmesini murad ettiği manaya, “Sani-i Kainat” kudret ve mahareti ile en mütenasip sureti hediye etmiştir. Dolayısıyla kainatta (tabii suretlerde) Allah’ın sanatkar yaratıcılığı mevcuttur ki, mana ile suret birbiri için yaratıldığından dolayı, her birinin diğerinden bir milim fazlası veya eksiği yoktur. Suret ile mana arasındaki imtizaç “yaratıcı kıvama” sahip olduğu içindir ki, “ilim maluma tabidir”. Yani insan bu ölçüyü takip ederek, ilim tahsil ve istihsal edebilir.
İnşai suretlerde durum farklıdır ve umumiyetle tersinedir. Tabii suretler manayı zapt etmiştir, inşai suretler ise mananın tecellisi için vesiledir. İnşai suretler manayı zapt altına alamaz, tecellisi için vasıtadır. Mana ile suret arasındaki imtizacın mütekamil seviyede olması beklenmez, “yaratıcı ahenk” ise zaten imkansızdır. Bu sebeplerle inşai suretlerden hareketle manayı ihata etme çabası, umumiyetle yanlış neticeler vermektedir. Hiçbir inşai suret, manayı, “efradını cami, ağyarını mani” şekilde çerçevelememiştir. İnşai suretlerden manayı keşfetme çabası, “inşa iradesini” anlamadan doğru netice vermez. İnşa iradesini anlamak demek, manadan hareket ederek sureti anlamak demektir. Zaten inşai suretlerde ölçü, “malum ilme tabidir” hikmetinde mahfuzdur.
*
Mana zamanüstüdür. Suretler zamana tabidir. Zamanüstü olan ile zamani olanın hemhal olması aklı patlatacak cinsten bir mesele. Buradaki temel mesele, tabii suretlerin de zamani olup olmadığıdır. Yaratıcı kudretin yarattığı tabii suretler, manayı mütekamil haliyle tecelli ettiriyor ve bunu mütemadiyen yapıyor. Mütekamil haliyle mütemadiyen yapmak iki ihtimalden birinin varid olduğuna işarettir. (Tabii ki Allah, sonsuz ilim ve kudret sahibidir ve buna bağlı olarak sonsuz ihtimalde meydana getirebilir, bizim aklımızın erdiğini işaretlemeye çalışıyoruz). Ya tabii suretler de zamanüstüdür veya ihtiva ettikleri manaya mutlak olarak tabiidirler ve o mana her zaman diliminde sureti yeniden şekillendirmektedir.
Tabii suretler, zamanîdır. Çünkü insan zamani bir varlıktır. İnsanın inşa ettiği suretlerin bir miadı vardır, ya suretler manaya muvafık şekilde yenilenmeli veya mana surete muvafık hale getirilmelidir. İkinci ihtimal mananın tağyir ve tebdil edilmesi, kırılıp dökülmesidir. Umumiyetle de bu yapılıyor. Mananın tecellisi için güzel bir suret inşa ediliyor fakat o suret daimi zannediliyor. Sureti inşa eden mahir insanlar gittikten sonra hafif akıllılar o suretlerin bir zamanlar tecellisine vesile olduğu mananın ihtişamının peşine takılıyor ve manayı unutup sureti muhafazaya başlıyorlar. Başlangıçta güneş gibi parlayan mana yavaş yavaş zayıflıyor bir müddet sonra sönüyor fakat suretin estetiğine takılan hafif akıllar bir müddet de onunla idare ediyor. Uzun zaman sonra kara deliğe dönüyor, aynı surette ısrar edenler yobazlaşıyor, kara deliği fark edenler de dinden uzaklaşıyor. Hilafet vazifesi, mütemadi inşa faaliyetini şart kılar. İnşa faaliyeti kesintiye uğradığında donma ve sönme başlar.
“İlim maluma tabiidir” ölçüsünden ibaret bir varlık telakkisi (ontolojisi), varlığın insanı teslim almasıdır. İnsan dünyaya değilse kainata (sadece ufku geniş olur ama muhteva değişmez) teslim olur. Doğrusu, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün insanı götüreceği menzil, varlığın (mahlukatın) ötesidir ve insanı varlığın tahakkümünden kurtarır. Fakat sadece bu istikamette yol almaya çalışmak, tek kanatla uçmaya benzer ki, nihai menzile umumiyetle varılamaz. Ara menzillerde nefesi kesilen insan nesli, varlığa teslim olur ve bunu da fark etmez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-
Ariflerin harikulade bir sözü var, “manalar, tecelliye gelmek için surete ihtiyaç duyar”. Tam olarak böyle olmayabilir ama bende kaldığı haliyle o kelam-ı kibar böyle. Bu kelamdan hem varlık telakkisi (ontoloji) çıkar hem de bilgi telakkisi (epistemoloji)… Ariflerin hürmet edilecek ve hayran olunacak birçok hususiyetleri var ama benim dikkatimin yoğunlaştığı vasıfları, “veciz söz söyleme” maharetleri. İnsan bir cümleyle hem varlık telakkisini hem de bilgi telakkisini ortaya koyabilir mi? İşte misali… Bu kadar veciz, bu kadar muhit, bu kadar derin, bu kadar hacimli bir söz söylenebilir mi? Ariflerin Kur’an-ı Kerim’i doğru ve derinden anladıklarını gösteren en büyük alamet, bu vasıflarıdır çünkü Kur’an-ı Kerim’in üslubu budur. Az kelam ile çok manayı ifade etme üslubu, veciz söz söyleme mahareti…
Birçok sır mana ile suret arasındaki münasebette mahfuz. Bu münasebet anlaşılmalı, haritası çıkarılmalı, mimarisi deşifre edilmeli. Mana ile suret arasındaki münasebet ne kadar anlaşılırsa hakikate o kadar yaklaşılır, haritası ne kadar net çıkarılırsa hakikat arayışı o kadar kolaylaşır, mimarisi ne kadar vuzuha kavuşturulursa hakikatin hayatta “gerçekleştirilmesi” hususunda o kadar maharet kazanılır.
Manaların iki çeşit sureti var. Birisi tabii suretler diğeri ise inşai suretler. Manaların bir kısmı sadece tabii suretlerle tecelliye gelir ki bunlar için suret inşası kabil değildir. Bir kısmı ise inşai suretleri bekler tecelliye gelmek için, bunların tabii suretleri yoktur, tecelliye gelmeleri için suret inşa etmek gerekir. Bazı manalar da hem tabii suretlerde hem de inşai suretlerde tecelliye gelir, tabii suretleri keşfetmek ve bunların yanında suret inşa etmek lazımdır. Buyurun İslam varlık telakkisine…
*
Kainat, manaların tabii suretlerine sahiptir. Kainatın mevcut hali, derununda manaların mahfuz olduğu suretler panayırıdır. Varlık yekunu insan dışında her varlık için mükemmel şekilde yaratılmış, zarflanmış, şekillenmiş haldedir. Cemadat, nebatat ve hayvanat için her şey en kamil çerçevede yaratılmış ve hazır halde sunulmuştur. Kainatta mevcut olan her mana, tabii suretine sahiptir ve aralarındaki kıvam ve muvazene en mütekamil haldedir.
Kainat yekununda, sadece insan için her şey hazır halde bulunmaz. İnsan için her şey hammadde veya malzeme olarak mevcuttur. İnsan bunları kullanarak kendine bir hayat inşa edecektir. İnsan için her şeyin hazır halde bulunmamasının sebebi, insanın “akıl” sahibi olması yani idrak imtiyazıyla teçhiz edilmesidir. İnsan, idrak etmeli, inşa etmeli ve yaşamalıdır, işte imtihan ve hilafet sırrı… Dünyayı imar vazifesi yani halife kılınması…
*
Manaların tabii suretleri ile arasındaki münasebetin keşfinde takip edilecek esas, “ilim maluma tabidir” şiarında mahfuz. İslam varlık telakkisini (ontolojisini) sadece bu esasta aramak ise büyük eksiklik, büyük hata, büyük yanlış. Bu hususta ısrar etmek, hilafet vazife ve mesuliyetini iptal etmektir ki çok vahim bir hal.
Varlık telakkisine ulaşmak (ontolojiyi kurmak) için “varlık yekununa” vakıf olmak lazım. Varlık yekunu (kainat), mevcut olandan ibaret değil ki. Varlık yekunu, mevcut olanlar ile mümkün olanların toplamından meydana gelir. Mümkün olanlar, insanın hilafetine dair imkan alanına işaret eder. Eğer bu kısım yok sayılırsa, insanın hilafet vazifesi ve mesuliyeti bir tarafa yerinden bile kımıldaması izahsız hale gelir. İzahsız ve lüzumsuz… İnsan (hilafet vazifesi) yoksa zaten ontolojiye ihtiyaç kalmaz, hayvanlar ontolojik problemlerle ilgileniyorlar mı?
İnsan varlık telakkisine neden ihtiyaç duyar? İçinde yaşamak durumunda kaldığı varlık yekununu anlamalıdır ki, kendine bir hayat inşa edebilsin. Kainat, olduğu gibi bırakılacak ve öylece yaşanacaksa zaten anlamak gerekmez, inşa etmek lüzumsuz hale gelir. İnşa etmeyeceksek anlamak neden?
*
İnsana tahsis edilmiş manalar, insanı bekler. İnsanın suret inşasını… Bu manaların tecelliye gelmesi için suret inşa edilmezse, hilafet vazifesi yerine getirilmemiş olur. İnsana tahsis edilen imkan alanı kullanılmamış, varlık yekunu “mümkün olan” cihetinden tamamlanmamıştır. Varlığın eksik bırakılan boyutu (hilafet vazifesi) ontolojiyi kurmaya manidir.
İnsanlara tahsis edilen manaların suretleri, yazı tura atarak inşa edilmez. Eşyada mahfuz olmayan (ilim maluma tabidir ölçüsüyle elde edilemeyen) manalar, surete kavuşmamış saf haliyle keşif ve müşahede edilmeli, hakikatlerine (en azından mahiyetlerine) uygun suretler inşa edilmelidir. İlmin malumunu inşa etme bahsi… Buyurun hem varlık hem bilgi telakkisine… Hem ontoloji hem epistemoloji, ikisi bir arada… “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile “malum ilme tabidir” ölçüsü, hem ontoloji hem de epistemoloji nazariyesine kafidir. İnsanlık tarihinde hangi bilgi nazariyesi bu derinlikte kurulmuştur. O derin felsefi metinlere dalıp da yolunu kaybedenler, İslam İrfanındaki bilgi nazariyesinin eteklerine bile ulaşamamışlardır. Bilgiye “saf mana” halinde ulaşmanın lafını bile eden bilgi nazariyesi yoktur felsefe tarihinde.
Medeniyetten bahsedenler, hele bir durun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com