FETHULAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-
Fethullah Gülen, İslami ilimlere vakıf birisidir. Türkiye’de kamuoyunda bilinen alimlerin içinde, muhtemeldir ki ilk onun içine girer. İslami İlimlere vukufiyeti bilgi seviyesini aşan, derin idraki olan, yeni teşhislere ulaşan birisidir. İmal-i fikirde bulunabilen, nispeten kendi görüşleri olan, müktesebatı tekrar etmekten ibaret bir mevcudiyete sahip olmayan bir kişidir.
İslami İlimlerdeki müktesebata hakimiyetindeki maharet, dinleyenlere derinden tesir etme istidadını kazandırıyor. Hususi sohbetlerine katılıp da etkilenmeyen insan sayısı azdır, etkilenenler ise mazurdur. Zira berrak bir dil, nüfuz edici bir üslup, kuşatıcı bir tesire sahiptir. Bu istidat ve maharetlerin toplamının bir insanda cem olması vakayı adiyeden değil, nadirattandır.
Söylediği sözlerin tamamı İslam’a uygundur, buna paralel olarak, yaptığı her işi İslami esaslardan birine nispet etme istidadı inkişaf etmiştir. İslam’a uygun söz söyleme ve yaptığı işleri İslam’a nispet etme maharetlerindeki inkişaf, birçok insanı etkilediği gibi, birçok insanı da karşısında kararsız ve tavırsız bırakıyor. Öyle ki, söylediği söze yalan veya yanlış deme imkanı olmadığı için insanlar “manevi mesuliyetten” korkuyor.
Meseleye nazari çerçevede baktığımızda, idrak hacminin, yanlışa geçit vermeyecek derinliğe indiği, en azından vahim yanlışlar yapmayacağı hissine kapılmak mümkün. Zaten bu nokta mühimdir, bu derinlikte idrak sahibi olan birinin, yanlış yapıyor olması izaha muhtaçtır. Okumaya devam et “FETHULAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-“

YUSUF KAPLAN’DAN SAFÇA SORULAR

YUSUF KAPLAN’DAN SAFÇA SORULAR
Yusuf Kaplan’ın saf bir tarafı var, saf yani çocuksu… Bu hoş bir şey… İnsanların kafalarında kırk tilkinin cirit oynadığı bir dünyada, saf bir tarafın olması gerekiyor. Saf bir tarafın, insanın kendinden bile kaçarak iltica edebileceği bir zihni vahanın olması gerek.
Saf bir zihni vaha, insanlardan ve insanın kendinden muhafaza edilmiş, bilgiden ve fikirden bile korunmuş bir vaha… Sadece duygunun, duru bir duygunun deveran halinde olduğu, ruhun saf tecellilerine mahal olabilecek kalbi ve zihni bir vaha… Çağımızda bilgi ve fikir kirlendi, bilgi ve fikre itimat etmek zorlaştı. Her insan kendi bilgi ve fikirlerine itimat ediyor, bunu da tabii görmek gerekir. Tabii görmek, doğru görmek değildir. Zihni evren, bilgi ve fikrin ağır baskısı altında “doğru-yanlış” cetvelini bazen şaşırıyor. İnsan zihni, doğruyu mantıkta aramaya başladığında, sayısız mantık örgüsü meydana getiriyor, bunlara teslim oluyor ve doğru mikyasını kaçırıyor.
İnsan düşünebilen bir varlık olduğu kadar da hissedebilen bir varlık. Halk arasında “duygusallık” isimlendirmesiyle hakir görülen mesele, aslında bambaşka bir kıymet ifade ediyor. Hz. Resulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” fermanıyla, bilgi ve fikre atıf yapmıyor, doğrudan duyguya atıf yapıyordu. İfrat ile tefrit arasına salıncak kuran günümüz insanının zihni, duygu meselesinden bahsederken, aklı, fikri, bilgiyi ihmal ettiğimizi zannedebilir. Niyetimiz ve çabamız aklın ve fikrin kıymetini inkar değil, bilakis onların kıymetini teslim etmekle birlikte, bir de duygunun olduğunu, her birinin kendi mahalli ve kıymeti olduğunu ifade etmek. Duygu ve düşünce arasında muvazene kurulamadığında da her ikisinin kendi merkezinden uzaklaştığını, toplamının da arzulanan “şahsiyet terkibini” meydana getiremediğini dikkate sunmak… Okumaya devam et “YUSUF KAPLAN’DAN SAFÇA SORULAR”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-5-CEMAATİN FİKİR ADAMI FAKİRLİĞİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-5-CEMAATİN FİKİR ADAMI FAKİRLİĞİ
Fethullah Hoca cemaati, hayatın pratiğinde büyük başarılara imza attı. Özellikle bazı alanlarda (mesela eğitim alanında) fevkalade başarılar elde etti. Hem ülke içindeki teşkilatlanma becerisi hem de dünyanın birçok ülkesinde teşkilatlanma başarısı ile gözleri kamaştırdı. Fakat gözleri kamaşan insanların, “akıllarının da kamaşacağı” vehmine düştü. Evet, gözleri kamaşan bazı insanların akılları da kamaştı fakat onlar, akılları gözlerinde olan insanlardı.
Türkiye’deki temel problemlerden birisi, (Haki Demir’in ifadesiyle) pratiğin, teorinin önüne geçmesidir. Bu durum sadece Fethullah Hoca cemaatiyle sınırlı değil, diğer cemaatlerle birlikte, siyasi rejime kadar uzanan bir yelpazede aynı problem yaşanıyor. İslami hareketlerin hemen hepsinin pratik başarıları, teorik derinleşmelerinden çok ileride…
Pratiğin ileride olması, özellikle de bu alanda ciddi başarılara imza atılması, teorinin üzerinde bir baskı oluşturuyor. Pratik, tabii ve kaçınılmaz olarak “mevcut yapı” içinde, bu yapının kuralları ve gerçekleriyle sürüyor. Hem ülkemizdeki hem de dünyadaki statüko ile bazı başarıları elde edenler, başarılarının altyapısı olan “gayriislami gerçeklik zeminini” kabul etmeye, içselleştirmeye, bir müddet sonra da (Allah muhafaza) iman etmeye başlıyorlar. Gelişme bu çerçevede gerçekleştiği için, pratiğin teorisini üretmeye başlıyorlar. Okumaya devam et “İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-5-CEMAATİN FİKİR ADAMI FAKİRLİĞİ”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-3-UĞUR KÖMEÇOĞLU, “DALGAKIRAN”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ HARİCİLERİ-3-UĞUR KÖMEÇOĞLU, “DALGAKIRAN”
Zaman gazetesinin bir doçent deposu olmalı. Uğur Kömeçoğlu da doçent, Bilal Sambur gibi… Uğur Kömeçoğlu Zaman gazetesinin yorum sayfasında, 17.08.2012 tarihli, “Geçici dönemsel bir ideoloji olarak İslamcılık: Üç nesil hipotezi” başlıklı yazısında, İslamcılığı, “İdeoloji”, “siyaset yapma biçimi”, “dönemsel bir akım” ve “isim babası batılılar olan bir kavram” şeklinde ifade ediyor. Bilal Sambur’a göre bazı fikir kırıntıları taşıdığını söylememiz lazım, Bilal Sambur, tamamen “düşünce ajanlığı” yapıyor ve bunu da acemice, fikirsiz şekilde ve ahmakça ortaya seriyor. Uğur Kömeçoğlu ise yazısını bazı fikri tespitlerle tezyin ederek, bir takım etimolojik incelemelerle zenginleştirerek vazifesini yerine getiriyor. Vazifesi ne? Yazının başlığında kayıtlı…
Öncelikle, İslamcılık tartışması başladığından beri, hem haricileri olsun hem de dahilde mevzilenenler olsun, bir “isim” ve “isimlendirme” tartışmasıdır gidiyor. Bir fikir cereyanının muhtevasından daha fazla ismi ile ilgilenilmesi, isminden dolayı o muhtevaya uzak durulması izahsız bir durum ve tavırdır. Tamam, ismin uygun olmadığını konuşabiliriz, başka bir isim de teklif edebiliriz ama bunları usulünce yaparız. İbrahim Sancak da isim konusuna temas edip başka bir isim (İslam Tefekkür Mecrası ismini) teklif ediyor ama bunu yapıp konuya devam ediyor. İsim meselesinde bu kadar bol tartışmanın olması ve buna rağmen doğru dürüst isim teklifinin de bulunmaması, fikir adamlarının seviyesini (aslında seviyesizliğini) göstermesi bakımından faydalı olmuştur. Okumaya devam et “İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-3-UĞUR KÖMEÇOĞLU, “DALGAKIRAN””

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR,”DÜŞÜNCE AJANI”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR, “DÜŞÜNCE AJANI”
İslamcılık tartışmasını başlatan Ali Bulaç, Zaman gazetesi yazarı, işin ilginç tarafı, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin kahir ekseriyeti de Zaman gazetesinden çıktı. Üstelik Zaman gazetesi, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin hayat alanı oldu. Sanki İslamcılık meselesine ve tartışmasına cepheden tavır alan, bu tartışmayı doğmadan boğmak isteyen, İslamcılık cereyanının da yeniden canlanmasını engellemeye çalışan bir mevzi kazmaya başladı. Gerçekten böyle midir yoksa bunlar bizim yanlış anlamalarımız mıdır bilinmez. Yanlış anlamış olmayı gazetenin genel yayın yönetmeninden daha fazla arzu ederiz. Ümit ederiz ki, Zaman gazetesinin “yorum” sayfalarında yayınlanmasına müsaade ettiği yazılar “hususi” bir seçim neticesi değildir de, tartışmaya katkıda bulunma düşüncesinden kaynaklanıyordur.
Düşünceye yol açmak, tartışmaya katkıda bulunmak, “bir de bu boyutu var” türünden bir açılım sağlamak mıdır yapılanlar? Doğrusu karar vermek zor, ne var ki karar veren biri var; Yusuf Kaplan… Yusuf Kaplan son yazısında, gazete yönetimini Fethullah Hoca’ya şikayet ederken, Bilal Sambur gibilerinin yazılarını, “düşünce sınıfından” saymıyor, tam bir hezeyan kabul ediyor. Bu tavrıyla da doğrusu isabet kaydediyor.
*
Bilal Sambur, 19.08.2012 tarihli yazısında, falso yapmaya hiç vakit kaybetmeden, başlığında başlıyor; “İslam, İslamizmden Ayrılmalı”. Yazının başlığı, muhtevasını tamamen özetliyor, aslında sadece başlığı atsaydı ve başka bir şey yazmasaydı da zaten konu anlaşılmış olacaktı. Fakat anlaşılan o ki, Bilal Sambur’un falso yapma istidadı çok yüksek. Muhtemelen editörün seçimi olan, yazının başlığı altındaki “spot”ta, şu ifadeler dehşet;
“İslam, insanlığın büyük ve köklü dinlerinden biridir. Din olarak İslam, insanlığın dindarlık tecrübesine büyük katkılarda bulunmuştur. Ahlak, değer, kültür ve maneviyat alanlarında İslam, insanlığı zenginleştirmiştir.” Okumaya devam et “İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR,”DÜŞÜNCE AJANI””

ŞU CEMAAT MESELESİ-1-CEMAATİN MEŞREBİ

ŞU CEMAAT MESELESİ-1-
CEMAATİN MEŞREBİ
Cemaat, hakkında en çok tartışılan fenomenlerden biri haline geldi. Büyümesi, bazı alanlarda başarılı olması, özellikle de dünya çapında örgütlenmesi sebebiyle (ve daha birçok sebeple), fikir piyasasını işgal etti. Lehinde ve aleyhinde çok sayıda bilgi her gün ortalığa saçılıyor. Spekülatif bilgilerle havada uçuşuyor.
Ülkenin gündeminde bu kadar büyük bir yer işgal eden bir hareket ile ilgili insanların bir fikir sahibi olması gerekir. Meseleyle ilgilenmemek tabii ki kabil değil. Cemaati topyekun değerlendirmek bir makalenin hacmine sığmaz, bu sebeple yazı serisi olarak ele almak daha sıhhatli olur düşüncesindeyiz. Okumaya devam et “ŞU CEMAAT MESELESİ-1-CEMAATİN MEŞREBİ”

NAM-I DİĞER FETHULLAH HOCA

Dünyadaki mevcut durum özet olarak şu; İsrail ile İslam ümmeti arasında açık bir savaş var. Bu savaşı başlatan, sayısız defa ilan eden ve mutlak olarak haksız olan İsrail tarafıdır.
İslam ümmeti ile İsrail arasında sayısız cephede devam eden bu savaşta, her Müslüman’a düşen ilk iş, tarafını herhangi bir tereddüde mahal bırakmayacak kadar açıkça ilan etmektir. İsrail’in açtığı savaş, Allah ve Resulüne açılmış bir savaştır ve bu savaşta tarafını ümmetin her bir ferdinin anlayacağı açıklıkta tayin ve ilan etmeyen her Müslüman (Müslüman olduğu iddiasındaki her insan) imanı ile ilgili problemler yaşamaktadır. Okumaya devam et “NAM-I DİĞER FETHULLAH HOCA”

FETHULLAH HOCA HAREKETİ-3-

STRATEJİK DÜŞÜNEBİLME MAHARETİ

 

            Stratejik düşünce, en basit tarifiyle “büyük düşünce”dir.

            Stratejik düşünce, farklı seviye ve alanlardaki süreçleri anlayabilmek ve bunları tek düşünce faaliyeti içinde kullanabilmektir.

            Stratejik düşünce, tercih edilen veya oluşturulan güzergahın, uzun zaman dilimlerinde gerçekleştirilebilmesi veya uzun dönem için geçerli olabilmesidir.

           

*         

 

            Stratejik düşünce faaliyeti, zamanın muhtevasını ve istikametini doğru teşhis etmeyi ve ona göre hareket etmeyi gerektirir.

            Stratejik düşünce faaliyeti, zamanın akış istikametini değiştirmeyi veya akışından faydalanmayı ve onu yönetmeyi şart kılar.

            Stratejik düşünce faaliyeti, sebepten neticeye doğru olan akışı, doğru tespit edebilmeyi mümkün kılar. Neticeden sebebe doğru akan düşünce basit düşüncedir. Oysa sebepten neticeye doğru akan düşünce, “kurucu düşüncedir”.

            Stratejik düşünce faaliyeti, sistematik düşünce faaliyetidir veya sistemli düşünce faaliyetidir veya sistem çapında düşünebilme maharetidir. Belki de sistemi düşünebilme çabasıdır.

            Stratejik düşünce faaliyeti, birbirini takip edecek olan çok sayıdaki süreci öngörebilmektir.

            Stratejik düşünce faaliyeti, uçsuz bucaksız ufuk ister. Büyük ufuk, hayallerin “gerçek” haline getirilmesini mümkün kılan zihni havzadır.

            Stratejik düşünce faaliyeti, mevcut “gerçeklik kavrayışının” çok ötesindedir. Mevcut imkan alanının sınırlarını zorlayan ve genellikle kıran bir zihni patlamadır.

            Stratejik düşünce faaliyeti ile hayal arasında soğan zarı kadar bir sınır vardır. Ufku dar olan insanların stratejik düşünce sahiplerine yönelik ilk ithamları da zaten “hayalperest” oldukları istikametindedir.

            Stratejik düşünce faaliyeti, “ıslahı imkansız olanın, imhası zarurettir” prensibini anlar ve buna göre davranır.

 

*

 

            Fethullah Hoca hareketinin görünen (kamuoyunca tanınan) kadrolarının stratejik düşünce seviye ve maharetine sahip olduğunu söylemek kabil değildir. Kamuoyunun tanıdığı kadroların stratejik düşünce gücüne sahip olduğunu söylemek, “faydasız övgü” veya “lüzumsuz iltifat” kabilinden olacaktır. Fakat “hareket” dikkatli bir gözle değerlendirildiğinde fark edilmektedir ki, temelinde ciddi ve kapsayıcı bir stratejik düşünce bulunmaktadır. Bu durum, görünen kadroların arkasında, düşünce ve strateji üreten veya planlama ve koordinasyonu gerçekleştiren bir çekirdek kadronun olmasını şart kılmaktadır. Böyle bir çekirdek kadronun olması muhtemeldir ama olup olmadığı tarafımızdan malum değildir.

            Malum olan nedir öyleyse?

            Malum olan, Fethullah Hocanın kendisidir. Fethullah Hocanın konuşmaları, kitapları, vaazları ve talimatları tetkik edildiğinde, stratejik derinlik ve kavrayış sahibi olduğu görülmektedir. Fethullah Hocanın bir “stratejist” olabileceği ihtimalinin keşfinin uzun sürmesi, “din adamı” hüviyetinden kaynaklanmaktadır. “Din adamının” stratejist veya lider olabileceği ihtimali, bu ülkenin yüzyıllık yakın tarihinde sıfır olarak kabul edilmiştir. Laik, Kemalist, ateist ve bir kısım solcular gibi dine uzak veya din düşmanı olan kesimlerin “din adamı”ndan stratejist çıkabileceğini anlamaları, Fethullah Hocanın ihtiyacı olan birkaç aşamayı rahatlıkla geçmesini sağlamıştır.

            Fethullah Hocanın, yirminci asır Türkiye’sindeki sayılı stratejistlerden biri olduğu vakadır. Fakat kendinin stratejist olması, fikirlerini gerçekleştirmek için bir kadroya ihtiyacı olmadığını göstermez. Merakımı celbeden bu noktadır ve en azından Fethullah Hoca tarafından üretilen stratejileri anlayabilecek ve gerçekleştirebilecek kadronun nerede olduğudur?

 

*

 

            Fethullah Hoca hareketinin temel stratejileri nelerdir? Aslında bu soru aynı zamanda, “kayda değer strateji üretebiliyorlar mı?” sorusudur. Temel stratejilerini kısaca tetkik edelim.

 

*Manevra alanı oluşturmak…

 

            Bir ülkede rejimle herhangi bir zamanda başı derde girme ihtimali olan hareketlerin ilk yapmaları gereken iş, manevra alanı oluşturmaktır. Hareketin ilk safhalarında şiddetle ihtiyaç duyulacak olan manevra alanı “ricat hattı” kurmaktır. Siyasi rejimin ilk hamlede yok edebilmesine mani olmanın tek şartı, “ricat hattı”dır. Hiçbir hareket ilk safhalarında siyasi rejim tarafından hedef alındığında mevcut mevzilerini koruyamaz. Bu sebeple ricat hattı, hareketlerin başlangıç safhalarında en önemli hatta tek manevra imkanıdır.

            Ülke dışındaki faaliyetlerin ve merkezleşmelerin önemi, hareketlerin ilk safhalarında ricat etmek (geri çekilmek) ihtiyacını karşılamasıdır. Hareket, birkaç ülkede yerleşik hale geldiğinde, kendi öz vatanında maruz kalacağı ağır bir hamleye karşı, diğer ülkelerde ayakta kalma imkanına sahip olur.

            Fethullah Hoca hareketinin birçok ülkede hemzaman olarak çalışmaya başlaması, bu stratejiyi hareketin başlarından itibaren uyguladığını göstermektedir.

 

*Öz düşünceye içtimai koruma sağlamak…

 

            Bir hareketin “öz düşünce”sinin halk tarafından anlaşılması kısa sürede beklenmez. Bu durum, fikir hareketlerinin maruz kalacakları ilk büyük hamleye (taarruza) karşı mukavemetini zayıflatan en önemli noktadır. Öz düşüncenin halk tarafından sahiplenilmesi ve korunur hale gelmesi genellikle zaman alır. Hareketin ilk safhalarında bu ihtiyacı karşılaması ve kendini koruyabilmesi çok zordur.

            Fethullah Hoca hareketi, ilk gününden itibaren “öz düşünce”sine içtimai koruma sağlama maharetini gösterebilmiştir. Bunun için kullandığı en önemli yol, “öğrenci yetiştirmek”tir. Öğrenci yetiştirmek veya öğrencilere yardımcı olmak, halk tarafından hürmet ve itibar edilen bir faaliyettir. Öz düşüncenin temel stratejilerinden biri olan, “geleceğe yatırım” (yani öğrenci yetiştirmek) aynı zamanda öz düşünceye içtimai koruma kalkanı oluşturacak şekilde organize edilmiştir. Hakikaten fevkalade bir kavrayış olduğunu teslim etmek gerekiyor.  

 

*Hayatı üreterek ve organize ederek vazgeçilmez olmak…

 

            Bir hareketin başarı ihtimali, hayatı üretme ve organize etme maharetine bağlıdır. Hayatı organize etmek, insanları organize etmek (örgütlemek) demek değildir. Hayatın organize edilmesinin birinci yolu, üretmektir. İkinci yolu, üretme imkan ve maharetine sahip olunmadığında mevcut malzeme ile yeni hayat anlayışları, yeni hayat alanları ve yeni hayat tarzları oluşturmaktır.

            İnsanları organize etmek, örgütlemektir. Hayatı organize etmek ise oluşturulan hayat alanlarına insanların tabi olarak akması ve oraya yerleşmesidir. İnsanlar organize edildiğinde hayat organize edilmiş olmaz ama hayata müdahale etmenin manivelasına ve gücüne sahip olunur. Hayat organize edildiğinde ise insanlar tabi olarak organize edilmiş olur ve hayata müdahale etmek gerekmez zira hayat zaten istenilen şekilde tanzim edilmiştir.

            Fethullah Hoca hareketinin insanları organize ettiği görülmektedir. Fakat daha önemlisi hayatı organize ettikleridir. Hareketin, hayatı organize ettiğinin anlaşılmaması, “hayatı organize etmek” gibi bir başlığın Türk efkâr-ı umumiyesinde bilinmemesindendir.

 

*Siyasetin dışında kalarak siyasi öfkenin hedefi olmamak…

 

            Siyasi rejimlerin dikkati, genellikle siyasi örgütlenmelerde kesifleşmektedir. Siyasi örgütler veya siyasi hedefler, siyasi rejimin radarlarına çabuk yakalanmakta fakat siyaset dışı oluşumlar aynı nispette geç fark edilmektedir. Gerçi her zaman böyle olmadığı doğrudur ve ülkedeki siyasi rejimin Fethullah Hoca hareketini ilk gününden itibaren keşfetmekte zafiyet gösterdiğini söylemek saflık olur. Fakat hareketin ısrarla ve şiddetle siyaset dışında kaldığı ve bunu bir “İRADE” beyanı olarak kamuoyuna sunduğu unutulmamalıdır. Siyaset dışında kalan ve öğrencilere yardım eden bir sivil oluşumu hedefe almak, siyasi rejim için daha az tehlikeli değildir. Siyasetle ilgilenmeyen bir hareketi hedef almak, o hareketin etki alanında bulunan halk kitlesiyle beraber siyasileşmesini kaçınılmaz kılar. Bu nokta siyasi rejimin tavır almasına mani olmaktadır.

            Hareketin bu günkü konjonktürde siyasete alakasız kalmadığı vakadır. Bu gün içinde bulunduğu stratejik merhale, siyasete alakasız kalmasına zaten manidir. Mesele bu günkü merhaleye gelene kadar kendine yönelecek taarruzları bertaraf edebilme stratejisi ve mahareti ile ilgilidir. Neticeye bakıldığında da bunu başardığı görülmektedir.

 

*Zaruri ve mühim ihtiyaçları karşılayarak reddedilmez olmak…

 

            Halkın zaruri ve mühim ihtiyaçlarını karşılamak, halkın hayatına nüfuz etmektir. Zaruri ve mühim ihtiyaçlar, hayatın altyapısını oluşturur ki, bu ihtiyaçları kim karşılarsa halk ona meftun olur.

            Zaruri ihtiyaçların karşılanması “içtimai tesanüt” ile gerçekleştirilmektedir. Yardımlaşma yoluyla zaruri ihtiyaçların karşılanır olması, aynı zaman hayatın üretilmesi ve hayat alanı oluşturmak demektir. Bir oluşum tarafından meydana getirilen “hayat alanı”, hacmi ne kadar ise çevresinde bulunan insanlardan o kadarını bünyesine alabilmektedir. Hayatı üretmenin veya hayat alanı oluşturmanın zorluğunu bilenler, halkın içinde bir hayat alanı meydana getirenlerin ne kadar güçlü ve itibarlı olduklarını anlarlar.

            Hayat için zaruri olmasa bile “mühim” ihtiyaçlardan birisi ve belki de birincisi, eğitimdir. Eğitim alanında ciddi çalışmalar yapan hareketler, hem gençliği ve hem de halkı kendi mihverlerinde toplamışlardır. Eğitim aynı zamanda istikbal olduğu için, eğitim yoluyla hem istikbale kement atılmakta ve hem de insanların istikbal endişeleri giderilmektedir. Çocuklarının iyi bir eğitim görmesini isteyen aileler, hareketin müesseselerinin kapısında sıraya girmektedir.

            Zaruri ve mühim ihtiyaçların karşılandığı merci olmak, REDDEDİLMEZ OLMAKTIR. Bir hareketin gerçekleştirebileceği en büyük strateji, halk tarafından reddedilmez hale gelmektir.

 

*Eğitime yatırım yaparak geleceğe sahip olmak…

 

            Eğitimin ne kadar stratejik bir alan olduğu açıktır ve bu konuda uzun izahlara girmenin lüzumu yoktur.

 

*Hareketin faydası ile ülkenin faydasını harmanlamak…

 

            Siyasi rejimin temel hedeflerinden farklı hedeflere sahip olan fikir hareketlerinin en büyük handikaplarından birisi, hareketin hedefleri ile ülkenin hedeflerinin “TEZAT TEŞKİL ETTİĞİ GÖRÜNTÜSÜ”DÜR. Siyasi rejime muhalif olmak, vatan ve millete muhalif olmak değildir. Fikir hareketleri de temelde, vatan ve milletin faydasını esas alırlar fakat siyasi rejimden farklı fikir şablonları ile bunu yaparlar. Farklı fikir çerçeveleri kullanmaları, siyasi rejimin kamuoyunu yönlendirme ve yönetme imkanı ve gücü karşısında, millet ve ülke ile çelişme görüntüleri oluşturabilmektedir. Fikir hareketleri içinde bu handikapı aşamayanlar, asla neticeye varamamışlardır.

            Fethullah Hoca hareketi, Türkiye’de kendi hedefleri ile ülkenin hedeflerini aynı potada yoğuran bir stratejiyi uygulayabilen tek hareket olmuştur. Hem sağda hem solda ve hem de İslamcı camiada bu stratejiyi hakkıyla uygulayabilen bir hareket misali daha önce görünmemiştir. “Türkçe olimpiyatları” projesi, ne demek istediğimizi anlatmaya kafidir.

 

*Gelişmenin motor gücünü oluşturarak zamanı yönetmek…

 

            Her devirde hayatın bir gelişme yönü vardır. Bu yön, zamanın akış istikametidir. Hayatın gelişme yönü ve zamanın akış istikameti, milyonluk orduların bile karşı koyamayacağı, mukavemet edemeyeceği ve durduramayacağı bir güçtür. Zaten “akıllı insanlar” bu istikametin önünde durmazlar. Akıllı insanlar, bu istikamete paralel hareket ederler, dahi (veya stratejist) insanlar ise bu istikametteki akışın mecrasını kazan insanlardır. Mecrayı hangi fikir kazarsa zamanın istikameti o fikre doğru vakumlanır ve eğrilir.

            Hayatın gelişme yönünü doğru ve önceden keşfedenler, o istikamette mevziler edinerek zamanın muhtevasını doldurmakla meşguldürler. Zamanın muhtevasını doldurma işi, zamanın peşinden koşarak değil zamanın önünde koşarak mümkün olur. Zamanın önünde koşarak açılan mecra ise zamanın içinden akacağı kanaldır ki, zamanın muhtevası o fikir tarafından doldurulabilir.

            Fethullah Hoca hareketinin faaliyetleri dikkatle takip edilirse, memleketin önemli meselelerinde hiç kimse veya gurup inisiyatif almadan çalışmalar yaptıkları görülür. Geniş katılımlı toplantılarla gündemi oluşturmak ve yöneterek inisiyatif almak, önemli bir stratejidir.

 

*Öz düşünce mensuplarının dışındakileri de içine alacak kadar büyük hayat alanları üretmek…

 

            Herhangi bir fikrin ufku ve derinliği, başka fikir mensupları ile beraber yaşayabilme maharetidir. Bir ülkede çok sayıda fikir ve fikir mensubunun bulunması tabi ve kaçınılmazdır. Herhangi bir fikir hareketinin kendi mensupları dışındaki insanlarla beraber yaşama kültürü üretebilmesi, ülkeye talip olduğunu veya ülkeye talip olacak kadar büyük bir ufuk sahibi olduğunu gösterir.

            Fikir sistemlerinin başka fikirlerle beraber yaşama kültürü oluşturamaması, o fikrin hayatta kalabilmesine manidir. Zaten başka fikirlerle beraber yaşayabilme mahareti olmayan fikirler, kaçınılmaz olarak faşist ve militarist olurlar. Faşist ve militarist fikirler, çatışmacı ve vahşidir.

            Fethullah Hoca hareketi, ülkedeki hiçbir hareketin yapamadığı bu işi yapmış ve başka fikirlerle beraber yaşayabilmenin “geniş çerçevesini”, “büyük ufkunu” veya “hayat alanını” üretmiştir. Hareketi biraz takip edenler, tüm ülkeyi içine alabilecek genişlikte bir hayat alanı ve anlayışı üretme çabasında olduğunu görmektedirler. 

FETHULLAH HOCA HAREKETİ -1-

                        HAREKETİN FİKRİ KAYNAKLARI

 

            Fethullah Hoca camiasının geleceğine dair öngörülerde bulunmak için, camianın mensubu olmak veya camia içinde ciddi bir araştırma yapmak veya camia hakkında istihbari bilgilere sahip olmak gereği açıktır. Ne var ki, bu üç ihtimalden hiçbiri de benim şahsımda gerçekleşmiş değildir. Buna rağmen camia hakkında öngörüde bulunmak, yazı tura atmak ciddiyetsizliğinden nasıl kurtarılabilir? Camianın faaliyetlerini kamuoyundan takip eden biri olarak ve özellikle de teorik çerçevede kalarak bazı değerlendirmeler yapmak ve öngörülerde bulunmak çabası, dikkatli bir müşahit için kısmen mümkün olsa gerek. Camiayı bir de dışardan bir gözün değerlendirmesinde ise ayrı bir fayda olacağı açıktır. Tespitlerimizin bu çerçevede kabul edilmesi gerektiğini yazının başında beyan etmeyi uygun gördük.

            Fethullah Hoca camiası ile ilgili değerlendirmelere geçmeden önce, ülkemizde bulunan herhangi bir cemaat, gurup, cereyan vesaire siyasi, içtimai veya harsi yapıların değerlendirilmesinde takip edeceğimiz konuları öncelikle tespit edelim.

 

*Hareketin fikri kaynakları nedir ve nasıl bir fikri altyapı üretmiştir?

*Hareketin kullandığı dilin çapı ve derinliği nedir?

*Hareketin kendi içindeki münasebet tarzı ve birlikte yaşama kültürü nedir?

*Hareketin örgütlenme anlayışı ve mahareti hangi seviyededir.

*Hayatı kavrayışı ve hayata nüfuzunun derinliği nedir?

*Hayatı inşa edebilmenin fikri kaynaklarına ve tatbiki maharetine sahip midir?

*Hitap kitlesi olarak seçtiği hedef nedir?

*Ufku, cemaat veya ülke veya dünya mıdır?

*İnanç ve fedakarlığın derinliği nedir?

*Heyecan kaynaklarına sahip midir ve kesintisiz heyecan üretebilmekte midir?

*Üst kadro, stratejik düşünebilme maharetine sahip midir?

 

            Bu konuların tamamını bir yazıda tetkik etmek kabil değildir. Bu yazıda birinci konuyu ele almak ve diğerlerinin her birini ayrı yazı konusu olarak tetkik etmek istiyoruz.

 

*Hareketin fikri kaynakları nedir ve nasıl bir fikri altyapı üretmiştir?

 

            Camianın sahip olduğu temel kaynak, İslam’dır. İslam’ı nasıl anladığı ve bugünün dünyasında nasıl tatbik etmek istediği bahsi, ayrı bir tartışmayı gerektirebilir ama temel ve birinci kaynak olarak İslam’ı kabul ettiği aşikardır.

            İslam’ı birinci kaynak olarak kabul etmesi, başka kaynakları kullanmadığı manasına gelmez. Camianın sadece Müslümanlara hitap etmediği dikkate alınırsa, İslam’dan başka kaynaklar da kullandığını kabul etmenin önünde engel kalmaz. İslam’ın dışında başka kaynakları da kabul edip etmemesini tartışmaya açmak mümkün olabilir ama kabul ettiğini tartışmak lüzumsuz görünüyor. Hedef kitlesini tüm dünya olarak seçtiği görülen camianın, Müslüman olmayanlara hitap edebilmek için İslam’ın dışındaki kaynakları da kullanarak bir dil oluşturması garipsenmeli midir? İslam’a uygunluğuna dair teorik tartışmaların yapılabileceği bu nokta, pratik gerçeklik merkezinden bakıldığında normal gibi görünüyor. İslam’ın dışındaki kaynakların kullanılması, pratik fayda çerçevesinde ve sınırında kaldığı sürece ne kadar tekzip edilebilir? Bu noktanın günümüz dünyasında Müslümanlar için ciddi bir tartışma konusu olduğunu reddetmek kabil değildir. Fakat tüm Müslümanların başka kaynakları da pratikte kullandığı açıktır. Bu konunun teorik tartışması yapılmadan, herhangi bir “hareketi” değerlendirmek ve tenkit etmek sanırım sıhhatli olmasa gerek.

            İslam’dan başka kaynaklardan faydalanmak, özü itibariyle yanlış değildir. Mesela pozitif bilimleri kullanmanın (faydalanmanın) yanlış olduğundan bahsetmek kabil değildir. Burada yanlış olma ihtimali bulunan yaklaşım, kullanma şeklindedir. İslam’ın temel çerçevesine zarar vermeyecek olan malzeme ve vasıtaların kullanılmasında bir beis olmayacağı malumdur. Tehlikenin meydana gelebileceği nokta, kullanılan kaynakların İslam’ın özüne nüfuz edecek veya genel çerçevesini kıracak şekilde kullanılmasıdır. Bu nokta ciddi bir tartışmayı gerektirir.

            İslam’ın dışındaki teorik kaynakları kullanma ihtiyacı, gayrimüslimlere de hitap etme lüzumundan kaynaklandığı noktada fayda temin edebilmektedir. Gayrimüslimlerin anlayacağı dil ve kaynakların kullanılması pratik faydası yüksek bir tarzdır. Fakat farklı teorik kaynakların kullanılma tarzı, İslam’a yol açıcı mahiyet taşımalıdır. Gayrimüslimleri İslam’a taşımayacaksa farklı kaynakların kullanılması ihtimali, İslam’ın bulandırılması gibi neticeler üretebileceğinden ciddi tehlikeler ihtiva eder. Ne var ki, Müslümanlar gayrimüslimleri Müslüman yapmak mecburiyetinde değildir. Gayrimüslimlere yönelik hiçbir cebri uygulama olmayacağı için onlara İslam’ın yolunun açılmasından başka yapılacak bir şey yoktur. Hakikaten yok mudur? Farklı bir açıdan bakıldığında yapılacak bir şeylerin olduğu vakadır ve yapılmasında azami fayda bulunmaktadır. Gayrimüslimlere hitap etmenin ikinci ihtimali, onları, “barış”, “adalet”, “eşitlik” gibi temelde İslam’ın da şiarları olan fakat insan tabiatına uygun bir anlayış ve hayata doğru yönlendirmektir. Her kim hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, temel insani değerlere sahip olmak durumundadır. Bu lüzum, ideolojik gerekliliklerden önce temel insani gerekliliktir.

            İçinde yaşadığımız dönemde, Müslümanların tüm dünyaya hitap edebilme imkanını üretmelidir. Özellikle, adaletin, barışın, muvazenenin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini, tüm dünyaya anlatacak ve gösterecek bir fikri hareket ihtiyacı acil hale gelmiştir. Müslümanların kendi meselelerine yoğunlaştığı bu zamanda, tüm dünyaya hitap edebilmenin anlayışına, tarzına, diline, vasıtalarına ve malzemelerine sahip olmadıkları vakadır. Ve bu vaka, zafiyetin tezahürüdür.

            İslam, kendinin tüm dünyaya tebliğ edilmesini mensuplarından talep eder. Fakat İslam, kendi hükümlerinin gayrimüslimlere tatbik edilmesini mensuplarına men eder. Başka bir ifadeyle, İslam gayrimüslimlere tatbik edilmez. Daha açık ifadesiyle İslam hukuku, Müslüman olmayanlara tatbik edilmez. İslam hakimiyetinde yaşayan gayrimüslimler, zekattan, öşürden, hacdan, namazdan vesaire tüm İslami hükümlerden muaftırlar. Bu hususiyet, İslam’ı totaliter yaklaşımlardan ve faşizan tatbikatlardan korumaktadır.

            İslam, gayrimüslimlere tebliğ edilecek fakat tatbik edilmeyecekse, İslam’ın gayrimüslimlere ayrıca bir teklif demetinin bulunması sözkonusudur. Kur’an-ı Kerim’in “Ey insanlar…” hitabıyla başlayan teklifleri bu çerçevede günümüz dünyasına ve insanına sunulabilmelidir.

 

***

 

            Son birkaç asırdır Müslümanlar dünyaya hiçbir şey teklif etmediler. Özellikle de gayrimüslimlere hiçbir teklifte bulunmadılar. Yani insanlık yekununa bir teklifte bulunma ihtiyacı, kendi problemlerine yoğunlaşmış olmalarından dolayı zuhur etmedi. Oysa Müslümanların dünyaya teklifleri vardı.

            Fethullah Hoca camiası, dünyaya ve tüm insanlığa hitap etmek ve bazı tekliflerde bulunmak çabasına girmiş görünüyor. Bu yönüyle camia, İslam’ın dışındaki teorik kaynakları da kullanıyor. Doğrusu camia iki dil kullanıyor. Birisi, Müslümanlara hitap ettiği dil diğeri ise tüm insanlığa hitap ettiği dil… İnsanlığa hitap ettiği dilin teorik kaynakları sadece İslam’dan ibaret değildir.

            Bir camianın iki dil kullanması garip tezahürlere sebep olmaktadır. Çift dil, çifte standart görünümüne sebep olmaktadır. Çift dil, açık ve gizli olmak üzere çift gündem ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Çift dil, teorik dolandırıcılık gibi görünmektedir. Çift dil, istismar görüntüsüne zemin hazırlamaktadır. Ve daha sayamayacağımız kadar tehlikelere işaret ediyor olabilir ve gerçekten de bu ihtimallerden birisi sabit olabilir. Ya da tersinden bakarsak, çifte standart sahibiyseniz çift dil kullanmak mecburiyetindesinizdir. Teorik dolandırıcılık yapacaksanız veya bir değerler manzumesini istismar edecekseniz çift dil kullanmak zorundasınızdır.

Bütün bunlara bakarak Müslümanların çift dil kullanmaktan imtina etmesi mi gerekir? Hayır… Çift dil kullanma lüzumu, tüm insanlığa hitap etme ihtiyacından kaynaklanır. Eğer bir dünya görüşünüz varsa ve bu dünya görüşünüzü insanlara dayatmaktan imtina ediyor fakat aynı zamanda da tüm dünyaya hitap etmek istiyorsanız, çift dil kullanmak mecburiyetindesiniz. Burada önemli olan nokta, çift dili açıktan kullanmaktır. Kendi dünya görüşünüze mensup olanlardan diğer dili, insanlığı hitap ederken kullandığınız dili de kendi dünya görüşünüze mensup insanlardan saklamadan açıkça ve rahatlıkla kullanmak şarttır.

Çift dil kullanmak, teorik kaynakların da çeşitli olmasına sebep olabilir. Bu manada Müslümanların insanlığa hitap ederken kullanacağı teorik kaynakların İslam ile beraber başka kaynaklarda olması mümkündür. İnsanlık yekununa hitap etmenin böyle bir genişliği gerektireceği açıktır.

 

***

 

            Çift dil kullanmak, sınırsız değildir. Müslümanlar için asla sınırsız değildir. Hangi zeminde hangi teorik kaynaklar kullanılırsa kullanılsın, temel gerekçeler İslam’dadır. Tüm insanlığa sunulacak teklifler manzumesinin özü İslam’dadır. Farklı kaynakları kullanmak, İslam’dan bağımsızlaşmak değildir. En büyük tehlike de buradadır. Müslüman insan, ne yaparsa yapsın, İslam’dan bağımsızlaşamaz. İslam’dan bağımsızlaşmaya kadar varacak fikri savrulmalar, maksada muhaliftir. İslam’dan bağımsızlaşmak küfür olduğuna göre, Müslüman insanın fikri faaliyeti bu noktaya kadar asla varmaz.

            Farklı teorik kaynakları kullanmanın tek yolu, çift dil inşa etmektir. Tek dil konuşarak farklı teorik kaynakların kullanılması kabil değildir. Daha doğru bir ifadeyle, Müslümanlara ve gayrimüslimlere hitap etmek için farklı teorik kaynaklardan faydalanarak tek dil kullanmak mümkün değildir. Ne demek istediğimizi bir misal ile açıklamaya çalışalım.

            Bir Müslüman, faizin haram olmadığını veya zinanın büyük günahlardan olmadığını söyleyemez. Fakat gayrimüslimleri faiz alıp vermekten ve zina etmekten men de edemez. Zira faizin haram olması ve zinanın büyük günahlardan olması İslam’ın esaslarındandır ve bu esaslar Müslümanlara teklif edilmiştir. Müslüman olmayanlar bunlarla mükellefe değildir. İşte bu noktada Müslüman olmayanlara İslam’ın yasaklamış olmasının bir manası olmadığından dolayı, faizin iktisadi hayattaki zararlarından ve zinanın içtimai ve ailevi hayattaki zararlarından bahsederken, İslam’ın dışındaki kaynakları kullanmaları mümkün ve belki de lüzumludur. Ne var ki, Müslüman olmayanlara da hitap ederken, faizin normal bir iktisadi faaliyet ve zinanın normal bir kadın-erkek ilişkisi olduğundan bahsedemez. Çift dil kullanmanın sınırı da işte burasıdır.

 

***

 

            Türkiye’de daha önce İslam’ın dışındaki kaynakların kullanılabilmesi tecrübe edilmiş fakat sıhhatli neticeler alınamamıştır. Aslında İslam’ın dışındaki kaynakların kullanılması, Müslüman kesimin fikri zafiyetinden kaynaklanan bir etkilenme olarak ortaya çıkmıştır. Ülkedeki diğer siyasi ve ideolojik hareketlerden etkilenen Müslüman kesim, farklı kaynakları kullanabilme bahsini ciddi şekilde gündemine almış ve tartışmış değildir. Bu günün Türkiye’sinde özgüvenini kazanmış olan Müslümanların, farklı kaynakları kullanabilmesi bahsini müstakilen gündemlerine alıp tartışması gerekiyor.

            Galiba ilk defa farklı kaynakların kullanılması hamlesi, Fethullah Hoca camiası tarafından gerçekleştiriliyor. En azından farklı kaynakların kullanılması teşebbüsü vakidir ve bu konuda bir tecrübe üretiyor.

            Müslümanların, İslam’ın dışındaki teorik kaynakları da kullanabilme maharetine sahip olması gerektiği açıktır. İslam’ın dışında üretilen fikir, ilim, sanat alanlarındaki verimlerin Müslümanlar tarafından toparlanması, düzenlenmesi, işlenmesi ve yeni bir anlayışla kullanılabilir hale getirilmesi, dünyaya vaziyet etmenin şartlarından biridir.

            Fethullah Hoca camiasının bu teşebbüsü, teorik bir tartışmadan sonra meydana gelmiş değildir. Hitap alanının genişlemesinden dolayı zaruri bir ihtiyaç halinde ortaya çıktığı zannı bende galiptir. Ufuk tüm dünya olduğunda mecburen kullanılan teorik kaynaklar ve dil yeniden oluşturulmaktadır. Pratiğin arkası sıra koşar adım gelişen bu durum, sıhhatli olmayabilir. Fakat hayatın pratiği teoriyi beklemez. Bu sebeple pratik kendi mecrasını oluşturmaktadır. Pratiğin oluşturduğu mecradaki akış, genellikle “sel”in akışına benzer. Selden faydalanmak kabil olmadığı gibi zarar görmekten kaçınılmaz olur. Tam bu noktada Fethullah Hoca camiasının bazı teorik tartışmaları başlatmasını elzem kılmaktadır.

            Müslümanlar, Fethullah Hoca camiasının bu teşebbüsünü hoyratça tenkit etmeden önce dikkatle tetkik etmeli ve tartışmasını yapmalıdır. Fethullah Hoca camiası da pratiğin açtığı mecraya fazla bel bağlamamalı ve teorik tartışmaları başlatmalıdır.

 

***

 

            Camianın kurmuş olduğu fikri çerçevenin muhtevası, ağırlıklı olarak muhabbetle (sevgiyle) doldurulmuştur. Muhteva, sevgi ile doldurulunca zuhur eden yapı fevkalade munis olmuştur. İslam’ın aşk ve muhabbete atfettiği kıymet, hayatı bunların üzerine inşa edecek kadar büyüktür. Bu kadar kıymetli olan kaynağın (muhabbetin) öne çıkarılmasında bir sakınca görmek gerekmez.

            Sevgi, varlığın müşterek dilidir. Sadece insanların değil tüm varlığın müşterek dilidir. Hayvanlar ve bitkiler dahi sevgi dilinden anlarlar. Sevgi dili bu kadar hacimli ve ihata edici olduğu için, tüm insanlığa hitap etmenin fikri altyapısı mümkün hale geliyor.

            Fikri çerçevenin muhabbet ile doldurulması yanlış değil. Muhabbet hayatın kaynağı olduğu gibi aynı zamanda üzerine inşa edileceği zemindir. Bu kaynağın ihmal edilmesi, İslam’ı anlamaya manidir. O kadar mühim bir kaynaktır ki, hayatı yalnız başına besleyecek kadar zengindir. Ne var ki, sevgi gibi zarif ve nazik bir kaynaktan meydana gelen hayatın muhafazası için celadet şarttır. Dolayısıyla merhamet ile celadet, sevgi ile tecziye muvazeneye erdirilmelidir. Muvazene, tılsımlı mefhumdur varlığın her çeşidinde ve hayatın her karesinde kendisine şiddetle ihtiyaç vardır. Bu noktada zafiyet olduğu düşüncesi, yakın zamana kadar dillendirilebilmekteydi. Doğrusu hayatı sevgiyle inşa etmeye teşebbüs eden Fethullah Hocanın, yakın zamana kadar celadetin uzağında bulunmaya gayret ettiği vaka idi. Lakin ülkedeki siyasi rejim (Kemalist rejim) mahkeme yoluyla hapse atmak veya illegal yolla suikast düzenlemek teşebbüsüne geçtikten sonra sevgi dilinden anlamayanların bulunduğu ve bunları sevmenin de lüzumsuz olduğu kanaati ruh ve zihin dünyasına hakim olmuş görünüyor. Ülkedeki siyasi rejime ve Ergenekon terör örgütüne karşı camianın yürüttüğü şiddetli mücadele bahsettiğimiz değişmenin alametidir.

GÜNLÜK (20 MART 2009)

            Balbay’ın günlüklerinde, MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN a atfedilen bir ifade çok ilgi çekici. Balbay'ın günlükleri konusunda sanırım artık kaynak göstermeye gerek yok… Her gazetede okuyabilirsiniz. Bu gün üzerinde çalışacağımız ifade ise şu:

 “Gülen’le ilgili bir sürü iddia var. Bir ara durumu kötüydü. Ama 3 aydır haber yok. Bunları yatırımı Türkiye’ninkine yakın desem abartma olmaz.” 

            Tahmin edeceğiniz gibi haber daha uzun fakat biz sadece bu cümle çerçevesinde gezineceğiz. Bakalım bu cümleden neler çıkacak?

 

            Değerlendirmemizin ön kabulleri…

 

*Günlüğün Mustafa BALBAY a ait olduğu…

*Günlükteki bu ifadenin MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN a ait olduğu…

*Atasagun’un bu teşhisinin doğru olduğu…

 

            Değerlendirmemizi bu veriler üzerine kuruyoruz. Bu verilerin herhangi birinin yanlış veya yalan çıkması halinde değerlendirmemizi yok saymak mümkündür. Fakat değerlendirmeyi genel çerçevede yapacağımız için belki de bu ön kabullerin birinin veya tamamının yanlış olması halinde bile doğru neticelere varma olma ihtimalimiz bulunmaktadır. Bu ihtimalin de göz ardı edilmemesi gerektiği, değerlendirmenin içinde sanırım görülecektir.

 

*

 

MİT Müsteşarının teşhisine bakıldığında ilk akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım…

 

İHTİMAL -1-

 

            Fethullah Hoca camiası, otuz yılda, Türkiye Cumhuriyetinin seksen yılda yapabildiğine denk bir başarı göstermiştir.

 

            Böyleyse;

 

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’de birçok güç merkezinin ve özellikle de ordunun muhalefetine rağmen bu noktaya gelebildiği için başarısı efsane haline gelmiştir.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’nin en zeki, en donanımlı, en çalışkan insanlarını istihdam etmiştir.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’yi yönetme maharetine, seviyesine, derinliğine, salahiyetine sahip tek guruptur.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’deki belli guruplar rıza göstermese ve hatta savaşsa bile Türkiye’yi bir müddet sonra mutlaka yönetecektir.

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Yakın gelecekte Fethullah Hoca ile Atatürk arasında mukayeseler yapılmaya başlanacak ve büyük ihtimalle Fethullah Hocanın daha büyük olduğu istikametindeki düşünceler kamuoyunu işgal edecektir.  

 

İHTİMAL -2-

 

            Fethullah Hoca camiası, tek başına Türkiye’nin yatırımına denk bir yatırım yapmışsa, ülke ve devlet kadar büyük bir güç olmuş demektir.

 

            Böyleyse;

 

            Türkiye’de toplam iki yapı veya iki güç vardır. Fethullah Hoca camiası ve diğerleri…

            Bir gurup veya cemaat veya oluşum veya camia, her nasıl ifade edilirse edilsin, tabi olarak ülkedeki bir yapının, ülke ve devlet kadar büyük düşünebildiğini gösterir.

            Bir ülkede, herhangi bir gurubun toplamının o ülke toplamına denk seviyeye gelmesi, o gurubun devletten daha büyük düşünebildiğinin işaretidir.

            Devlet veya ülke ufkunun toplamına sahip olabilmek zaten devlet olmaktır. (Bazılarına günaydın!)

            Bir gurubun, içinde yaşadığı ülkeyi kucaklayacak hacme ulaşması, akılları donduracak ya da patlatacak çapta bir hadisedir.

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Ergenekon mutlaka tasfiye edilecektir.

 

İHTİMAL -3-

 

            Fethullah Hoca camiası, ülkedeki herhangi bir gurup olarak Türkiye’nin toplam yatırımına denk bir yatırım yapabilmişse, demek ki diğer guruplar beş para etmezlermiş.

 

            Böyleyse;

 

            Kimsenin Fethullah Hoca camiası ile ilgili bir tenkit yapma imkanı yoktur. Tenkit hakkı bakidir ama bu çapta bir başarı hikayesi karşısında yapılacak tenkit çok komik kalır.

            Ülkede bir iki tane daha böyle bir gurup olsa, dünya devleti olmak işten bile değil…

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Fethullah Hoca camiası ile ilgili tenkitler, halka hiçbir tesir yapmıyor demektir.

 

*

 

            Bu değerlendirme, Fethullah Hoca hareketinin muhtevası ile ilgili değildir. Her ideolojik, siyasi veya felsefi düşünce mensuplarının kendi zaviyelerinden bu camiayı tenkit veya reddetme imkanı olduğu malumdur. Dikkat çekmeye çalıştığımız nokta, Fethullah Hoca camiasının bu büyüklüğe ulaşmış olduğu vaka ise eğer, yirminci asrın son çeyreğindeki ve yirmi birinci asrın ilk çeyreğindeki en büyük başarı hikayesi ile karşı karşıyayız demektir.

            Fethullah Hoca hareketinin fikri boyutu bir tarafa bırakılarak yapılacak değerlendirmenin en önemli noktası, başarıdır. Kısa sürede bugünkü seviyesine gelmiş olması, ideolojik olarak “taraf” veya “karşı taraf” olma hakkını mahfuz tutarak söylüyorum, üzerinde akademik çalışmalar yapılması gereken bir hareket olduğunu gösterir. Fakat şunu da iyi biliyorum; başarı o kadar büyük olmuştur ki, karşı tarafta olanlar, bu başarıyı gördüklerinde değil akademik çalışma yapmayı, akılları donup kalıyor. Bu durum ise mezkur camiaya ayrıca bir imkan temin ediyor.