Doç. Dr. Hacı Ali BOZKURT İLE “İLİMLERİN TASNİFİNE” DAİR MÜLAKAT

Doç. Dr. HACI ALİ BOZKURT İLE “İLİMLERİN TASNİFİNE” DAİR MÜLAKAT

*Mülakatın takdimi
Hacı Ali Bozkurt Beyefendi, 1943 Erzincan doğumlu, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Fransızca ve Arapça bilen ilim adamlarımızdandır. Doçenttir, felsefe sahasında mütehassıstır.
Anadolu’nun “kıymet mahzeni” olduğu fikrimiz ve umudumuz, bizi sürekli arayışa sevk etmekte, Allah Azze ve Celle ümit ve gayretimizi boşa çıkarmamaktadır. Bu cümleden olarak bulduğumuz kıymetlerden birisi de Hacı Ali Bozkurt Beyefendidir. Hacı Ali Bozkurt Beyefendi; ilmi teçhizatı, fikri derinliği, tecrit ve terkip mahareti takdire şayan bir ilim (bilim değil) adamlarımızdandır. Hem kadim müktesebatımıza vukufiyeti hem de felsefeye nüfuzu dikkat çekici derinliktedir. Ümmetin mühim ve acil meselelerinden olan “ilimlerin tasnifi” bahsine gösterdiği hassasiyet ve atfettiği kıymet, bu mevzuun unutulmuş olmasına hayret edecek kadar derindir.
Şahsiyeti hürmete, idraki itibara layık olması cihetiyle daha uzun soluklu müşterek çalışmalar yapmak temennisindeyiz. Bu mülakat, telefonda yapıldığı için hacmi küçük lakin muhtevası büyük bir çalışma oldu. Rızaları istikametinde, bununla iktifa etmek niyetinde değiliz.
Okumaya devam et

Share Button

DÖRT ADET KİTAP BASILDI

Fikirteknesi yayınevi kitap basmaya devam ediyor, ayda dört adet kitap basma programımız aksamadan sürüyor.

Temmuz ayındaki dört adet kitap basıldı, kitapların isimleri şöyle;

1-Aklın sınırları (Haki DEMİR)
2-İnsan ahlak hukuk (Haki DEMİR)
3-Matematik-1-Matematik ve Varlık (Haki DEMİR)
4-Müslüman şahsiyetin yeniden inşası (Haki DEMİR)

Haziran ayında basılan dört kitabımız şunlardı;

1-Modernist saldırı gelenekçi direniş (Atilla Fikri ERGUN)
2-Necip Fazıl (Haki DEMİR)
3-Büyük Doğu Devleti-2-Nakibü’l Eşraf teşkilatı (Hamza KAHRAMAN)
4-Büyük Doğu Devleti-3-Başyücelik Akademyası (Hamza KAHRAMAN)

Ağustos ayında basılacak kitaplar inşallah şunlar olacak;
Okumaya devam et

Share Button

(PASKAL)

(PASKAL)

(NOT:Bu yazı “BATI TEFEKKÜRÜ VE İSLAM TASAVVUFU ŞERHİ-1-” isimli eserimizden nakledilmiştir)

Üstad, “(Paskal) üzerinde biraz duracağız.” ifadesiyle girer Paskal mevzuuna… Paskal (Üstad böyle yazar), cins kafadır, Necip Fazıl da cins kafa avcısıdır. Dehanın dehayı tanıması insiyakidir, bunun için ceht etmesi gerekmez.
Necip Fazıl, Paskal’ın kıymetini tespit ve teslim eder öncelikle; “(Paskal) üzerinde biraz duracağız. Bu adam evvela zekanın insanı tahrip edecek kadar üstün inkişafını ifade etmiş bir idrak… Marazi zeka… Dokuz yaşında riyazi kanunlar keşfetmiştir. (…….) Gitgide zekayı ve saf tefekkürü o hale getirmiş bir insan ki, artık zekanın kıymığı beynine batmıştır. Aklın son merhalesinde… Büyük bir buhran geçirir.” (Sahife-54)
Dehaların bir problemi var; saf zeka tezahürü olmaları… Dehalarda zeka o kadar yüksek ve keskindir ki, tüm zihni evrenlerini işgal eder. Necip Fazıl bunu hayatının ilk otuz yılında yaşamıştır ve aşina olduğu bir haldir. Merkezi iman, muhiti ahlak olan bir havza (zihni evren) olmadığında, dehaların zekası her şeyi kendine bağlayacak kadar güçlü ve keskindir. Felsefede zeka serazattır ve hiçbir tahdit edici ahlaki kaide ve hiçbir istikamet tayin edici deruni kuvvet bulunmaz. Necip Fazıl’ın, “Marazi zeka…” dediği nokta burasıdır, hiçbir kaide ile mukayyet olmadığı için, ilahlık iddiasına kadar varan bir kudrettir.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-4-TEFEKKÜR BUHRANI VE İNSANİ FELAKET

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-4-TEFEKKÜR BUHRANI VE İNSANİ FELAKET

İnsanlığın düşünce dünyası sıkıştı. Birkaç asırdır insanlığın düşünce dünyasını batı felsefesi ve bilimi işgal ve temsil ediyordu. Dünyada zaten iki tefekkür mecrası vardı; birisi İslam irfanı, diğeri de batı felsefesi… İslam irfanının bir-iki asırdır inkıtaa uğraması, batı felsefesini, fiili olarak tek ve rakipsiz bıraktı.

Felsefe, düşünce üretimini devam ettirebilmek için nihayetinde diyalektik işleyişi keşfetti. Tez, antitez, sentez silsilesinden mürekkep olan diyalektik işleyişi, düşüncenin deveranı için tek mecra haline getiren batı ve batı felsefesi, son antitez olan sosyalizm-komünizmin, tezden (liberalizm-kapitalizm) önce çökmesiyle zincirini kopardı. Antitez teze karşı dayanmalıydı ki, onunla sentezi gerçekleştirebilsin, böylece diyalektik işleyiş devam etsin. Antitezin çökmesi, önceleri tezin zaferi gibi anlaşıldıysa da, sitemizde (www.fikirteknesi.com) yıllardır yazdığımız üzere, tezin de çökmesini mukadder kıldı. Felsefenin diyalektik işleyişe emanet edilmesi zaten derin bir krizdi, antitezin tezden önce çökmesiyle kriz satha çıktı ve herkes tarafından görülmeye başlandı.
Okumaya devam et

Share Button

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

Sürekli Türkiye’yi ve İslam dünyasını konuşuyoruz. Dünyanın geri kalanı ne durumdadır, nereye gidiyor, neler bekleniyor, bunlara pek bakmıyoruz. Bu durum tabiidir zira ağır hadiseler yaşıyoruz, canımız yanıyor ve kaçınılmaz olarak kendimizle ilgileniyoruz. Fakat bu noktada ciddi bir tuzak var, ciddi bir problem var. Batının durumunu tahlil etmezsek, ne halde olduğunu anlamazsak, nereye doğru gittiğini farketmezsek, İslam dünyası hakkında da sıhhatli muhakeme yapma imkanımız yok. Sadece İslam dünyasına baktığımızda, gözümüze çarpan kaotik yapı, batının çökmekte olduğu gerçeğini görmediğimiz takdirde derin ümitsizliklere sebep oluyor. İslam ülkelerinde (özellikle Ortadoğu’da) kurulan ve sahaya giren örgütlerin batı tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği şablonu, hala batının (özellikle Amerika’nın) “yeryüzü tanrısı” gibi anlaşıldığını gösteriyor.

Batı hızlı şekilde çöküyor ama hala dünyayı yönettiği zannı ve vehmi kalp ve zihinlerimizi işgal etmiş durumda. ABD ve AB, o kadar zor durumda ki, kendi meselelerini çözemiyor, enerjisinin ve aklının ciddi bir kısmını kendi meseleleriyle ilgilenmek için kullanıyor ama hala her şeyleri yerindeymiş de bizi yönetiyormuş gibi davranıyoruz. Dünya değişiyor, güç ve servet el değiştiriyor, batı büyük sarsıntılarla çöküyor ama kafamızdaki batı hala aynı şekilde devam ediyor. Bu nasıl bir psikolojik çöküştür…
Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-8-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-6-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-8-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-6-
Herhangi bir insanlık fikri değil, hakikat menşeli bir insan fikri var elimizde. Gayrimüslimlerin ve batılı anlayışlara mahkum olanların bu iddiamızı kabul etmesini beklemiyoruz tabii ki ama birkaç noktada çok muhkem istinatlarımız var.
Tasavvufun derinliğine doğru keşfettiği engin bir insan tabiat haritası var elimizde. Bu derinlikte, bu zenginlikte başka bir kaynak, mecra ve külliyat kimse de yok. Kadim müktesebatın reddedilmesi veya ulaşmasının engellenmesinden dolayı fikri manada çırılçıplak kaldık. Hala batıdaki bilim ve felsefe adamlarının Hz. Mevlana ve benzeri tasavvuf büyüklerinden etkilenerek Müslüman olmaları, meseleyi doğru anlamamızı sağlamalı.
Tasavvufun insan tabiat haritası ile ilgili külliyatının, batının beşeri bilimlerde ürettiği müktesebata nispeti, “Füsusu’l Hikem” ile “Cin Ali” hikaye kitabı arasındaki mukayeseye benzer. Kendi müktesebatımıza ulaşamadığımız (veya onu reddettiğimiz) için, batının “Cin Ali” kitaplarına meylettik, kaçınılmaz olarak da “akıl yaşımız” Cin Ali kitabı okuyanların akıl yaşı seviyesinde kaldı. Felsefeye hikmet muamelesi veya tek düşünce mecrası muamelesi yapanlar, Cin Ali kitaplarının resimsiz ve bir miktar düşünce ile tezyin edilmiş haline meftun olan bahtsızlardır. Bu ifadeyi, felsefeyi okumamış, tanımamış birisinin bağnazlığı ile söylemiyorum, hem felsefeyi tetkik eden ama hem de kadim müktesebatımızı mütevazı miktarda tahkik eden birisi olarak söylüyorum. Batı müktesebatının (hem de Sokrat’tan başlamak üzere) tamamı, Abdülkerim Ceyli Hazretlerinin “İnsan-ı Kamil” kitabının bir sayfasındaki derinliğe baliğ değildir. İnsan-ı Kamil kitabının bir sayfasından, batı müktesebatındaki ontoloji seviyesinde bin tane ontoloji istihraç edilebilir. İnsan-ı Kamil kitabı ise bizim müktesebatımızdaki tek kitap değil, aynı seviyede, sayısını bilemeyeceğimiz kadar eser mevcuttur. Sokrat’tan başlamak üzere batı filozoflarının zirveleri, sadece İnsan-ı Kamil kitabıyla tanışsalardı, hayatları boyunca asla tek bir cümle söylemez ve yazmazlardı. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-
İslam insanları zorla Müslüman yapmak niyetinde değildir ve bu yolu men etmiştir. Öyleyse insanların Müslüman olmadan yaşamasını mümkün kılan bir “insani çerçeve” fikrine de sahiptir. Bir türlü anlaşılamayan noktalardan birisi burasıdır. İslam, insanların Müslüman olmadan yaşamasını kendi siyasi hakimiyeti altında bile kabul etmiştir, öyleyse bir “insanlık beyannamesine” maliktir.
İslam, insanlığa iki muhteva (veya teklif) ile hitap eder; birincisi Müslüman olmalarını talep eder, bu hitap bizzat kendisini izahtır, ikincisi ise insanları “insanlık çerçevesinde” tutmaktır, insani hitaptır. Bu iki hitap birbirine karıştırıldığı (aslında insani hitap hiç anlaşılmadığı) için, Müslümanların gayrimüslimlerle münasebet altyapısı tamamen çökmüştür, daha vahim olanı ise, kendileri dışındaki insanlık alemiyle ilgili hiçbir fikirleri yokmuş intibaı oluşturmaktadır. Bu hal, “ya Müslüman olacaksınız ya da canınız cehenneme…” türünden bir duygu ve düşünce mecrası oluşturuyor. Böyle bir duygu ve düşünce altyapısı, “insanlık” ile ilgili fikir imalini imkansızlaştırıyor, bunun neticesi olarak da gayrimüslimlere hitap etmenin zemini kayboluyor.
İslam’ın, “insanlık” hakkında bir fikrinin olmadığını düşünmek, İslam’ın “insan fikri” olmadığını kabul etmektir. İnsan fikri olmayan bir din olur mu? İnsan fikri, insanlık fikri, insanlığa dair fikri olmayan bir dünya görüşü, insanlığa ne teklif edebilir ki? İslam’ın insan tarifi de (fikri de), insanlık tarifi de (fikri de) mevcut, mesele bunu keşfetmek, çerçevesini tespit etmek, ilan etmekte. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-4-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-2-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-4-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-2-
Tüm insanlığa hitap edecek olan “İnsan hakları beyannamesi”, insan tabiat haritasının “insani alanını” esas almalıdır. İnsan tabiatı, kainattaki tüm varlığı ihtiva ve cem eden bir hacim belirtir, bu manada alt sınırı hayvandan daha aşağı, üst sınırı ise melekten daha yukarıdadır. İnsanın temel problemi zaten tabiat haritasının, hem hayvanı hem insanı hem meleği ihtiva etmesindeki uçsuz bucaksız ufuktur. Her varlık kendi tabiatına mahkumdur, hiçbir varlık kendi tabiatını aşağı veya yukarı doğru aşamaz. Varlığın tabiatı, en muhkem hapishanedir, varlık çeşitleri içinde tabiatını aşacak bir cins yoktur. İnsan, tüm varlık çeşitlerinin (cemadat, nebatat, hayvanat, insaniyet, melekut) tabiatını ihtiva etmek ve hepsinin tabiat özelliklerini yaşayabilmek iktidarındadır, bu sebepledir ki imtihana muhataptır. Tüm varlık çeşitlerinin tabiatına malik olarak doğar ve en aşağısından başlayarak en yukarısına çıkmak ile mesuldür. (www.fikirteknesi.com sitesinde, “İnsan tabiat haritası” başlıklı seri yazıyla mesele tetkik edilmişti)
Mutlak hür olan akıl ölçü koyamaz. Doğruyu bulamaz, bulduğunda doğru olup olmadığından emin olamaz, dolayısıyla bulduğu doğruda ısrar edemez. Bu sebeple “değişmeyen tek şey değişimdir” demek zorunda kalmıştır. Batı aklı, Hristiyanlığa karşı mutlak hürriyet talebiyle ortaya çıktığından beri batıda, bir müddet sonra batının kültürel hakimiyetinin uzandığı her yerde “ölçü” kalmamıştır. Batı, kendi dışındaki dünyaya kendini tek ölçü olarak empoze etmiştir ama kendi bünyesinde asla bir “mikyas” bulamamış, bulunamayacağını da itiraf etmiştir. Devir devir bazı ölçülere ulaştığını vehmetmiş, onları kutsamış, bazen materyalist kutsalları için bazen dini garnitür olarak kullandığı kutsalları için milyonluk katliamlar yapmıştır. Katliamların envanterini çıkardığında dehşete düşmüş, sadece yirminci asırda yüz milyondan çok fazla sayıdaki katliama bakarak, “hakikat fikrinin” olmadığını, olamayacağını, böyle bir iddiada bulunmanın ancak katliamlar için gerekçe oluşturduğunu düşünmeye başlamıştır. Akıl ile aklı reddetme noktasına gelen batı, bir tür rasyonel çılgınlık haline mahkum olmuş, önce ferdi tamamen hür bırakmış, sonra cemiyetin hayat için şart olduğu esasından hareketle tüm kaideleri “zaruret” merkezinde açıklamak durumunda kalmıştır. “Her ferd sonsuz hürdür, beraber yaşamak istediğinde zaruret olarak bazı kurallara uymalıdır.” Bu prensip, hem ferdin mutlak hür kabul edilmesi itibariyle yanlıştır hem de içtimai kaidelerin izahının zaruret üzerine bina edilmesi yanlıştır. Okumaya devam et

Share Button

FELSEFEYİ HESABA ÇEKEN ADAM, NECİP FAZIL

FELSEFEYİ HESABA ÇEKEN ADAM, NECİP FAZIL
Batı ile iki defa karşılaştık, birincisinde (eski Yunan metinlerinin tercümesinde) biraz sarsıldık fakat kolay atlattık. Birinci karşılaşmamızda batının kötü durumda olmasının da etkisi unutulmamalıdır tabii ki. Keza ikinci karşılaşmamızın başında da batı kötü durumdaydı ve onu ezmiştik, ordularımızla ezmiştik ama esasen medeniyetimizle ezmiştik. O kadar ezmiştik ki, küçük bir coğrafyaya sıkıştırmış, patlama noktasına getirmiştik. Nitekim batı, sıkıştırıldığı doğuya doğru değil, boşluk bulduğu batıya doğru patladı, coğrafi keşiflerle kendine bir yol buldu, keşiflerle elde ettiği servet ve manevra alanı ile güçlendi ve doğuya döndü. Tevafuk o ki, batı kendini yeni bir anlayış (Reform ve Rönesans) ile inşa etmeye başladığında, biz gerilemeye başlamıştık. İşte ne olduysa tahterevallinin bu denge halinde oldu, batı yükseldi, biz alçaldık.
Tarihi, savaş meydanlarında arayanlar fena halde yanıldı. Osmanlı da ıslahat hareketlerini başlangıçta ordu merkezli yürüttü. Batıyı, biz gerilerken de zaman zaman yendik ama mesele savaş meydanlarında değil, fikir, ilim, sanat mecralarında ve bunların tamamının döküldüğü kültür ve medeniyet havzasında cereyan ediyordu. Bizim medeniyet havzamız kuruyor, batının ki yeşeriyordu.
Batının ana damarı felsefeydi, tefekkür o kaynakta çağıldıyordu, batıdaki insanın ve hayatın tüm şubeleri o kaynaktan sulanıyordu. Batının, bizdeki irfan müktesebatına ulaşması mümkün değildi, bunun için yüz bin yıllar bile kâfi değildi çünkü başka bir mecrada akıyordu. Felsefe ne yaparsa yapsın, milyon yıl kesintisiz çağıldayarak aksa bile bizim irfan müktesebatımızın eteklerine ulaşamazdı, memba farklı, mecra farklı, mansap farklıydı. Öyleyse tehlike yoktu, tedirginlik gerekmezdi, tedbir lüzumsuzdu. Gerçekten de böyleydi, farklı sınıflar (kategoriler) birbirini tehdit edemezdi.
İslam İrfan Havzası Okumaya devam et

Share Button

FELSEFE VE VAROLUŞ-2-

*Varoluş görüntüleri ve süreçten sapmalar
Varoluş sürecindeki akışın mutlaka “bütünlük” hedefine doğru yönelmesi, nihai hedefin bulunamaması veya ulaşılamaması ihtimallerinde ara hedeflerde tükenmeye yol açar. Özellikle de nihai hedefe dair ruhun verilerine ulaşamamış, onları sezememiş olan anlayışlar, ara hedefleri nihai hedef zannetmek gibi hatalara mahkûm olmaktadır. İdrak zafiyetinden kaynaklanan hedef belirleme hatalarının nihai hedefe yönelebilmek konusundaki şuuru üretememiş olması ihtimali insanlık tarihi boyunca kendini göstermiştir.
Nihai hedefin aranıp bulunacak ve bulunduktan sonra anlaşılacak bir menzilde olmadığı, böyle bir yol izleneceği düşünüldüğünde bilim ve felsefe dâhil sonu gelmeyen bir faaliyet zinciri boyunca sayısız ihtimali taramak zorunda kalacağı ve buna rağmen nihai hedefe ulaşma imkânını garanti edemeyeceği, içinde bulunduğumuz çağda anlaşılmaya başlanmıştır.

*“Madde Tanrı”
İnsan ırkının ezeli endişesi ve yolculuğu olan varoluş sürecinin ana caddeden saptığının en büyük örneklerinden birisi madde ile ilgili ara hedefteki patinajıdır. Maddenin hayatın ve hayat alanının kaynağı olduğuna dair anlayış onu sonsuzlaştırmış ve varoluş sürecindeki nihai hedef haline getirebilmiştir. Özellikle ihtiyaçların görünür olanları ve temin imkânının standardize edilebildiği türleri olan maddi ihtiyaçlar, süreci “madde” ara hedefinde sonlandıran ve kilitleyen önemli bir faktör olabilmiştir. Okumaya devam et

Share Button

FELSEFE VE VAROLUŞ-1-

FELSEFE VE VAROLUŞ
Düşünce zemininin (evreninin) oluşması insanın ilk “varoluşu”dur ve ilginçtir ki bu varoluşun farkına varmaz.
Akıl insanın ikinci varoluşudur ve bu varoluşu fark eder ama anlamaz.
Şuur insanın üçüncü varoluşudur ve bu varoluşu fark eder, anlar fakat nihai tecrit noktasına kadar ulaşamaz.
Kalp insanın son varoluşudur ve bu varoluşu ne fark etmesi gerekir ne anlaması gerekir, ne de tecrit faaliyeti lüzumludur.
*
Varlıktaki hareket eksik olanın tam olana doğru akışıdır. Başka bir ifadeyle, parça ile bütünün birbirini çekmesidir. Varoluş, kendini tamamlamak veya tamam olana vasıl olmak ile gerçekleşir. Varoluş özünde şuuru şart kılmaz ve tüm varlık, varoluş çizgisindeki hareketlilik (akış) olarak kendini gösterir. Varoluş istikametindeki hareketlilik yok olursa varlık, varolabilme imkânını (iktidarını) kaybeder. Hiçbir varlık sabitlenerek mevcut halini muhafaza etmek imkânına sahip değildir. Kaldı ki, hiçbir varlık hareketsiz duramaz.
Hareket, başıboş ve anlamsız bir konum değiştirme değildir ve istikamet sahibidir. Her varlık başka bir varlığı kendine çeker ve başka bir varlık tarafından çekilir. Bu kozmolojide de böyledir, fikirde de böyledir.
Her varlık kendi eksiğini tamamlamak için çeker, başka bir varlığın eksiğini tamamlamak için ona doğru gider. Her varlık kendine çektiği varlığa göre “bütün”dür, kendine doğru gittiği varlığa göre “parça”dır.
Hiçbir varlık yalnız başına nihai “bütünlük”ü oluşturamadığı için hareket kesintisizdir ve nihai bütünlük oluşturulana veya ona ulaşılana kadar devam edecektir. Okumaya devam et

Share Button

TARİH VE DİN FELSEFELERİ

TARİH VE DİN FELSEFELERİ
Tarih yaşanmış olaylar yığınıdır. Bunların toplanılması ve tasnif edilmesi ile elde edilen öbekler halindeki bölümler bize hiçbir şey anlatmaz. Soğuk, cansız ve tatsız bilgi birikimleri olarak üstlenilen bir yüktür sadece. Diyakronik yöntemlerle kronoloji bilgisine hafızada yer vermek, onu daraltmaktan başka bir işe yaramaz. Üstelik dedi kodu birikimine sahip olmanın hiçbir erdemli yanı da yoktur. Antik çağlardan beri devam edegelen teorik-historik ayrımı boşuna yapılagelmiş değildir. Tarihi, bir bilim disiplini olarak kabul etme eğilimi hiçbir zaman tatmin edici ölçülere ulaşmamıştır. Nitekim 19. Yüzyılın ikinci yarısında Dilthey’in tezleri de gönülsüz bir kabullenmenin ötesine geçmemiştir. Ona göre tarih, bilimlerde geçerli olan ilkelerin dikkate alınmaksızın kabul edilmesi gereken bir bilimdir.
Tarih felsefesine gelince durum farklıdır. O, yukarıda söz edilen eleştirileri göğüslediği gibi daha fazlasını da tolere edebilecek bir genişliğe sahiptir. Sağlıklı bir oryantasyonu temin edecek olan pusuladır. Tarihin tefsir edilmesidir. Tarih felsefesine göre tarih, geçmiş değildir. Olanca haşmeti ile şimdidir. Buna göre tarih “ebedi bir şimdiliktir”. Geçmişte yaşananlar sanatıyla, felsefesiyle, bilimiyle şu anı etkilemektedir. Geçmiş, gitmiş, bitmiş ve tükenmiş değildir. Hep canlı, diri, taze ve etkileyicidir. Sanatçının örneğin mimarın sanat dehasını oluşturan ana malzeme nedir ki? Ayasofya ve Selimiye bir mimar için geçmiş midir? Duygusal nitelikli olan sanat dili, geçmiş ve şimdi bütünlüğünü daha kolay anlaşılır kılmaktadır. Esasen fizik de çok farklı değildir. Rölatif anlayışa göre bulunulan yerin durumu olayları belirler. Bu açıdan zaman da rölatiftir. Şu kadar uzaktan bir bakış dikkate alınsa, belki şimdi oradan bin yıl öncesi hâlihazır olarak algılanacaktır. Sönmüş yıldızların tarafımızdan parlak şekilde hala ışık saçıyor olarak görülüyor olması gibi. Başka bir noktadan gözlemlendiğinde İstanbul’un fetih hazırlıkları çalışmalarının yoğunluğu izlenebilecektir. Newton fiziği ile Quantum mekaniği ve nihayet izafiyet teorisinin günümüzde uygulanma alanları dikkate alındığında ve bunların eşyanın sırlarına ilişkin gerçekleştirdikleri çözüm iddiaları değerlendirildiğinde doğa alfabesinin ilk harflerini kekeleyerek çözmeye çalıştığımızı söyleyebiliriz. Bilimin dili, duygunun dili, sanatın, gözlemin, mantığın ve matematiğin, nihayet kalbin diliyle deşifre etmeye çalıştığımız varlığın özüne ilişkin söylemlerimiz zaman kesitlerini kuşatacak bir bütünlük arz etmektedir(etmelidir).
Bu yönleri hesaba katıldığında Tarih felsefesi bir tür hayat felsefesi, hayatın bütününü nazara alan, tarihi, sanatı, bilimi ve felsefeyi içeren kuşatıcı bir disiplindir. Tarihi, kullandığımız dile göre tefsir ederiz. Matematik dille ifade edersek bütün tarih bir “açıdan” ibarettir. Tarih felsefesi oluşturmada karşılaşılan en önemli sorun transformasyon sorunudur. Olanı, gerçeğine uygun şekilde algılamak imkânsıza yakındır. Algılayanın genel durumu ya da algılama anındaki durumu algılama şeklini belirleyici olduğu gibi, bunu bazı araçlarla aktarması, sonuç olarak başka kişilerin bunu anlamaları ve yorumlamaları, algılama, aktarma ve anlama dillerinin farkları da dikkate alındığında çok sayıda transformasyon süreci söz konusu olmaktadır. Nitekim gözün dili kulağın diline dönüştürülürken ya da yazı diline çevrimde kaçınılmaz olarak bir transformasyon gerçekleşecektir. Bu durum felsefe oluşturmada kullanılacak olan “veri” lerin gerçeğe uygunluk bakımından sorunlu olmalarını doğuracaktır. Bu sorunun giderilmesi için tarih boyunca pek çok yöntem denenmiştir. En yaygın olarak kabul göreni mantık olmuştur. Daha doğrusu Aristo mantığı olmuştur. Oysa Aristo mantığının kendisinin bile şekli durumun ötesinde bir hakikat tespiti iddiası yoktur.
Tarih felsefesinin bu kuşatıcı vasfı, gerçeğin belirlenmesi hususundaki fonksiyonu dikkate alındığında bir zorunluluktur. Diğer bilim alanlarında ortaya çıkan bölünme ve uzmanlaşmalar da esasen bir zaruretin sonucudur. Detayları elde tutabilme zaruretinin. Sonuç olarak ilim geleceğin dili, tarih geçmişin dili, sanat içe bakışın dili olurken tarih felsefesi bütün bu disiplinlerin terkibinden oluşan bir tefekkür dilini ifade etmektedir. Bu disiplinin özelliği bilimler metodolojisinde olduğu gibi analitik bir yöntem izlemek değil “holistik” bir bakışa sahip olmayı gerektirmektedir. Ağacın sahip olduğu ilginç detaylar ormanı görüp değerlendirebilmeye engel olmamalıdır. Tarihi olaylarda salt kronolojik olarak öncelik ve sonralık ilişkisi aralarında sebep-sonuç ilişkisi olduğu anlamına gelmez. Bunun için mantıki gereklilik ve yeterlilik şartlarının da varlığı aranır. Tarihte temsil kabiliyetine sahip olayların belirlenmesi, tarih felsefecisinin bir bakıma basiretinin kriteridir. İşte başlangıçta dile getirdiğimiz tarih eleştirisi bu bakış açılarını taşımayan ve böylesi sorumluluklar üstlenmiş bir kaygısı olmayan tarih bilgilerinin sunulması faaliyetleridir. Tarih yüzyılı, Alman Tarih okulu gibi deyimlerin oluşması da tarih felsefesinin önemini belirten unsurlardır. Nitekim Hegel’in, Marx’ın ve benzeri düşünürlerin ortaya koydukları sistemler de, bir tür tarih felsefesi yapmaktan oluşmuştur. Diyalektiğin şekillenmesini sağlayan, hatta adını bile taşıyan öz “tarihtir”.
“Din” yukarıda sözü edilen bakış açılarını oluşturan en temel faktördür. Tarihin ve içindekilerin tefsir edilip oryantasyonu oluşturacak şekilde yorumlanmasının yöntemini telkin eden de “Dindir. Dinin ortaya koyduğu önermeler ve bunların dikkate alınması hayat bütününü oluşturan unsurların terkibinden oluşan bir tefekkür şeklinin yani tarih felsefesinin özünü belirleyici niteliktedir. Yargılamanın gerçekleşeceği ve adaletin tam olarak tecelli edeceği bir sonun varlığını kabul etmenin, tarihsel bakış açısını ve düşüncesini etkileyerek tamamen farklı bir tarafa yöneltmeyi sağlayacağı kesindir. Nitekim ortaçağın tarih yorumu bu etkileri açıkça taşımaktadır.
İnsani şuurun idrak sınırları içerisinde faaliyet süren tefekkür tarzlarını daha üst seviyelere sıçratan ve algı kapasitesini yükselten unsurlar insana din tarafından sunulur. Hakikati anlamak bakımından insani şuurun zorlandığı ve metafizik şuura ihtiyaç duyulduğu noktada dinin öğretileri karanlığı yaracak ve insanın önünü açacaktır. İnsani şuur şu bardak ve hakikat da Akdeniz ise, bu hakikat denizi o bardağa sığdırılamaz. İşte gerçeğe ulaşmada kılavuzluk edecek olan ve insana sunulan din öğretileri insani anlayışa indirgenerek değil, insan şuurunun daha üst düzeye sıçramasını sağlayarak karşılanmalıdır. Bu durum din felsefesi açısından lengüistik olarak belirlenen problemin farklı düzlemlerde ele alınarak değerlendirilmesiyle aşılmaya çalışılacak olan bir konudur. Din dilinin özellikle yorumlanma süreçlerinde geçirdiği transformasyon, kullanılan dilin ve dönemin izlerini taşımaktadır. Anlam verme ve yorumlamada bu durumun dikkate alınması gerekmektedir.
Sonuç olarak bireysel ve toplumsal eğilimleri yönlendirme konusunda etkinliği bir gerçeklik olan tarih felsefesini oluşturan en başat faktörün din olduğu gerçeği dikkate alınarak din felsefesi çalışmalarında bu durum özenle gözetilmelidir. Gerçek şu ki, bizim tarihsel müktesebatımıza bakıldığında, değişik dönemlerde hissedilen ihtiyaçlar dikkate alınarak farklı yorum teknikleri oluşturulmuştur. Bunları pek çok disiplinde gözleme imkânına sahibiz. Ancak iki alanda, dil ve hukuk alanlarında bu çalışmaların teorik boyutlarının çok genişletilmiş olduğuna tanık olmaktayız. Bu alanlarda ortaya konulan malzemeler henüz din felsefesi alanına kazandırılabilmiş değildir. Dil ve hukuk felsefeleri konusunda ise çağdaşlarımızın anlayışına sunabilecek ve geçmişte sahip olunan hikmeti güncelleştirebilecek bir literatür oluşturabilmiş değiliz. Burada sahip olduğumuz kültür birikimini önceleme çabasında olmaktan öte tüm insanlığın karşılaştığı ve çağdaş anlayışların tıkanma noktasına geldiği sürece katkıdan söz ediyoruz. Tekrara düşmeden, ama kadim hikmet geleneğini irdeleme çabasını da bırakmadan, dini sağlıklı anlama ve tarihi de doğru okuma becerisine ulaşarak istikamet arayışımızı taçlandırabiliriz.
MEHMET EMİN ŞEN
meminsen42@gmail.com

Share Button